|
ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
ANNE – BABA İÇİN PRATİK ÖĞÜTLER
“Çocuk Eğitimi son derece önemli bir konudur.” Hz. Abdülbaha
YAZARIN İNGİLİZCE YAYINDAKİ ÖNSÖZÜ
Bu kitap çocuklar ve annelerle çalışan bir çocuk psikologu olarak kazandığım tecrübelerden yararlanarak yazıldı. İçinde bilim adamlarına ve eğitimcilere belki ilginç gelecek fikirler bulunmakla beraber bu kitap bilimsel bir sunu değil, anne ve babalar için pratik bir rehberdir. Amacım, çocuk eğitimi gibi zor bir konuda anne ve babaların her gün karşılaşabilecekleri sorunların çözümüne yardımcı olmaktır.
Kitabı yazarken Bahaî Yazılarında, İncil ve Kuran’da, Locke, Rousseau, Kant, Darvin ve Spencer gibi filozofların yazılarında yer alan fikirlerden yararlandım. Bu eserlerin hepsinin adını kitapta sıralamadım, fakat ilgilenen anne ve babalar kitapçılar ve kütüphanelerde çok zengin bir bilgi kaynağı bulabilirler.
Orjinali Farsça yazılan bu kitap batılı okuyucular için yeniden gözden geçirildi. Kitabın çevirmenleri Katayoon ve Robert Crerar ve Farsça şiirlerden alıntıları çeviren Mahnaz Aflatooni’ye en içten teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca baskı provalarını kontrol eden Ginnie Busey, Steve Eddy, Rüstem Sabit ve Stephen Tomlin’e de teşekkür ederim.
ALTI EĞİTİCİ ÖĞÜT
HZ. BAHAULLAH’IN ÖĞRETİLERİ GEREĞİNCE, BİR İNSAN BİRİMİ OLAN AİLE KUTSAL ŞARTLARA GÖRE EĞİTİLMELİDİR. İYİ ÖZELLİKLERLE DONATILMALIDIR. 1
Büyük filozof Herbert Spencer, her birimiz için önemli bir kavram olan aileyi, toplumun ilk canlı birimi olarak tanıtmıştır. Bir ülkede adaletin hüküm sürmesi ve uygarlığın ilerlemesi için yasalar ve düzen ne kadar gerekliyse, bir aile içinde işlerin pürüzsüz bir şekilde yönetilebilmesi ve evde adaletin ve doğruluğun yerleşebilmesi için de belirli kurallara ve düzene ihtiyaç vardır. Böyle olunca, çocuklar disiplinin, düzenin, sorumluluğun, adaletin ve insan haklarını korumanın gerçek anlamını kavrayacaklarıdır. Bunlar olmadan, çocukların eğitiminin temeli, insan âleminin gerçek Eğiticileri olan İlahi Mazharların öğretileri üzerine kurulamaz.
Çocukların eğitiminde büyük etkisi olan bu temel amaç, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de etkili olmaya devam ederek, çocukların kalplerinde insanlığın ve uygarlığın tohumlarını ekecektir. Son yıllarda, toplumsal bir birim olan aile hakkında birçok ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. Uzmanların bu çalışmalardan sonuçlanan düşüncelerinin bazılarına, anne-babalara ilginç geleceğinden, burada yer verilmiştir.
ANNE-BABALAR ARASINDA UYUMUN GEREKLİLİĞİ
“ SİZLER BİRBİRİNİZE KÖTÜLÜK VE KİN DEĞİL, SEVGİ GÖSTERMEK İÇİN YARATILDINIZ” 2
Her ailede yasaları koyan, yürüten ve hüküm veren anne-babadır. Ailenin küçük ve sınırlı ‘ülke’sinin hudutları içinde bu üç yönetim gücü anne-babaların elinde yoğunlaşmıştır. Çocuklar için sürekli olarak kurallar ve talimatlar çıkarırlar ve bazı eylemlere izin verirken bazılarını da yasaklarlar; çocuklar arasında anlaşmazlıklar çıkarsa, kararı anne-baba verir.
Bu nedenle, anne-babalar çocuklarını yetiştirirken karşılaştıkları her önemli veya ikinci derecede kalan konularda karşılıklı anlaşmaya varmaları için kararlı olmalıdırlar. Çocuklarının eğitimlerini, fiziksel ve ruhsal refahlarının gelişmesini ilgilendiren konularda içtenlikle ve sistemli bir şekilde birbirlerine danışmaları gerekir. İyi bir araştırma ve iyi düşünülmüş cevaplardan sonra, anne-babalar uygun eğitim ruhuyla tamamen bağdaşan kuralları ve talimatları aile içinde yürürlüğe koymalıdırlar. Bu amacı yerine getirecek kabiliyeti kendilerinde bulamadıkları takdirde, daha yetenekli ve bilgili yetkililerin yardımını istemeleri gerekir. Bunlardan sonuçlanan kararları tam bir uyumla yerine getirmeliler. Çocuklarına karşı olan davranışlarında ve evin yönetiminde anne ve baba arasında hiçbir zaman görüş ayrılığı olmamalıdır. Öyle ki, çocuklar belirli bir plana göre yönetildiklerini küçük yaştan görsünler ve anne-babaları arasında düşünce ve fikir ayrılığının belirdiğini sezmesinler.
Eğer annenin ve babanın çocuk yetiştirme görüşleri sürekli birbirine aykırı ise, çocuklarının önünde karşıt fikirlerde bulunarak tartışır ve kavga ederlerse, o zaman çocuklar ilk yaşlardan itibaren anlaşmazlık ve uyumsuzluk içinde büyürler. Aile birliğinin ruhu yok olur ve mutluluk kapıları kapanır. Dolayısıyla, çocuklar doğal olarak iki gruba ayrılırlar biri baba tarafına, diğeri de anne tarafına. Bu gibi durumlarda çocuklara uygun eğitimin verilmesi hemen hemen olanaksızdır.
Eğer çocukların eğitimi ile ilgili düşünce ve görüşlerde uyum yoksa anne ve baba sürekli tartışır, birbirlerinin işine ve sorumluluklarına karışır ve her zaman birbirlerinin kusurunu bulursa; baba, annenin kurallarına ters düşen kurallar çıkarır ve babanın koyduğu kılavuz niteliğindeki ilkelere anne karşı koyarsa; aile bu durumda ise o zaman çocuklar şaşkınlık ve hayret içinde hangi yolu tutacaklarını bilemezler. Dolayısıyla hiçbir tarafın talimatını yerine getiremezler ve inatçı, prensipsiz ve kaygısız bir şekilde büyürler.
Konuyu aydınlatmak için bir örnek verelim. On üç yaşındaki genç kız, arkadaşının evine gitmek ister. Kızın babası bunda bir sakınca görmez. Ancak anne, genç bir kızın yalnız başına sokağa çıkmasının olmadığını düşünür. Anne-baba bu sorunu daha önce birlikte görüşmemiştir ve bu nedenle de aynı görüşü paylaşmazlar.
Arkadaşının evine gitmek için genç kız babasından izin ister. Baba; “Elbette gidebilirsin, kızım” diye cevap verir. Bu sırada baba evden çıkar. Genç kız evden ayrılmak üzereyken, anne onu engeller ve babanın verdiği “yersiz” izinden dolayı rahatsız olur. Kızına, “Evden adımını dışarı atamazsın” der. Genç kız buna cevap olarak, babasından izin aldığını söyler. Anne kızarak, “Baban hata etti”, der.
Bu olaylı sahneden sonra kız annesine boyun eğer ve arkadaşının evine gitmekten vazgeçer. Daha sonra akşam vakti, genç kız eve gelen babasını şikâyet yağmuruna tutar ve böylelikle anne-baba arasında tartışma zemini hazırlanmış olur. Sözleri hafife alındığından ötürü baba öfkelenir ve çaresiz, karısıyla tartışmaya başlar. Karısı kendi görüşünü savunmak ve onurunu korumak için susmaz ve düşüncelerini söyler. Böylece durum kavgaya dönüşür.
Bu gibi evlerdeki çocukların karakterlerinin eninde sonunda bozulacağı açıktır, çünkü eğer baba çocukların önünde anneyi küçük düşürür ve açıkça onu kötüler ve onların gözünde değerini düşürürse:
Çocuklar küstah ve saygısız olarak büyürler. Annelerine hükmeder ve sözünü dinlemezler. Tanrı gözünde kendilerini küçük düşürür ve arkadaşlarına karşı rezil olurlar. Anne, öç almak için, kocası hakkında dedikodu yapar ve onu mantıksızlıkla suçlar ve böylece çocukların babalarına karşı düşmanlık hislerini yerleştirmiş olur. Anne daha sonra kocasının makamını o denli küçültür ki, çocukların babalarına karşı saygılarını daha da azaltır; aldatıcı olur ve babalarını bir zalim olarak tanıtır ve ondan korkmalarını sağlar.
Örneğin; bir gün anne çocuğunu çarşıya götürür ve babaya ait olan para ile ona bir çift ayakkabı satın alır. Babasına bu konuda bir şey söylememesi için çocuğunu uyarır. Eğer baban, sana yeni bir çift ayakkabı satın aldığımı öğrenirse, öfkesinden “ikimizi de öldürür” diye açıklar. Bu gibi durumlarda çocukların babalarına karşı nasıl bir tavır geliştirecekleri açıktır.
Eğer anne-babalar daima birbirlerine karşı geliyorsa, bunun suçsuz çocuklar üzerinde zararlı etkisi olur. Yaşamın en tatlı ve seçkin meyvesi olan anne-baba sevgisinden onları mahrum eder. Bu nedenle, fikir ve görüşte uyum sağlamak aile yaşamının önde gelen sorunlarından birisidir; bu sağlanmadıkça, sükûnet ve kafa rahatlığı olanaksızdır.
Birçok anne-babalar çocuklarına makul olmayan sorular sorar ve onlardan kesin bir cevap beklerler. Örneğin, annenin yanında baba küçük çocuğuna kimi daha çok sevdiğini sorar. Şüphesiz, baba çocuğun kendisini tercih etmesini umar. Çocuk cevap vermekte kararsızdır. Birkaç dakika bir şey söylemez. Eğer babasını daha çok sevdiğini söylerse annesinin kırılacağına ve annesini tercih ederse babasının gücendireceğini düşünür. Bir süre düşündükten sonra, anne ve babasının umutla bekleyen gözlerine bakarak, akıllıca ve kendinden emin bir şekilde, ikisini de aynı derece sevdiğini söyler. Ne yazık ki, akıllıca verilen bu cevap çoğu tecrübesiz anne-babaları tatmin etmez ve birini diğerine tercih etmesi için ısrar ederler. Böylece ikiyüzlülük çocukta kendini gösterir ve zorla (ve belki de fikrine aykırı olarak) kendisine daha çok maddi yararlar sağlayan kişiyi tercih edecektir. Annesine daha fazla sevgi beslediği halde, maddi bakımdan bağlı olduğundan veya öfkesinden korktuğundan babasına, “ Elbette seni daha fazla seviyorum” der. Baba evden dışarı çıkar çıkmaz anne, iyilikbilmez ve vefasız diyerek çocuğu azarlar. Çocuk çok dürüst bir şekilde, “ Anne, şüphesiz seni babamdan daha çok seviyorum, fakat bana yeni ayakkabı satın almazdı” der. Aile içinde çocuklara bu biçimde davranmak çok tehlikelidir ve ahlak ve eğitim açısından arzu edilmeyen sonuçlar doğurur.
Eğer aileyi sevgi ve muhabbet sarmış ise, anne-baba tek bir ruh gibi birleşmiş olurlar ve gerçek samimiyet içindedirler; söyleyecekleri herhangi bir söz, verecekleri herhangi bir talimat üzerinde daha önce danışılmış ve aralarında karara bağlanmış ve bu, ailede tam bir birliğin ve gerçek uyumun bulunduğunu gösterir. Ayrılık hükmünün sürdüğü her ailede sonuç karanlıktır. Bu gibi ailelerde çocuklar arasında anlaşmazlık yaygınlaşır ve anne-babalara saygı kalmaz; hüzün, keder, kasvet ve hayal kırıklığı her defasında kendini belli eder; anne-babanın düşünce ve görüşlerinde uyum yoktur ve her biri diğerini bir yabancı gibi görür; kadın düşüncelerini, sözlerini ve yaptıklarını kocasından saklar, kocası da aldığı kararları ve yaptığı faaliyetleri karısından gizler. Kadın onu aleyhinde konuşurken, kocası da onu bir hiç sayar. Çocukların yanında onu küçümser ve hor görür; ikisi de geçimlerini sağlamak ve gelirleriyle masraflarını dengelemekte, kişisel çıkarlarını düşünerek vakitlerini geçirirler.
Demek ki, ailede işlerin sağlam ilkelere dayalı olarak, iyi bir biçimde ve düzenle yönetilebilmesi için anne ve baba eğitimin her konusunda uzlaşmış olup, ayrılık ve tartışmadan sakınmalıdırlar. Çocuklardan sevgi ve muhabbet ruhu yayılmalı, birlik ışığı kalplerinde ışıldamalı ve aile çevresi bu bağıştan dolayı bir gül bahçesi gibi olmalıdır; çocuklar anne-babalarını saymalı ve aralarında hiçbir ayrılığı sezmemeli ki, büyüdüklerinde insanlık dünyasının gerçek kulları olabilsinler.
ÇOCUKLUK YILLARI VE ALIŞKANLIĞIN GÜCÜ
ERGENLİK ÇAĞINDAN SONRA BİR İNSANI EĞİTMEK VE KARAKTERİNİ DÜZELTMEK ÇOK ZORDUR. TECRÜBE GÖSTERMİŞTİR Kİ, BU DÖNEMDEN SONRA ONUN BAZI EĞİLİMLERİNİ DÜZELTMEYE YÖNELİK TÜM ÇABALARIN HİÇ BİR YARARI OLMAYACAKTIR. BELKİ BUGÜN BİRAZ DÜZELİR; FAKAT BİRKAÇ GÜN SONRA UNUTACAKTIR VE ESKİ DURUMUNA VE ALIŞKANLIKLARINA GERİ DÖNECEKTİR. DEMEK Kİ, SAĞLAM BİR TEMEL ÇOCUKLUK YILLARINDA ATILMALIDIR. DAL TAZE VE YEŞİL İKEN KOLAYCA DÜZELTİLEBİLİR.
İnsanın çocukluk devresi çok uzundur. Bazı çocuk psikologları çocukların on iki yaşına kadar, diğerleri de 14 yaşına kadar olgunlaşmamış olduklarını düşünürler. Bu yılları çocukluk yılları olarak nitelerler. Şair Hâkim Nizami şöyle diyor:
Bir gün henüz yedi yaşındaydın, Çiçek gibi çayıra emanet edilmiştin, Şimdi dört ve on oldun, Göğe doğru çam gibi uzadın, Umursamaz olma, oyun zamanı değildir. Hüner öğrenme günüdür, Kendini yüceltme günüdür.
Balık, hayatının ilk gününden bağımsızdır ve yardıma ihtiyacı yoktur, fakat insanoğlu çocukları öyle değildirler. Onlar çaresiz, güçsüz ve başkalarına uzun bir süre bağımlıdırlar. Çocukluk devresinin uzun olmasında büyük bir neden vardır ve her eğitici bunun farkında olmalıdır. Şayet anne-babalar konuya gerektiği kadar önem vermezlerse, çok değerli bir fırsatı elden kaçırmış olurlar ve bazı bilgisizliklerinden dolayı, küçük sevgililerini hayatları boyunca mutsuz ve neşesiz kılarlar. Bu gibi anne-babalar, tutum ilkesini ihmal eden insanlara benzerler. Sermaye ve maddi olanaklarını boşuna harcar ve sonunda üzgün ve güçsüz bir şekilde sadakaya muhtaç olurlar.
Çocukluk devresinin uzun olmasının nedeninin, çocuğun fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin, eğiticilerin rehberliği altında güçlenmesi, temel eğitiminin sağlanması, çok güç ve çoğu zaman acı ve tatsız olan yaşam mücadelesine gerekli olan övgüye değer nitelikleri elde edebilmesi için bir fırsat olduğu gayet açıktır. Çocuklar gelecekteki yaşam aşamalarına yavaş yavaş hazırlanır ve yaşam mücadelesine cesaretle karşı koyabilir ve kendilerini beklemekte olan toplumun ihtiyaçları ile doğal içgüdüleri arasında uyum sağlayabilirler. Buna ilaveten, fiziksel yeteneklerinin (yirmi beş yaşında) ve ruhani yeteneklerinin (otuz beş yaşında) olgunlaşabilmesi için yeterli kaynakları elde etmiş olmaları gerekir.
Tecrübe ispat etmiştir ki, bir çocuk olgunluk çağına kadar eğiticisinden kolaylıkla öğrenir, fakat o yaştan sonra bir çocuğu eğitmek ve yetiştirmek zordur. Şöyle ki, çocukluk devresini aşıp olgunluğa yaklaşırken, terbiye vermek nispeten çocukluk yıllarından son derece yararlanmalıdırlar. Bu değer biçilmez fırsatı kaçırmamalılar ve bu yılların her saatinin, hatta her dakikasının özel bir amacı olduğunu ve ihmal edilen her çocukluk anının gelecekte bir kayıp olacağını anlamalıdırlar.
Bir gemici tehlikeli bir suyu geçmeye karar verdiğinde, gemisini gerektiği gibi donatmakta zaman kaybetmez. Gideceği yere esenlikle varabilmesi ve kasırgalarda gemisinin büyük dalgalara dayanıp parçalanmaması için, gerekli olan önlemleri alacaktır. Aynı şekilde, anne-babalar değerli çocuklarının hayat gemisini toplumsal yaşamın kabarık denizine doğru çevirdikleri zaman, kurtuluş kıyısına varması için, ilk önce gereken ihtiyaçları hazırlamalı, uzun ve tehlikeli geçiş için gerekli olan şeyleri temin etmeliler.
Bazı anne-babalar çocukluk devresine gereken önemi vermezler. Hiç kimsenin itirazına uğramadan, kendi istek ve eğilimlerine göre vakitlerini geçirmeleri gerektiğine, çocukların anlayış ve görüşlerinin kendi kendine oluşacağına ve toplum içinde ne yapılması ve nasıl davranılması gerektiğini kendi başlarına idrak edeceklerine inanırlar. Bu gibi anne-babalar, yeni bir fidanın bakımı ile ilgilenmeyen, kırpılması gereken dallarını ihmal eden ve ağacın, büyüyüp güçlenirken kendini düzelteceğini umut eden bahçıvandan farklı değildirler. Ünlü Şair Sadi şöyle söylemiş;
Mutluluk, Çocukluğunda terbiye görmemiş kimseden kaçar, Düşünün: yeşil dal kılavuzlanabilir, Fakat kuru dalı yalnız ateş düzeltir.
Çocukluk yıllarından en büyük yararı edinebilmek için çocukların sadece okula gitmeleri yeterli değildir. Ayrıca, evde ve toplumda, tam bir bakım sağlanmalı ve zamanları düzenli bir şekilde kullanılmalıdır. Böylece değerli vakitlerinin bir dakikası bile boşa harcanmamış olur. Bazı çocuk psikologları ders araları ve oyun zamanının bile bilimsel araçlarla planlanması gerektiğine inanırlar. Doğal olarak çocuğun oyuna karşı eğilimi vardır. Eğitimci bu doğal eğilimden tam olarak yararlanmalıdır. Böylece çocuğun fiziksel ve ruhani yetenekleri, oyun yolu ile de olsa güçlenir, zamanı boşa gitmez ve yaşamı verimsiz olmaz. Onun amacı hayatın karanlık gecesini aydınlatmak olduğu için, parlak ışığı daima korunacaktır.
İnsanoğlunun yaşamını yöneten alışkanlıkların oynadığı rol, anne-babaların ve eğiticilerin gözlerinden kaçmaması gereken önemli unsurdur. Dikkatle izlendiğinde, “huy edinmiş” deyiminin gerçekte çok doğru olduğu görülür, çünkü insan, hayatının sonunda kadar alışkanlıklarına bağlıdır ve onlardan kopması bir sorun olduğu gibi, çok da zordur.
Örneğin, yıllarca cep saati taşıyan bir kişinin onu kol saati ile değiştirdiğinde, saatin kaç olduğunu öğrenmek için elinde olmadan elini cebine atıp saatini araması olağandır. Değişikliği bildiği halde, neden bu hareketi yapar? Çünkü cep saatine alışmıştır.
Diğer bir örnek: mektup yazmakla meşgulsünüz ve mürekkeplik sağınızdadır. Birkaç satır yazdıktan sonra, mürekkepliği sağ tarafınızdan masanın sol tarafına alırsınız ve yazmaya devam edersiniz. Kaleminizin ucu kuruyunca, eliniz kendiliğinden sağ tarafa doğru uzanır ve kalemin ucu masanın üzerinde takırdayınca hatanızın farkına varırsınız. Hal böyle iken, aynı hatayı birkaç kere tekrarlarsınız, çünkü değişikliği yapmadan birkaç dakika önce sağ tarafa doğru uzanıyordunuz.
Eğer huy edinmenin gücü bu derece hissediliyor ve birkaç dakika içinde bir şeye alışılıyorsa, o zaman şüphesiz, güzel huyları ve davranışları elde etmek için en uygun zaman birkaç yıl süren çocukluk devresidir. Tanınmış filozof John Locke’a göre, çocuğun iç dünyası basit ve temizdir ve öğretmen eğitimi araç edinerek, kalıtım yoluyla geçen niteliklere bakmaksızın, istediği herhangi bir şeyi çocuğun içine işleyebilir. Şöyle bir söz vardır: “ çocukluk yıllarında elde edilen bilgi taş üzerine yapılan oyma işe benzer.”
Çocuklar, emanet edildikleri kişilerin dikkat ve ilgileriyle övgüye değer terbiye öğrenir ve kötü davranışlardan arınırlarsa ve çocukluk yılları da bilgi ve insani mükemmellikleri elde etmekle geçerse, şüphesiz Tanrısal bağışları kazanmış olurlar ve böylece büyüdüklerinde verimli ağaçlar-toplumun yararlı ve ilerici unsurları- olurlar.
ANNE-BABALARIN SÖZLERİ VE DAVRANIŞLARI ÇOCUKLARA ÖRNEKTİR.
SAKININIZ, EY İNSANLAR. BAŞKALARINA İYİ ÖĞÜT VERİP, KENDİLERİ O ÖĞÜTLERİ TUTMAYAN KİMSELERDEN OLMAYINIZ.4
Anne-baba olarak, çocuklarınızın öğretim ve eğitimiyle ilgilenmeniz doğaldır. Kötülükten arınmış, iyi huylu ve terbiyeli olarak büyümelerini ve uygar toplumda hak ettikleri yeri ileri görüşlü insanlar olarak almalarını dilersiniz.
Örneğin, çocuklarınızın yalan söylememelerini, dedikodu yapmamalarını ve başkalarını haksız yere suçlamamalarını şüphesiz arzu edersiniz. Dürüst ve güvenilir olmalarını ve dillerini kırıcı ve uygunsu konuşmalarla kirletmemelerini umut edersiniz. Anne-babalarına karşı saygılı olmalarını ve kısacası, insan âleminin mutluluğu, üstünlüğü ve ilerlemesine neden olan ahlak ilkelerine uymalarını beklersiniz. Hal böyle iken, çok nazik ve önemli bir konuyu anlamak gerekir. Bu arzu, ancak düşünceden eyleme geçtiği zaman gerçekleşebilir. Başka bir deyişle, çocuklarınızın elde etmelerini istediğiniz niteliklere ve kusursuzluklara ilk önce siz sahip olmanız gerekir. Çünkü dünyaca tanınmış eğitimciler anne-babaların söz ve eylemlerinin çocuklar üzerinde büyük etkisi olduğu görüşündeler. Uzmanlar, çocukların ahlak ve davranışlarını anne-babaların tayin ettiği ve annenin nitelik ve meziyetlerinin de daha etkili olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Anne-babaların yaptığı her hareket ve söyledikleri her şey (iyi veya kötü) çocuğun davranışı için örnek olacaktır.
Birçok çocuk psikologları, çocukların davranışlarının birçoğunu taklit yoluyla öğrendiklerine inanırlar. Bu durum çocuklarda o denli kuvvetlidir ki, çocuğun öz benliğini bir aynaya benzettiğimizde, orada babanın, annenin ve ilişki kurduğu kişilerin söz ve hareketlerinin aksettiği görülür.
Bundan anlaşıldığı üzere, anne-babaların yaptığı her hareket ve söyledikleri her söz, çocuğun eğitimini ve terbiye sürecini kesinlikle etkilemektedir. Örneğin, eğer anne-babalar sevdiklerinin dürüst olmasını, dedikodu yapmamasını, dualarını veya diğer dinsel görevlerini ihmal etmemesini, dilini çirkin değimlerle kirletmemesini istiyorlarsa ve eğer bu onların içten arzusu ise, o zaman kendileri aile içinde ve çocuğun önünde yalan ve dedikodudan kaçınmalı, dualarını okumalı ve Tanrı’nın verdiği öğütleri her gün yerine getirmelidirler. Böylece çocuk onları örnek alır ve ruhani, dindar ve Tanrı’ya ibadet eden bir çevrede büyür.
Örneğin, yalanın kötü olduğunu, yalancının başkaları tarafından küçümsendiğini ve İranlı şairin söylemiş olduğu gibi, Bir yalan insanı alçaltır, Bir yalan onun onurunu yitirir; sözünü devamlı hatırlattığınız halde çocuğun önünde yalan söylediğiniz an ve yalan söylediğiniz anlaşılınca, öğütlerinizin etkisi güneş ışınlarının sabah sisini dağıttığı gibi çocuğun öz benliğinden derhal silinir. Çocuğunuz yalanlarınızda size ortak olursa, eğitim araçları, niteliği taşıyan sözlü öğütleriniz, etkisini daha çabuk yitirecektir.
Örneğin, görevini bilen bir baba çocuğuna yalan söylememeyi öğütlerken bir ziyaretçi gelir. Baba evde olmadığını bildirmek için haber gönderir. Düşünün: verilen bu öğütler çocuğun terbiyesine ne denli yararlı olacaktır. Ruhunda, kalbinde ve vicdanında doğruluk tohumları nasıl ekilecektir?
Anne-babalar çocuklarına söyledikler her şeyi ve onlara gösterdikleri amacı günlük yaşamlarında ilk önce kendileri yansıtmalılar. Aksi halde davranışlarına uymayan ve lafta kalan öğütler zaman kaybından başka hiçbir işe yaramaz.
Çoğu anne-babalar, çocuklarının “ bunları hiçbir zaman anlamayacaklarını” düşünürler. Oysa taklit etme duygusu o denli güçlüdür ki, her şeyi görüp anlamak isterler: anlayış ve kapasitelerine göre her kelimeye takılırlar ve her konuda her şeyi anlamak isterler. Böylesine meraklı yaratığın keskin görüşünden, hareketinden ve dikkatinden hiçbir şey gizli kalmadığı gibi (şüphesiz anlayış seviye ve yeteneklerine göre) zekâ ve kabiliyetinden de hiçbir şey eksik değildir. Etrafındakilere bakar, duydukları ve gördükleri üzerinde düşünür ve incelemelerinden kendi anlayışına göre bir sonuç çıkarır.
Suyu göz önüne getirelim. Ateşin üzerine konar konmaz ısıyı toplamaya başlar ve kaynama noktasına varıncaya kadar ısınmaya devam eder; şöyle ki, bir müddet için ısınır, fakat sonunda kaynar. Aynı kıyaslama çocuklara da uygulanabilir; çocukluk yıllarında gördükleri ve duydukları her şey, belirli zamanda ortaya çıkana kadar, toplanır ve depo edilir.
Anne-babalar yaptıkları her hareketin ve her davranışın dikkatle izlendiğini ve çoğu zaman duygu ve düşüncelerini açıkça söylemeyen çocukların, kendi zekâ seviyelerine göre her şeyi anladıklarını gayet iyi bilmelidirler.
Bazen anne-babalar, çocuğun derin uykuda olduğunu ve rahatsız edilmeyeceklerini düşünerek, çocuğun yanında tartışılması uygun olmayan konuları görüşürler. Böylece çocuğu olumsuz yönde etkileyecek ifadelerin onun yanında kullanılmadığını ve bu konuda akıllıca davrandıklarına inanırlar. Ancak sabahleyin çocuk aralarında geçen konuşmaları tekrarladığında, anne, çocuğun uyuyor gibi göründüğünü ve söylenen her sözü işittiğini ve bunları temiz yüreğine kaydettiğini anlar. Olayı ruhuna sindirmiş ve duyduğu sözler üzerinde düşünerek uykuya dalmıştır. Anne-babaların daima uyanık olmaları gerekir. Hareketlerine ve sözlerine devamlı dikkat etmelidirler. Çocukların uyumaları gereken zamanlarda bu tedbirler gevşetilmemelidir. Çünkü onlar anne-babalarının yaptığı her hareketi ve söyledikleri her sözü örnek alacaklardır. Eğer bu sözler ve hareketler mantıklı ve doğru ise, sonuçlar yararlı olacaktır; eğer mantıksız ve yanlış ise, etkileri yıkıcı olmaya mahkûmdur.
NEFSİNE HÂKİM OLMAK
KİŞİ ÖYLE YÜKSEK BİR EĞİTİM GÖRMÜŞ OLMALIDIR Kİ… ÖFKELENİP İFTİRADA BULUNACAĞINA KILICA VEYA MIZRAĞA HEDEF OLMAYI TERCİH EDER.5
Çabuk sinirlenen ve genellikle kolay öfkelenen insanlar, söylediklerine ve düşüncelerine hâkim olamadıkları gibi, öfke anında Sadi’nin aşağıdaki öğüdünden de yararlanamazlar:
Konuşmadan önce düşün, temel, duvarların yapımından önce gelir, düşünmeden konuşan bir kişi, cevaplarını çoğu kez uygunsuzca ifade eder.
Dolayısıyla, sinir ve kızgınlık anında sert ve kaba sözler söylenir; öyle ki, bunlar normal şartlarda söylenmeyen sözlerdir. İç çalkantı yatışınca ve insanlar üzüntülerini bir yana atıp tekrar sakinleşip toparlanınca yaptıklarından dolayı içtenlikle pişman olurlar, fakat şüphesiz geçmişi değiştirmekte her zaman geç kalınır.
Durumlar eğitim ve terbiye açısından pişmanlık vericidir. Anne veya babanın söylediği birkaç yersiz sözün çocuğun yaşam seyrini değiştirdiği ve onun tümüyle kayıplara karışmasına neden olduğu ne kadar sık görülmüştür.
Anne ve baba ara sıra kötü duyguların ortaya çıktığını ve birbirlerine karşı olan sevgi ve şefkatin yerine yabancılaşmanın yer aldığını düşününüz. Çeşitli nedenlerle kadın, eşi tarafından kırılmıştır ve netice olarak kalbinde öfke birikir. Gerilmiş duyguları eninde sonunda patlar ve kocasına dil uzatarak iftirada bulunur. Bu safhada çocuklar etraflarına birikmiş ve her şeyi dinlemektedirler. Anne, gerçek olmadığını bildiği ve normal şartlarda asla söylemeyeceği düşüncelerini öfkesinden sıralar.
Örneğin, şöyle söyleyebilir; “ Kocam olacak sefil adama bakın. Sağlıklı ve varlıklı, ben ise her zaman mutsuz ve perişanım. Eğer gerçekten insanları suçlarından dolayı cezalandıran bir Tanrı olsaydı, o zaman kocamın bugünkü gördüğünüz halde olmaması gerekirdi ve benim de bir arayanım, soranım veya edenim olsaydı bu perişan duruma düşmezdim.”
Bu ortam içinde halden anlayan bir arkadaşı ona gerçeğin bu olmadığını kızgınlığından dolayı gerçekten düşündüğünü söylemediğini belirttiği zaman, hanım acıyla ve yanaklarından gözyaşları süzülerek hiddetle şöyle cevap verir: “ Öteki dünyaya ve Tanrı’ya inanmak mümkün müdür? Bunların hepsi sadece laf. Eğer Tanrı olsaydı, kocamı cezalandırır ve beni ondan kurtarırdı.”
Yanı başında duran çocuklar bu olaydan dolayı hem rahatsız olurlar hem de üzülürler. Annelerinin sözlerinden çok etkilenirler ve kendilerine annenin söylediklerinin gerçekte doğru olduğunu düşünürler. Açıkça bellidir ki, dinsizliğin ve umursamazlığın tohumları çocukların kalplerine işte bu şekilde ekilir ve bunlar büyüyerek hayal edilemeyecek veya tarif edilemeyecek kadar acı meyveler verir.
Anne, öfkeli duygularından kurtulup sinirleri yatışınca, söylediklerinin gerçekte doğru olmadığını çocuklarına anlatmaya çalışır. Bu girişim olumsuzdur, çünkü sözleri bir tepki oluşturmuş ve öldürücü zehirin etkisi kendini göstermeye başlamıştır.
Sözlerinin çocuklara zararlı olmaması için, anne-babalar öfkelerini en azından çocukların önünde kontrol etmeğe çalışmalıdırlar. “ Sinirlenince, yaptığımız ve söylediğimiz şeyleri kontrol edemiyoruz” demenin yararı yoktur. Çocukların varlığı, anne ve babaya istedikleri gibi hareket edemeyeceklerini hatırlatmalıdır. Kişi, diğerlerinin önünde duygularını kontrol etmeğe çalıştığı gibi, çocukların önünde de kontrol etmesi gerekir.
ÇOCUKLARA VERİLEN SÖZLERİN TUTULMASI
GÜVENİRLİLİK, İNSANLARI RAHAT VE GÜVENLİĞİ İÇİN EN BÜYÜK KAPIDIR. GERÇEKTEN DE HER BİR ŞEYİN DENGESİ ONA BAĞLIDIR. 6
Çocuklara çok küçük yaştan öğretilmesi gereken nitelik, verilen vaatlerin tutulması ve sözlere bağlılıktır. Kişiler toplumda sözlerini tutar ve tüm anlaşmalarına saygı duyarlarsa güven kapıları o toplumun üyelerine ardına kadar açılır; yararlı iş yerleri kurulur ve binlerce zorluklar ve engeller kökünden yok olur.
Yerine getirilmeyen sözlerin sürekli sorun yarattığını, toplumdaki işlerin normal akışını nasıl engellediğini ve ne dereceye kadar günlük işleri karıştırıp, toplumu bozduğunu hepimiz biliyoruz ve görüyoruz. Sözünde durmayanlar hakkında gece gündüz birçok şikâyetler duyulmakta. Ayakkabıcıya bir çift çizme ısmarlarsınız ve size hazır olacağı gün ve saati bildirir. Söylediği günde ve sizin fırsat bulduğunuz daha sonraki günlerde gittiğinizde, “yarına” diyerek sürekli olarak tarihi erteler ve nihayet çizmenizi tamamlanmış olarak alırsınız. Erkek terziler, hanım terziler, saatçiler, gözlükçüler, tüccarlar kısacası, toplumun her kesimi bu öldürücü toplumsal hastalığa tutulmuşlardır. Bir gün bu hastalıktan kurtulmak istersek, tedavisi için bugünden önlemler almalıyız ve verdikleri söze bağlılığı toplumda yerimizi alacak çocuklarımızın içlerine öyle bir biçimde yerleştirmeliyiz ki, hiç tereddüt etmeden bu alışkanlıktan kaçınsınlar. Bu amaca ulaşmak için en kısa yol şudur: çocuklar, anne-babalarının sözlerinde durmadıklarını veya verdikleri sözden kaçındıklarını hiçbir zaman görmemelidirler. Ne yazık ki, çoğu anne ve babalar bu noktaya gereken önemi vermezler ve çocuklarıyla olan ilişkilerini de yerine getirilmeyen vaatler temeli üzerine kurarlar. Çocuklarına verdikleri sözü tutmaları çok seyrektir. Bu zararlı alışkanlığın temelini, kendi elleriyle, sevgililerinin iç benliğine yerleştirmiş olurlar ve böylece vaatlerini tutmayacak ve sözlerine bağlı kalmayacak bir biçimde büyütürler.
Küçük çocuğun, çarşıya çıkmak üzere olan annesinin hazırlıklarını izlediğini düşünün. Annesiyle gitmek istediği için ağlamaya başlar. Anne onu susturmak için, evde akıllıca oturur ve ağlamazsa ona oyuncak veya yakındaki şekerciden şeker alacağına söz verir. Anne bu vaatlerde bulunurken verdiği sözü unutabileceğini çok iyi bilmektedir. Amacı, çocuğu o an için susturabilmek olduğundan bu yöntemin gerekli olduğunu düşünür. “Saf” çocuk annesinin bu yanıltıcı vaatlerine daha önce de kanmıştı, fakat bir kez daha sözüne inanarak sakin bir kafayla evde kalır. Annesini memnun etmek için gözyaşlarını siler ve mutlu olmak için tüm gücüyle gayret eder. Yapılan anlaşmaya kendi açısından tümüyle bağlı kalarak iyi, terbiyeli, sakin bir şekilde evde oturur. Şeker ve oyuncaklarına kavuşmak için dakikaları sayar. Nihayet uzun bir bekleyişten annesinin ayak seslerini duyar. Nefesi kesilmiş bir halde annesini karşılar. İlk önce elinde bir şey taşıyor mu diye bakar ve “Anne, bana oyuncak ve şeker aldın mı?” diye sorar. Anne derin bir nefes çekerek, ‘Aman Allah! Nasıl da unuttum!” der. Acıklı sahne, annenin riyakârca ortaya koyduğu şaşkınlık gösterisiyle sona erer. “ Ne olduğunu anlatayım. Komşulardan birine rastladım ve konuşmaya daldık ve bütün mesele aklımdan gitti. Bir hata yaptım. Fakat hiç endişelenme! Gelecek sefer çarşıya çıktığımda, onları sana muhakkak satın alırım.”
Çocukluğunda geçen bu gibi olayları hatırlayabilen herkes, bunlardan doğan öfkenin, kızgınlığın ve acı haksızlığın uzun bir süre unutulmadığını çok iyi bilir.
Yerine getirilmeyen bir söze tepkiler değişiktir: bazı çocuklar bağırır, diğerleri sessizce ağlar. Bazıları annelerini, “ Yalan söyleme. Hatırladın fakat para harcamak istemedin” diyerek suçlarlar. Sonuç tüm çocuklar için aynıdır, çünkü her seferinde yerine getirilmeyen sözlerden şu neticeye varırlar: “ anne-babalar vaat ettikleri şeyleri yerine getirmedikleri için, sözünde durmamak kötü bir şey olmasa gerek; çünkü kötü bir şey olsaydı büyükler böyle davranmazlardı” diye düşünürler. (Bu sonuç, okuyuculara bu gibi bir yaklaşımın ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya yardımcı olabilir.)
Bir gün, üç yaşındaki bir çocuk ile dedesi arasında geçen bir konuşmaya tanık oldum. Çocuk pazara giden dedesinden, kendisine bir şey getirmesini çocuksu bir ifadeyle ister. Dedesi, “Sana bir hediye getireceğim” diye söz verir. Geri döndüğünde çocuk parıldayan bakışlarla onu koşarak karşılar. Ve aynı çocuksu ifadeyle: “ Hediyemi getirdin mi? Nerede?” diye umutla sorar. Dede hatalı bir şey yaptığını anladığı halde, kuru bir ifadeyle, “Unuttum” diyerek konuyu kapatır. Çocuk o denli şaşırır ki, onun o hali, elimde olmayarak beni duygulandırmıştır.
Çocuklarla ilgilenen anne-babalar ve diğer kişiler, yerine getirilmeyen sözlerin çocuk eğitimi üzerindeki yıkıcı etkisinden şüphe etmemeliler. Bu haksız hareketlerden sakınmak için tüm yollar denenmelidir. Ya söz verilmemeli veya verilmiş ise kesinlikle yerine getirilmelidir. Anne-babalar çocuğa söz vermeden önce bunu yerine getirip getiremeyeceklerini düşünmelidirler. Eğer sözlerini yerine getirebilirlerse ne iyi, fakat çocukları aldatmak için bunu hiçbir zaman bir araç kullanmamalılar. Çünkü böyle davranmakla iki önemli kusur işlemiş olurlar: Yaparım dedikleri şeyi yapmamış olurlar. Çocuğun kalbinde, sözünde durmamak gibi bir kötü alışkanlığın tohumunu ekmiş olurlar; zamanla bu tohum yeşerir, olgunlaşır ve dikenleri birçok soruna neden olur.
ALDATMANIN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
DOĞRULULUK, DÜNYA ÂLEMİNİN TÜM İYİLİKLERİNİN TEMELİDİR. DOĞRULUK OLMAZSA, TANRININ TÜM DÜNYALARINDA RUHUN BAŞARISI VE İLERLEMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. BU KUTSAL NİTALİK İNSANDA OLUŞUNCA, DİĞER RUHANİ NİTELİKLER DE GERÇEKLEŞMİŞ OLUR. 7
“Çocuklardan bıktım” “Bu çocuklar benim en güzel yıllarımı mahvetti.” “Çocuklarım bana nefes alacak zaman bırakmıyor.”
Anneler görüştükleri veya tanıdıkları kimselere bu gibi şikâyetleri dile getirmekle çocuklarına karşı sabırlarının taştığını herkese bildirmiş olurlar.
Çocukların yaramazlıklarından uzaklaşmak ve rahat etmek için anneler değişik yöntemler kullanırlar. Bunların çoğu kutsal amca aykırıdır ve eğitim yönetmeliklerine ters düşer. Başka seçenekleri olmadığından ve doğru yöntemleri bilmediklerinden bu yöntemlere sarılırlar. Kullanılan yöntemlerden birisi aldatmaktır: anneler bir süre dinlenmek için çocuklarını aldatırlar. Şu örneği düşünün. Anne sinemaya gitmek ister, fakat küçük çocuğunu birlikte götürmek istemez. Gitmeye hazırlanırken, çocuk annesine nereye gittiğini sorar. “ Kendimi iyi hissetmiyorum, doktora gidip iyileşmeme yarayacak bazı ilaçları vermesi için reçete almam gerekiyor” der. Çocuk annesinin dış görünüşü yüzünden, parlak bakışlarından ve canlı hareketlerinden-sözlerinden doğru olup olmadığından kuşkulanır. Fakat yine de içinden belki bu kez, bu olasılıkla, doğruyu söylediğini düşünür. Anne gittikten sonra küçük oğlan tek başına kalır. Kendi sınırlı çocuk aklıyla annesinin sözlerini incelemeye ve düşünmeye başlar; onun kırmızı yanakları, parlak bakışları ve mutlu görünüşüyle hasta bir insana kesinlikle benzemediğini, hiç kimsenin bu denli neşeli ve mutlu bir şekilde doktora gitmeyeceğini düşünür. Sabırsızlıkla annesinin dönüşünü bekler. Eve geç gelmesi ve beraberinde ilaç getirmemesi kuşkularını doğrular.
Çok dikkatlice, ancak tereddütlü bir sesle, “ Anne doktora gittin mi? diye sorar.
Anne, daha önceki yalanlarını kapatmak için diğer yalanlara başvurarak, doktora gidemediğini, çünkü yolda bir arkadaşına rastladığını ve onunla bir süre konuştuktan sonra arkadaşına rastladığını ve onunla bir süre konuştuktan sonra arkadaşının kendisini evine götürdüğünü söyler. Anne olanları anlatana kadar sırrını ağzından kaçırır ve çocuğun önünde rezil olur. Yalanlarının ortaya çıktığını gayet iyi anlar. Bu gibi durumlar şüphesiz çocuklar için zararlıdır. Bir gün bir çocuk heyecanla bana şu olayı anlattı. Bir anne oğlunu sinemaya götürür, fakat kızına, kardeşinin dişini tedavi ettirmek için dişçiye gideceklerini söyler. Eve döndüklerinde kızı yataktadır ve uyuyor gibi davranmaktadır. Birkaç kez seslenir ve bir cevap alamayınca, kızının derin bir uykuda olduğunu düşünerek öğleden sonrayı oğluyla sinemada geçirdiğini kocasına anlatır. Kız “uykusunda” her şeyi öğrenir ve sabah olunca annesine, “Anneciğim, dün gece rüyamda kardeşimi sinemaya götürdüğünü ve daha sonra çarşıya çıkarak ona bazı şeyler satın aldığını gördüm” der. Bu tür olaylar çocukların ahlaklarını tahmin edilemeyecek derecede bozar. Ailelerdeki bu alışkanlık kökünden kaldırılmalıdır, çünkü yalan söylemek ve onunla gelen sonuçlar diğer bütün kötülüklerden daha yıkıcıdır. Yalan, büyüklere veya küçüklere, kime söylense zararlıdır.
Anne- babalar çocuklarını öyle bir biçimde yetiştirmelidir ki, yalan söylemeye gerek duyulmasın. Bir şey yapmak istediklerinde veya bir nedenle evden çıkmaları gerektiğinde, olayın gerçeğini söylemeli ve çocukların uygunsuz isteklerine boyun eğmemelidirler. Çocuklarını öyle bir şekilde büyütmeleri gerekir ki hile, sahtekârlık ve kurnazlık aile içinde hiçbir zaman denenmesin. Hz. Şevki Efendi buyuruyor: “Ahlak ilkelerini genç zihinlere tatlılıkla ve sabırla aşılamaya gayret etmelidirler. Emrin öğreti ve kuralları onlara öyle bir sevgi ve incelikle öğretilmelidir ki, “Tanrı’nın gerçek evlatları” ve Tanrı katında aydın ve sadık birer vatandaş olabilsinler. Hz. Bahaullah’ın açıkça belirttiği gibi, her tür eğitimin ana hedefi bu yüce amaçtır.8
ÇOCUKLARA SAYGI
BİLİR MİSİNİZ SİZİ NİÇİN BİR TOPRAKTAN YARATTIK? KİMSE KENDİSİNİ DİĞERİNDEN ÜSTÜN GÖRMESİN. HER AN YARADILIŞINIZI DÜŞÜNÜNÜZ.1 SİZLERE SAYGILI OLMANIZI TAVSİYE EDERİM. TÜM ERDEMLERİN EN ÖNDE GELENİ ODUR… SAYGI İLE DONANMIŞ KİŞİ GERÇEKTEN YÜCE BİR MAKAMA ERİŞMİŞTİR.2
Çoğumuza tecrübe göstermiştir ki, çocukların kalpleri doğal olarak çok hassastır. Duyguları naziktir. Farkında olmasak bile, kendilerini ilgilendiren konular üzerindeki görüşlerinin temeli, anlayış güçleridir. Çocukların hassas kalplerini çiçeklerin yapraklarına, duygularının inceliğini ise berrak bir suya benzetebiliriz ve görüşlerinin keskinliği de bize güçlü bir mikroskobu hatırlatır: birincisi kaba bir hareketle solar ve yok olur, ikincisi en ufak bir çalkantıyla kirlenir ve bulanır, üçüncüsü ise keskin görüşlü ve çok dikkatli olmalarını sağlar.
Bazı anne-babalar çocuklarına incelikle, kibarca, şefkat ve muhabbetle davranacaklarına, ne yazık ki onlara karşı sert ve kızgınca davranırlar. Genel olarak toplumun her kesimindeki aileler bu vahim davranışa bir dereceye kadar tutulmuşlardır.
Birçok anne-babalar çocukların saygınlığını küçümserler şöyle ki, onlara tam bir insan statüsü tanımazlar. Bu konudaki açıklamaları şöyledir: çocukların vücutları küçüktür ve fiziksel güçleri gelişmemiştir, bu nedenle duyguları ve beklentileri önemsizdir. Bu hatalı yaklaşım, anne-babaları çocuklarına karşı sertlikle ve saygısızca davranmaya ve yufka yüreklerini incitmeye sevk etmektedir. Bilim ve tecrübe bunun hatalı bir yaklaşım olduğunu çoktan kanıtlamıştır. Anne-babaların bu davranışı yavrularına büyük zarar getirdiği gibi, kendi mevki ve saygınlıklarını da zedeler.
Çocukların duygusallığı, çabuk gücenmeleri ve yufka yürekli olmaları, onların özelliğidir. Fakat aynı zamanda çok bencildirler ve istekleri de tükenmez. En ufak bir merhametsizlik onların nazik ve duygulu yüreklerini kırar ve ruhlarını üzüntüye boğar. Çocuğa saygı gösterilmediğinde ve ona değer verilmediğinde de, çabucak kırılır. Duygularının devamlı kırılması, sinirlerinin gerilip zayıflamasına, onun mutsuz ve kederli olmasına neden olur. Nezaketsizliğe ve incitilmeye alışır. Zamanla, sert sözlerden ve kırıcı hareketlerden etkilenmez ve anne-babaların dediği gibi, nasırlaşır. Aşırı mutsuz olan bir çocuğun üzüntüsü onu fiziksel yönden yorar ve kötü sözlere ve küçümsenmeye karşı duygusuz olur. Bu noktayı açıklamak için bir örnek verelim:
Bir çocuğun sorularına ve isteklerine karşılık, anne sert deyimlerle şöyle cevap verir: ‘Çeneni kapat’, ‘ölünü göreyim’, ‘gözüme görünme’, ‘çok konuşma’, ‘burnunu her şeye sokma’. Bu tür deyimler duymaya alışmamış bir çocuk kırılır ve üzüntüsünden ağlar, çünkü bütün bu sözler onuruna dokunmuştur. Oysa birkaç gün sonra, çocuk bu sözleri duymaya alışır, kızmak ve uyarmak artık onu hiç etkilemeyecektir. Anne, daha çirkin deyimler ve daha kaba ifadeler kullanarak yaklaşımını şiddetlendirmeye zorunlu kalacaktır. Fakat bir zaman sonra çocuk bu sözlere de alışır ve bu, annenin çocuğuna küfretme ve onu küçültmesi düzeyine ulaşır. Bu konuyu daha sonra inceleyeceğiz.
Eğer anne baştan beri çocuğuna karşı saygı göstermiş ve Kutsal Kitaplara uygun olarak, kırıcı ve kötü sözleri söylemekten tümüyle kaçınmış olsaydı, o zaman çocuk, anne-babasının en ufak hoşnutsuzluğundan hatalarını anlayacak ve çirkin davranışına son verecekti. Tecrübeli anne-babalar bunu bildikleri için çocuklarına karşı gerçekten saygılı davranırlar ve onlara şöyle derler: “ Davranışlarını çok beğeniyorum.” “Eğer böyle devam edersen, diğerlerine iyi bir örnek olacaksın.” “Sözünde durduğun için çok teşekkür ederim.” “ Bunu tekrarlarsan annenin ne kadar üzüleceğini biliyor musun?
Şüphesiz, çocukların yaşlarına göre davranmak gerekir, fakat bu kitabın kısalığı nedeniyle konunun ayrıntılarına girmek mümkün değildir. Ancak, eğitimde tartışma götürmeyen temel nokta şudur: çocuklara karşı son derece saygılı davranmalı ve onları kırıcı sözlerin hedefi olmaktan korumak için her çareye başvurmalıdır. Anne-babalar, hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, hiçbir zaman nezaket ve saygınlık sınırını aşmamalılar ve çocuklar henüz küçük ve yeteneksiz diyerek, onların bilgisiz ve duygusuz oldukları sonucuna da varmamalıdırlar. Aksine, duyguları, hisleri ve onurları vardır, çocukluk dünyasının tanıdığı saygınlığa inanır ve ona sıkıca bağlanırlar. Yetişkinler alçaltılmaktan ve hakaret edilmekten nefret ettikleri gibi, çocuklar da aynı şekilde, hakaret edilmekten nefret ettikleri gibi, çocuklar da aynı şekilde, hakaret ve kabalıktan nefret ederler. Bu davranışlar sık sık uygulandığı takdirde, dönüşü mümkün olmayan sonuçlara neden olur.
SERT DAVRANIŞLARDAN KAÇININIZ
HENÜZ GELİŞMEDİĞİ İÇİN ÇOCUĞU ELEŞTİRMEMELİ VEYA BASKI ALTINDA TUTMAMALIDIR: ÇOCUK SABIRLA EĞİTİLMELİDİR.3
Bir anne bebeğini emziriyor. Her şeyden habersiz annesinin koynuna sokulmuş bu bebek sevgi ve şefkatten başka bir şey beklemez. Öyle olur ki, zayıf çocuk mide sancısından sütünü alamaz. Ağlayıp kıvranırken, bu ufak meleğin annesi sinirlenir. Bebeği döver ve incitir ve ağlaması uzun bir müddet devam ederse onu tek başına bir köşeye bırakır. Çocuk konuşma çağına gelmiştir. Çocuksu tavırlarıyla bitmez tükenmez sorular sorar ve annesinden ayrılmak istemediğinden, onu her yerde gölge gibi takip eder. Annenin sabrı tükenmek üzeredir. Çocuk evi altüst edip dağıtınca, anne sinirlenir ve her şeye karıştığı için onu cezalandırır.
Büyükler hep beraber oturmuş konuşuyor, gülüyor ve öyküler anlatıyorlar. Aralarında oturan bir çocuk konuşmaları dikkatli bir şekilde izlemektedir. Tartışılan konuları anlayamadığı için arada bir büyüklerin sözlerini keserek bir şeyin açıklanmasını veya tekrarlanmasını ister. İşe yaramadığını ve toplantılarında veya bundan dolayı toplumda yeri olmadığını düşünen büyükler onu o denli küçümser ve incitirler ki aralarından uzaklaşmasına neden olurlar. Terslenen çocuğun yufka yüreği kırılır ve hassas ruhu kararır. Elinde olmadan bir köşeye çekilir ve yüksek sesle ağlamaya başlar; gelecekte bu tür toplantılardan da uzak duracaktır.
Bu gibi ailelerin çocukları mutlu ve neşeli olacaklarına, çocukluk yıllarını genellikle mutsuz ve umutsuzluk içinde geçirirler ve devamlı bir şekilde acı ve karamsar duygular içindedirler. Bazı küçük çocukların etrafı mutlu yüzlerle, gülmelerle, doğal kır manzaralarıyla, pınarlarla, dağlarla, tarlalarla, çayırlarla ve ormanlarla çevrilidir; sergilere, kültürel kuruluşlara giderler ve eğitici ve ilginç kitaplar okurlar. Gülümseyen gözler, sevgi dolu bakışlar, şefkatli davranış ve tatlı sözlerden başka bir şey görmezler; denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış yöntemlerle ve en iyi beceriyle eğitilir, uyarır ve düzeltilirler. Diğer çocuklar ise, anne-babalarından ve karşılaştıkları kişilerden kırıcı hakaret ve şiddetten başka bir şey görmemiş olmaları çok üzücüdür; yürüyüş yapmak veya koşmak için güvenilir bir yerleri olmadığı gibi yaşlarına uygun özel kitapları ve filmleri elde etme olanakları da yoktur. Bu çocuklar karanlık ve dar hücrelerde tutuklular gibidir ve gardiyanları kötü huylu ve asık suratlıdır.
Bu gibi durumlar, çocukların bedenlerine ve akıllarına tehlikeli ve zararlı olduğu gibi topluma zayıf, hasta, sinirli, kötü huylu, karamsar, fiziksel ve ruhsal yönden birçok eksiklikleri olan kişileri yetiştirir. Bu kişiler, toplumu yavaş yavaş perişanlığa doğru sürükleyerek, sonunda onun yok olmasına neden olurlar.
Dolayısıyla, çocuklarla ilgilenen anne-babalar, eğiticiler ve diğer kişilerin dikkat etmeleri gereken noktaları şunlardır:
Küçük çocukların da duyguları vardır. Düşünce ve zihinsel yeteneklere sahiptirler. Ancak bu yetenekler gelişme safhasında olduğundan büyüyüp olgunlaşabilmeleri içi becerikli bahçıvanın eğitimine ihtiyacı olan taze bitkilere benzetilebilirler. Onları hiçbir zaman incitmemeli, köklerini balta ile parçalamamalı, bıçakla gövdelerini yaralamamalı veya dallarını ve yapraklarını zorla koparıp dört bir tarafa saçmamalıdır.
Çocuğun kalbini hiç için kırmak, onu önemsemeyerek bir kenara itmek ve nedensiz yere gücendirmek- bunların hepsi ciddi hatalar olup ağır suçlardır: Anne-babalar, çocuklarının üzüntüden gözyaşı dökmelerine hiçbir zaman razı olmamalıdır.
Çocuklar, anne-babaları tarafından kırılıp, eziyetlerine hedef olduklarını düşünüyorlarsa, anne ve babalarına karşı sevgi ve muhabbetleri yavaş yavaş intikam ve nefrete dönüşür; ailenin temeli zayıflar ve birlik yapısı çöker. Çocukların duygularına önem vermemek, aile yapısını sarsan en büyük kuvvettir.
Anne-babalar çocuklarını eğitmek ve kusurlarını düzeltmek istiyorlarsa, bilimsel ilke ve yöntemlerden yararlanmalılar ve şiddet ile zorbalığın tek çözüm yolu olduğu inancına bir an bile yenilmemeliler.
Çocukların eğitim yılları, mümkün olduğu kadar neşeli, tatlı söz, sevgi ve şefkatle geçmelidir. Neden onları ağlatalım veya mutsuz ve karamsar kılalım? Tatlı gülüşler, çınlayan kahkahalar, mutlu ve neşeli yüzler, yaşlı gözlere, iç çekmelere, inlemelere ve acı çığlıklara tercih edilmez mi? Masum çocuklarımızın üzüntülerine neden olmayacağımıza ve onları mutlu, neşeli insanlar olarak yetiştireceğimize söz verelim.
KÖTÜ SÖZLER, TEHDİTLER VE DAYAK
ÇOCUĞA DAYAK ATMAK VE ONU KÜÇÜK DÜŞÜRMEK CAİZ DEĞİLDİR, ÇÜNKÜ KÜFÜR VE DAYAKLARA HEDEF OLURSA KARAKTERİ TAMAMEN BOZULUR.4 İNSAN KARAKTERİNİN DÜZELTİLMESİNDE SEVGİ VE ŞEFKATİN ETKİSİ CEZADAN ÇOK DAHA ÜSTÜNDÜR.5
Küfür ve tehdidin birçok aile çevresinde yaygın olduğu bir gerçektir. Çocukların söz dinlememesinden ve yaramazlığından sabırları tükenen anneler, çoğu zaman yersiz tehditler ve küfürler ederek, zayıf insanların silahlarına başvururlar. Bu alışkanlık, eğiticiler ve anne-babalarda o denli yerleşmiştir ki, sosyal statü veya eğitim seviyeleri ne olursa olsun hiç düşünmeden uygunsuz deyimler kullanırlar. Örneğin, ‘Keşke doğmasaydın! ‘Onu bir daha söylersen dilini keserim!’ ‘ Seni kurtlara yem yaparım!’ ‘ Bir daha yaparsan seni ölesiye döverim!’ ‘ İnşallah bugün ölürsün!’
Bu gibi yaklaşımın zararlı etkilerinden bazıları şunlardır:
KÖTÜ SÖZ SÖYLEMENİN ZARARLI ETKİLERİ
Bilginlerin öğütlerinden biri, çocukların eğiticiler tarafından hiçbir zaman alçaltılmamasıdır. Çünkü bu eylem, gönül kırıcı ve kaba deyimler ile birlikte çocuğun utanç duygusunu yok eder ve zamanla öz varlığına olan saygısını yitirmesine neden olur, böylece eğiticilerine (anne-babalarına veya öğretmenlerine) karşı küstahça davranmasına yol açar. Çocuk zamanla sövülmekten veya küfürden hemen hiç etkilenmeyecek bir hale gelir. Yavaş yavaş aynı kötü sözleri arkadaşlarının ararsında kullanmaya başlar ve sonunda saygısızlığı o denli artar ki, öğretmenlerine ve hatta anne-babalarına karşı ağzını bozmaktan çekinmez.
Çocuğun anne-babasının iftira ve küfürlerine bir süre için sessizce katlandığı görülmüştür. Fakat sabrı taşıp, utanç perdesi de yırtılınca öfkelenir ve hürmetsizlik kalbinin aydınlığını karartır. Böylece, bir zaman kendine davrandıkları gibi, o da şimdi anne-babasına karşı aynı davranışlarda bulunur ve aynı yakışıksız sözleri ve kaba ifadeleri onlara tekrarlar.
Çocuğun anne ve babasının ızdırap çekmesinden zevk aldığı pek çok kez görülmüştür, böylece intikam duygusu durulur ve kızgınlık ateşi söner. En önemli nokta şudur ki, çirkin ve uygunsuz ifadeler çocuk için ilkin sadece birer sözdür, fakat bunlar sık kullanılınca, anlamlarını öğrenir ve böylece kötülüğün bataklığına öylesine saplanır ki, onu kurtuluşa götürecek tüm yolların kapıları sıkıca kapanır. Bu nedenle, öğretmenler yakışıksız konuşmaların kullanılmamasını teşvik etmektedirler.
Anne-babalar çocuklarını çirkin hareketlerden engellemek isterken, koşullar ne olursa olsun, küfür ve sövmeye başvurmamalılar. Çocuklarının davranışlarının düzeltilmesinde çirkin sözlere yönelme alışkanlığının bilimsel bir dayanağı olmadığını bilmeleri gerekir. Bu yaklaşım çocuğun ahlakını bozacağı gibi, gün gelir yıpranmış duyguları patlar ve çocuğu intikam almaya sevk eder.
Küfür etmek, gerçekte bir tür kötü niyetliliktir. İlahi eziyet ve cezaya çağrıdır. Eğer küçük çocuklar, henüz gelişmemiş olan anlayışlarından dolayı, anne-babalarını kötü niyetli, merhametsiz veya nefretle dolu kimseler olarak düşünürlerse, onlara karşı olan sevgi ve muhabbetleri, bağlılık ve içtenlikleri gün geçtikçe azalır; söz dinlemeyecekleri gibi, nefret ve düşmanlık tohumları da kalplerine ekilir. Anne ve babalar çocuklarını sert davranışlarla ve çirkin deyimlerle kırmaya ısrar ettikleri takdirde, aralarında her zaman var olması gereken arkadaşlık ve yakınlık bağı kopar ve dolayısıyla çocuklarda kibirliliğin ve şımarıklığın gittikçe arttığı görülür.
Bunlardan başka, çocuklara küfretmek, onları lanetlemek ve cezalandırılmalarını dilemek, çocuğun doğuşta kazandığı ruhani hakkı olan sevginin ve merhametin çok uzağında kalır. Anneler bu gibi sözlerin anlamına önem verilmemesini ve bunların alışkanlıktan dolayı söylendiğini içtenlikle belirtseler bile, sözlerin ve davranışların etkisi hiçbir şekilde inkâr edilemez ve her sözün kesin bir etkisi vardır. Akıllı bir insan ilk önce davranışlarının ne gibi bir sonuç vereceğini kendi kendine düşünür, şöyle ki, “ bir şeyin sonunu başta görür.” Mademki küfrün tek etkisi çocukların akıllarına ve bedenlerine zarar vermektir, o halde bu utanç verici davranıştan kaçınarak çocuklarını kendilerine cezp eder ve tutkun kılarsa çok iyi olur; böylece sertliğe ve şiddete başvurmaya gerek duymazlar.
Anne-babalar ve özellikle anneler, çocukların gönüllerini tatlı sözle, şefkatle ve merhametli bir dil ile kazanabilirler. Zor günlerinde, sıkıntılarında, iç gerginlik ve acılarında çocukları bir arkadaş, yoldaş ve sığınacak bir yer gibi görürler; onlara güvenir ve onlardan kaçmazlar. Fakat bir çocuk anne ve babasından nefret eder, onları zalim, gaddar ve kaba olarak görürse, o zaman anne-babalar ve çocuklar arasında korkunç bir uçurum yaratılır. Bu durum o derece bozulabilir ki, çocuk evine ve aile ocağına sırt çevirebilir. Sevgiyi ve ile şefkatini bir tarafa bırakarak, ailenin bir düşman olduğunu bile düşünebilir. İçini dökmek için, aralarında iyiliğini istemeyenlerin de olabileceği kimselerin arkadaşlığını arar.
Hepimizin bildiği gibi, çocuklarına mantıksız bir şekilde sert davranan, onlara karşı merhametsiz olan ve makul isteklerini kabul etmeyen anne-babaların çocukları yavaş yavaş hayal kırıklığına uğrarlar. Çocuklar derin acı ve düş kırıklığı nedeniyle ( başka seçenekleri yoksa) evden uzaklaşırlar ve anne-babalarının sözünü dinlemez ve baş kaldırırlar.
Çocuklarımızın insan topluluğu bahçesinde genç fidanlara benzerler. Şefkatimize ve iyi kalpliliğimize, arkadaşlığımıza ve cana yakınlığımıza şiddetli ihtiyaçları vardır. Demek ki eğiticiler küfür etmemeli veya kötü söz söylememeli, çocukların yufka ve hassas kalplerini kırmamalılar. Tam tersine, onlara karşı sabırlı ve şefkatli davranmalılar, eğitimcilerin uygun bulduğu mantıklı ve bilimsel yöntemleri uygulayarak onların tavırlarını düzeltmelidirler. Çocukların eğitimi kolay bir girişim değildir ve kişinin duygu ve eğilimlerine göre uygulanmamalıdır.
TEHDİTLERİN ZARARLI ETKİLERİ
Boş ve yararsız tehditler kötü söz kadar zararlıdır. Anne çocuğunu ceza ile tehdit eder ve sözünde durmazsa, çocuklar onun sözlerinin ve tehditlerinin yerine getirilmeyeceğini ve amacının onları korkutmak olduğunu kısa zamanda anlayacaklardır. Böyle durumlarda, anne-babanın öğütleri sağır kulaklara söylenmiş olur.
Buna ek olarak, abartılan tehditlerin uygulanması hiçbir zaman mümkün değildir ve genellikle çocuklar tarafından alay konusu olur. Böylelikle eğiticinin makamı gözlerinden düşer. Örneğin, bir anne kızdığında çocuğuna: << Kafanı ezerim>>, veya <<seni et makinesine koyar, kıymanı çıkarırım>> der. Bu sözler çocuğu ancak güldürür, çünkü bu tehditlerden herhangi birinin yerine getirilmesi ona gülünç gelir.
Bütün İlahi Zuhurlar ve her ulus ve kültürün bilginleri, bir ahlak ilkesi üzerinde ısrarla durmaktadırlar: insan yapamayacağı şeyi söylememelidir. Belirli bir işi yapacağını söyleyip daha sonra yapmayan kimse, arkadaşları arasında sözünü yerine getirmeyen bir kişi olarak tanınır.
Sözüne ve vaadine bağlılık, soylu bir nitelik ve insan faziletlerinden bir tanesidir. Anneleri ve babaları tarafından, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerle nasıl tehdit edildiklerini küçük yaştan gören çocuklar, anne-babalarının verdiği diğer vaatlere de önem vermez ve onların konuşmalarını boş ve anlamsız bulurlar. Zamanla, çocukların kendileri de verdikleri sözde durmama ve boş konuşma alışkanlıklarını edinirler.
Tehdit ve küfürden amaç, çocukları eğitmek ve onları kötü davranışlardan saptırmaksa, o zaman anne-babalar bu yöntemi uygulamaya devam ettikleri sürece hiçbir zaman başarılı olamayacaklardır; eğer bundan maksat çocukları korkutmaksa, bu amaca da ulaşamayacaklardır. Bu nedenle anne-babaların bu yararsız ve zararlı alışkanlıktan tümüyle vazgeçmeleri gerekmektedir.
Çocuklar evde öyle yetiştirilmelidir ki, anne-babanın kendilerine karşı en küçük ilgisizliği onlara en büyük ceza olmalıdır. Bu amaca, ancak şefkatle ve tatlı dil ile ulaşılabilir. Anne-baba ve çocuk arasında yakınlaşma arttıkça ve çocuk yakışıksız sözlerle daha az kırıldıkça – esas amaç olan – çocuğun ahlak eğitimi ve terbiyesi tümüyle gerçekleşebilir.
Eğer anne-babalar çocuklarını makul olan cezalar vererek uyarmaya ara sıra zorunlu kalırlarsa, ( cezanın daha önceden dikkatlice değerlendirilmesinin yapılması şartıyla) sözlerini kesinlikle tutup söyledikleri şeyleri yerine getirmelidirler. Bunun ihmal edilmesi, gelecekte yapılacak uyarıları çocuğun gözünde anlamsız kılacaktır. Örneğin, çocuk verilen bir işi yapmadığı ve verilen bir talimatı yerine getirmediği için, anne-baba ceza olarak onu beraberlerinde gezmeye götürmeyeceklerini söylerler. Söyledikleri sözün gerçekliğini davranışlarıyla kanıtlamalı ve çocuk ağlayıp bağırsa bile sözlerinden geri dönmemeliler. Çocuğun diretmesi üstün gelir ve anne-babaları duygulandırıp onu beraberlerinde götürmeye razı ederse, o zaman kendi uyarılarını kendileri geçersiz kılmış olurlar. Böylece, gelecekte bu gibi uyarılar çocuğu asla etkilemeyecektir.
Bu konular her ne kadar ilk bakışta önemsiz görünürse de çocukların daha sonraki evrelerini etkileyeceğinden, anne-babalar bu noktaları dikkatle düşünmeli ve onlara gereken ilgiyi göstermelidirler.
DAYAĞIN ZARARLI ETKİLERİ
Dayak, kötü söz de küfür kadar zararlıdır. Eğiticilerin çoğu, dayağın, çocukların karakterlerini tümüyle saptırdığına ve yok ettiğine inanırlar. Ona altıncı asırdan bu yana yani bu konuya değerli katkılarda bulunan Martin Luther’in ölümünden sonra John Locke, Sir Thomas More, Komensky gibi bilginler ve bu dalda yetişmiş yüzlerce diğer kişiler, çocuk dövmenin iğrenç bir hareket olduğunu söyleyerek öğretmenlere ve anne-babalara bu tiksinti verici davranıştan kaçınmalarını öğütlemişlerdir. Yirminci asrın başlangıcından bu yana böyle bir düşüncenin eğitimcilerin kafalarında yer almasına bile izin verilmemektedir.
Hayvan eğiticilerinin birçoğu, hayvanların bile dövülmemesi ve bilimsel olarak kanıtlanmış yöntemlere göre eğitilmeleri gerektiğine inanırlar. Aynı şey çocuklar için de geçerlidir. Dayağın, fiziksel cezaların ve hatta kafasına vurulan şaplağın zaman zaman gerekli olduğunu düşünenler, bilimsel açıdan kusursuz yöntemler üzerinde yeterli bilgiye sahip olmayan kişilerdir. Bunlar çocuklarıyla başa çıkamadıkları zaman bu silaha sarılırlar - oysa çocuk psikolojisi bilimi bunun hatalı bir yaklaşım olduğunu savunur. Bu bilim, eğitimcilere şiddet ve zor kullanmamayı öğütlerken, anlaşılması güç ve harika bir varlık olan çocuğun psikolojik yapısını daha iyi anlamalarını ve ruhunun kilitli kapılarını açacak anahtarı bularak bu kapıları kırmak zorunda kalmadan oradaki sırları kolayca açmalarını teşvik etmektedir.
Fiziksel cezaların zararlı etkilerini saymak mümkün değildir ve burada hepsini kısaca anlatmakta da bir yarar yoktur. Özetle, dayak çocuğu kaba ve söz dinlemez yapar. Kalbinde silinmeyen bir intikam duygusu yaratır. Yavaş yavaş kendine olan saygısını azaltır. Öğütleri yararsız kılar ve eğiticinin de daha sert ceza yolları aramasına neden olur. Bilgisiz eğitici tarafından sürekli cezalandırılan, eziyet ve kötü muamele gören bir çocuk iyi kalplilik ve ince duygular geliştirmekten o denli yoksun kalır ki, zamanla taş yürekli, intikamcı ve merhametsiz bir kişi olur. Bu gibi insanların toplumda çoğalmalarının kendini toplumun ilerlemesine adamış kişiler arasında büyük endişe yaratacağı açıktır. Çocuğun doğuştan çok iyi yaratıldığı fikri Rousseau’ya aittir ve eğiticinin eli onun doğal düzen ve dengesini veya temel niteliklerini değiştirmemelidir. Aksi halde çocuğu ahlaksızlığa ve kötü huyluluğa sevk edecektir.
ÇOCUKLARI KORKUTMANIN ETKİLERİ …ŞARTLAR NE OLURSA OLSUN, NEZAKET VE ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKTEN BAŞKA HİÇ BİR TAVIR TAKINMAMALIYIZ
Çocukları susturmak için toplumun her tabakasında yayılmış olan diğer bir alışkanlık ise, korkutma âdetidir. Aşırı kullanıldığından birçok insan için doğal bir hale gelmiştir. Devamlı ortaya çıkan şu durumu göz önüne getirin. Küçük bir çocuk huzursuz ve rahatsızdır. Karın ağrısından, baş ağrısından, dişi çıktığı için ve buna benzer bir sancıdan dolayı bağırıyor. Anne birçok çarelere başvurarak onu sakinleştirmeğe çalışır. Bunlar bir sonuç vermeyince, kendi annesinin veya ninesinin bu durumlarda neler yaptıklarını hatırlayarak çocuğu korkutacak çarelere başvurur: vahşi hayvan hareketleri yapar, ürkütücü sesler çıkarır veya çocuğa, “Kurt geliyor”der. Bunları yaparken, “saygısız” çocuğun merhamete gelip susacağını ümit eder. Eğer bu yaklaşım işe yaramazsa, anne öylesine yüksek ve duygusuz bir sesle haykırmaya başlar ki, çocuğun anında benzi sararır, hassa kalbinin atışları hızlanır ve vücudu titrer ve bayılacak gibi olur.
Diğer anne ve ninelerin kullandığı daha başka bir yöntem ise şudur. Kılık değiştirerek, uygun seslerin eşliğinde, elleri ve dizleri üzerinde sürünerek korkudan titreyen yavrulara doğru ilerler. Yaratılan korku ve dehşet bu küçücük melekleri neredeyse deliye çevirir. Başrollerini cinlerin, kötü ruhların ve korkunç hayaletlerin oynadığı dehşetli masallar anlatmak, çocukları korkutmak için kullanılan diğer bir silahtır.
Bu zararlı alışkanlığın temel nedeni küçük çocukların zihinleri ve bedenleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaktır. Bu alışkanlık, çocuk yetiştirme ile ilgili yeterli hazırlığı yapmayanlar arasında kökleşmiştir.
Kız çocuklarına çocuk fizyolojisi ve psikolojisinin temellerini öğretmek gerekir, öyle ki anne olduklarında anne-babanın kullanmaları için hazır bekleyen, çocuk yetiştirme ile ilgili çok sayıdaki kitaplardan tümüyle yararlanabilsinler. Kur’an-ı Kerim soruyor: “ Bilgili ile bilgisize aynı şekilde mi davranılacak?”
Çocukların akılları ve bedenleri hakkında az da olsa bilgisi olan anneleri, gün ışığında iyi görüşle yürüyen ve doğru yolu, diken ve tuzaklarla kaplı yollardan kolaylıkla ayırt edebilen insanlara benzetebiliriz; çocuk eğitiminde bilimin öğretilerinden habersiz olan anneler, uykulu gözlerle ve el yordamı ile yürüyen ve bunu yaparken sayısız güçlük ve tehlikelere uğrayan insanlara benzerler.
Anne-babalar huzursuz ve yaramaz çocukları korkutmak yerine, bu davranışlarının nedenini araştırmalılar. Şunu çok iyi bilmeliler ki, bir çocuk nedensiz yere ağlamaz, bağırmaz veya sızlanmaz. Çocuğun huzursuzluğu devam ederse ve anne nedenini bulamazsa, çocuğunu bir doktora götürmelidir. Çocukta dehşet duyguları yaratma alışkanlığı çok zararlıdır; aşırıya kaçıldığında, geriye dönüşü mümkün olmayan sonuçlar yaratacaktır. Bu yöntemler çocukları korkuttuğu gibi sinirlerini de zayıflatır, hayal güçlerinin bağımsızca işlemesine neden olur ve cesaretlerini kırar: karanlıktan korkmaya başlar ve yanlarında birisi olmadan evden dışarı çıkmak istemezler; gök gürültüsü, şimşek çakması, rüzgar ve yağmur gibi- alışmadıkları her hangi bir şey onları korkutur. Sinir sistemleri onları uykuda bile rahat bırakmaz; korkunç rüyalar onları uyandırır ve ağlayarak ve çığlık atarak anne-babalarına gördükleri korkunç rüyaları şikâyet ederler. Bu çocuklar geceleri huzursuzdurlar, yalnız bırakılmamak için annelerine yalvarır ve uyuyabilmek için ellerini tutmalarını ister.
Çocukluk devresinde aşırı korkutulan çocuklar erginlik çağında ve olgunluk döneminde yüz yüze karşılaşmaya zorunlu kalacakları güçlükleri yenmek ve kararları vermek için yeterli cesarete sahip olmayacakları açıktır. Bu tartışmanın özeti, bu alışkanlığın çocukların akılları ve bedenleri üzerinde yıkıcı ve tehlikeli etkiler yarattığını vurgulamakta ve her ailede bu tür bir yaklaşımın tümüyle ortadan kaldırılmasını öğütlemektedir.
ŞAKADA ÖLÇÜLÜLÜK
HER KONUDA ÖLÇÜLÜLÜK İSTENİLİR. EĞER BİR ŞEYİN AŞIRISINA KAÇILIRSA, KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI OLACAKTIR.7
“Tuz, yemek için ne ise, şaka da konuşmak için odur” sözü, Arapça’da eski ünlü bir deyimdir. Yemeğe konan fazla tuz yemeği yenmez hale getirdiği gibi, şakanın da çoğu tadı kaçırır. Şakayla söylenen bir şey çok kereler ihtilaf, anlaşmazlık ve memnuniyetsizlik yaratır ve bir grubun üyeleri arasında düşmanlık temelinin oluşmasına neden olur.
Yetişkinler birbirleriyle şakalaştıkları gibi, çocuklarla da şakalaşırlar düşünceleri zaman zaman ağırdır ve sert ve kaba sözlerle birlikte dile getirilir. Bir çocuğu selamlarken şaka ederek konuşurlar; hatta annesinin, babasının, arkadaşının ve yaşıtlarının önünde bile hiç çekinmeden, terbiyeli ve ağırbaşlı insanlara yakışmayan sözlerle hitap ederler. Bu yaklaşımın çocukların gelişmesi üzerinde birçok zararlı etkileri vardır. Bazılarına aşağıda yer verilmiştir.
Şakada aşırıya kaçılınca, şakayı yapan ve dinleyenin her ikisi de, nezaket ve saygınlık sınırını aşar. Çocuk giderek kaba, küstah ve büyüklerine karşı yüzsüz olur; şaka yapanın değeri ve makamı onun gözünde küçülür ve büyüklerine karşı saygılı olmayı gerekli görmez. |