Aranan Gerçek

 

Hz. Bahaullah'ın Eserlerinden

 

Saklı Sözler:

“Ey İnsan oğlu! Nice günler geçti: Birçok sanı ve kuruntularla canının istediği gibi vakit geçirdin. Daha ne zamana kadar döşekte kalacaksın? Kaldır başını uykudan: Güneş başucunda yükseldi; Kaldır ki Cemalin ışıklarıyla ışıklansın.”

 

Bahaullah’ın Sesi  Kitabından : (1987 yılı baskısı, sayfa, 134-135-136, bölüm 125)

“Kıdem Sultanını tanımaya karar verip o yola ayak basan ciddi bir araştırıcı her şeyden önce Tanrı’nın göze görünmez sırlarının belirdiği yer olan kalbini her öğrendiği şeyin karartıcı tozundan ve her şeytani mazharın dedikodusundan arıtmalıdır. Araştırıcı, Ezelî Sevgilinin sevgisine bir taht olan gönlünü her kirden temizlemeli ve ruhunu fani bir gölge ve geçici bir hayalden başka bir şey olmayan maddiyat ilgisinden, su ve toprak alâkasından ayırmalıdır. Gönlünde muhabbet ve nefretin izini bile bırakmamalı; çünkü, olabilir ki körü körüne beslediği bir sevgi onu yanlışa meylettirir veya yersiz taşıdığı bir çiğrinme onu doğrudan uzak tutar. Bunun örneğini bu günlerde gördük...

 

Araştırıcı Hakka tevekkül etmeli, halktan yön çevirmeli, gönlünü toprak dünyasından kaldırıp Mevlâlar Mevlâ’sına bağlamalıdır. Kendini kimseden üstün görmemeli, gönül levhasından kibir ve iftiharın her izini silmeli, sabır ve tahammül göstermeli, sükûtu ihtiyar edip gevezelikten çekinmeli; zira dil yarı yanmış bir ateş, gevezelik ise öldürücü bir zehirdir. Maddî ateş bedeni yakar, dil ateşi ise hem ruhu hem yüreği yakıp eritir. Birincisinin tesiri bir saatte geçer, ikincisinin etkisi ise asırlarca sürer.

 

Araştırıcı, kovuculuğu bir sapınç bilip o alana hiç ayak basmamalı. Kovuculuk gönül ışığını söndürür, ruhun ölümüne sebep olur. Aza kanaât edip, çoğun arkasından koşmamalı. Dünyadan gönül kaldırmış olanların arkadaşlığına kıymet verip maddiyatçı ve kibirli insanlardan uzak durmayı bir nimet bilmeli. Her zaman Tanrı ile meşgul olmalı, elinden geldiği kadar çalışıp Sevgiliyi aramalı. Gafleti Tanrı sevgisi ve anısının ateşi ile yakmalı, Tanrı’dan başka her şeyin yanından yıldırım süratiyle geçip gitmeli. Düşkünlerin elinden tutup kaldırmalı, yoksullara maddî yardımını esirgememeli. Yaratıklar arasında lütufla mümtaz olan insan şöyle dursun, hayvanlara bile lütuf ve şefkat göstermeli. Canândan canı esirgememeli ve halkın yaygarasına bakıp Hakka sarılmamak etmemeli. Kendisi için istemediğini başkası için istememeli, yerine getiremeyeceği sözü vermemeli. Hata işleyenlerin hatalarına  göz yumup onlar için Tanrı’dan mağfiret dilemelidir. Günahkârları affedip onlara hakaret nazariyle bakmamalı; çünkü hiç kimse akıbetinin ne olacağını bilemez. Ne günahkâr var ki, ölüm sırasında imanın özüne nail olarak ölümsüzlük şarabını içer ve Mele-i Alâ’ya koşar. Ne mütteki mümin var ki, ruhu bu dünyadan uçup giderken büsbütün başkalaşır ve cehennemin dip bucağına düşer.

 

Bu kanaât verici izahattan maksat şudur ki: Hak yolu yolcusu ve hakikat arayıcısı Tanrı’dan başkasını fani ve Mabuddan özgesini yok bilmelidir. Bunlar yücelerin sıfatları cümlesinden olup ruhanîlerin seviyesini teşkil eder. Müsbet bilgi yolu yolcuların haiz olmaları gereken vasıfların münakaşası münasebetiyle bunlardan bahsedilmiş bulunuyor. Feragatkâr Hak yolcusu ve samimi hakikat arayıcısı ancak bu esaslı şartları yerine getirince mücahit ismine liyakât kesbeder. O, ‘Bizde mücahede eyleyenler’ ayetinin tazammun ettiği şartları ifa edince ‘ Biz Onu kendi yollarımıza kılavuzlarız’ sözünün tazammun ettiği müjdeyle müjdelenir.

 

Araştırma, çabalama, özleme, aşk, iştiyak ve incizâb çırağı arayıcının kalbinde yanıp Tanrı’nın inayet nesîmi onun ruhuna esince, delâletin karanlığı zail olur, şek ve şüphe sisleri dağılır, ilim ve yakın nurları onun varlığını kaplar. O zaman ruhun sevinçli müjdesini hamil Manevî müjdeci Tanrı Şehrinden gerçek tan gibi görünerek kalbi, fikrî ve ruhu gaflet uykusundan marifet borusu ile uyandırır. Bunun üzerine, Ruhulkudsün inayet ve teyidleri öyle yağar ki arayıcı kendisini yeni bir göz, yeni bir yürek ve yeni bir ruh sahibi olmuş görür. Kainatta münceli Tanrı ayetlerini seyreder, ruhun gizli sırlarına nüfuz eyler. Tanrı’nın gözü ile bakarak, her zerrede kendisini mutlak yakın makamlarına kılavuzlayan bir kapı müşahede eder. Her şeyde vahdaniyet tecellisinin sırlarını ve samedaniyet zuhurunun eserlerini keşfeder.

 

Tanrı’ya yemin olsun ki: hidayet yoluna ayak basıp takva zirvelerine tırmanmak isteyen kimse bu yüce makama erecek olsa Tanrı’nın hoş kokularını binlerce fersah mesafeden alır ve her şeyin ufkunda Tanrı şafağını sökmekte görür. Her bir şey, ne kadar da naçiz olsa; onu kendi Mahbub ve Maksuduna ileten bir tecelli olur. Arayıcı öyle mümeyyiz bir iç göz edinmiş olur ki, güneşi gölgeden nasıl kolaylıkla ayırt edebiliyorsa hakikati batıldan o kadar kolaylıkla ayırt edebilir. Tanrı’nın nesîmi Doğunun öte ucundan esmeye başlasa ve kendisi Batının öte ucunda bulunsa yine onun kokusunu derhal alır. Onun gibi, bir mücevheratçı kıymetli taşı kıymetsiz taştan veya bir insan baharı güzden ve sıcağı soğuktan nasıl ayırt ederse, o da Tanrı söz ve işini insan söz ve işinden öyle ayırt eder. İnsan  ruhunun mecrası, tıkayıcı dünya taalluku kirlerinden temizlenince, ölçülemez mesafelerden Sevgilinin kokusunu alır ve bu kokunun kılavuzluğu ile Yakin Şehrine varıp içine girer.

O ruhanî Şehirde Süphanın hikmet bedialarını müşahede eder, onda serpilen Ağacın yapraklarının hışırtı-sından bütün gizli ilimleri duyar. Toprağından Mevlâlar Mevlâ’sının temcidi sesini iç ve dış kulağı ile işitir, ‘dönüş’ ve ‘diriliş’ sırlarını iç gözüyle görür...”

 

Hz. Abdülbaha’dan bir levih

“Ey ebedî bağışın isteklisi olan kimse, ne zamana kadar bu sessizlik köşesinde, kabul zirvesinden uzak durup, bu dar ve karanlık yerde bekleyecek ve renklerle kokuların esiri olacaksın. Yüce Melekûta yönel, gayret et ve hedefini yüksek tut. Cahil kuşlar gibi bu fani külhanda yuva kurma, uğursuz baykuş gibi harabeleri yurt edinme. Hakikat bahçesinin kuşlarından isen, tevhid bostanlarında uç. Kutsal bahçenin bülbüllerinden isen ötmeye başla. Ne zamana kadar sessizliğe bürüneceksin. Hani yaşadığın hayatın neticesi ve senden kalan bir eser? Ümitsizlik ve özlemden, zarar ve ziyandan başka, hiçbir netice elde edemedin. Geri kalan birkaç günlük hayatın ise aynı şekilde geçecektir. Öyleyse, ok yayda ve yay elinde iken, bir gayret et, manevî bir av yakala. Hayat meydanında kendini göster, bir at koştur, bir çevgen kazan, bir eser yarat, bir fayda sağla, parıltılarınla ufukları aydınlat, dalgalan, zirveye var, inciler saç, pınarlar yarat, meşaleler yak, perdeleri yırt, nurların parlamasını sağla, sırların açığa çıkmasına sebep ol, kutsal kokular saç ve insanın hakikat yellerini estir.

 

Hz. Bahaullah’a yemin olsun ki, bu durumda, melekût askerleri kuşlar sürüsü gibi senin yardımcın olacak ve Tanrısal kuvvet yağmur gibi sana yağacaktır. Baha üzerine olsun.” (Bu levhi, Bayan Dr. Minu Derahşan tercüme etmiştir.)

 

                                             Abdülbaha Abbas

 

Allah’ın İspatı

 

TANRI VARLIĞININ DELİLLERİ VE BÜRHANLARI:

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar;

“İnsanların kendi kendisini yaratmış olmayıp başka bir yaratıcı ve suret vericinin eseri bulunması, Tanrı varlığının ispatları cümlesindendir. İnsanı yaratanın insan gibi olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Âciz bir varlık başka bir varlığı yaratamaz. Yaratıcının yoktan var edebilmek için bütün kemâlleri kendi nefsinde toplamış olması gerektir. Mümkün müdür ki yapı mükemmel olsun da yapıcı olmasın? Resim mükemmel olsun da ressam kendi sanatında eksik olsun, böyle şey olur mu? Çünkü resim onun sanatının eseridir, onun yarattığıdır. Aslında resim ressam gibi olmaz. Resim ressam gibi olsaydı kendi kendisini resmederdi. Resim ne derece mükemmel olursa olsun, ressama nisbetle son derece eksiktir. Binaenaleyh, imkân eksiklik kaynağıdır; Tanrı ise kemâl madenidir. İmkân âleminde görülen eksiklikler, bizzat Hakk’ın kemâline delâlet eder. Bakınız insan ne kadar âcizdir. Yaratıktaki bu âcizlik her şeye gücü yeten diri Tanrı’nın kudretine delildir. Kudret olmayınca âcz düşünülemez. Bu halde yaratıktaki âcz Hakk’ın kudretine delildir. Kudret olmayınca âcz tahakkuk etmez. Bu âcz bize dünyada bir kudret bulunduğunu bildirir. Meselâ, imkân âleminde fakirlik var, bir zenginlik olmalı ki fakirlik âlemde tahakkuk eylemiştir. İmkân âleminde cehil var, her halde bir ilim var ki cehil tahakkuk etmiştir. İlim olmasaydı, cehil tahakkuk etmezdi; çünkü cehil ilmin yokluğudur. Varlık olmasaydı yokluk gerçekleşemezdi. Bütün maddî varlıkların bir hüküm ve nizam altında bulunduğu ve hüküm, nizama karşı hiçbir veçhile direnemediği apaçık bir hakikattir. İnsan bile, ölüm, uyku ve saireye boyun eğmek zorundadır. Bu demektir ki, insan bile bazı hususlarda mahkûmdur. Bu mahkûmiyetin bir hâkimi olması gerekir. Mümkinatın vasfı ihtiyaç ve bu ihtiyaç onun zatî lâzimesi (Öz gereklilik) olduğuna göre, bizzat müstağni olan Gani’nin mevcut olması gerekir. Meselâ, madem ki hasta vardır, sıhhatli de vardır. Sıhhatli olmasaydı, hastanın varlığı sabit olmazdı. İmdi, anlaşıldı ki, bütün kemalâtı kendinde toplamış olan güçlüler güçlüsü bir diri Tanrı vardır; çünkü O eğer bütün kemalâtı kendi nefsinde toplamamış olsaydı, O’nun da yaratıklar gibi olması icap ederdi. Ve sonra, varlık dünyasındaki en küçük sanat eseri bile bir sanatkârın varlığına delâlet eder. Meselâ, şu ekmek, o ekmeği yapıp meydana getiren bir kimse bulunduğuna delâlet eder. Garip şey! Cüz’i varlıkların şekillerinde husule gelen değişiklik, o değişikliği meydana getiren bir âmile delâlet ediyor da bu uçsuz bucaksız varlık âlemi kendi kendine vücut bulmuştur, muhtelif unsur ve maddelerin birbirleri üzerine yaptıkları tesirden meydana gelmiştir deniyor. Ne kadar çürük ve boş bir düşünce!

Bunlar zayıf kimseler için nazarî delillerdir. İç göz açık olur ise, yüz binlerce açık deliller müşahede edilir. Bu şuna benzer; insan kendisinde bir ruh bulunduğunu hissedince, ruhun varlığını ispat edecek delile ihtiyaç kalmaz. Fakat ruhun feyzinden mahrum bulunanlar için haricî delil  ikâmesine zaruret vardır.”(Mufavezat-ı Abdülbaha”Bazı sorulara Cevaplar” adlı kitabın 1996 yılı baskısından, sayfa 5-6)

 

Ulûhiyetin ispatında Hz. Abdülbaha’nın beyanı, basiret sahibi olan için yeterlidir.   

Eğer insanı meydana getiren sebeplere,yani anne, baba, hücreler veya birleşim maddelerine bakacak olursak görüyoruz ki, her biri ya insan gibi kendi yaradılışından aciz, habersiz ve iradesiz veya insandan daha naçiz ve zayıftır. Oysa ki  mübarek beyanda da buyrulduğu gibi ‘aciz bir varlık başka bir varlığı yaratamaz.’

 

Göz veya insanın tanıma penceresi, şaşırtıcı görme teşkilatıyla, mükemmel bir görücü ve biliciyi kanıtlıyor. Kulak veya zihni marifet ve işitme cihazı; Ulu, mükemmel, ezelî ve ebedî bir işiticinin örneği ve eseridir.

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar: “Varlık dünyasındaki en küçük sanat eseri bile bir sanatkârın varlığına delâlet eder...”

 

Örneğin, aydınlık için insanlık âlemi bir çok aşamalardan geçmiştir. İlk önce nebati yağlar ve çamur kaseleri, sonra, hayvan yağı, mum ve onun devamı gazlı lambalardan faydalanmışlardır. Şimdi ise elektrik dünün defterini kapatmış ve dünyayı kendine minnettar kılan azametli bir buluş haline gelmiştir. Acaba bu buluşlar, bu sanatlar kendi kendine mi ortaya çıkmıştır? Geçirdiği aşamalarla kendi kendine mi oluşmuştur veya irade ve şuur sahibi olanın fikrî ve düşüncesiyle bunlar keşif mi olmuştur? Acaba bu geçirdiği aşamalar her aşamada kendi zamanına uygun değil miydi? Eğer bu soruların cevabı olumlu ise, o zaman nasıl düşünebiliriz ki; bu kadar düzenli olan varlık âlemi, bütün canlılara hayat veren ay ve güneşiyle, sonsuz irade ve kudret sahibi tarafından yaratılmamış da, şuursuz ve iradesiz olan tabiat tarafından yaratılmıştır. Her eserin intizamı yaratıcısının ilim ve hikmetine delildir.

 

Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Bir miktar mürekkebi tesadüfen bir parça kağıt üzerine döksek hiçbir zaman muntazam ve güzel bir yazı veya resim meydana gelir mi? Gelmez. Oysa ki, ne zaman güzel ve muntazam bir yazı veya resim görsek, şüphesiz diyebiliriz ki, bu eserin yapıcısı hikmet, irade ve şuur sahibidir.

 

Başka bir örnek: İnsan vücudunun otopsisi sırasında görüyoruz ki, vücudun organlarından her biri bir sonuç ve fayda için yaratılmıştır. Her birinin özel bir görevi vardır. Hatta en ince kılcal damarların bile vücut dünyasında bir ödev ve görevi vardır. Aynı zamanda beş duyu ve iç duyularımızın her biri de kendi yerinde mükemmel, muntazam ve ihtiyaca göre yaratılmıştır ve onlar olmadan vücut eksiktir. Şimdi hangi insafla diyebiliriz ki, bu eserlerin yaratıcısı şuursuz ve iradesiz tabiattır.

Yine başka bir delil: İnsanın akıl gücü cisminden başkadır. Eğer insanı yaratan tabiattır dersek; nasıl olurda şuursuz tabiattan şuurlu ve akıl sahibi bir insan meydana gelir.

 

Peygamberlerin tarihçesini okuyanlar bilirler ki, zuhur zamanında Onların her birinden harikulâde ve tabiat üstü eserler açığa çıkar. Peygamberler dış güçten ve yardımdan yoksundurlar. Onlardan hiçbiri okula gitmemiş ve bilinen ilimleri tahsil etmemiştir. Fakat bütün hakikatleri açıklamışlardır. Filozofların akıllarının eremeyeceği bilgiler, eserler ve insan âlemine faydalı yenilikler getirmişlerdir. Öyleyse belli oluyor ki, bu İlâhî Zat’lar kendilerinin de  buyurdukları gibi olağanüstü bir güçten feyiz ve kemalât edinerek bize bahşediyorlar.

 

Aşağıdaki örnek büyük bir yazar ve bilim adamının Allah’ın varlığını ispat için kullandığı delil ve bürhanları içermektedir:

“ Farz edelim 10 tane gümüş paramız var. Basit bir hesapla sayarak cebimize atarız ve iyice karıştırıp birden ona kadar cebimizden çıkarırız. Fakat her çıkanı  tekrar cebimize atarız ve karıştırırız. Basit bir hesap bize gösteriyor ki, bir numaranın birinci seferde çıkması için 1/10 şansımız var. Birinci ve ikinciyi arka arkaya çıkarmak istiyorsak şansımız 1/100 olacaktır. Bir, iki ve üçü arka arkaya çıkarmak istiyorsak şansımız 1/1000 olacak ve bütün numaraları sırayla çıkarmak istiyorsak 10 milyonda bir şansımız olacaktır. Bu hesap bize gösteriyor ki yeryüzünün bu kadar muntazam çalışması için hesaplar lazımdır. Ve yine gösteriyor ki tesadüfen bu kadar intizam imkânsızdır. Dünya saatte 1000 mil hızla kendi ekseni etrafında dönüyor. Eğer bu sürat 100 mil olsaydı gece ve gündüz on misli uzun olacaktı. Neticede bütün bitkiler bir günde yanacaktı. Şans eseri bir tomurcuk kalsa bile o da gece soğuktan donacaktı. Ayni şekilde güneş hayat kaynağıdır ve üst tabakasındaki hararet derecesi 12000 fahrenhayt derecedir ve dünya ondan öyle bir uzaklıkta bulunmaktaki, tam kararı ile ısınıyor. Eğer şimdiki verdiği hararet yarısı olsaydı bütün canlılar donup mahvolurdu ve eğer şimdikinin yarısından fazla olsaydı hepsi yanardı.

 

Eğer dünyanın kabuğu iki veya üç metre daha kalın olsaydı hayvan âlemine lâzım olan oksijen kalmazdı. Yine okyanuslar  birkaç metre daha derin olsaydı hidrokarbon ve oksijeni kendine çekerdi ve hiçbir çeşit bitki yaşayamazdı. Bu ve benzeri örnekler bize gösteriyor ki, tesadüfî hayat yaşantısı ihtimali kaç milyonda bir olacaktır.”

 

Hz. Abdülbaha Mübarek Hitabelerinde buyururlar: “ Meselâ insanın yaradılışına bak ve basitten mükemmeli bul. Bir insan vücudundaki organlara bak. Ne kadar birbirlerine yardımcıdırlar. En ufak bir organ başka bir organın zaruri malzemesidir. Aynı zamanda müstakil bir vazifesi var, fakat hepside bir amire bağlıdırlar. O amir her birinin vazifesini muntazam olarak bildiriyor, emir veriyor. Böylece hepsi birbirine yardımcı olarak vazifelerini tam muntazam vaktinde yerine getiriyorlar. Şimdi bakalım emir veren amir nedir? İşte o, bu gözle görülmeyen, akıl ve ruhtan ibaret olan insanın manevî gücüdür. Bu akıl gücüne bir hastalık gelse, bütün vücut intizamını kaybeder, organlar vazifelerini muntazam olarak yerine getiremezler. Gerçi o görünmüyor ama eserleriyle varlığını ispat ediyor. Öyleyse belli ve sabit oldu ki, hakikî, ezelî,muazzam zatı kûllinin iradesi altına girdiği vakit sonsuz ve azametli kâinat vazifesinde muvaffak olacaktır.”

 

Bir Fransız yazar ve bilim adamı, Tanrı’nın ispatını ilmi delillerle şöyle anlatıyor: “Bazen bir şeyi meydana getirmek için 1000 tane araç yapılır. Bunların güzel ve çirkin olması önemli değildir. Örneğin, bu saatin içinde 100 tane vida ve diğer ufak parçalar vardır. Bunların ölçüleri milimetresine kadar dikkatle ölçülmüştür. Bunların birisi belli olan ölçüden bir milimetre büyük veya küçük olsa o saat çalışmaz. Neden bir saat bir süre çalıştıktan sonra çalışmaz? Çünkü vidaların birisi aşınmıştır. Aynı kıyas televizyon için de söz konusudur. Televizyon resim gösteriyor, ses veriyor. Acaba diyebilir miyiz ki; bu saat veya televizyon kendi tabiatında veya rastlantı sonucu meydana gelmiştir.

 

Everest dağını keşfettikleri zaman, oradan bir televizyon getirip onun tabiatta tesadüfen meydana geldiğini söylemiş olsalardı; herkes bunların akıllarından zoru mu var diyecekti.

Aynı şekilde insan vücudu milyonlarca alaşım ve parçadan meydana gelmiştir. Eğer bu moleküllerden bir tanesi bozulursa o beden kendi görevini yapamaz.

Eğer bir yazı makinesi ve bir deste kağıdı bir şempanzenin önüne koysak, acaba Shakespeare’nin bir şiirini veya bir cümlesini yazabilir mi? “ Sonunda yazar şöyle diyor:” Öyleyse belli oluyor ki perde arkasında gizli bir yaratıcı vardır.”

 

Diğer bir örnek: İki bilim adamından birisi Tanrı’nı varlığına inanıyor, diğeri ise her şeyin tabiattan rastlantı sonucu meydana geldiğini söylüyor. Bu iki arkadaş çoğu zaman Allah’ın varlığı hususunda tartışıyorlar. Nihayet Tanrı’ya inanan bilgin bir dünya küresi maketi yapıyor. Bu maketin bir güneşi, ayı, gündüz, gece ve yıldızları vardır. Elektrikle dönüyor, belli saatte gündüz olup her taraf güneşle aydınlanıyor. Bir süre döndükten sonra gece olup ay çıkıyor, yıldızlar görünüyor.

Bir gün tabiata inanan arkadaşını çağırıyor. Arkadaşı: “Ne kadar güzel bir dünya küresi yapmışsın “ diyor. Ev sahibi: “ Ben yapmadım, tabiatın rastlantı eseridir” diyor. Tabiata inanan: “ Sen yaptın, tabiat böyle bir şey yapar mı? “ Tanrı’ya inanan ev sahibi: “ Bu kocaman evren, bu kadar düzeniyle, gece, gündüzü, mevsimleriyle tabiatın rastlantı eseri oluyor da, bu küçücük küre olamaz mı?”

Bu olay, tabiata inanan bilim adamının fikrinin değişmesine neden oluyor.

 

Hz. Bahaullah’ın Levihleri Kitabından :

(1994 yılı baskısı sayfa 166-168  )

Filozoflar Levhi:

“Söyle: Filozoflar Kadîmi inkâr etmemişlerdir; bilâkis çoğu O’nun irfanının hasretiyle bu hayata göz kapamışlardır; nasıl ki onlardan bazıları buna şahadette bulunmuşlardır. Senin Rabb’ın, gerçekten , haber verici haberdardır.

 

Doktor Bukrat ( Hippocrate) büyük filozoflardan biri olup Tanrı’ya ve saltanatına inanırdı.

Ondan sonra Sokrat ( Socrates) geldi. O, faziletli ve takvalı bir filozof idi. O riyazetle meşgul olur, nefsini dünyevî arzulardan geri tutar, dünya zevklerine rağbet göstermezdi; bir dağa çekilerek uzlet ihtiyar etmiş, bir mağarada oturmuş, halkı puta tapmaktan men eylemişti. O, onlara Rahman’ın yolunu öğretti. Nihayet cahiller onun aleyhine ayaklanarak onu tutup zindanda öldürdüler. Bu süratli kalem işte sana böyle anlatıyor. Bu adamın felsefede ne keskin bir gözü var! O, bütün filozofların efendisi olup felsefede büyük bir üstat idi. Biz tanıklık ederiz ki, o hikmet meydanının şehsüvarlarından ve O’nun hizmetinde kaim bulunan kimselerden idi. Gerek zamanının insanlarına malûm bulunan ve gerek onlardan gizli kalan bilgilerde derin bilgisi vardı. Sanki o, Ulu Deniz bu nurlu kevser ile taşınca, ondan bir yudum içmeye muvaffak olmuştu. Bu zattır ki galebe ile mevsuf olan mahsus ve mutedil tabiata ıttılâ peyda etmiştir. Onun ıttılâ peyda ettiği bu tabiat, eşya içerisinde insan ruhuna en benzer olanıdır. O, onu cevvanî cesetten istihraç etmişti. Onun bu sağlam yapı etrafında ileri sürdüğü bazı fikirler vardır ki zamanımızın hûkemasına sorulsa onları kavramaktan aciz gösterirler. Senin Rabb’ın hakikati söyler ve fakat çoğu insanlar anlayıştan mahrumdurlar.

 

Ondan sonra İlahî Eflatun (Plato) geldi. Bu zat, adı geçen Sokrat’ın talebelerinden olup ondan sonra hikmet kürsüsüne oturdu. O, Tanrı’ya, bütün olmuş ve olacak her şeye müheymin Tanrı ayetlerine inandı.

 

Onu Eristotales adlı meşhur filozof takip etti. Buhar kuvvetini keşfeyleyen odur. Bunlar hep kavmin ulularından ve ileri gelenlerinden olup hepsi de ilimlerin dizginini elinde tutan Kadimi ikrar ve itiraf etmişlerdir.

 

Ben sana Belinus’un  bir münasebetle söylediği bir sözü de anlatacağım. Bu zat, hikmet babasının zebercedî elvahta işaret eylemiş olduğu yaradılış sırlarına vukuf peyda etmişti. Bu sözü nakletmekten maksadımız, bu açık levihte beyan eylediğimiz hususlara herkesin inanıp kanaât getirmesidir. Bu levih öyle bir levihtir ki ondan, adalet ve marifet elleriyle sıkılacak olur ise, imkân âleminde bulunanları canlandıracak hayat ruhu akar. Ne mutlu bu denizde yüzüp aziz ve mahbub olan Rabb’ını tesbih eyleyene!

 

Vahyin hoş kokuları senin Rabb’ının ayetlerinden öyle yayıldı ki hiçbir kimse -gözden, kulaktan, akıldan ve bütün insanî vasıflardan tecerrüd etmedikçe- onu inkâr edemez. Senin Rabb’ın buna tanıklık eder, ama insanlar bilip anlamıyorlar.

 

O şöyle diyor: ‘Ben, acibeler ve tılsımlar sahibi filozof Belinus’um’ Ondan yayılan bilgiler ve sanatlar başka herhangi bir kimseden yayılmamıştır. O huzu’ ve ibtihalın en yüksek mertebelerine çıkmıştır. Bak o, Gani ve Müteal Olan ile münacatta bulunur iken ne diyor:’ Rabb’ımın iki eli arasında bulunuyorum. Ben O’nun nimetlerini ve lütuflarını  anıyorum. Ben O’nu, O’nun kendi kendini vasıflandırdığı gibi vasıflandırıyorum; tâ ki, ben, benim sözümü kabul eyleyenler için bir rahmet ve hidayet olayım.’ Ve o devam ediyor.’ Rabb’im! Sen İlâhsın, Senden başka İlâh yok. Sen yaradansın ve Senden başka yaradan yok. Beni destekle, bana yardımda bulun; çünkü yüreğim titriyor, mafsallarım acıyor, aklım gidiyor, fikrim işlemekten kalıyor. Bana kuvvet ver ve dilimi söylet ki hikmetle konuşayım.’ Ve o şöyle bitiriyor:’ Sen gerçekten bilicisin, hikmetlisin, kadîm ve rahîmsin.’

 

O yaradılışın sırlarına ve Hermesî elvahta yazılı gizli remizlere vukuf hasıl eden filozoftur. Biz zikrettiğimizden ziyadesini zikretmek istemiyoruz. Ruhun kalbime ilka eylediği:’ O’ndan başka bilici, kudretli, koruyucu, izzetli ve övülmüş Tanrı yoktur’ sözünü anmakla yetineceğiz. Hayatıma yemin olsun, bu gün Sidre, âlemde: ‘Benden özge tek ve her şeyden haberli bir İlâh yoktur’ sözünden başka bir söz söylemek istemiyor...”

 

Ruhun Varlığı ve Ebedîliği Hakkında

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından : (1987 yılı baskısı, sayfa 82, bölüm 82)

“İnsan ruhunun tabiatını soruyorsun. Bil ki: Mâhiy-yetine ekser alimlerin akıl erdiremediği ve sırrını en keskin fikirlerin bile çözmekten âciz kaldığı insan ruhu, Tanrı’nın bir ayeti bir işaretidir. Bütün yaratıklar içerisinde Yaratıcısının üstünlüğünü ilk ilân eden, izzetini ilk tanıyan, hakikatine ilk sarılan ve önünde ilk secdeye varan odur. İnsan ruhu sadakatle Tanrı’ya sarılırsa O’nun nuruna makes olur ve önünde sonunda O’na döner. Yaratıcısına sadakatte kusur ederse kendi nefis ve havasının esiri olarak sonunda bunların derinliklerinde çöker kalır.”

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından: (Sayfa 79-80, bölüm 80)

“ Tanrı Elçi ve Seçkinlerinden başka insanoğullarının öldükten sonra da bu hayattaki ferdiyet, şahsiyet, şuur ve idraklerini muhafaza edip etmeyeceklerini soruyorsun. Diyorsun ki: Eğer evet ise, nasıl oluyor da baygınlık ve şiddetli hastalık gibi nisbeten cüz’i arızalar insanoğlunun ruhi melekelerine tesir edip onun şuur ve idrakini giderebiliyor ve bütün bedenin çürüyüp unsurlarının dağılması demek olan ölüm onun idrakini tahrip etmekten ve şuurunu söndürmekten âciz kalıyor? Organları çürüyüp dağılan şuur ve şahsiyetin devamı nasıl tasavvur edilebilir?

 

Bil ki: İnsan ruhu bedenî ve fikrî arızalardan münezzehtir. Hastanın zaaf alâmetleri göstermesi ruhu ile bedeni arasına giren bir takım engellerden ileri gelir; çünkü, ruh bedene gelen hastalıklardan müteessir olmaz. Lâmbanın ışığını göz önüne getir. Hariçten bir nesne onun verdiği aydınlığa engel olabilirse de ışık kendisi aynı kuvvet ve şiddetle parlamaya devam eder. Bunun gibi de, insan vücuduna arız olan her hastalık, ruhu kendi zatî kuvvet ve kudretini göstermekten alıkoyan bir engeldir. Fakat ruh, bedenden ayrılınca, bu dünyadaki hiçbir kuvvete kıyas kabul etmeyen bir üstünlük ve nüfuz gösterir. Her temiz ve nezih ruh büyük bir kudret kazanarak tarif edilmez bir saadete nail olur.

 

Kile altına konulan lâmbaya bakınız. Işığı parlar, fakat göze görünmez. Onun gibi, bulutla örtülen güneşi de göz önüne getir. Gerçekte bu ışık kaynağı değişmemiş olduğu halde parıltısı eksilmiş görünür. İnsan ruhu güneşe, yeryüzünde olan her şey ise bedene benzer. Araya dışarıdan bir engel girmedikçe beden ruhun ışığını tamamiyle inikâs ettirir, onun kuvvetiyle desteklenir durur. Araya bir perde girince o ışığın parlaklığı azalmış görünür.

 

Bütün bütüne bulutlar arkasına gizlenmiş olan güneşi tekrar göz önüne getir. Dünya hâlâ onun ışığı ile aydınlanırsa da aldığı ışığın miktarı bir hayli azalmış bulunur. Bulutlar dağılmadıkça güneş bütün parlaklığıyla parlayamaz. Bulutun varlığı veya yokluğu güneşin zatî parlaklığı üzerinde müessir değildir. İnsan ruhu bedeni aydınlatan ve besleyip büyüten güneştir. Bu böyle bilinmelidir.

 

Ağaç içerisinde teşekkülünden önce, gizli olarak mevcut meyveyi de düşün. Ağaç parça parça doğransa meyveden bir eser veya meyvenin en ufak bir kısmı keşfedilemez. Zamanı gelince, gördüğün gibi, bütün güzellik ve olgunluğuyla meydana çıkıp görünür. Hatta bir kısım yemişler ancak dallarından ayrıldıktan sonradır ki tam bir kemâl ve inkişafa nail olurlar.”

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından: (Sayfa 81-82, bölüm 81)

“ İnsan ruhunu ve onun ölümden sonra bekasını soruyorsun. Bil ki: Ruh bedenden ayrıldıktan sonra ilerliye ilerliye nihayet, asırların ve devirlerin tevalisi veya dünya hadiseleriyle değişmeyen bir heyette Tanrı’nın katına erişir. Allah’ın melekûtu, saltanatı, ceberrutu ve iktidarı süresince o da baki olur. Ondan Allah’ın eserleri, sıfatları, inayet ve lûtufları zuhura gelir. Kalemim bu makamı ve bu makamın yüceliğini hakkiyle tarif ve tasvire gelince hareketten kalır. İnayet eli ruhu dil ile anlatılamayacak ve dünyevî hiçbir şeyle anılamayacak bir makam ile müşerref kılar. Ne mutlu o ruha ki insanların zan ve şüphelerinden münezzeh olarak bedenden ayrılır. Böyle bir ruh Rabb’ın iradesine göre hareket edip en yüksek cennete girer. Cennet kızları ve semavî köşklerin sakinleri onun çevresinde döner; Tanrı nebi ve velileri ile muaşerette bulunur; Onlarla konuşarak âlemlerin Rabb’ı olan Allah’ın yolunda başına gelenleri onlara anlatır. Böyle bir ruha arşın ve yerin Rabb’ı Allah’ın âlemlerinde kendisine mukadder olan makam söylenecek olsa, muhakkak o yaklaşılmaz, yüce, mukaddes ve nurlu makamın iştiyâkıyla derhal tutuşup yanar... Ruhun ölümünden sonraki keyfiyeti tasavvur edilemez; esasen bunun insanlara tamamiyle açıklanması da münâsip ve caiz değildir. Tanrı peygamber ve elçileri insanlığın Tanrı doğru yoluna kılavuzlanması maksadıyla gönderilmişlerdir. Gaye, insanların, ölüm saatinde, tam bir temiz yüreklilik ve ferâgat içerisinde Hak Taalanın Arşına yükselmelerini sağlayacak bir terbiye görmeleridir. Hayatıma yemin olsun ki: Bu ruhlardan intişâr eden ışık dünyanın ilerlemesine ve milletlerin yükselmesine sebeptir. Onlar varlık dünyasını mayalayan maya, dünyada görülen güzel sanatların ve acâip şeylerin mülhimidirler. Bulut onlar sayesinde yağmuru yağdırır, toprak onlar yüzünden meyvesini verir. Sebepsiz; illetsiz, muharriksiz hiçbir şey yoktur. Ferâgat timsali olan bu ruhlar varlık âleminde en büyük iç tepki olagelmiş ve ola gideceklerdir. Bu dünya ile öbür dünya arasındaki fark rahîm âlemi ile bu âlem arasındaki fark gibidir. Ruh Tanrı katına varınca ölümsüzlüğüne, semavî meskenine yaraşır bir şekle girdirilir. Bu ölümsüzlük zamanî ölümsüzlüktür, zatî ölümsüzlük değildir; çünkü birincisi illetle mesbuktur, ikincisi ise illetle mesbuk değildir.  Zatî beka Tanrı Taalaya özgüdür. Ne mutlu ariflere! Peygamberlerin yaşayış ve davranışlarını inceleyecek olursan bu dünyadan başka dünyaların mevcut bulunması gerek olduğuna kanâat getirirsin.   Hakikî ilim ve hikmet sahiplerinin çoğu, Levhi Hikmette Kalemi Alâ’dan nazil olduğu veçhile, semavî kitaplarda yazılı şeyleri tasdik edegelmişlerdir. Tabiattan başka bir şey tanımayan materyalistler bile kendi eserlerinde peygamberlerin büyüklüğünü kabul ederek onların ancak insanları terbiye eylemek gayesiyle cennet ve cehennemden, mükâfat ve mücâzattan bahsettiklerini söylemişlerdir. Demek ki, herkes, kanı ve görüşü ne olursa olsun, Tanrı peygamberlerinin üstünlüğünü tanımıştır. Bu Mücerred Cevherlere kimisi feylesof, kimisi Tanrı’nın vahiy vasıtası demişlerdir. Bu vasıfta olan kimseler Tanrı âlemlerini bu âleme münhasır bilselerdi kendilerini hiç düşman eline teslim ederler miydi? Başka hiçbir insanoğlunun çekmediği bunca zahmet ve meşakkatlere hoş gönülle katlanırlar mıydı?”

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından : (1987 yılı baskısı sayfa 83, bölüm 82 )

“Bana ruhun bedenden ayrıldıktan sonraki halini de sormuştun. İyi bil ki: Bir insanın ruhu Tanrı’nın yollarında yürümüş ise  muhakkak surette tekrar dönüp Sevgilinin celâline kavuşur.  Hakk’a yemin olsun ki, böyle bir ruh dile ve kaleme gelmez bir makama erer. Allah’ın Emrine sadık kalıp O’nun yolunda sebat ve istikamet göstermiş olan ruh, bu ölümlü dünyadan ayrıldıktan sonra öyle bir kudret kazanır ki, Kadiri Mutlak’ın yaratmış olduğu bütün âlemler ondan istifade edebilir. Böyle bir ruh, Manevî Padişahın ve İlâhî Mürebbinin izin ve iradesiyle, varlık dünyasını mayalayan temiz bir maya rolünü oynar, dünyadaki sanat ve harikaların zuhuruna vasıta olan kudreti verir. Hamur, ekşimek için mayaya muhtaçtır. Ferâgat timsali olan ruhlar bu dünyanın mayasıdırlar. Düşün ve müteşekkir ol.”

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından: (1987 yılı baskısı sayfa 87,88 bölüm 86)

“ Şimdi de insan ruhlarının bedenden ayrıldıktan sonra birbirlerini tanımaya devam edip etmeyecekleri soruna gelelim. Bil ki: Kızıl Gemiye girip yerleşen Bahailer birbirlerine candan bağlı arkadaş olacaklardır. Yaşayışlarında, özleyişlerinde, amaç ve çabalarında görülen birlik onları tek bir ruh gibi kılar. Onlar cidden haberdar, keskin gözlü ve anlayışlı olanlardır. Bilici ve Hikmetli katından takdir buyrulan budur.

 

Tanrı Gemisinde yer almış olan Bahailer birbirlerinin hal ve durumundan tamamiyle haberlidirler. Onlar birbirlerine ülfet ve samimiyet bağlarıyla bağlıdırlar. Fakat bu hal onların inan ve gidişine bağlıdır. Aynı derece ve makamı haiz bulunanlar birbirlerinin kabiliyet ve vaziyetlerini iyi bilirler. Aşağı dereceden olanlar ise yukarı dereceden olanların makamlarını gereği veçhile anlayamadıkları gibi meziyetlerini de hakkiyle takdir edemezler. Her biri Rabb’ından kendi hissesini alır. Ne mutlu âlemlerin sultanı olan güçlü, yargılayıcı ve acıyıcı Tanrı’ya dönünceye kadar O’na yönelmiş ve O’nun sevgisinde sebât göstermiş olanlara!

 

İmandan mahrum gidenler -ve Ben buna şahadet ederim- son nefeslerini verdikleri sırada bu hayatta iken elden kaçırdıkları iyi şeylerin farkına varacaklar, hallerine ağlayıp inleyecekler, dik başlarını Tanrı’nın önünde eğeceklerdir. Onların bu hali ruhları bedenden ayrıldıktan sonra da bu minval üzere sürüp gidecektir.

 

Şurası gün gibi açıktır ki: Her insan, ölümünü müteakip, bu dünyadaki amellerinin değerini takdir edecek ve işlediği işlerin mâhiyyetini anlayacaktır. İlâhî kudret ufkunda ışıldayan Güneşe yemin olsun ki: Biricik Gerçek Tanrı’ya uymuş olan kimseler bu hayatı bırakır bırakmaz, tasvire gelmez bir saadet ve sevinç duyarlar; dalâlet içerisinde yaşamış olan kimseler ise tasavvura sığmaz bir korku ve dehşet içerisinde titreşirler. Bütün dinlerin Rabb’ı olan Yüce Varlığın lütuf ve inayetleriyle ebedî ve halis şarabı içmiş olan kimseye ne mutlu...”

 

RUH, AKIL VE NEFİS ARASINDAKİ FARK:

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar:

“ ..Bütün ruhlar beşe ayrılır: Nebat ruhu, hayvan ruhu, insan ruhu, iman ruhu, Ruhulkûds. Nebat ruhu, başka varlıkların tohum üzerindeki tesirinden ileri gelen büyüme kuvvetidir. Hayvan ruhu, unsurların birleşip karışmasından ileri gelen toplu bir duygu kuvvetidir. Terkip tahlile uğrayınca, bu kuvvet de yok olur gider. Bunun misali şu lambadır. Yağ, fitil ve ateş bir araya gelince lamba yanar. Bu terkip tahlile uğrayınca, yani toplanan cüziler birbirinden ayrılınca, lamba da söner. İnsanı hayvandan ayırt eden insan ruhu ise nefs-i natıkanın ta kendisidir. Bu iki isim, insan ruhu ve nefs-i natıka, aynı anlama delâlet eder. Filozoflarca, nefs-i natıka tabir edilen bu ruh başka varlıklara hakimdir; beşere mukadder olduğu nisbette eşyanın hakikatini keşfeder; mümkinlerin hassa ve tesirlerine, varlıkların niteliklerine ve özelliklerine vukuf peyda eder. Bununla beraber, insan ruhu, iman ruhu ile desteklenmedikçe, İlâhî sırlar ve Lâhûtî hakikatler hakkında bilgi sahibi olamaz. Bunun misali aynadır. Ayna her ne kadar da temiz, güzel ve şeffaf olsa, yine ışığa muhtaçtır. Güneşin ışığı ona vurmadıkça Tanrı sırlarını sezemez. Akıl tabirine gelince: Bu, insan ruhunun kuvvetidir. Ruh, yanan fitil mesâbesindedir. Akıl o yana fitilden intişâr eden ışık gibidir. Ruh ağaç mesabesindedir, akıl ise o ağacın meyvesidir. Akıl ruhun kemâlidir ve onun ayrılmaz sıfatıdır. Akıl, güneşin zatî lâzimesi bulunan şua gibidir. Şu izah, kısa olmakla beraber, mükemmeldir. Artık siz kendiniz düşünüp bu mevzuu işleyiniz.”(Mufavezat-ı Abdülbaha “Bazı sorulara cevaplar” adlı kitabın 1996 yılı baskısından,sayfa 175)

 

RUHUN EBEDÎLİĞİ HAKKINDA:

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar:

 “ Semavî kitaplarda ruhun bekasından bahsedilmiştir. Ruhun bekası İlâhî Dinlerin temelidir, zira iki türlü mücâzat ve mükâfat vardır: Vücudî sevap ve azap, uhrevî mücâzat ve mükâfat. Vücudî cennet ve cehennem İlâhî bütün âlemlerde vardır, ister bu âlemde ister ruhanî melekûtî diğer âlemlerde olsun.  Mükâfat husulü ebedî hayata kavuşmaktır. Bunun içindir ki Mesih: Şöyle yapınız veya böyle yapınız ki ebedî hayata kavuşasınız; sudan ve ruhtan doğunuz ki melekûte giresiniz diyor. Vücudî mükâfat, insanın hakikatini süsleyen faziletler ve kemâllerdir. Meselâ, zulmanî iken nuranî olur; gafil iken ayık olur; uyur iken uyanmış olur; ölü iken diri olur; sağır iken işitici olur; zeminî iken semavî olur; cahil iken âlim olur; kör iken görür olur; nasutî iken melekûtî olur. Bu mükâfat sayesinde ruhtan doğar, yeni bir yaratık olur. İncil’de havariler hakkında nazil olan şu: ‘ kandan, etten ve insan iradesinden dünyaya gelmiş olmayıp Allah’tan doğmuşlardır.’ Ayetinin mazharı olur. Bu demektir ki, onlar beşerin tabiatı gereği bulunan hayvanî ahlâk ve sıfattan kurtularak Tanrı feyzi demek olan ruhanî sıfatlarla vasıflanmış olurlar. Doğmanın manası budur. Bu gibilerin katında Hak’tan perdelenmek kadar büyük bir azap yoktur; nefsanî rezaletlerden, zulmanî sıfatlardan, fıtrî alçaklıktan, şehvete düşkünlükten daha şiddetli bir ceza yoktur. İman ruhu sayesinde bu rezaletlerin karanlıklarından kurtulup Hakikat Güneşinin parıltısı ile münevver ve bütün faziletler ile şereflenince, bunu en büyük mükâfat sayarlar, hakikî cennet bilirler. Manevî mücâzat da bunun gibidir. Vücudî azap  ve eziyet deyince, bundan anladıkları, tabiat âlemine müptelalık, Hak’tan perdelenme, cehalet, nefsanî arzulara düşkünlük, hayvanî rezaletlere kapılma, yalancılık, zulüm, cefa, dünya işlerine boğulma, şeytanî düşüncelere dalma gibi bir takım kapkara sıfatlarla vasıflanmış olmaktır. Bunu, cezaların ve işkencelerin en büyüğü sayarlar.

 

Uhrevî mükâfata gelince: Bu ebedî hayattır. Ebedî hayat bütün semavî kitaplarda sarahatle zikrolunmuştur. Ebedî hayat ilâhî kemâller, ebedî bağış ve sonsuz saadettir. Uhrevî mükâfat, bu dünyadan yükseldikten sonra ruhanî âlemlerde edinilecek kemâller ve nimetlerdir, Vücudî mükâfat ise, bu âlemde tahakkuk eyleyen gerçek nuranî kemâllerdir. Bu nevi mükâfat ebedî hayata yol açar, çünkü vücudî mükâfat varlığın kendisinin ilerlemesidir. Bunun misali: İnsan nutfe âleminden buluğ mertebesine erer ve: ‘ Mübarek olsun yaradanların en güzeli’ ayetine mazhar olur. Uhrevî mükâfat, Allah’ın melekûtünde türlü ruhanî nimetler, içte beslenen arzuların husulü, ebedî cihanda Rahman’ın mülâkatı gibi ruhanî nimetler ve lütuflardır. Uhrevî mücâzat da bunun gibidir. Uhrevî azap Allah’ın özel inayetlerinden ve O’nun şüpheden âzâde bağışlarından mahrumluk, varlık merdiveninin en aşağı basamağına düşmektir. Bu Tanrı lütuflarından mahrum kalanlar – ölümden sonra baki de kalsalar- hakikat ehli katında ölü sayılırlar.

 

Ruhun ölümsüz olduğunu gösteren aklî delil şudur ki: Yok olan bir şeyin eseri olmaz. Yani mutlak yoktan herhangi bir eser meydana gelmez, çünkü eser varlığın fer’idir, fer’i ise aslın varlığı ile bağlı bulunmaktadır. Meselâ, yok olan bir güneşten ışık yayılmaz; yok olan bir denizin dalgası olmaz; yok olan bir buluttan yağmur yağmaz; yok olan bir ağaç meyve vermez;yok olan bir kimsenin hiçbir görünmesi olmaz. Şimdi varlığın eserleri meydanda olduğuna göre, eser sahibinin mevcut olması gerektir. Bakınız: Mesih’in saltanatı hâlâ mevcuttur. Yok olan bir sultandan bu azamette bir saltanat nasıl zahir olur? Yok olan bir denizden böyle dalgalar nasıl yükselir? Yok olan bir çiçek bahçesinden nasıl olur da böyle güzel kokular yayılır? Bakınız: Organları dağılan ve unsurlardan meydana gelen bileşimi çözülen bütün varlıkların eserleri, hüküm ve nişanları hemen yok olur. Bu, cansızlar, bitkiler ve hayvanlar için vâkidir. Biricik istisna insanın hakikati ve beşerin ruhudur. Azaları birbirinden ayrılan, parçaları dağılan, terkibi ayrışan insan ruhunun yine de eseri, nüfuz ve tasarrufu mevcut ve kararlıdır. Bu mesele çok incedir, iyi düşününüz. İleri sürdüğümüz bu delil, aklî bir delildir; akıl sahipleri onu akıl ve insaf terazisinde tartsınlar. İnsan ruhu müjdelenir, melekûtün cazibesine tutulur, iç gözü açılır, ruhanî kulağı kuvvetlenir ve ruhanî duyguları doygun olursa, o zaman ruhun ölmezliğini güneş gibi apaçık görür, ilâhî müjdeler ve işaretler onu sarar. “ ( Mufavezat-ı Abdülbaha “ Bazı sorulara cevaplar” adlı kitabın 1996 yılı baskısından, sayfa 184-5-6)

 

RUHUN EBEDÎLİĞİ HAKKINDA:

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar:

“...Bil ki, insan ruhunun iki türlü tasarruf ve idraki, yani nev’i, işi ve idraki vardır: Birincisi, organlar vasıtasıyladır. Göz ile görür, kulak ile işitir ve dil ile konuşur. Bunlar ruhun yaptıkları, insan hakikatinin idrakleridir. Fakat bu yapılan şeyler hep alet ve organ vasıtasıyladır; yani gören  ruhtur, ama göz vasıtasıyla; işiten ruhtur, ama kulak vasıtasıyla; konuşan ruhtur, ama dil vasıtasıyla. Ruhun öbür türlü tasarruf ve amelleri aletsiz, vasıtasız, organsızdır, uyku halinde olduğu gibi. İnsan uykuda gözsüz görür, kulaksız işitir, dilsiz konuşur, ayaksız yürür, hülasa, bu tasarruflar aletsizdir, vasıtasızdır, çok defa insan uykuda bir rüya görür, eseri bir yıl sonra olaya uygun olarak ortaya çıkar. Yine çok defa vâkidir ki, bir kimse uyanık iken çözemediği bir problemi rüyasında çözer. Göz, uyanıklıkta ancak kısa bir mesafeden görebilir, hâlbuki insan rüya âleminde doğuda iken batıyı görür. Uyanıkken halihazırı görür, uykuda ise geleceği görür, uyanık iken süratli vasıtalarla saatte olsa olsa yirmi fersah mesafe kattettiği halde rüyada hemen bir göz açıp kapamada doğuyu ve batıyı boylar, çünkü iki türlü seyri vardır: Vasıtasız, yani ruhanî seyir; vasıtalı, yani cismanî seyir.  Kuşun uçuşu cismanî bir seyirdir. Nakil vasıtasıyla olan hareket, bir cismanî seyirdir. Beden uykuda ölü gibidir; ne görür, ne duyar, ne işitir, ne şuuru var, ne idraki. Uykuda insanın kuvvetleri düzensiz olur, ruh ise diri ve bakidir; hatta nüfuzu, uçuşu, idraki daha çoktur. Bedenin ölmesiyle beraber ruhun da öldüğüne hükmetmek kafesin kırılmasıyla içindeki kuşun da öldüğüne hükmetmeye benzer. Kafesin kırılması kuşun umurunda mı? Beden kafes, ruh ise onun içindeki kuş gibidir. Biz görüyoruz ki, bu kuş kafes olmadan da rüya âleminde uçuyor, binaenaleyh, kafes kırılacak olursa, kuş mevcut ve kararlıdır; hatta bu takdirde onun duyguları artar, anlayışı çoğalır, daha ziyade ferahlanır ve hakikatte sanki cehennemden cennete ulaşır, çünkü şükredici kuşlar için kafesten kurtulmak gibi cennet olmaz. İşte, şehitlerin bu kadar neşe ve sevinç içerisinde ölüm meydanına koşmalarının sebebi budur. Ve yine, insanın gözü uyanıklıkta nihayet bir saatlik mesafeyi görür; çünkü ruhun beden vasıtasıyla kullanılışı bu kadardır; fakat basiret ve akıl gözüyle Amerika’yı görür, orayı idrak eder, oranın ahvalini keşfeder, işleri idare eder. Şimdi, eğer ruh bedenin aynisi olsaydı, basiretinin kuvveti de ancak o kadar olması lazım gelirdi. Şu halde anlaşıldı ki, ruh cesetten ayrıdır. Kuş başkadır kafes başka. Ruhun kuvvet ve nüfuzu, arada ceset olmazsa daha şiddetlidir. Bunun için diyebiliriz ki, alet işlemez olursa, aletin sahibi yine kendi işinde berdevamdır. Meselâ, kalem kırılır ve işlemez olursa yazıcı sağ ve hazırdır. Ev yıkılırsa ev sahibi baki ve berkarardır. Bu söylediğimiz ruhun ölümsüzlüğüne ait aklî deliller cümlesindendir.

 

Başka bir delil daha: Beden zayıflar, şişmanlar, hastalanır, sıhhat kazanır; yorulur, dinlenir; hata bazen el kesilir, ayak kesilir, cismanî kuvvetler çalışamaz olur, göz görmez olur, kulak işitmez olur, dil konuşmaz olur, üyeler felce uğrar; hülasa ceset kûlliyen haleldar olur, bununla beraber, ruh aslındaki hali ve kendi ruhanî idraklerini muhafaza eder, ne eksilir ne bozulur. Ceset ise büyük bir hastalığa ve afete tutulunca, ruhun feyzinden mahrum kalır. Tıpkı ayna gibi. Ayna kırılır, paslanır ve toz bağlar ise güneşin ışığı onda görünmez, feyzi kendini göstermez.

 

İnsan ruhunun beden içerisinde olmadığını evvelce söylemiştik; çünkü soyut olup girip çıkmadan münezzehtir. Girip çıkma cisimlerin vasfındandır, özelliğindendir. Ruhun cesede bağlılığı güneşin aynaya bağlılığı gibidir.

 

Hülasa insanın ruhu daima ayni hali muhafaza eder; ne bedenin hastalanmasıyla hastalanır, ne bedenin sıhhat kazanmasıyla sıhhat kazanır. Ne alil olur ne zayıf, ne zelil olur ne hakir, ne hafifler ne küçülür. Demek isteriz ki, bedendeki bezginlik ruha hiçbir şekilde halel getirmez, ruh üzerinde tesir yapmaz, vücut ne kadar da zayıf ve nahif olsa, el, ayak ve dil kesilecek olsa, işitme ve görme yetileri bozulsa bile, ruhta herhangi bir arıza husule gelmez...”(Mufavezat-ı Abdülbaha “ Bazı sorulara cevaplar” adlı kitabın 1996 yılı baskısından, sayfa187-8-9)  

 

Yukarıda Hz. Abdülbaha ruhları  beşe bölmüşlerdi:

 

Ruhun Özellikleri:

 

Cisimlerde olan ruh     : Kimyasal özellikleri var.

Bitkilerde olan ruh      : Cisimlerdeki özelliklerine ilâveten nefes alma, gelişme, çoğalma, gıda alma ve bitki hareketleridir.

Hayvanlarda olan ruh  : Bitkilerdeki özelliklerine ilâveten görme, işitme, tat ve koku alma, zekâ, hafıza, intikam, sevgi ve cinsel duygulardır.

İnsanlarda olan ruh     : Hayvandaki özelliklerine ilâveten, nefs-i natıka (insanî ruh) vardır. Ve hepsine hüküm sürüp, eşyaların iç gerçeklerini keşfedebilir. Fakat imanî ruhla donatılmazsa, ilâhî sırların gerçeklerini anlayamaz. Zira alt derecede olan üst derecede olandan habersizdir.

Mübarek eserlerde insan ruhunun uyanmasını ve yükselmesini bir çekirdeğin gelişmesine benzetiyorlar. Nasıl ki; ışık ve ısı çekirdeğin yetişmesine, çiçek ve meyve vermesine neden oluyorsa, aynı şekilde, insan ruhunun uyanması İlâhî güneşin sayesinde olup, insanî ruh imanî ruha değişiyor. Fakat bu imanî ruh güven ve sağlamlık derecesine varmazsa kendi etkisini iş ve davranışta gereği kadar gösteremez. Bu amaca varmak için bir hayli aşamalardan geçmesi gerekir. Nasıl ki, çekirdeğin de meyve vermesi için bir çok aşamaları geçirmesi gerekiyor.

 

Başka bir örnek: İlâhî Emrin yanan bir ateşe ve insan ruhunun da bir lâmbaya benzediğini varsayalım. Bu lâmba yanmıyor. O yanan ilâhî ateşten bir kıvılcımın bu lâmbaya gelmesi gerekiyor ki, bu lâmba aydınlansın. Bu aydınlık; iman ruhudur. Şimdi bu iman ruhunun veya yanan lâmbanın devamlı yanması ve ters esen rüzgârlardan (nefsin isteklerinden) korunması ve aydınlığının artırılması, ışığını ve ısısını bütün vücudunda ve davranışlarında yansıtması için; temiz niyet, temiz amel, semavî kitapları araştırmak ve çaba göstermek gerekiyor. Ta ki, bu yanan lâmba korunsun yavaş yavaş İlm’l Yakîn’e varsın ve sonra Ayn’l Yakîn’e kavuşup, nihayet   Hakk’l Yakîn’e değişsin. Bu amaca varmak için temiz bir kalp ve arınmış duygularla Tanrı’ya dua etmek, Tanrı’nın kulluğunu hakkiyle yerine getirmek ve din, dil, ırk, milliyet farkı gözetmeden insanlık âlemine hizmet etmek gerekmektedir.

 

Hz. Bahaullah buyuruyorlar: “ Nebiler ve Resuller; insanları Hak yoluna kılavuzlamak için geliyorlar. Maksatları insanları terbiye edip ölüm zamanında; temiz bir ruhla Tanrı’nın cennetine uçsunlar. Tanrıya and olsun ki bu gibi ruhların nurları, dünyanın ve ümmetlerin yükselmesine sebep olacaktır.”

 

Başka bir levihte: “Her kim Tanrı’nın sözüne itiraz ederse; müşriklerden sayılıp, cehennem ehlidir. Fakat Allah’ın Emrine teslim olan ve iman getirenin ruhu, bedenden ayrıldıktan sonra amellerinin mükâfatını görecektir.”

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar: “ İlâhî imtihan bu dünyadadır. Gelecek dünyada insanın ruhu maddî bir şekilde değil, Melekûtî bir unsur ve surettedir.”

 

Mukaddes ve arınmış olan kimseler, bu dünyadan göç ettikten sonra da yine bu dünyadadırlar. Fakat buradakiler onlardan habersizdirler. Tıpkı hayvan âleminden habersiz taş ve bitki gibi. Kazanılan kemalât üst âlemde görünür. Nasıl ki, ana rahminde oluşan göz, kulak, el, ayak ve diğer üyeler ve duygular orada bir işe yaramıyor ve çocuk bunların ne için olduğunu bilemiyor. Ne zaman ki bu dünyaya gelir o zaman o göz görür, o kulak işitir.

 

Bu dünyada da fazilet, kemalât ve hizmet, iman ruhuyla beraber olursa gelecek dünyada ilâhî feyiz ve inayet kazanır.

 

İnsanın bedeni, ruh için bir alettir. Ruh bedeni iyi veya kötü harekete sevk eder, bunun için sorumlu olan ruhtur. Mükâfat ve mücâzat ona aittir. Bir insan kılıç veya tabanca ile öldürüldüğünde hiçbir zaman kılıcı veya tabancayı sorguya çekmezler. O kılıcı veya tabancayı kullananı sorguya çekip cezalandırırlar.

 

Ruh soyut olup, girip çıkmadan arınmıştır. Girip çıkmak cisimlere mahsustur. Ruhun bedene bağlılığı vardır. Tıpkı güneşin ve aynanın birbirine bağlılığı gibi. Ruh görünmez ve diğer duyularla duyulmaz. Tıpkı akıl gibi. Bir insanın vücudu araştırırsa akıl diye görünen veya diğer duyularla anlaşılan bir şey bulunmaz. Öyleyse aklın bir mekânı yoktur, kalp ile bağlılığı vardır.  İlâhî Melekûtun da bir mekânı yoktur, insan ile bağlantısı vardır. İlâhî Melekûta girmek; Tanrı sevgisi, doğruluk ve özveri ile mümkündür.

 

Tanrı’ya ve O’nun gönderdiği elçilere inananların hayatları ebedîdir. Hak’tan perdeli kalmış olanlar; müminlere göre öbür dünyada karanlıktadırlar. Örneğin, insanın vücudunda göz ve tırnak vardır ve ikisinin de vücutta hayatları vardır. Fakat tırnağın hayatı göze göre daha karanlıktır. Taş ve insan; her ikisinin de  bu dünyada varlığı vardır, fakat taşın varlığı insanın varlığına göre yok sayılır.

 

Mümin olanların ve olmayanların farkını daha iyi anlamak için başka bir örnek: İnsanın gözü görmek içindir, yalnız güneşin aydınlığı olmaz ise bu göz görmez ve insan yolunu seçemez. Aynı şekilde, insan ruhu İlâhî Güneşin feyzinden mahrum kalırsa, yüce manevî rütbeleri ve ebedî hayatı kazanamaz. Çünkü, Tanrı Elçilerinin ışığından faydalanmamıştır. Bunun için Hz. Abdülbaha buyuruyorlar:” Her bir insanın hayatının aydınlık bir yanı vardır ve bir de karanlık yanı vardır. Karanlığa arka çevirip, aydınlığa doğru gitmelidir.”

 

Bugün her kim İsmi Azam ile ebedî diriliğe muvaffak olursa; bu dünyadan ayrıldıktan sonra ebedî hayatın gerçekliğini idrak edecektir. Çünkü buradaki duygular öbür âleme göre: güneşin denize yansıması gibidir.

 

Ölüm dört harfli bir sözcüktür. Sevdiklerimizi yakaladığı zaman içimizi korku, kalbimizi üzüntü kaplar. Nedeni, ölümün tabiatını anlamadığımız içindir. Kimse yeni bir ebedî hayatın başlangıcı olduğunu bilmediği içindir. Hatta bazıları ölümden bahsetmeyi sevmez, istemezler. Aslında ölüm, bir söz, konuşma figürüdür. Yoksa, gerçekte ölüm yoktur. İnsan nasıl anadan doğup yeni bir dünyaya geliyorsa, ölüm de ebedî hayat için yeni bir başlangıç ve doğuştur.

 

Dinin Gerekliliği

 

Hz. Bahaullah Birinci İşrak’ta buyuruyorlar:

“ Hikmet Güneş’i memleket idaresi semasının ufkundan yükselince, şu yüce sözü söyledi: Servet, izzet ve kudret sahipleri din saygısını mümkün olan en iyi bir şekilde göz önünde bulundurmalıdırlar. Din dünya sakinlerini koruyup güvenlik içerisinde yaşatan parlak bir ışık ve müstahkem bir kaledir; çünkü, Tanrı’nı azameti karşısında duyulan korku, insanlara iyi şeyler yapmayı ilham eder ve onları kötü şeyler yapmaktan uzak tutar. Din ışığı perdelenecek olur ise, hercümerc meydana gelir, adalet ve insaf neyyiri kararır, emniyet ve itmînân güneşi aydınlık vermez olur. Her işe iyice vakıf olan kimse bunun böyle olduğuna şahadet eder.”(Hz. Bahaullah’ın Levihleri Kitabından, 1994 yılı baskısı, sayfa 14)

 

Hz. Bahaullah Kelimat-ı Firdevsiye’de buyuruyorlar:

 

Firdevs-i Alâ’da

İKİNCİ YAPRAĞA YAZILAN TANRI SÖZÜ

 

“Kalem-i Alâ, şu anda, kudret ve iktidar mevkiinde bulunanlara, yani padişahlara, sultanlara, reislere, emirlere, ulema ve urefaya öğüt vererek onlara dini ve tedeyyün tavsiye eder. Dünyanın düzeni ve imkân dünyasında olanların güvenliği için en büyük sebep odur. Din direklerinin sarsılması, cahillerin kuvvetlenmesine, cür’et ve cesaret bulmalarına yol açar. Gerçek söylüyorum: Dinin yüce makamına gelecek her halel, şerirlerin gafletini arttırır ve netice hercümerc olur. İşitiniz ey göz sahipleri ve ibret alınız ey bakış sahipleri!”( Hz. Bahaullah’ın Levihleri Kitabından, 1994 yılı baskısı, sayfa 34)

 

İnsanlığın tarihini araştırırsak, büyük dinlerin başlangıcından beri, medeniyet ve ahlâkın bu dinlerin sayesinde ilerlediğini görüyoruz. Zira gelen Elçiler, halka ilim, fazilet, kemalât,sevgi, dürüstlük ve yardımlaşmayı öğretiyorlar. İnsanların duygularını ilâhî bir etkiyle kötülüklerden arındırıyorlar.

 

Bu gün fen ve ilim son derece ilerlemiş ve ilerlemektedir. Maddî hayat her yönden rahattır. Fakat insanlar son derece huzursuzdurlar. Bu huzursuzluğun sebebi nedir? Sebep: İnançsızlığın getirdiği anarşi, güvensizlik, emniyetsizlik, kıskançlık, düşmanlık ve benzeri şeylerdir.

 

İnsanların akıl ve fikirleri gelişmiş, fakat bu gelişen fikir, duyguların esiri olmuştur. Akıl yapıcıdır,  yalnız iman duyguları zayıf olunca, nefsanî istekleri elde etmek için kullanılır. O zaman akıl, duygulara hüküm süreceği yerde onun kölesi olur. Bu gün insanların çoğu duygularıyla hareket etmektedir. Bu da insanları doğruluk ve hayırseverlikten alıkoymaktadır. Nasıl ki çocuklar duygularına hakim olamıyorlar. Örneğin, bir çocuk akıl ve zekâ ile mukavvadan veya tahtadan bir ev yapıyor. Bu sırada başka bir çocuk geliyor ve tartışma başlıyor, duygularının şiddetinden aklın yarattığı evi yıkıyor. Aynı şekilde insanların çocukça olan duyguları; kin, kıskançlık, kötümserlik ve tutuculuk yaratıcı olan aklın yaptıklarını tehlikeye atıyor. Duygular arasında en tehlikeli olan, kişisel ve milli hırstır. Bu duygu tıpkı asit gibi nerede yol açarsa eritip ilerler ve milletlerin ekonomik yapılarını alt üst eder. Sevgi, geçici olarak, diğer duygular üzerinde hüküm sürebilirse de, yalnızca DİN bütün duygulara hakim olur  ve etkisi çok güçlüdür. Din, genel olarak bütün duygulara kılavuzluk eder ve faydalı, ruhanî ve ahlâkî kültürü elde etmek için kullanılır. İnsanları mukaddes ve yapıcı amaçlara sevk eder.

 

Geçmişte, din kendi gücünü ve etkisini kanıtlamıştır. Şimdi de Cenab-ı Hak tarafından gelen ve zamanın gereklerine uyan Bahai Dini bunu ispatlamaktadır.

 

Bu gün, insanlık âlemi ahlâk bakımından çok tehlikeli bir uçuruma doğru ilerlemektedir. İnsanlığı bu durumdan kurtarmak  için ilâhî, güçlü ve dünyasal bir din ve prensipler gerekir.

İnsanların özünde bir özgürlük isteği vardır. Bu istek, dinsizlikten duygularla bir araya gelince yıkıcı kompleksler meydana getirir. İnsanları bu durumdan kurtarıp, onları barış, birlik, sevgi ve özveriye sevk eden ancak ilâhî güçtür. Dünya hiç bir zaman böyle gerçek bir inanç ve imana gerek duymamıştır.

 

Deneyimler gösteriyor ki, gerçek inanç ve dini prensipler üzerine kurulu bir toplumda kişiler birlik ve barış içinde geçinebilirler.

 

Gerçek inançtan maksat, hurafe ve evhamdan arınmış, günün gereklerine cevap veren, Allah tarafından gelen yeni zuhurdur.

 

Yine tarihe bakacak olursak, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu hüküm ve prensipler o zamanın gereklerine, akıl ve fikirlerine uygundu. Bu nedenledir ki her dinin bir devresi vardır. O devir sona erince, zamanın ilerlemesine, adalet ve medeniyete uygun prensipleri ve hükümleri insanlara telkin edecek bir elçi gönderir ve böylece Cenab-ı Hak, İlâhî Adaletini devamlı olarak insanlara bahşeder.

 

Hz. Bahaullah 1400 yıl önce gelmiş olsaydı, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu prensipleri ve hükümleri getirirdi. Hz. Muhammed bu zaman için, Hz. Bahaullah’ın yerine gelmiş olsaydı, Hz. Bahaullah’ın getirdiği hüküm ve prensipleri getirirdi.

 

Dünyada ilim ve teknolojinin ilerleme tarihini araştırırsak görüyoruz ki, ilk üniversitelerin kurulmasında dini okullar ve kiliseler etkili olmuşlardır. Örneğin, ilk tıp ilmi öğreten üniversite Şaberna, Hikmet ve İlâhiyat öğreten Paris Üniversitesi veya Hukuk ilmi öğreten Polonya Üniversitesi gibi. Bunlar kilise ve ruhanî kuruluşların çalışmalarıyla meydana gelen ilk üniversitelerdir. İslâmiyetin yayılmasıyla, Bağdat, Kortuba ve Kahire ilim merkezi olmuştur. İslâmiyetin medeniyeti bütün Avrupa’yı barbarlıktan kurtardı, onları medeniyete kavuşturdu.

 

Tatbiki dinlerde görüş sahibi olan Profesör Georg Foote Moore; uygulamalı din derslerinde bütün dinlerin üç aşamadan geçtiğini kanıtlıyor.

 

Birinci Merhalede: Din ve ahlâk beraber ilerliyor. Bu aşamada din ahlâkî prensipleri şiddetle koruyor.

Orta Merhalede: Dinî farizalar ve ahlâkî prensipler yavaş yavaş birbirinden ayrılıp uzaklaşmaya başlıyor. Yani dinî farizalar ibadetten çıkıp, teşrifat ve adet şeklini alıyor. Böylece camia, ahlâkî hayattan uzaklaşmaya başlıyor.

Son Merhalede: Din, ahlâkî prensiplerle bağdaşmıyor, yani dinî farizalar tamamen bir seremoni ve alışkanlık halini alıyor. Toplumda makam ve saygınlık arayan kişiler, dinî teşrifat ve adetleri alet ederek toplumu sömürü altında tutup, kötüye kullanıyorlar. Bütün dinlerin tarihi bu aşamaları geçirmiştir.

 

Bir din ki, ilk merhalede müminlerine güçlü ahlâkî hayat veriyor, yani onlara adalet, şefkât, hizmet ve fedakârlık öğretiyor. Son merhalesinde ahlâkın tersliklerine uyum sağlıyor, bazen ahlâksızlığı savunuyor. Eski dinlerin tarihi bunu ispatlamıştır. Dinin değişik merhalelerinden maksat; o dinin temel olan öz gerçeğinde bir eksiklik meydana gelmez, zira gerçek her zaman gerçektir. İnsanların hurafe ve evhamları ve din adamlarının fetvalarıyla İlâhî Güneş bulutlanabilir, fakat hiçbir zaman onun özü batmaz.

 

İslâmiyetin geçmişine dikkat edersek, 200 yıl önceye kadar Müslümanlar, Cuma günü dükkânlarını açık bırakıp namaza giderlerdi. Veya Hz. Muhammed’in haram kıldığı içki ve diğer yasaklar, Müslümanlar arasında ender olarak görülürdü. Diğer ahlâkî prensipler de aynı şekilde yerine getirilirdi.

 

Bu da gösteriyor ki, her dinin bir devresi vardır. O devir sona erince etkisini kaybeder. O zaman Cenab-ı Hak tarafından iman ruhunu ve gücünü sağlamak ve tazelemek için yeni bir elçi gönderilir.

 

Bazı aydın fikirli ve mantıklı düşünen kişiler, dinin üçüncü merhalesindeki dine yakışmayan uyumsuzluklar ve sömürücülerin yarattığı ayrılıklara dayanamayıp uzaklaşı-yorlar. Bunlar ilmin getirdiği yeniliklere ve rahatlıklara dayanıp, her şeye hayat veren İlâhî Güçten habersiz kalıyorlar. Bütün insanlık maddî ilerlemeye fazlasıyla rağbet gösteriyor. Yalnız ebedî hayattan habersiz olduğu için ilâhî ve ruhanî yükselmeye pek istekli görünmüyorlar.

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar: “ İlim ve din insanı yücelten iki kanattır. Bu iki kanat, uyum sağlayıp beraber çalışırsa insanlık ilerleyebilir.”

 

İnsanı hayvandan ayıran akıldır. Akıl iman kılavuzluğunda olursa yapıcıdır ve insanın maddî ve manevî yükselmesine neden olur. Yoksa insan bazı hallerde hayvandan daha aşağıdır. Gerçek müminin hayatında amaç vardır. Bu amaç da, inancın gerektirdiği huyları edinmek ve yerine getirmektir. Örneğin; şefkât, yardımlaşma, dürüstlük, Allah sevgisi ve sonucunda insan sevgisidir.

Dünyada olan bütün nimetler insanlar için yaratılmıştır ve insan da Allah’ı tanımak için yaratılmıştır. Allah’ı tanımak ancak peygamberler vasıtasıyla mümkündür. Gelen zuhurları inkâr eden Allah’ı inkâr etmiş olur. Böylece yaradılışının yüce amacına erişmemiş olur.

 

Bitki hiçbir zaman hayvanın vefa, sevgi, sinir-lilik,görme, işitme ve diğer duygularını anlayamaz. Hayvan da insanın akıl ve diğer duygularını anlayamaz. İnsan da bütün ilim ve buluşlarına rağmen, daha yüce olan İlâhî Âlemin algılanmasından yoksundur.

 

Dinin asıl amacı, fazilet ve kemalâtı edinmektir. Bu yüce amacı gözden uzak tutmasaydılar ve dini hurafe ve evhama bulaştırmasaydılar, bugün din ve ilim birbirinden bu kadar uzak kalmazdı.

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından: (1987 yılı baskısı sayfa 169, bölüm 159 )

“İnsanlara bir koyun sürüsü nazariyle bakınız. O sürüyü koruyacak bir çoban lazımdır. Hakikat, hakikatin kendisi, budur. Biz bazı hallerde hürriyetin lüzumunu kabul ve diğer bazı hallerde reddediyoruz. Biz her şeyi biliciyiz.

 

Söyle: Bilseniz, hakikî hürriyet Benim Emirlerime uymaktadır. İnsanlar, kendileri için vahiy semasından indirdiğimiz şeyi tutsalar, muhakkak tam bir hürriyete kavuşurlar. Ne mutlu Tanrı’nın âlemleri kaplayan iradesinin semasından indirdiği şeyin delâlet ettiği manayı kavrayan kimseye! Söyle: Sizi faydalandıracak hürriyet ancak biricik gerçek Tanrı’ya tam bir kulluktadır. Bu kulluğun tadını tadanlar onu yer ve gök padişahlıklarına değişmezler.”

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar:

“ Tanrısal güç ahlâkı düzeltir. Yolcuları soyan Kafkasyalı bir şahıs vardı. Çok kimseyi öldürmüştü. Bahai olunca o kadar uysal oldu ki, ona ateş edilince karşılık bile vermedi. O denli yırtıcı olan bir kişi böyle uysal bir insan oldu. O halde insanların kendi şahsiyetlerini bulabilmeleri için toplumun ahlâkı düzeltilmelidir. Bu iş ise sadece Tanrısal güçle sağlanır. ”

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar:

“ Varlık âlemine bir göz atınca maden, nebat, hayvan ve insan gibi canlı cansız bütün varlıkların bir mürebbiye muhtaç olduklarını görürüz. Mürebbisiz toprak ormanlaşır, hayırsız otlar biter; ama bir çiftçi gelir bu toprağı eker biçerse, canlıları besleyecek harmanlar vücuda gelir. Demek ki toprak çiftçinin terbiyesine muhtaçtır. Ağaçlara bakınız, mürebbisiz kalırlar ise, meyvesiz olurlar. Ağaç meyvesiz kalır ise faydasızdır. Bakım gören meyvesiz ağaç, meyveli olur. Bakım gören acı meyveli ağaç, bakım ve aşı sayesinde tatlı meyve veren bir ağaç haline gelir. Bunlar aklî delillerdir. Bugün bu dünyanın insanlarına aklî deliller gerek.  Hayvanlara da bakınız, hayvan terbiye görünce ehlî olur. Terbiye görmeyen insan hayvanlaşır; hatta denebilir ki, tabiatın hükmüne bırakılan insan hayvandan da daha aşağı bir varlık olur. Öbür yandan, terbiye gören insan melek olur. Hayvanların çoğu kendi cinsinden olanı yemediği halde insan, Sudan’da ve Afrika ortalarında görüldüğü üzere kendi cinsinden olanı parçalayıp yer. Görüyorsunuz ki, Doğuyu ve Batıyı insanoğlunun hükmü altına getiren terbiyedir. Terbiyedir ki bu hayret verici sanat eserlerini meydana  getiriyor. Terbiyedir ki bu büyük ilim ve fenleri terviç ediyor. Terbiyedir ki bu yeni yeni keşifleri ve tesisleri mümkün kılıyor. Mürebbi olmaz ise, insanlığa refah ve rahatlık sağlayan bu gibi vasıtalar husule gelmez. Bir kimse kendi cinsinden olanları görmeyeceği bir çöle bırakılacak olur ise, böyle bir kimsenin tamamiyle  hayvanlaşacağı şüphesizdir. Şu halde, mürebbiye lüzum vardır. Fakat terbiye üç türlüdür; cismanî terbiye, insanî terbiye, ruhanî terbiye. Cismanî terbiye, cismin büyüyüp gelişmesi içindir. Bu türlü terbiyeden gaye, yaşayışı kolaylaştırmak, rahat ve refahı sağlamaktır. Bunda hayvan, insan ile müşterektir. İnsanî terbiye ise, medeniyet ve terakkiden ibarettir; yani insanı hayvandan ayırt eyleyen idare, intizam,saadet, ticaret, sanat, ilim, fen, büyük keşifler ve teşebbüslerdir. İlâhî terbiyeye gelince, bu, melekûtî terbiyedir. Bu türlü terbiyeden gaye, ilâhî kemalât kazanmaktır. Gerçek terbiye budur. Çünkü bu makamda insan Rahmanî sünuhata merkez ve (insanı kendi suret ve misalimiz üzere yapalım) sırrına mazhar olur. Bu ise insanlık âleminin neticesidir. Şimdi biz öyle bir mürebbi isteriz ki, hem cismanî mürebbi, hem insanî mürebbi ve hem  ruhanî mürebbi sıfatıyla hükmü, hayatın bütün veçhelerine şamil ve nâfiz olsun. Bir kimse, benim akıl ve idrakim yerindedir, böyle bir mürebbiye ihtiyacım yoktur, der ise, bedihî bir şeyi inkâr etmiş olur. Böyle bir iddia, bir çocuğun; ben terbiyeye muhtaç değilim, kendi akıl ve fikrim ile hareket ederim ve varlık kemalâtını kendim elde ederim, demesine benzer veya, böyle bir iddia, benim göze ihtiyacım yok, çünkü gözsüz geçinen bir çok körler var, demesine benzer. Görüyorsunuz ki, insan mürebbiye muhtaçtır. Bu mürebbinin, hiç şüphe yok, her hususta diğer bütün insanlardan mükemmel ve mümtaz olması gerekir. Böyle bir mürebbi hele aynı zamanda hem cismanî mürebbi, hem insanî mürebbi ve hem ruhanî mürebbi olması lazım geleceği göz önünde tutulur ise, başka insanlar gibi olamaz, olur ise mürebbi olamaz...”(Mufavezat-ı Abdülbaha “Bazı sorulara cevaplar” adlı kitabın 1996 yılı baskısından, sayfa 7-8)

 

İlâhî Zuhurların Amacı

 

Allah tarafından gelen elçilerin esas amaçları ilâhî irfanı insanlara öğretmektir. İnsanlar arasında sevgi, birlik, dayanışma, doğruluk, emanet, sadakat, temizlik ve diğer faziletleri ve sıfatları telkin edip doğru yola kılavuzlamaktır.

Bu ilâhî Zatların amaçları bir grup veya bir millet değildir. Onlar insanlık âlemini manen ve madden kurtarmaya memurdurlar.

 

Bahaullah’ın Sesi Kitabından: ( 1987 yılı baskısı sayfa 43, bölüm 34)

“...Tanrı’nın insanlara Elçi göndermesinde iki maksat var: Birisi, insanoğullarını cehlin karanlığından kurtarıp hakikî bilginin aydınlığına kılavuzlamak; ikincisi, insanlar arasında sükun ve barışı sağlayacak vasıtaları hazırlamaktır.

 

Peygamberler doktor gibidir. Vazifeleri tefrikaya düşmüş insanlığı, birlik ruhu aşılayarak, tedavi etmek ve bu suretle bütün dünya ve sekenesinin sağlık ve refahını temin etmektir. Sözlerini şüphe ile karşılamak veya hareketlerini tenkit etmek hakkı kimseye verilmemiştir, çünkü hastayı anlayıp hastalıklarının arazını doğru olarak keşfedecek biricik hâzık doktor onlardır. Hiçbir kimse,  görüş ve anlayışı ne kadar da keskin olsa, İlâhî doktorların haiz bulundukları yüksek hikmet ve dirayet derecesine yükselmek ümidini besleyemezler. Bu takdir de, doktorun bugün için tavsiye ettiği tedavi usulü, bundan önce tatbik ettiği tedavi usulüne uymaz ise, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Hastaya arız olan hastalık her devresinde ayrı bir ilaca ihtiyaç gösterdiğine göre, böyle olması da tabi değil mi? Bunun gibi, peygamberler cihanı Tanrı marifeti nuruyla aydınlattıkça halkı yaşadıkları asrın muktezâlarına en iyi şekilde uygun gelecek usul ve vasıtalarla Allah’ı tanımağa davet etmişlerdir. Bu sayede cehalet karanlığını dağıtmağa ve dünyaya kendi bilgilerinin ışığını serpmeğe muvaffak olmuşlardır. Binaenaleyh, her basiret sahibi kimsenin gözü, müşterek gayeleri doğru yoldan sapmış olanları doğru yola kılavuzlamak ve türlü ıstıraplar içerisinde kıvrananları rahat ve sükuna kavuşturmaktan ibaret bulunan bu peygamberlerin sözlerinde değil, özlerinde olmalıdır. Bu günler, refah ve zafer günleri değildir. İnsanlık türlü hastalıkların pençesindedir. Hazık doktorun kudret eliyle şifa verici ilacı kullanarak onun hayatını kurtarmaya çalışınız...”

 

Terbiye ve ahlâkı araştıran bilim adamlarının, araştırmalarının sonucu, özet olarak şöyledir:  “ En iyi kılavuz Peygamberlerdir, zira gösterdiği yol, insanın içindeki hazineleri açığı çıkarıyor. İnsanları hayvanî huylardan ve en tehlikeli uçurumlardan kurtarıp, fazilet ve mana kürsülerine oturtmayı sağlıyor.”

 

Yalnız ruhanî güç, insan ruhundan hırs,kin, nefret ve korkuyu yok edebilir. İnsan ruhundaki uyumuş olan iyi huyları hangi üstün güç yatıştırabilir? Muhakkak ki, bu maddî ilim ve fen sahiplerinin işi değildir. Bugün dünyanın hali bunu apaçık gösteriyor. Zira ilim son derece ilerlemiş, siyasi güçler eskiye göre daha kuvvetlenmiştir. Eğer siyaset ve ilim gücü insanları terbiye edebilseydi, bugün insanlar ahlâkî seviyelerin zirvesinde olacaklardı. Fakat ahlâkî çöküşler her toplumda görünüyor.

 

Hiçbir siyasi güç, tarafsız ve menfaatsiz, insanlık âlemine bir hizmette bulunmuyor. Fakat İlâhî Elçiler insanlığı rahata, huzura ve doğruluğa kavuşturmak amacıyla kendi can, mal ve ailelerini feda ederek amaçlarına ulaşıyorlar.

 

Birkaç sene evvel Hindistan’dan Bahai Dinini kabul eden bir Amerikalı kız İstanbul’a geldi. Kendisinden ne zaman Bahai olduğunu sorunca, “ Üç ay önce” dedi ve devam etti

“ Ben iki sene evvel hipi arkadaşlarla, Amerika’dan ayrıldım, Avrupa, Türkiye, İran ve Pakistan’da bir müddet gezdikten sonra Hindistan’a gittik Hindistan’da alışık olduğumuz uyuşturucu maddeleri kolay ve daha ucuz elde edebilirdik. Bu nedenle uzun bir zaman kalmaya karar verdik. Altı ay önce, bir genel Bahai toplantısının ilânını gördüm. O toplantıya katıldım. Bahailik hakkında broşürler ve sonra kitaplar aldım, okudum ve araştırdım. Nihayet Bahai Dininin prensiplerinin bu hasta ve huzursuz dünyanın dermanı olduğunu içten kabul ettim. Bahai camîasından tescilimi istedim. Onlar ‘ Bahai Dininde, siyasete karışmak, uyuşturucu maddeler ve alkollü içkiler kullanmak gibi yasakları hatırlatarak ancak tedavi olduktan sonra Bahai olabilirsin’ dediler. Ben hemen tedavi olmak için hastaneye başvurdum. İki ay sonra tescil oldum. İki yıldan sonra ilk olarak aileme mektup yazdım ve onlardan izinsiz ve habersiz ayrıldığım için özür diledim. Onların arzu ettiği gibi bir insan olduğumu vurguladım. Beni böyle değiştirenin Bahai Dini olduğunu ve Bahai Dinini kabul etmemle beraber bütün geçmiş dinleri de kabul ettiğimi yazdım. Merakla bu mektubun cevabını bekliyordum. Zira evden habersiz ve izinsiz ayrılmıştım ve onları huzursuz ve merak içinde bırakmıştım. Acaba cevap verecekler miydi? Yoksa kızacaklar mı? Endişeli idim. Çok kısa bir zamanda ilk olarak ailemden mektup aldım. Mektuplarında memnun olduklarını ve kendilerinin Chicago Bahai Mabedini ziyaret ettiklerini ve Bahai kitaplarını okuduklarını söyleyerek yakında Bahai olacaklarını yazıyorlardı. Ben bu mektubu okuduktan sonra çok rahatladım.” Sonra sözüne şöyle devam etti: “ İran’da Hz. Bahaullah ve Hz. Bab’ın evlerini ziyaret ettim ve Türkiye’de de Hz. Bahaullah’ın bulunduğu yerleri ziyaret ettim. Param olsaydı Akkâ ve Hayfa’ya  da gidip Bahai kutsal yerlerini ziyaret ederdim. Şimdi Amerika’ya gideceğim, Bahai Dini dünyanın neresine ulaşmamışsa oranın dilini öğrenip, İlâhî Emri oradaki insanlara duyurmak için o memlekete muhaceret edeceğim.”

Ben kendi kendime İlâhî Emrin gücünü ve etkisini düşündüm. Bu kıza papazlar, annesi, babası, üniversite profesörleri ve hocalar tesir edemediler ve doğru yola getiremediler. Fakat İlâhî Söz ona tesir etti ve büsbütün hayatını ve geleceğini değiştirdi. Onu yapıcı ve ruhanî bir amaca bağlattı. Fakat Emri kabul etmeseydi ve hayatını çirkin huylarla ve alışkanlıklarla devam ettirseydi vücudu ve ruhu ne kadar dayanabilirdi ve g