AYDINLIK YÜZYIL

 

İNSAN IRKININ tarihindeki en çalkantılı dönem olan yirminci yüzyıl sona ermiştir. Akışına damgasını vuran ağırlaşan ahlaki ve toplumsal kaos ile dehşete düşen dünya insanlarının çoğunluğu, bu on yılların beraberinde getirdiği ıstırapla dolu günleri arkalarında bırakmaya isteklidirler. İnsanlık, geleceğe güvenin temelleri ne kadar zayıf görünürse görünsün, ufukta beliren tehlikeler ne kadar büyük olursa olsun, yine de olayların bir tesadüfi birleşimiyle insan yaşamının koşullarını hakim olan beşeri arzulara uygun hale getirmenin mümkün olacağına inanmada ümitsiz görünmektedir.

 

Hz.Bahaullah’ın öğretilerinin ışığı altında bu gibi umutlar sadece aldatıcı olmayıp, dünyamızın bu çok önemli yüz yıllarda geçmiş olduğu büyük dönüm noktasının tabiatını ve anlamını bütünüyle kavrayamamaktadırlar. İnsanlık ancak bu tarih devresi boyunca meydana gelen şeylerin anlamlarını anlamaya başlarsa ileride duran meydan okumaları karşılayabilecektir. Bahailer olarak bizim bu sürece yapabileceğimiz katkının önemi, yirminci yüzyıl tarafından biçimlendirilen tarihi değişimin anlamını kendimizin kavramasını gerektirmektedir.

 

Bu kavrayışı bizim için mümkün kılan, Hz.Bahaullah’ın yükselen Zuhur Güneşi’nden saçılan ışık ve onun beşeri meselelere yapmaya başlamış olduğu etkidir. Bundan sonraki sayfalar bu elverişli duruma değinmektedir.

 

GÖZDEN GEÇİRİLEN TARİH DEVRESİ boyunca insan ırkının kendi sebep olduğunu yıkımın büyüklüğünü başlangıçta kabul edelim. Tek başına can kaybı sayısız olmuştur. Toplumsal düzenin temel kurumlarının parçalanması, edep standartlarının çiğnenmesi—hatta terk edilmesi, boş oldukları kadar kirli ideolojilere teslim olmak suretiyle düşüncenin ihaneti, korkunç kitle imha silahlarının icadı ve yayılması, tüm ulusların iflası ve insan kitlelerinin umutsuz yoksulluğa düşmesi, gezegenin kayıtsız kalınan çevre tahribatı—bunlar sadece, geçmiş çağların en karanlık olanları için bile bilinmeyen dehşetli olaylar listesindeki daha açık olanlardır. Yalnız onlardan bahsetmek, yüzyıl önce Hz.Bahaullah’ın sözlerinde dile getirilen İlahi uyarıları hatırlatmak içindir: “Ey aymazlar! Vakıa rahmetimin ayetleri görünen ve görünmeyen bütün yaratıkları sarmış ve inayetimin tecellileri kainatın her bir zerresine nüfuz eylemiştir; fakat şerirleri cezalandıracak değneğim yaman ve onlar aleyhine kabaran gazabımın şiddeti korkunçtur.”

 

Emrin bir gözleyicisi bu gibi uyarıları sadece mecazi olarak anlamaya yönelmesin diye Hz.Şevki Efendi tarihsel anlamlardan birini alarak 1941’de şunu yazmıştı:

Şiddeti görülmemiş, yönü tahmin edilemeyen, ani etkileri felakete yol açan, nihai sonuçları hayal edilemez derecede ihtişamlı bir fırtına bugün yeryüzünü altüst ediyor. İtici gücü amansız biçimde genişlik ve hız kazanıyor. Çok fark edilmese de temizleyici kuvveti her geçen gün artıyor. Harap edici gücünün pençesindeki insanlık, karşı konulmaz hiddetinin belirtilerinden mustarip. Ne kaynağını kavrayabiliyor, ne anlamını arayabiliyor, ne de sonucunu görebiliyor. Şaşkın, acılı ve çaresiz, Allah’ın, yeryüzünün en uzak ve en güzel bölgelerine saldıran, onun temellerini sarsan, dengesini bozan, milletlerini parçalayan, insanlarının evlerini yıkan, şehirlerini harap eden, krallarını sürgün eden, kalelerini yıkan, kurumlarını yok eden, ışığını karartan ve sakinlerinin ruhlarını hırpalayan bu büyük ve kudretli rüzgarını seyretmektedir.2

         

Zenginlik ve nüfuz açısından 1900’ün “dünyası” Avrupa ve ayrıcalığı kıskanılan Birleşik Devletler’di. Gezegenin her tarafında Batı emperyalizmi diğer ülkelerin halkları arasında “uygarlaştırma görevi” gözüyle baktığı şeyi sürdürmekteydi. Bir tarihçinin deyişiyle yüzyılın başlangıç on yılının, aslında, halinden sonsuz memnunluğunun belki de en somut örneği geçmiş medeniyetlerde girişilen herhangi bir şeyi çok geride bırakan bir imparatorluk tantanası ve askeri güç gösterisiyle Londra caddelerinde saatlerce dolaşan bir geçit resminin yapıldığı Kraliçe Viktorya’nın 1897’deki altmışıncı yıldönümü ile verilen bir devir olan “uzun süren on dokuzuncu yüzyılın” devamı3 olacağı görünüyordu.

 

Yüzyıl başlarken, toplumsal ve ahlaki duyarlık dereceleri ne olursa olsun, ilerde duran felaketleri sezen ve büyüklüklerini idrak edebilmiş olan az sayıda kişi vardı. Çoğu Avrupa milletlerinin askeri liderliği bir tür savaşın patlak vereceğini varsayıyor, ancak onun kısa olacağı ve kendi taraflarının kazanacağına dair sabit inançlarından dolayı temkinli olmayı dikkate almıyorlardı. Mucizevi bir şekilde, uluslararası barış hareketi devlet adamlarının, sanayicilerin, bilim adamlarının, medyanın ve Rus çarı gibi ihtimal dışı sözü geçen önemli kişilerin desteğini kazanıyordu. Silahlanmadaki aşırı artış tehdit edici görünse bile, zahmetle yapılan ve genellikle üst üste gelen ittifaklar ağı, bir büyük genel yangının önleneceği ve önceki yüzyılın çoğunda olduğu gibi bölgesel anlaşmazlıkların halledileceği konusunda güvence veriyor gibi görünüyordu. Bu aldatıcı görünüş, çoğu bir büyük ailenin üyeleri olan ve bir çoğu da görünüşte kesin siyasal yetki kullanan Avrupa’nın taçlı liderlerinin birbirlerine dostça lakaplarla hitap ettikleri, özel mektuplaşmayı sürdürdükleri, birbirlerinin kız kardeşleri ve kızlarıyla evlendikleri ve birbirlerinin şatoları, yelkenli yarışları ve av evlerinde her yılın uzun bölümleri boyunca tatil geçirdikleri olgusuyla destekleniyordu. Hatta, önceki on yılların şirket korsanlığının en kötüsünü dizginlemek ve artan kent nüfusunun en acil taleplerini karşılamak için düşünülen kanunlarla, servetin dağılımındaki acı eşitsizliklere Batı toplumlarında çok sistemli değilse de faal biçimde hitap ediliyordu.

 

Batı dünyası dışındaki ülkelerde yaşayan insan ailesinin oldukça büyük bir çoğunluğu nimetlerden az faydalanıyor ve Avrupalı ve Amerikalı kardeşlerinin iyimserliğine pek katılmıyorlardı. Çin, çok eski medeniyetine ve kendisinin eski “Çin İmparatorluğu” olma düşüncesine karşın, Batı milletleri ve modernleşen komşusu Japonya tarafından yağmalanmanın talihsiz kurbanı olmuştu. Ekonomisi ve siyasi yaşamı birlikte daha avantajlı bir yer aramayı dışlayacak kadar tamamen tek bir imparatorluk gücünün hakimiyetine girmiş olan Hindistan’daki halk yığınları, başka ülkelerin başına bela olan suiistimallerin en kötüsünden kurtuluyor, ancak ciddi biçimde ihtiyaç duyulan kaynakları akıp giderken çaresizce seyrediyordu. Güney Amerika’nın yaklaşan sancısı, geniş bölümleri büyük kuzey komşusu tarafından ele geçirilmiş ve doğal kaynakları çoktandır aç gözlü yabancı şirketlerin dikkatini çekmekte olan Meksika’nın sıkıntısında çok açık bir şekilde haber veriliyordu. Berlin ve Viyana gibi göz alıcı Avrupa başkentlerine yakınlığı nedeniyle Batılı bakış açısından özellikle şaşırtıcı olan, Rusya’daki sözde özgür bırakılmış yüz milyon toprağa bağlı kölenin kasvetli, ümitsiz sefalet içinde yaşam sürdüğü ortaçağa özgü baskıydı. Hepsinin en trajiği, Avrupa iktidarları arasındaki insana değer vermeyen pazarlıklarla meydana getirilen yapay sınırlar tarafından birbirine karşı bölünmüş Afrika kıtası sakinlerinin kötü durumuydu. Yirminci yüzyılın ilk on yılı boyunca Kongo’da bir milyonun üzerinde insanın yok olduğu tahmin edilmektedir—yüzyıl sona ermeden önce Avrupa ve Asya’daki hemcinslerinin yüz milyondan fazlasını tamamen yutacak akıbetin bir habercisi olarak açlıktan ölmüşler, dövülmüşler, uzaktaki sahiplerinin çıkarı için tam anlamıyla ölesiye çalıştırılmışlardır.4

Bu malları yağma edilen ve hor görülen, ancak yeryüzü sakinlerinin çoğunu temsil eden insan kitleleri, yeni yüzyılın çok övülen uygarlaştırma sürecinin sadece ana karakterleri olarak değil, esas itibariyle hedefleri olarak görülmüşlerdi. Aralarındaki bir azınlığa verilen avantajlara karşın, sömürgede yaşayan insanlar, Batılı iktidarların değişen gündemleri zorla kabul ettirdiğinden, aslında etki altına alınmak—kullanılmak, eğitilmek, sömürülmek, Hıristiyanlaştırılmak, medenileştirilmek, seferber edilmek—için varlardı. Bu gündemler, uygulamada sert veya ılımlı, aydın veya bencil, muhafazakar ya da istismarcı olmuş olabilirler, ancak onların hem araçlarını hem de amaçlarının büyük bir kısmını belirleyen materyalist güçler tarafından biçimlendirilmişlerdi. Çeşitli türlerden dini ve siyasi adanmışlıklar, uluslarının değeri az insanlara vereceği varsayılan nimetlerden kendileri bu yardımseverliğin maddi meyvelerinden tadarken manevi doyum elde edebilen Batı ülkelerindeki halklardan hem amaçları hem de araçları büyük çapta gizlemişti.

 

Büyük bir medeniyetin zaaflarından söz etmek, başarılarını inkar etmek değildir. Yirminci yüzyıl başlarken Batı halkları, toplumlarının sorumlu olduğu teknolojik, bilimsel ve felsefi gelişmelerden haklı olarak gurur duyabiliyorlardı. Deneyimle geçen on yıllar, yine de insanlığın geri kalan kısmının takdiri ötesinde olan maddi vasıtalara sahip olmuşlardı. Hem Avrupa’nın hem de Amerika’nın her tarafında, metalürjiye,  her tür kimyasal ürünün imalatına, tekstile, inşaata ve hayatı her yönden kolaylaştıran araçların üretilmesine adanan  pek çok sanayi doğmuştu. Devamlı bir keşif, tasarım ve geliştirme süreci, yazık ki bu zamanda aynı derecede hayal edilmeyen ekolojik sonuçları olan hayal edilemez büyüklükteki gücü, özellikle ucuz yakıt ve elektriğin kullanılmasıyla faydalanılabilir kılıyordu. “Demiryolu dönemi” çok ilerlemişti ve buharlı gemiler dünya denizlerinde yol alıyorlardı. Telgraf ve telefon iletişiminin artmasıyla beraber, Batı toplumu, coğrafi mesafelerin tarihin doğuşundan beri insanlığa zahmet vermiş olan kısıtlayıcı etkilerinden kurtulmuş olacağı anı bekliyordu.

 

Bilimsel düşüncenin derin seviyesinde meydana gelen değişiklikler sonuçları bakımından daha da geniş etkiye sahipti. On dokuzuncu yüzyıl hala dünyanın muazzam bir saat düzeneğine benzemesiyle ilgili Newton görüşüne tutkundu, fakat yüzyılın sonuna kadar, bu görüşe meydan okumak için gerekli büyük akli adımlar atılmıştı. Kuantum mekaniği formülüne yol açacak yeni fikirler ortaya çıkıyordu; ve yakında izafiyet teorisinin devrim yapıcı etkisi yüzyıllarca sağduyu olarak kabul edilmiş olan maddi dünya hakkındaki inançları sorgulayacaktı. Bu gibi büyük buluşlar, bilimin, birbirinden ayrı düşünürlerin bir faaliyetinden, deneysel bulguların alışverişi için üniversitelerin, laboratuarların ve sempozyumların rahatlıklarından yararlanan büyük ve sözü geçen bir uluslararası toplumun sistemli biçimde takip edilen ilgisine değişmiş olduğu gerçeğiyle hem teşvik olmuş hem de etkileri büyük ölçüde yükselmişti.

 

Batı toplumlarının gücü bilimsel ve teknolojik ilerlemelerle sınırlı değildi. Yirminci yüzyıl başlarken Batı uygarlığı, halklarının enerjilerini hızla salıveren ve nüfuzu kısa bir süre içinde tüm dünyada devrimci bir etkiye neden olacak bir felsefe kültürünün meyvelerini topluyordu. Bu, anayasal devlet yönetimini besleyen, hukukun üstünlüğüne ve toplum üyelerinin tümünün haklarına saygıya çok değer veren ve onun yaklaşan bir sosyal adalet çağı vizyonuna ulaştığına dair herkesin görüşüne itibar eden bir kültürdü. Eğer Batı ülkelerindeki vatansever konuşma sanatını gururlandıran hürriyet ve eşitlik övünmeleri gerçekte hüküm süren koşullardan çok farklı olsaydı, Batılılar on dokuzuncu yüzyılda başarılmış olan bu idealler doğrultusundaki ilerlemeleri haklı olarak kutlayabilirlerdi.

 

Ruhani bir bakış açısından bu çağ, mantığa  aykırı garip bir ikilik içindeydi. Hemen hemen her tarafta, aydın fikir ufukları daha önceki çağların düşüncesizce taklit edilmesinin meydana getirdiği hurafe bulutlarıyla kararmıştı. Dünya insanlarının çoğu için, sonuçlar, hem insanın güçleri hem de fiziksel evren hakkında büyük cehalet ile, tecrübeyle az ya da hiç ilgisi olmayan teolojilere saf bir bağlılık arasında değişiyordu. Değişim rüzgarlarının sisleri dağıttığı Batı ülkelerindeki eğitimli sınıflar arasında miras kalan akidelerin yerini çok zaman, hem insanlığın ruhani tabiatından hem de ahlaki değerlerin kendi otoritesinden şüphelenen saldırgan bir laiklik hastalığı almıştı. Her yerde, toplumun üst seviyelerinin laikleştirilmesi, dış toplum arasında yayılmış bir dinsel bilgisizlik taraftarlığı ile birlikte yürüyecek gibi görünüyordu. En derin seviyede—dinin etkisi insan ruhunun içine işlediği ve kendisi için eşsiz bir otorite türü iddia ettiği için—bütün ülkelerdeki dinsel önyargılar, yaklaşan on yılların dehşet buhranını ateşleyecek için için yanan şiddetli kin alevlerini birbirini izleyen nesillerde yaşatmaktaydı.

 

BİLİMSEL AYDINLIK VE RUHANİ KARANLIĞIN bu sahte güven ve derin umutsuzluk manzarasında, yüzyıl başlarken Hz.Abdülbaha’nın ışık saçan şahsiyeti beliriyordu. Onu insanlık tarihindeki bu çok önemli ana getirmiş olan yolculuk, neredeyse bir ayı bile sükunet ve huzur içinde geçmeyen elli yıldan fazla sürgünlük, hapis ve mahrumiyet içinde sürmüştü. O, yüzyıllar boyunca insan umudunu yaşatmış olan vaat edilen evrensel barış ve adalet devrinin artık yeryüzünde tesisinin sonuçlanacağını hem duyarlı olanlara hem de umursamayanlara ilan etmeye geldi. Onun temelinin, bu “ışık yüzyılı”nda dünya insanlarının birleşmesi olacağını bildirdi:

 

….şimdi, ulaşım ve haberleşme araçları çoktur ve gerçekten dünyanın beş kıtası bir kıta halini almıştır.… Milletler, devletler, şehirler ve köyler birbirlerine gereksinim duymakta…. Bu yüzden tüm insanlığın birlik ve beraberliği sağlanabilir. Bu imkanlar, geçmiş çağların yoksun kaldığı ve bu yüce devir ile bu büyük asra ait olan mucizelerdendir

 

Hz.Bahaullah’ın Osmanlı yetkililerinin siyasi gündemine hizmet etmeyi reddetmesini izleyen uzun hapis ve sürgün yılları boyunca, Hz.Abdülbaha’ya Emrin işlerinin idaresi ve Babası’nın sözcülüğünü yapma sorumluluğu emanet edilmişti. Bu işin önemli bir safhası, karşılarına çıkan sorunlar hakkında O’nun tavsiyesini arayan yerel ve bölgesel yetkililerle etkileşimi gerektirmekteydi. Benzer gereklilikler kendilerini Hz.Abdülbaha’nın anavatanında gösteriyordu. Hz.Abdülbaha, 1875 yılında, Hz.Bahaullah’ın talimatlarına uyarak İran’ın yöneticilerine ve halkına, insanlığın olgunluk çağında toplumlarının şekillenmesine rehberlik etmesi gerekli olan ruhani prensipleri anlatan The Secret of Divine Civilization (İlahi Medeniyetin Sırrı) başlıklı bir tezle hitap etmişti. Açılış metni, İran halkından toplumsal ilerlemenin çözüm yolu hakkında tarihten alınan ders üzerinde iyice düşünmesini istiyordu:

 

Dikkatli düşününüz: bütün bu çok çeşitli doğal olaylar, bu kavramlar, bu bilgiler, bu teknik yöntemler ve felsefi sistemler, bu ilimler, sanatlar, endüstriler ve icatlar, hepsi insan aklından çıkan şeylerdir. Bu kıyısız denizin derinliklerini göze almış olan her toplum diğerlerinden üstün olmuştur. Bir milletin mutluluğu ve iftiharı buna, yani yüce bilgi cennetinde güneş gibi parlamasına bağlıdır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

 

The Secret of Divine Civilization, sonraki on yıllarda Hz.Abdülbaha’nın kaleminden akacak olan kılavuzluğun habercisiydi. Hz.Bahaullah’ın suudunu izleyen yıkıcı zarardan sonra, İranlı inananlar Hz.Abdülbaha’nın, sadece ihtiyaç duydukları ruhani gıdayı değil, aynı zamanda ülkelerinde işlerin kurulu düzenini baltalayan kargaşada yollarını bulmada liderlik de sağlayan bir Levih yağmuruyla yeniden canlandılar ve cesaretlendiler. Ülkenin en küçük köylerine bile ulaşan bu iletişim, kılavuzluğa, cesarete ve güvene neden olarak pek çok birey inananın başvurularına ve sorularına cevap veriyordu. Örneğin, Kişih köyündeki hemen hemen yüz altmış inanana ismen söz ederek hitap eden bir Levhi okumaktayız. Şimdi görünmeye başlayan çağ hakkında Hz.Abdülbaha “bu aydınlık yüzyıldır” diye buyurarak, bu imajın anlamının birlik prensibinin ve içerdiği anlamlarının kabul edilmesi olduğunu açıklıyor:

 

Maksadım, Tanrıyı sevenlerin her kötü niyetliyi iyi niyetli sayması gerektiğidir.… Yani, düşmanla bir dosta yaraşır şekilde ilişkide bulunmalı ve zalimle iyi bir arkadaşa uygun şekilde ilgilenmelidirler. Düşmanlarının hatalarına ve günahlarına bakmamaları ve onların düşmanlıklarını, haksızlıklarını ve zulümlerini önemsememeleri gerekir.

 

Olağandışı biçimde, sosyal ve ussal yaşam içinde başka bir yerde meydana gelen gelişmelerden büyük çapta etkilenmemiş kalan bir ülkenin bu uzak köşesinde yaşayan eziyet edilen küçük inananlar topluluğu, bu Levihle gözlerini yerel sorunların yukarısına dikmeye ve birliğin küresel çaptaki anlamlarını görmeye çağrılmaktadırlar:

 

Aksine, tüm yaratılışı yüce sözünün hükmü altına aldığı ve fark gözetmeksizin herkese karşı sevgi ve şefkat, hikmet ve merhamet, sadakat ve birlik göstermemizi buyurduğu için, insanlara Cemali Mübarek’in tüm insan ırkının kudret ve izzet Rabbı’nın kulları olduğu seslenişinin ışığı altında bakmalıdırlar.

 

Burada Hz.Abdülbaha’nın istemi yalnızca yeni bir anlayış seviyesi yönünde olmayıp, söz ve davranış gereksinimini içermektedir. Kullandığı teşvik edici ve emin dilde, İranlı inananları hem Emrin dünya çapında tanıtımında hem de medeniyeti ilerleten kapasitelerin kazanılmasında o zamandan beri geçen on yıllarda büyük başarılara götürecek güç hissedilebilir:

 

Ey Tanrıyı sevenler! Elden gelen en büyük sevinç ve neşeyle insanlık dünyasına hizmet ediniz ve insan ırkını seviniz. Gözlerinizi sınırlamalardan çeviriniz ve kendinizi kısıtlamalardan kurtarınız, çünkü … serbestlik ilahi lütuflara ve ihsanlara neden olur.

 

O halde, bir an için olsun dinlenmeyiniz; ne bir dakikalık soluklanma ne de bir anlık sükunet arayınız. Büyük bir denizin dalgaları gibi yayılınız ve sonsuzluk okyanusunun balinası gibi kükreyiniz.

 

Bu nedenle, yaşadığı sürece insan, geçen yüzyılların ve devirlerin yıkamayacağı bir temel atmaya ve çağların ve en büyük zamanların geçip gidişinin deviremeyeceği ve sonsuz ve ölümsüz olacak bir büyük bina dikmeye gayret etmeli, emek vermeli ve çabalamalıdır ki, can ve gönlün hakimiyeti her iki dünyada kurulabilsin ve güvenli olabilsin.

 

Geleceğin toplum tarihçileri, şimdi mümkün olandan çok daha tarafsız ve evrensel bir bakış açısıyla ve bu  temel dokümanın tümüne engelsiz erişimden yararlanarak, Hz.Abdülbaha’nın bu ilk yıllarda başardığı değişimi ayrıntılı olarak inceleyeceklerdir. Hz.Abdülbaha, günlerce, aylarca, etrafını saran düşmanlar ordusu tarafından durmaksızın rahatsız edildiği bir sürgünden İran Bahai toplumunun sadece büyümesini teşvik etmekle kalmayıp bilincini ve toplu yaşamını da şekillendirebilmişti. Sonuç, ne kadar belirli bir yerle sınırlı olsa da, insanlığın şimdiye kadar bildiğinden farklı olan bir kültürün ortaya çıkışı oldu. Bütün karışıklıkları ve yeni bir düzen kurmak için abartılı iddiaları ile yüzyılımız, bir tek kişinin Akli güçlerinin, esas çalışma alanını yerkürenin kendisi olarak gören farklı ve başarılı bir toplumun kurulmasına sistematik uygulanmasının kıyaslanabilir örneğine sahip değildir.

 

Bir dizi üşengeç Kaçar hükümdarından koruma görmeyerek Müslüman din adamları ve taraftarlarının ellerinde büyük zulümlere uğramasına rağmen İran Bahai toplumu yeni bir ümit kapısı bulmuştu. İnananların sayısı ülkenin bütün bölgelerinde çoğalıyor, din adamlarının sözü geçen birkaç üyesi dahil toplum yaşamındaki seçkin kişiler tescil oluyor ve idari kurumların habercileri temel meşveret kurumları biçiminde ortaya çıkıyordu. Tek başına ikinci gelişmenin önemi abartılamazdı. Bütün karar alma yetkisini mutlak bir hükümdarın ya da Şii müçtehitlerin elinde toplamış olan bir ataerkil sisteme yüzyıllardır alışkın bir ülkede ve bir halk arasında, o topluluğun bir kesitini temsil eden bir toplum, ortak meselelerine meşveret yöntemiyle karar verme sorumluluğunu kendi eline alarak geçmişle bağlarını koparmıştı.

 

Hz.Abdülbaha’nın geliştirdiği toplum ve kültürde, ruhani enerjiler kendilerini günlük pratik işlerde açığa vuruyorlardı. Eğitimle ilgili öğretiler üzerinde durma, milli çapta ün kazanan Terbiye okulu11 dahil hem başkentte hem de il merkezlerinde Bahai okullarının kurulması için itici güç sağlıyordu. Amerikalı ve Avrupalı Bahai bağışçıların yardımıyla klinikler ve diğer tıbbi tesisler arkadan geliyordu. 1925 yılında, birkaç şehirde toplumlar, yardımcı bir uluslararası dil şeklinin kabul edilmesi gerektiği hakkındaki Bahai öğretisine karşılık olarak Esperanto sınıfları kurmuşlardı. Ülkenin bir yanından öbür yanına ulaşan bir haberciler ağı, mücadele veren Bahai toplumuna, ülkenin geri kalanının dikkat çekici biçimde yoksun olduğu temel posta hizmetleri sağlıyordu. Devam etmekte olan değişiklikler günlük yaşamın en basit olaylarına temas ediyordu. Örneğin, İran Bahaileri Kitab-ı Akdes’in yasalarına itaat ederek, enfeksiyon ve hastalık yayılmasında etken pis halk hamamlarını kullanmaktan vazgeçiyor ve taze suyun kullanıldığı duşlara güvenmeye başlıyordu.

 

Bu toplumsal, düzensel ya da pratik ilerlemelerin hepsi, dürtülerini, inananlar arasında meydana gelen ve Bahaileri Emre düşman olanların gözünde dahi güven gerektiren işler için adaylar olarak gittikçe ayrı kılan ahlaki değişime borçluydular. Böyle geniş etkiye sahip değişikliklerin, İran halkının bir kesimini o kadar hızlı bir şekilde etrafındaki büyük ölçüde muhalif çoğunluk arasında ayrı bir yere koyabilmesi, takipçileri ile beraber Hz.Bahaullah’ın Misak’ı ve Hz.Abdülbaha’nın bu Misak’ın bir tek ona verdiği liderliği üstlenmesi tarafından salıverilen güçlerin bir gösterisiydi.

 

Bu yıllar boyunca İran siyasal yaşamı neredeyse sürekli kargaşa içindeydi. Nasıreddin Şah’ın en yakın halefi Muzafferüddin Şah 1906 yılında bir anayasa onaylaması için ikna edilmekle birlikte, onun halefi Muhammed Ali Şah ilk iki parlamentoyu pervasızca feshetti—bir keresinde yasama meclisinin toplanmakta olduğu binaya top ateşiyle saldırarak. Onu deviren ve Kaçar sultanlarının sonuncusu Ahmet Şahı üçüncü bir parlamentoyu toplantıya çağırmaya zorlayan sözde “Anayasal Hareket”in kendisi, birbirleriyle rekabet eden hiziplerce bölündü ve Şii din adamları tarafından arsızca kendi çıkarları için kullanıldı. Bahailerin bu modernleşme sürecinde yapıcı bir rol oynama çabalarına, her ikisi de hüküm süren dini önyargılardan esinlenen ve Bahai toplumunu ancak bir günah keçisi gören hem monarşi hem de halk grupları tarafından defalarca set çekildi. Burada yine, ancak bizimkinden siyasal olarak daha olgun bir çağ, Bahai toplumunun kaçınılmaz olarak karşılaşması gereken gelecekteki meydan okumaların bir örneğini teşkil eden Hz.Abdülbaha’nın, bu kuşatılmış topluma siyasal reformu teşvik etmek için yapabileceği her şeyi yapmada ve sonra bu çabalar güven görmeksizin reddedildiği zaman bir kenara çekilmeye istekli olmada kılavuzluk etme şeklini takdir edebilecektir.

 

Hz.Abdülbaha’nın Emrin beşiğinde hızla gelişen Bahai toplumu üzerinde bu nüfuzu kullanması sadece Levihleri vasıtasıyla değildi. Batılılardan farklı olarak İranlı inananlar giyim ve dış görünüş bakımından Ortadoğu’nun diğer halklarından ayırt edilmezlerdi ve bu yüzden Emrin beşiğinden gelen yolcular Osmanlı yetkililerinin şüphesini uyandırmazdı. Sonuç olarak, İranlı hacıların ziyareti Hz.Abdülbaha’ya, ahbaplara ilham vermenin, faaliyetlerine kılavuzluk etmenin ve onları Hz.Bahaullah’ın amacının hep daha derin bir anlayışına cezbetmenin bir başka güçlü vasıtasını sağladı. İran Bahai tarihindeki en ünlü isimlerin bazıları, Akka’ya yolculuk yapan ve Hz.Abdülbaha’nın vizyonunun başarılması için gerekirse canlarını vermeye hazır biçimde evlerine dönenler arasındaydılar. Ölümsüz Varka ve oğlu Ruhullah ile birlikte, Hacı Mirza Haydar Ali, Mirza Ebul Fazıl, Mirza Muhammed Taki Afnan ve dört seçkin Emrin Eli olan İbn-i Abhar, Hacı Molla Ali Ekber, Edibul Ulema ve İbn-i Asdak bu ayrıcalıklı sayının arasındaydılar. Bugün dünyanın her tarafındaki İranlı muhacirlere güç veren ve Bahai toplum yaşamının kurulmasında bu kadar yaratıcı bir rol oynayan ruh, o kahramanlık günlerine doğru aileden aileye düz bir çizgi gibi uzanmaktadır. Geçmişe bakarak, bugün büyüme ve sağlamlaşma ikiz süreçleri olarak bildiğimiz olayın kaynağının o harika yıllarda olduğu açıktır.

 

Hz.Abdülbaha’nın sözlerinden ve Arz-ı Akdes’ten gelen haberlerden ilham alan İranlı inananlar, Orta Doğu’da gezici tebliğ aktiviteleri üstlenmek üzere ayağa kalktılar. Hz.Bahaullah’ın Elçiliğinin son yılları esnasında Hindistan ve Burma’da toplumlar kurulmuştu ve Emir Çin’e kadar uzanmıştı; ve bu çalışma şimdi sağlamlaştırılıyordu. Emir’de salıverilen yeni güçlerin bir göstergesi, Hz.Abdülbaha’nın ilham ettiği ve başlangıcından itibaren O’nun tavsiyesi ile kılavuzluk edilen bir proje olan dünyadaki ilk Bahai İbadet Evi’nin,12 aynı zamanda enerjik bir Bahai toplum yaşamının gelişmiş olduğu Türkistan Rusyası’nda inşa edilmesiydi.

 

Hz.Abdülbaha’nın yeni yüzyıl başlarken Batıda ortaya çıkan umut verici fırsatları takip edebildiği desteğin temelini oluşturan bu geniş aktiviteler dizisi, gittikçe kendine güvenen bir inanan kitlesi tarafında yapılmaktaydı ve Akdeniz’den Çin Denizi’ne uzanıyordu. Doğunun ırksal, dini ve kültürel büyük çeşitlilikteki zeminlerinden temsilcileri bağrına basması bu  temelin önemli bir özelliğiydi. Bu başarı Hz.Abdülbaha’ya, Hz.Bahaullah’ın zuhuru vasıtasıyla salıverilen birleştirici güçleri Batı toplumlarına duyurmasında dikkat çekeceği örnekleri sağlıyordu.

 

Bu ilk yılların en büyük zaferi, Arz-ı Akdes’e büyük risk ve güçlükle getirilmiş olan Hz.Bab’ın naaşı için, Kermil Dağı üzerinde Hz.Bahaullah tarafından gösterilen yere çok büyük çabayla bir türbe inşa etmedeki Hz.Abdülbaha’nın başarısıydı. Hz.Şevki Efendi, geçmiş çağlarda şehitlerin kanının kişisel inancın kaynağı olduğunu, bugünde ise Emrin idari kurumlarının kaynağını oluşturduğunu açıklamıştır.13 Böyle bir iç görüş, Hz.Bahaullah’ın Dünya Düzeni’nin Yönetim Merkezi’nin Emrin Şehit Peygamberi’nin Makamı’nın gölgesinde biçimlenmeye başlayacağı şekle özel anlam katmaktadır. Hz.Şevki Efendi, Hz.Abdülbaha’nın başarısını evrensel ve tarihsel bakış açısında belirlemektedir:

 

Ruh aleminde Hz.Bab’ın gerçekliği Bahai Dini’nin Kurucusu tarafından “Peygamberlerin ve Tanrı Elçilerinin, gerçeğinin etrafında döndükleri Nokta” olarak müjdelenmiş olduğu için, bu görünür alanda da O’nun mübarek naaşı, Dinimizin Kurucusu tarafından “olmuş ve olacak bütün bilgileri Tanrı’nın Kendisinden hasıl ettiği” Kişi, “yaratılmış her şeyin kaynaklandığı İlk Nokta”14 için uygun görülen merkezi konuma paralel olan ve daha da fazla önem veren  dokuz adet eşmerkezli daire15 olarak görülebilen şeyin kalbini ve merkezini oluşturmaktadır.”

 

Böylesi koşullarda başarmış olduğu özel görevin Hz.Abdülbaha’nın nazarındaki anlamı Hz.Şevki Efendi tarafından dokunaklı bir şekilde anlatılıyor:

 

Her şey bitip Şiraz’lı Şehit Peygamberin cismani kalıntısı, sonunda, Allah’ın kutsal dağının bağrındaki ebedi istirahat mahalline güven içinde tevdi edildikten sonra, sarığını, pabuçlarını ve cüppesini çıkartmış olan Hz.Abdülbaha, hala açık bulunan lahdin üzerine eğildi, gümüş rengi saçları yüzünün çevresinde dalgalanarak, siması  aydınlık ve şekil değiştirmiş bir vaziyette, alnını tahta tabutun kenarına dayadı, yüksek sesle hıçkırdı ve oradaki herkesi Kendiyle beraber ağlatan bir ağlayışla ağladı. O geceyi duygularının ağırlığı altında uykusuz geçirdi.

 

1908’e kadar sözde “Genç Türk Devrimi” sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi mahkumlarını değil, Hz.Abdülbaha’yı da serbest bırakmıştı. Aniden, Onu hapishane  şehri Akka ve en yakın çevresiyle hapis tutan sınırlamalar kaldırılmış ve Hz.Abdülbaha, Hz.Şevki Efendi’nin daha sonra Onun vekaletinin üç temel başarısından biri saydığı bir girişime başlayıp sürdürebilecek bir duruma gelmişti: Tanrı Emri’ni Batı dünyasının büyük nüfuslu merkezlerinde duyurması.

 

Kuzey Amerika ve Avrupa’da meydana gelen olayların coşku veren niteliğinden dolayı Hz.Abdülbaha’nın tarihi yolculuklarının hikayeleri bazen Mısır’da geçirilen önemli başlangıç yılının gözden kaçırılmasına yol açıyordu. Hz.Abdülbaha, doğrudan Avrupa’ya gitmeyi planlayarak 1910 Eylülünde oraya vardı; fakat hastalık sebebiyle sonraki yılın Ağustos ayına kadar İskenderiye’nin bir dış mahallesi olan Ramleh’de ikamet etmeye mecbur oldu. …………, izleyen aylar, özellikle Afrika kıtasında Emrin talihi üzerindeki tüm etkilerinin gelecek yıllar boyunca hissedileceği büyük bir üretkenlik dönemi oldu. Hiç kuşkusuz, Onunla birkaç kere Beyrut’ta karşılaşmış ve sonradan Mısır Müftüsü ve El-Ezher Üniversitesi’nde önemli bir kişi olmuş olan Şeyh Muhammed Abduh tarafından duyulan sıcak bir hayranlıkla Hz.Abdülbaha’nın yolu bir derece açılmıştı.

 

Özel ilgi hak eden Mısır ziyaretinin bir yönü, Din’in mesajının ilk genel duyurulması için sağladığı fırsattı. O zamanda Kahire ve İskenderiye’de hüküm süren nispeten kozmopolit ve liberal ortam, Hz.Abdülbaha ve aydın Sünni İslam dünyasındaki seçkin şahıslar arasında açık sözlü ve araştırıcı tartışmalar için yol açtı. Bunlar din adamlarını, parlamenterleri, yöneticileri ve asilzadeleri içeriyordu. Ayrıca, Emir hakkındaki bilgileri İran ve İstanbul’dan çıkan önyargılı raporlarla yanıltılmış etkili Arapça gazetelerden yazı işleri müdürleri ve gazeteciler, şimdi durum hakkındaki gerçekleri kendileri adına öğrenme fırsatına sahip olmuşlardı. Açıkça düşman olan yayınlar tavırlarını değiştirdiler. Böyle bir gazetenin yazı ileri müdürleri, “Akka’daki Bahailerin bilgili ve alim Lideri ve dünyanın her tarafındaki Bahailer için otorite Merkezi olan  Şöhretli Mirza Abbas Efendi” diye söz ederek ve Onun İskenderiye’ye ziyareti hakkında takdir ifade ederek Hz.Abdülbaha’nın varışıyla ilgili bir makale yayınladılar. Bu ve başka makaleler, Hz.Abdülbaha’nın İslam anlayışına ve Onun öğretilerinin merkezinde yatan birlik ve dini hoşgörü prensiplerine özel övgüde bulunuyorlardı.

 

Hz.Abdülbaha’nın sağlığının bozulmasına neden olmasına rağmen Mısır ara dönemi büyük bir lütuf olduğunu göstermişti. Batılı diplomatlar ve yetkililer, Hz.Abdülbaha’nın Avrupa çevrelerinde canlı bir ilgiye sahip olan Ortadoğu’nun bir bölgesindeki önde gelen kişilerle etkileşiminin olağanüstü başarısını ilk elden gözlemleyebildiler. Bundan dolayı, Hz.Abdülbaha’nın Marsilya’ya gitmek üzere 11 Ağustos 1911 tarihinde gemiye bindiği zaman kadar, Onu ünü her tarafa yayılmıştı.

 

1905’DE HZ.ABDÜLBAHA TARAFINDAN bir Amerikalı inanana hitap edilen bir Levih, dokunaklı olduğu kadar da aydınlatıcı bir ifade içermektedir. Hz.Abdülbaha, Kendisinin Hz.Bahaullah’ın suudundan sonraki durumuna değinerek “imtihan denizinin çalkalandığı … bir sırada” Amerika’dan almış olduğu bir mektuptan bahsediyordu:

 

Böyle bir durumda iken, Amerika’daki ahbaplardan bir mektup ulaştı. Onlar bu mektupta her konuda birlik ve beraberliği koruyacaklarına söz vererek ebedi yaşamı kazanmak üzere Tanrının sevgisi yolunda canlarını feda edeceklerine dair imza atmışlardı. Bu mektubun okunduğu ve altında imzalanan adların görüldüğü anda Abdülbaha için vasıflandırılamayacak bir sevinç ve ferah sağlandı…..

 

Emrin Batıda büyümesinin meydana geldiği koşulların değerlendirilmesi, şimdiki Bahailer için ve birçok sebeplerden dolayı çok önemlidir. O, kendimizi günümüz toplumunda neredeyse sözü edilmeden geçecek kadar bayağı bir kaba ve zorba kültürden soyutlamamıza yardım eder. Dikkatimizi, Hz.Bahaullah tarafından açıklanan, anlamları bakımından devrimsel ve O’nu işitmek isteyenlerin hiç bilmedikleri insan doğası ve insan toplumu kavramlarını Batılı dinleyicilerine tanıtmak için Hz.Abdülbaha’nın tercih ettiği nezakete çeker. Mecazları kullanma veya tarihsel örneklere dayanma inceliğini, yaklaşımının sık görülen dolaylılığını, istediği an kurabildiği samimiyeti ve gerçek hakkındaki zanlarının bir çoğu bir zamanlar sahip olabildikleri geçerliliği çoktan  kaybetmiş olan soruları cevapladığı belirgin şekilde sınırsız sabrı açıklar.

 

Hz.Abdülbaha’nın Batıda başladığı tarihsel görevin tarafsız bir incelemesinin neslimize kazandırmada yardımcı olduğu bir başka iç görüş de, Ona cevap verenlerin ruhani büyüklüğünün takdir edilmesidir. Bu kimseler, bildikleri liberal ve ekonomik bakımdan gelişmiş olan, şüphesiz aziz tuttukları ve değer verdikleri ve günlük yaşamlarını ister istemez sürdürmek zorunda oldukları dünyaya rağmen, Onun çağrılarına karşılık verdiler. Onların cevabı, insanoğlunun umutsuz ruhani aydınlanma ihtiyacını bazen ancak sönük olsa bile kabul eden bir bilinç seviyesinden ortaya çıkmıştı. Bu iç görüşe olan bağlılıklarında sebat göstermek, bu ilk inananların, hem Batıdaki hem de diğer birçok ülkedeki günümüz Bahai toplumlarının kurulmasında kendi fedakarlıkları konusunda yalnız aile ve toplumsal baskılara değil, aynı zamanda yükseltmiş oldukları ve etraflarındaki her şeyin ısrarlı bir şekilde onları maruz bıraktığı dünya görüşüyle ilgili kolay bahanelere de karşı koymalarını gerektiriyordu. Bu ilk Batılı Bahailerin, kendine göre, kabul ettikleri Din için bu aynı yıllarda zulüm ve ölümle karşı karşıya olan İranlı dindaşlarınınki kadar etkileyici olan sebatı hakkında bir kahramanlık vardı.

 

Hz.Abdülbaha’nın çağrısına cevap veren Batılıların ön sırasında, Hz.Şevki Efendi’nin “Tanrı sevgisiyle mest olmuş ziyaretçiler” olarak selamladığı ve Hz.Abdülbaha’yı hapishane şehri Akka’da ziyaret etme, Onun şahsının parlaklığını kendilerinin görme ve insan hayatını değiştirme gücüne sahip olan sözleri Onun kendi ağzından duyma ayrıcalığına sahip küçük cesur inanan grupları vardı. Bu inananlar üzerindeki etki May Maxwell tarafından şöyle ifade edilmiştir:

 

“O ilk görüşmeden ne sevinç, ne keder, ne de isimlendirebileceğim bir şey hatırlamıyorum. Birdenbire çok büyük bir yüksekliğe sürüklendim, ruhum İlahi Ruh ile temasa geldi ve bu saf, mübarek ve kudretli güç beni kapladı. …”

 

Hz.Şevki Efendi onların evlerine geri dönüşleri ile ilgili olarak, “sistemli ve devamlı faaliyetler … Batı Avrupa’ya ve Kuzey Amerika kıtasının eyalet ve vilayetlerine yayıldıkça öylesine yoğunlaştı ki… diye açıklamaktadır. Onların ve inanan arkadaşlarının çabalarını teşvik eden ve artan sayıda yeni inananı Emre çeken şey, Hz.Abdülbaha tarafından Atlantik’in her iki tarafındaki alıcılara hitap edilen bir Levihler, Allah’ın yeni Zuhuru’nun kavramları, prensipleri ve idealleri için hayal gücünü ansızın ve ardına kadar açan bir mesajlar seliydi. Bu yaratıcı gücün etkisi, ilk Amerikalı inanan Thornton Chase’in anlamakta olduğu şeyi tasvir etmeye çabaladığı şu sözlerde hissedilebilir:

 

Onun [Hz.Abdülbaha’nın] Huzurunun Merkezi’nden yeryüzünün uç noktalarına kadar beyaz kanatlı güvercinler gibi yayılan kendi yazıları o kadar çoktur ki (her gün yüzlerce), düşünce araştırması için onlara zaman vermiş olması ve alimlerin akli yöntemlerini uygulamış olması imkansızdır. Onlar fışkıran bir kaynaktan çıkan akarsular  gibi akmaktadır.…

 

Bu hisler, kendi bakış açılarını, yakın çevresindekilerin birçoğunu yıldıracak kadar tutkulu bir girişimi üstlenmek üzere Hz.Abdülbaha’nın ayağa kalktığı kararlılığa katmaktadırlar. O, ilerlemiş yaşı, bozuk sağlığı ve hapishane yıllarından kalan fiziksel yetersizlikleri hakkında dile getirilen kaygıları bir tarafa atarak, Kendisini sonunda Kuzey Amerika kıtasının Pasifik kıyısına götüren yaklaşık üç yıl sürecek bir dizi seyahate devam etti. Yüzyılın başlarındaki uluslararası yolculuğun sıkıntıları ve riskleri, Kendi koyduğu hedeflerin gerçekleştirilmesi için olan engellerin en küçükleriydi.  Hz.Şevki Efendi’nin sözleriyle:

Kendi ifadesiyle, hapse gençken girip yaşlı bir adam olarak çıkan, hayatından hiç kalabalık bir gruba hitap ederek konuşma yapmayan, hiçbir okula gitmeyen, Batılı çevrelerde dolaşmayan, Batı’nın adetlerine ve diline aşina olmayan O, Avrupa’nın bazı önemli başkentlerinde ve Kuzey Amerika kıtasının büyük şehirlerinde minber ve kürsülerden, Babasının Dininde saklı belirgin gerçekleri ilan etmekle kalmayıp, aynı zamanda daha önceki peygamberlerin de İlahi kaynağını ispat etmeye ve onlarla Emir arasındaki bağın mahiyetini açıklamaya koyuldu

 

Bu büyük dramanın ilk perdesi için, dünyanın şimdiye kadar bildiği en büyük ve en kozmopolit imparatorluğunun başkenti Londra’dakinden daha göz alıcı bir sahne arzulanmış olamazdı. Gerekli hazırlıkları yapmış ve Onun yüzünü görmeye can atan küçük inanan gruplarının gözünde, bu gezi onların en parlak umutlarından çok daha üstün bir zaferdi. Devlet yetkilileri, bilginler, yazarlar, yayıncılar, sanayiciler, reform hareketlerinin liderleri, İngiliz aristokrasinin üyeleri ve birçok mezhebin sözü geçen din adamları istekli bir biçimde Onu aradılar, Onu programlarına, sınıflarına, evlerine, kürsülerine ve minberlerine davet ettiler ve Onun açıkladığı fikirlere şükran yağdırdılar. 10 Eylül 1911 Pazar günü Hz.Abdülbaha ilk kez olarak City Temple kilisesinin minberinden bir halk topluluğuna hitap etti:

 

Bu beşer kuvvetinin yeni bir devridir. Dünyanın bütün ufukları ışık saçmaktadır ve dünya gerçekten bir bahçe ve bir cennet olacaktır.… Siz, gerçek insanlığın temelini yıkıp insanları bilgisiz tutmuş olan eski kuruntulardan kurtuldunuz.

Tanrının bu aydınlık çağa armağanı insanlığın birliği ve dinin temelinin birliği bilgisidir. Savaş milletler arasında sona erecek ve Tanrının iradesiyle En Büyük Barış gelecektir; dünya yeni bir dünya olacak ve bütün insanlar kardeş olarak yaşayacaklardır.

 

Paris’teki fazladan iki aylık kalışından ve kış nedeniyle ve sağlığına kavuşması için İskenderiye’ye geri dönüşünden sonra, Hz.Abdülbaha 25 Mart 1912’de gemiyle New York’a gitmek üzere yola çıktı ve o yılın 11 Nisan günü oraya vardı. En basit bedensel seviyede bile, bazıları birden fazla ziyaret edilen, Kuzey Amerika boyunca kırkın üzerindeki ve ayrıca Avrupa’da on dokuz şehirdeki yüzlerce genel hitap, konferans ve özel konuşmalarla dolu bir program, modern tarihte benzeri kolay bulunamayacak bir başarıydı. Hz.Abdülbaha her iki kıtada, ama özellikle Kuzey Amerika’da, barış, kadın hakları, ırk eşitliği, sosyal reform ve ahlak gelişimi gibi ilgileri olan seçkin dinleyici gruplarından son derece takdirkar bir karşılama gördü. Konuşmaları ve görüşmeleri büyük tirajlı gazetelerde hemen hemen hergün geniş yer aldı. Kendisi daha sonra şunu yazacaktı: “… bütün kapıların açıldığını … ve Tanrı Melekutu’nun her engeli ve seti kaldıran mükemmel kudretini gördü.”

 

Karşılaştığı açıklık Hz.Abdülbaha’nın yeni Zuhurun sosyal prensiplerini net bir biçimde ilan etmesine izin verdi. Hz.Şevki Efendi bu şekilde sunulan gerçekleri özetlemiştir:

 

Bu görev seyahatleri sırasında dünyanın fikir liderlerine ve halk kitlelerine ilan ettiği İlahi düzenin temel unsurları arasında, bağnazlık ve geleneklerinden arınmış ve bağımsız bir şekilde hakikatin araştırılması; Emrin ana prensibi ve temel doktrini olarak tüm insan ırkının bir olduğu; bütün dinlerin esasta birliği; din, ırk, sınıf ve millet taassubunun kınanması; din ile bilim arasında uyum ve ahenk bulunması; insan ırkı kuşunun yükselmesini sağlayan iki kanat olan erkek ve kadının eşitliği; zorunlu eğitimin getirilmesi; bir milletlerarası yardımcı dilin kabulü; aşırı zenginlik ve yoksulluğun kaldırılması; milletlerarası anlaşmazlıklarda hakemlik yapacak bir dünya mahkemesinin kurulması; hizmet ruhu ile yapılan çalışmanın ibadet derecesine yükseltilmesi; insan toplumunun hakim prensibi olarak adaletin ve bütün milletleri ve kavimleri koruyacak bir siper olarak dinin yüceltilmesi; insanlığın en büyük hedefi olarak devamlı ve evrensel barışın korunması prensiplerini açıkladı

 

Hz.Abdülbaha’nın mesajının özünde, insanlığın birleşmesi ve Tanrı Melekutu’nun yeryüzünde kurulması için uzun zamandır vaat edilen Günün gelmiş olduğunun duyurulması vardı. Bu Melekut, Hz.Abdülbaha’nın mektuplarında ve konuşmalarında ortaya konduğu gibi, geleneksel din öğretilerinden bilinen doğaüstü varsayımların hiçbirisine dayanmıyordu. Tersine, Hz.Abdülbaha, insanlığın reşitlik çağını ve insan potansiyellerinin her alanda gelişiminin bir taraftan evrensel ruhani değerler ve diğer taraftan o zaman hayal dahi edilemez maddi ilerlemeler arasındaki etkileşimin meyvesi olacağı bir dünya medeniyetinin ortaya çıkışını ilan etti.

 

O, bu amaca ulaşma yolunun halihazırda ortaya çıkmış olduğunu söylüyordu. İhtiyaç duyulan, harekete geçme isteği ve devam etme inancı idi:

Hepimiz milletlerarası barışın iyi olduğunu, yaşam sebebi olduğunu biliriz, fakat irade ve hareket gereklidir. Bu yüzyıl aydınlık yüzyıl olduğuna göre barışa ulaşma kapasitesi temin edilmiştir. Bu fikirlerin insanlar arasında hareketle sonuçlanacak bir derecede yayılacağı muhakkaktır.

 

Hiç eksilmeyen nezaket ve saygı ile ifade edilmekle beraber, yeni Zuhurun prensipleri hem özel hem de genel karşılaşmalarda taviz vermeden göz önüne serildi. Aynı şekilde, Hz.Abdülbaha’nın davranışları da kullandığı sözler kadar etkili ve güzeldi. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Hz.Abdülbaha’nın Hz.Muhammed’le ilgili referansları Hıristiyan gruplara hitaplarına dahil etme ustalığından ve hem Hıristiyanlık’ın hem de İslamiyet’in ilahi kaynağının doğruluğunu San Francisco’da Emanu-El Tapınağı’ndaki topluluğa güçlü biçimde kanıtlamasından başka hiçbir şey dinin temelinin bir olduğuna dair Bahai inancını daha açık bir şekilde iletmemiştir. Onun, her yaştan kadında, erkeklerle tam olarak eşit ruh ve akıl kapasitelerine sahip oldukları güvenini uyandırma yeteneği, Kendi verdiği yemekte ve seçkin ev sahibelerinin verdiği yemeklerde hem siyah hem de beyaz konukları içtenlikle karşılayarak Hz.Bahaullah’ın ırk birliği hakkındaki öğretilerinin anlamını tahrik edici olmadan açıkça göstermesi ve Bahai hareketinin tüm yönlerinde birliğin hakim önemi konusundaki ısrarı gibi, yaşamın ruhani ve pratik yönlerinin birbirini etkilemesinin zorunlu olma biçiminin bu ispatları, inananlar için yeni bir fırsatlar dünyasının pencerelerini ardına kadar açıyordu. Bu meydan okumaların ifade edildiği koşulsuz sevgi ruhu, Hz.Abdülbaha’nın hitap ettiği kişilerin korkularına ve kuşkularına galip gelmeyi başardı.

 

Emrin umumi açıklanışına harcadığı çabadan daha da büyüğü, Hz.Abdülbaha’nın inananların Hz.Bahaullah’ın Zuhuru’nun ruhani gerçeklerine dair anlayışlarını derinleştirmeye adadığı zaman ve enerji idi. Şehirden şehre ve sabah erkenden akşam geç vakitlere kadar, göreviyle ilgili umumi taleplerin ele alınmadığı zamanlar, ahbapların sorularına cevap vermeye, ihtiyaçlarını karşılamaya ve onlara kabul ettikleri Emrin tanıtılmasına her birinin yapabileceği katkılara bir güven ruhu aşılamaya bırakılıyordu. Hz.Abdülbaha’nın Chicago’ya ziyareti, bir tanesi halen Aşkabat’ta devam etmekte olandan ilham alan ve ayrıca bu kavrama Hz.Abdülbaha tarafından verilen önemden cesaret alan bir proje olan Batıdaki ilk Bahai İbadet Evi’nin temel taşını Kendi elleriyle koymasına fırsat sağladı.

 

Meşrek-ül-Ezkar insanlık dünyasındaki kuruluşların en büyüklerinde biridir ve onun ayrıntıları çoktur. Meşrek-ül-Ezkar bir ibadet yeri olduğu halde hastane, eczane, yolcuların konak yeri, öksüzlerin okulu ve yüksek bilimleri okutan bir üniversite ile de bağlantısı vardır.… Umarım, Amerika’da şimdilik Meşrek-ül-Ezkar kurulsun ve zamanla hastane, okul, üniversite, eczane ve yolcuların konak yeri de sonsuz düzen içinde yapılsın.

 

İran’da aynı zamanda ortaya çıkan süreçle ilgili olarak, ancak gelecekteki tarihçiler Batı seyahatlerinin bu boyutunun yaratıcı gücünü yeterli derecede takdir edebileceklerdir. Anılar ve mektuplar, Hz.Abdülbaha ile kısa karşılaşmaların bile Emrin büyümesi ve sağlamlaşması için uğraşan sayısız Batılı Bahaiyi, takip eden çaba ve fedakarlık yıllarında ayakta tuttuğunu göstermiştir. Misak’ın Merkezi’nin Kendisi tarafından böyle bir müdahale olmaksızın, İranlı dindaşlarının Babi ve ilk Bahai tarihinin destansı olaylarına ebeveynlerin ve bunların ebeveynlerinin uzun süren katılımından aldıkları ruhani mirastan tamamen yoksun olup, bu kadar hızlı bir şekilde Emrin onlardan istediğini kavrayabilen ve ilgili yıldırıcı görevleri üstlenebilen küçük Batılı inanan gruplarını hayal etmek olanaksızdır.

 

Onu dinleyenler, ekseni insan ırkının birliğinin kabulü olan büyük bir uygarlaştırma sürecinin sevgi dolu ve kendinden emin yürütücüleri olmaya çağrıldılar. Görevlerini üstlenmek üzere ayağa kalkarlarken, O, Tanrının bu Günde insanoğluna bahşetmiş olduğu tamamen yeni kapasiteleri hem kendilerinde hem de başkalarında ortaya çıkmış görecekleri sözünü verdi:

 

Dünyanın canlılığı ve insanlık vücuduna yaşam ruhu olmalısınız. Kıdem Cemali ve İsm-i Azam’ın sonsuz ışınlarla dünya ufkundan parladığı bu yepyeni Devir’de, Tanrı’nın Sözü, beşeri nitelikleri etkisiz bırakacak bir güç ve kudreti insan gerçeğine vermiş ve her şeyi yenen bir kuvvetle tüm insanları birlik denizinde toplatmıştır.

 

Aralarında kurulan birliğin onların Din’in gerçeklerini ifade etmeyle ilgili etkin bireysel tarzlarını engellemediği gerçeğinden başka belki de hiçbir şey, inananların bu çağrıya verdikleri karşılığı böyle çarpıcı bir şekilde göstermemektedir. Birey ve toplum arasındaki ilişki her zaman toplumun gelişmesindeki en meydan okuyucu meselelerden birisi olmuştur. Onların birçoğunu, özellikle en aktif ve yaratıcı olanları nitelendiren yüksek kişilik derecesinin farkında olmak için ancak Batıdaki ilk Bahailerin yaşamlarının hikayelerini üstünkörü de olsa okumalıdır. Genel olarak onlar, ancak o zamanki yaygın çeşitli ruhani ve sosyal hareketlerin yoğun araştırılmasından sonra Emri bulmuşlardı ve çağdaşlarının kaygıları ve merakları ile ilgilin bu geniş anlayış şüphesiz onların Emrin bu kadar etkin mübelliğleri olmalarına yardım etmişti. Bununla birlikte, aralarındaki geniş ifade ve anlayış gücünün, onların veya inanan arkadaşlarının Emrin asıl cazibesi olan kolektif birliği kurmaya katkıda bulunmalarını engellemediği de aynı derecede açıktır. Dönemin anıları ve tarihi hikayeleri, birey ve toplumun bu dengesinin sırrının, bütün inananları Hz.Abdülbaha’nın sözlerine ve örneğine bağlayan ruhani bağ olduğunu açığa çıkarmaktadır. Bir bakıma Hz.Abdülbaha onların hepsi için Bahai Emri idi.

 

Hz.Abdülbaha’nın Batı görevi ile ilgili hiçbir tarafsız inceleme, Emri kabul etmiş olanların sadece küçük bir sayısının ve Onun sözlerini dinlemek için akın etmiş olan halk grupları arasındaki çok az kişinin, Onun mesajının saklı anlamlarına dair nispeten belirsiz bir anlayıştan çok bu paha biçilmez fırsatlardan geldiği ciddi olgusunu hesaba katmayı ihmal edemez. Hz.Abdülbaha dinleyicilerinin bu sınırlamalarını takdir ederek, onları sırf sosyal liberalizm ve hoşgörünün çok ötesinde bir bilinç seviyesine çağıran davranışları Batılı inananlarla ilişkilerinde ortaya koymada tereddüt etmedi. Bu gibi aracılıkların bir türünü simgelemesi gereken bir örnek, birisi siyah diğeri beyaz olan Louis Gregory ile Louise Mathew’un evlenmelerini teşvik etmedeki ince fakat etkileyici rolü idi. Bu girişim, meydan okumanın özdeki anlamlarına cevap vermede üyeleri ne kadar ürkek ve yavaş olsa da Amerikan Bahai toplumu için ırk birliğinin gerçek anlamı konusunda bir standart teşkil ediyordu.

 

Hz.Abdülbaha’nın amaçların hakkında derin bir anlayış olmadan bile, Onun mesajını benimseyenler genellikle büyük kişisel bedelle, öğrettiği prensiplere pratik ifade vermeye koyuldular. Uluslararası barış davasına bağlılık, toplumun birliğine zarar veren aşırı zenginlik ve yoksulluğun kaldırılması, millet, ırk ve diğer önyargıların üstesinden gelinmesi, kız ve erkek çocuklarının eğitim eşitliğini teşvik etme, gerçeğin araştırılmasını engellemekte olan eski dogmalar prangasından kurtulma ihtiyacı gibi medeniyetin ilerlemesinin bu prensipleri güçlü bir etki yapmıştı. Hz.Abdülbaha’nın dinleyicilerinin pek azının kavradığı—belki de kavrayabildiği—şey, toplumun tüm yapısındaki devrimsel değişim ve insan doğasının nihai çözümlemede tutum ve davranışta gerekli değişimleri tek başına meydana getirebilecek olan İlahi Kanun’a gönüllü boyun eğmesi idi.

 

İnsanlığın birey ve toplum yaşamının yaklaşmakta olan değişimiyle ilgili bu vizyonun anahtarı, Hz.Abdülbaha’nın Hz.Bahaullah’ın Misakı’nı ve Kendisinin bunda oynaması istenilen merkezi rolü Kuzey Amerika’ya varışından hemen sonra ilanı idi. Hz.Abdülbaha’nın kendi sözleriyle:

 

Hz.Bahaullah’ın zuhurunun geçmiş peygamberlerin herhangi birisi tarafından verilmeyen özel bir öğreti olan en büyük özelliğine gelince: Bu, Misak’ın Merkezi’nin atanması ve tayin edilmesidir. O, bu tayin ve hüküm ile, herhangi bir kimsenin yeni bir inanç mezhebi ya da hizbi meydana getirmesini imkansız kılarak, Tanrı’nın dinini ayrılıklara ve bölünmelere karşı korumuş ve muhafaza etmiştir.

 

Hz.Abdülbaha, amacı için New York şehrini seçerek ve onu “Misak Şehri” olarak isimlendirerek, Dinlerinin Kurucusu’nun Vahyinin eksiksiz yorumlanması için O’nun tarafından  verilen yetkiyi Batılı inananlara gösterdi. Çok saygın bir inanan olan Laura Getsinger’in, Hz.Abdülbaha’nın geçici olarak oturduğu evde toplanmış olan Bahai grubu, Onun Kendisinin aşağıya inerek Misak’ın saklı anlamlarının bazıları hakkında genel terimlerle konuşmasından sonraki bu tarihi ilan için hazırlaması Hz.Abdülbaha tarafından istenmişti. Bu görev arkadaşına verildiği sırada Farsça tercümanlardan birisiyle beraber üst kattaki odada bulunmakta olan Julieth Tompson bu olayların kaydını miras bırakmıştır. Hz.Abdülbaha’nın şunları söylediğini aktarmaktadır:

 

- Hz.Bahaullah tarafından tayin edilen Misak Benim. Ve kimse O’nun Sözü’nün yanlış olduğunu kanıtlayamaz. Bu Hz.Bahaullah’ın Vasiyetnamesi’dir. Onu Kutsal Akdes Kitabı’nda göreceksiniz. Gidin ve “Bu aranızdaki Tanrı Misakı’dır” diye ilan edin.

 

Hz.Şevki Efendi’nin sözleriyle “[bu] Emri devam ettirecek, bütünlüğünü sağlayacak, hiziplerden koruyacak ve dünyaya yayılmasını hızlandıracak” Vasıta olarak Hz.Bahaullah tarafından kurulan Misak, neredeyse suudundan hemen sonra Hz.Bahaullah’ın kendi ailesinin üyeleri tarafından bozulmuştu. Ahdimin Kitabı, “Dal” Suresi ve bağlantılı belgelerle Hz.Abdülbaha’ya verilen yetkinin, Emri kişisel menfaatlerine çevirme gizli ümitlerini boşa çıkardığını bilen bu kişiler, önce Arz-ı Akdes’de ve sonra Bahai toplumunun en önemli kısmının toplandığı İran’da Onun makamını baltalamak için ısrarlı bir kampanyaya başladılar. Bu entrikalar başarısız olunca, hemen Osmanlı yönetiminin endişelerini ve onun Filistin’deki temsilcilerinin para hırslarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştılar. “Genç Türk Devrimi” nakızların planlarına bulaşmış olan birkaçı dahil önde gelen yetkililerden otuz bir kadarını asarak İstanbul’daki rejimi yıkınca bu umut da yıkıldı.

 

Batıda ise, Hz.Abdülbaha’nın ilk vekalet yıllarında, Onun tarafından gönderilen temsilciler, Amerikalı inananların birçoğunu Emir’le tanıştırmış birey olan ve buna zıt biçimde Kutsal Aile’deki nakızlarla ortaklık içinde bir liderlik mevkii sağlamayı amaçlamış İbrahim Hayrullah’ın entrikalarını başarılı bir şekilde karşıladılar. Bu gibi deneyimler kuşkusuz, Batılı inananları, Hz.Abdülbaha’nın makamını resmen ilanına ve Onun inananları böyle bölücü etmenlerle herhangi bir ilişkiden sakınmalarını buyurduğu kararlılığa hazırlamıştı: “Kimi zayıf, kaprisli, kötü niyetli ve bilgisiz kimseler … İlahi Misak’ı ve Vasiyetname’yi yok etmeye ve içinde balık avlayabilecekleri berrak suyu bulandırmaya çalışmışlardır.”32 Bununla birlikte, yeni toplumlar fikir ayrılıklarının üstesinden gelmeye ve insanın sürekli hizipçiliğe kapılmasına karşı koymaya çabalarlarken, yeni Dinin bu büyük düzenleyici yasasının saklı anlamlarının ortaya çıkması ancak yavaş yavaş olacaktı.

 

Günümüz için Tanrı Vahyi’nin yaratacağı bir birlik ve barış dünyası vizyonunu hem genel hitaplarda hem de özel görüşmelerde sergilerken, Hz.Abdülbaha hem Emir hem de dünya için en yakın ufukları kaplayan tehlikeler hakkında kesin biçimde uyarıda bulunuyordu. Hz.Abdülbaha her ikisi için, Hz.Şevki Efendi’nin sözleriyle “eşi görülmemiş şiddette bir kışı” önceden görmekteydi.

 

Tanrı Emri için, bu kış Misak’la ilgili büyük acı veren ihanetleri gerektirecekti. Kuzey Amerika’da, kişisel liderlik tutkuları gerçekleşmemiş az sayıda inananın kararsızlığı, bazı inananların imanına zarar vererek ve başka kimseleri Emre katılmaktan kolayca uzak tutarak, toplum için devam eden bir sıkıntı kaynağı olarak kaldılar. İran’da da dostların imanı, Hz.Abdülbaha’nın Batı’daki çalışmasına hizmet eden başarılı kimselerde gördüklerine inandıkları kendini yüceltme olanakları için aniden harekete geçen hırslı bireylerin entrikalarıyla defalarca denendi. Her iki durumda da bu gibi yüz çevirmeler, sonuçta, sağlam inananların bağlılığını artıracaktı.

 

Hz.Abdülbaha genel olarak insanlığı da, yaklaşmakta olduğunu gördüğü felaketin ürkütücü koşulları bakımından uyarıyordu. Dünya insanlarının acısını bir dereceye kadar hafifletebilecek uzlaşma çabalarının ivediliğini vurgularken, Onu dinleyenleri tehlikenin büyüklüğü konusunda şüphede bırakmıyordu. Seyahatin basında özellikle geniş yer bulduğu Montreal’deki büyük gazetelerden birinde şu haber veriliyordu:

Abdülbaha, “Bütün Avrupa savaşa hazırlanan bir ordugah olmuş. Bu savaş hazırlıkları muhakkak büyük bir savaşla sonuçlanacaktır. Silahlanmalar savaşı doğurur. Bu büyük cephanelik ister istemez patlayacak. Böyle bir görüş için kehanette bulunmaya gerek yok. Sadece mantıklı düşünmeye dayanıyor” dedi.

 

Kuzey Amerika boyunca “Barış Öncüsü” olarak çağrılan Zat, Liverpool’a gitmek üzere 5 Aralık 1912’de New York’tan gemi ile yola çıktı. Londra ve diğer İngiliz şehirlerindeki nispeten kısa kalışlardan sonra, yazılı Arapça ve Farsça’sı Hz.Abdülbaha’nın gereksinimlerini karşılayan Hippolyte Dreyfus’un hizmetlerini gördüğü Paris’e yeniden birkaç hafta ayırarak bazı Avrupa şehirlerini ziyaret etti. Avrupa kıtasının kültür başkenti olarak kabul edilen Paris, Doğu ülkeleri dahil dünyanın birçok tarafından gelen ziyaretçiler için bir ilgi merkeziydi. Bu şehre iki uzun ziyareti esnasında yaptığı konuşmalar genellikle başka yerde tartışılmış büyük sosyal meselelere değinseler de, özellikle Onunla karşılaşma ayrıcalığına sahip olanların kalplerini ister istemez derinden etkilemiş olan bir özel ruhaniyetle ayırt edildikleri görülmektedir:

 

Azminizi şimdikinin üstüne çıkarın ve geleceğe güvenle bakın! Bugün tohum ekilmekte, tane toprağa düşmektedir, ancak harikulade bir ağaç olacağı ve dallarının meyve ile yüklü olacağı güne bakınız. Bu günün ağarmış olmasına sevininiz ve memnun olunuz, onun gücünü kavramaya çalışınız, çünkü o gerçekten harikadır.

 

13 Haziran 1913 sabahı Hz.Abdülbaha Marsilya’dan S. S. Himalaya vapuruna binip dört gün sonra Mısır’daki Port Said’e vardı. Hz.Şevki Efendi’nin “Onun tarihi yolculukları” diye adlandırdığı şey, 5 Aralık 1913’de Hayfa’ya dönüşle sona eriyordu.

 

Hz.Abdülbaha’nın Montreal Daily Star’ın yazı işleri müdürüne verdiği demeçten hemen hemen iki yıl sonra, o derece sarhoş edici bir özgüven düşüncesine sahip olan ve kurumları zapt edilemez görünen dünya aniden çöküyordu. Felaketin genel olarak Avusturya-Macaristan imparatorluk tahtının varisinin Sarajevo’da öldürülmesi ile ilişkisi vardır ve tabi doğrudan I. Dünya Savaşı’na yol açan “onur” için yapılan gaflar, pervasız tehditler ve budalaca istekler silsilesi bu nispeten küçük olayla ateşlendi. Ama gerçekte, Hz.Abdülbaha’nın işaret ettiği gibi, yüzyılın ilk bütün on yılındaki ön “gürlemelerin” Avrupa liderlerini mevcut düzenin nazikliğine karşı uyarmış olması gerekirdi.

 

1904-1905 yıllarında Japon ve Rus imparatorlukları, Rus imparatorluğunun neredeyse tüm deniz kuvvetlerinin yok olmasına ve uzun süren iç ve dış yankılara sahip olacak bir küçük düşürülme olan topraklarını teslim etmesine yol açan şiddetli bir savaşa girmişlerdi. Yüzyılın bu başlangıç yıllarında Fransa ve Almanya arasında Kuzey Afrika’daki emperyalist amaçlarla ilgili savaşın çıkması, ancak başka güçlerin kendi çıkarlarından dolayı müdahaleleri ile iki defa güçlükle önlenmişti. 1911’de İtalyanların tutkuları aynı şekilde, şimdi Libya olan yerin Osmanlı imparatorluğundan alınmasıyla uluslararası barış için tehlikeli bir tehdide neden oldu. Almanya, büyüyen bir düşman ittifaklar ağının zorunlu kıldığını düşünerek, önceden kabul edilmiş İngiliz önderliğini kaldırmaya yönelik muazzam bir donanma kurma programına başladığında, uluslararası kararsızlık daha da artmıştı.

 

Romanov, Hapsburg ve Osmanlı İmparatorluklarına tabi insanlar arasındaki gerginlikler bu anlaşmazlıkları daha kötü bir duruma sokuyordu. Kendilerini sindiren köhne sistemlerin bağını koparacak olan bazı olayların olmasını bekleyen Polonyalılar, Çekler, Slovaklar, Baltıklılar, Romenler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Yunanlılar, Makedonlar, Slavlar ve Arnavutlar kurtuluş günlerini iple çekiyorlardı. Mevcut düzendeki bu çatlaklar ağını yorulmak bilmez bir şekilde kendi çıkarları için kullananlar, bir komplolar, direniş grupları ve ayrılıkçı örgütler sürüsüydü. Bir uçtaki hemen hemen anlamsız anarşi ile diğerindeki keskin bilenmiş ırkçı ve milliyetçi saplantılar arasında gelip giden ideolojilerden esinlenen bu yer altı güçleri aynı saf kanaati paylaşıyorlardı: eğer hedefleri haline gelen hakim düzenin dikkate değer kısmı bir yolunu bulup alt edilebilirse, onların amaçlarını destekleyen insan kesiminin doğasında olan asalet—veya genel olarak insanoğlunun varsayılan asaleti—kendi kendine yeni bir özgürlük ve adalet çağını temin eder.

Şiddetli değişimin bu istekli aracıları arasında yalnız bir tek geniş tabanlı hareket, dünya devrimi hedefi yönünde sistematik olarak ve insafsız açıklıkla ilerlemekteydi. Hem entelektüel güdüsünü hem de nihai zaferine olan sarsılmaz bir güveni on dokuzuncu yüzyıl ideologu Karl Marx’ın yazılarından alan Komünist Parti, Avrupa ve diğer çeşitli ülkeler boyunca kendini adamış taraftar grupları kazanmayı başarmıştı. Sahibinin hem insan bilincine hem de sosyal örgütlenmeye neden olan güçlerin doğasının gerçekte maddi olduğunun şüphesizliğini göstermiş dehasından emin olan Komünist hareket, hem dinin hem de “burjuva” ahlak standartlarının geçerliliğini reddediyordu. Onun bakışıyla Tanrıya inanç, insanoğlunun müptelası olduğu, sadece peş peşe gelen iktidar sınıflarının batıl inancı kitleleri köle etmek için bir araç olarak kullanmasına izin vermiş olan bir sinir zayıflığıydı.

Gurur ve akılsızlığın hazırlamış olduğu büyük dünya yangınına doğru yollarında körü körüne yavaşça ilerleyen dünya liderleri için, bilim ve teknoloji ile atılan bu büyük adımlar aslında rakipleri üzerinde bir askeri üstünlüğe sahip olma vasıtasını temsil ediyorlardı. Fakat endişeli milletlerin Avrupalı muhalifleri, onların tebaası olabildikleri çok fakir ve büyük ölçüde eğitimsiz sömürge nüfusları değillerdi. Askeri donanımın bu şekilde uyandırdığı sahte güven, kara ordularını ve donanmaları en gelişmiş modern silahlarla donatmak ve bunu mümkün olduğu kadar muazzam bir çapta yapmak için amansız bir yarışa yol açtı. Makineli tüfekler, uzun menzilli toplar, “ağır toplu deniz zırhlıları”, denizaltılar, kara mayınları, zehirli gazlar ve uçakları bombardıman saldırıları için donatma imkanları, bir yorumcunun “ölüm teknolojisi”35 dediği şeyin özellikleri olarak meydana çıkıyordu. Bu yok etme araçlarının hepsi, Hz.Abdülbaha’nın uyarmış olduğu gibi, yaklaşan harbin gidişatı esnasında konuşlandırılıp detaylandırılacaktı.

 

Bilim ve teknoloji de, hakim olan düzen üzerinde daha güç fark edilen başka baskılar uygulamaktaydı. Silahlanma yarışıyla canlanan büyük ölçekli sanayi üretimi, nüfusların kent merkezlerine kaymasını hızlandırmıştı. Önceki yüzyılın sonuna kadar bu süreç, halihazırda, miras kalan ahlaki değerlere ve bağlılıklara zarar veriyor, artan sayıda insanı sosyal değişimin meydana getirilmesi için alışılmadık fikirlere maruz bırakıyor ve önceden sadece toplumun seçkin kesimleri için elde edilebilen maddi çıkarlar için kitlesel iştahları kabartıyordu. Nispeten despot sistemlerin yönetiminde bile halk, sivil otoritenin etkinliğinin onun geniş halk desteği kazanma yeteneğine bağlı olduğu boyutu algılamaya başlıyordu. Bu sosyal gelişmelerin beklenmedik ve geniş çapta sonuçları olacaktı. Savaş durmaksızın süreceği ve budalalıklarına düşüncesizce inanma sorgulanacağı için, her iki taraf ordularındaki askere alınmış milyonlarca insan, çektikleri acıları kendi içlerinde anlamsız ve kendilerinin ve ailelerinin iyiliği açısından faydasız göreceklerdi.

 

Teknolojik ve ekonomik değişimin bu saklı anlamları ötesinde, bilimsel ilerleme, Hz.Bahaullah’ın “her öğrendiği şeyin karartıcı tozu” demiş olduğu neredeyse farkına varılmadan kalan örtü olan insan doğası hakkındaki basit varsayımları teşvik eder gibi görünüyordu. Bu dikkatle gözden geçirilmemiş görüşler kendilerini giderek genişleyen gruplara sirayet ettiriyorlardı. Popüler basında yaratılan heyecan, bir taraftan bilim adamları ya da alimler ve diğer taraftan ilahiyatçılar ya da nüfuzlu din adamları arasındaki ateşli tartışmalar, genel eğitimin hızlı yayılmasıyla birlikte hem kabul edilmiş dini doktrinlerin hem de geçerli olan ahlaki değerlerin otoritesine zarar vermeye devam ediyordu.

 

Yeni yüzyılın bu depremsel güçleri, 1914’de Batı dünyasının karşı karşıya geldiği durumu şiddetle patlamaya hazır hale getirmek üzere birleşiyorlardı. Bu yüzden, büyük yangın başladığı zamanki kabus, düşünen zihinlerin en kötü korkularını çok geride bırakıyordu. Etraflıca analiz edilen I. Dünya Savaşı afetini tekrar gözden geçirmek bu noktada bir amaca hizmet etmeyecektir. İstatistiklerin kendisi neredeyse insan aklının alamayacağı ölçüdedir: tarihin gördüğü en korkunç cehenneme itilerek, sekiz milyonu savaş sırasında ölen ve on milyonu veya daha fazlası sakat bırakan yaralanmalar, yanmış ciğerler ve dehşet verici şekil bozuklukları ile kalıcı olarak sakat kalan tahminen altmış milyon insan.37 Tarihçiler toplam mali kaybın, Avrupa’nın toplam sermaye varlığının önemli kısmını yok ederek otuz milyar dolara ulaşmış olabileceğini belirtmişlerdir.

 

Bu gibi muazzam kayıplar dahi yıkımın tam kapsamını göstermemektedir. Başkan Woodrow Wilson’u o zamana kadar neredeyse kaçınılmaz hale gelmiş olan savaş ilanını Birleşik Devletler Kongresi’ne sunmaktan geri tutan etmenlerden birisi, arkadan gelecek manevi hasarın farkında oluşuydu. Vizyonunu hem Hz.Abdülbaha’nın hem de Hz.Şevki Efendi’nin övmüş olduğu bir devlet adamı olan bu fevkalade insanı karakterize eden üstünlükler arasında yer alan şey, o zamana kadar Avrupa’yı içine çekmekte olan trajedinin insanın tersine çevirme kapasitesini aşan ve en kötü mirası olacak insan doğasının vahşileşmesini anlamasıydı.

 

Dört yıllık savaşta insanlığın yaşadığı acının büyüklüğü- ve insan doğasının uygarlaşmasının uzun ve acı veren süreci için ortaya çıkan gerileme üzerinde tefekkür etme, Hz.Abdülbaha’nın sadece iki ya da üç yıl önce hem Londra, Paris, Viyana, Budapeşte ve Stuttgart gibi Avrupa şehirlerindeki hem de Kuzey Amerika’daki dinleyicilere hitap etmiş olduğu sözlere trajik güç verir. O, Montreal’de Bay ve Bayan Sutherland Maxwell’in evindeki bir akşam konuşmasında şöyle demişti:

 

Bugün insanlık dünyası karanlıkta yürümekte, çünkü Tanrı dünyasından haberi yok. Bu nedenledir ki Tanrının işaretlerini insanların kalplerinde görmüyoruz. Ruhulkuds’ün gücünün etkisi yoktur. İnsanlık dünyasında Tanrısal bir ruhani aydınlanma meydana gelip ilahi bilgi ve kılavuzluk göründükten sonra, aydınlık gelir, yeni bir ruh doğar, yeni bir kudret iner ve yeni bir yaşam verilir. Hayvan aleminden insan alemine doğuş gibidir.… Dua edeceğim ve aynı şekilde sizler de dua etmelisiniz ki, böyle göksel bir bağış gerçekleşebilsin, çatışma ve düşmanlık uzaklaştırıp savaş ve kan dökme kaldırılabilsin, kalpler manevi iletişim kurabilsin ve bütün insanlar aynı çeşmeden içebilsinler.

 

Yenilmiş düşmanlara Müttefik güçler tarafından zorla kabul ettirilen kinci barış antlaşması, Hz.Abdülbaha ve Hz.Şevki Efendi’nin işaret etmiş olduğu gibi, ancak bir başka ve çok daha korkunç çatışmanın tohumlarını ekmede başarıya ulaştı. Mağluplardan talep edilen fahiş tazminatlar—ve az ya da çok bütün tarafların sorumlusu oldukları bir savaşın tüm suçunu onların üstlenmesini isteyen adaletsizlik—Avrupa’daki morali bozuk insanları, onların aksini düşünmüş olamayacakları totaliter yardım vaatlerini kabul etmeye hazırlayacak olan faktörler arasında bulunuyorlardı.

 

İki yönlü olarak, yenilgiye uğrayanlardan istenen tazminatlar ne kadar yıpratıcı olsa da, galip sayılanlar zaferlerinin—ve ona güç sağlamış olan kayıtsız şartsız teslim talebinin—aynı derecede aciz bırakan bir bedele ulaşmış olduğunun şok edici anlayışına karşı uyandılar. Şaşırtıcı derecedeki savaş borçları, bu Avrupa devletlerinin gezegenin geri kalanının üç yüzyıl boyunca emperyalist sömürülmesiyle kazanmış oldukları ekonomik hakimiyeti ebediyen sona erdiriyordu. Yaklaşan yılların güçlüklerini karşılamak üzere acilen ihtiyaç duyulacak olan milyonlarca genç insanın ölümü asla telafi edilemeyecek bir kayıp oldu. Gerçekten, sadece dört yıl kadar önce medeniyetin ve dünyada sözü geçerliliğin görünürdeki doruğunu temsil etmiş olan Avrupa’nın kendisi, bu üstünlüğü bir darbede kaybetti ve takip eden yıllar boyunca Kuzey Amerika’da yükselen yeni bir güç merkezine yardımcı olma statüsüne doğru değişmez geçişe başladı.

 

Başlangıçta, Woodrow Wilson tarafından düşünülen geleceğe dair vizyon şimdi gerçekleşecek gibi görünüyordu. Avrupa’nın her tarafındaki tebaalar, yeni bir ulus devletler silsilesinin eski imparatorluklarının yıkılmasından ortaya çıkarak kendi kaderlerini çizme özgürlüğünü elde ettikleri için bu durumun olduğu kısmen doğrulanıyordu. Ayrıca, başkanın “Ondört Nokta”sı, milyonlarca Avrupalının düşüncesinde, Müttefik güçler arasındaki lider arkadaşlarından en dik kafalıların bile onun arzularını büsbütün hiçe sayamayacağı kadar büyük bir ahlaki otoriteye sahip genel demeçlerini kısaca veriyordu. Barış antlaşmasının metnindeki sömürgeler, sınırlar ve hükümler üzerindeki münakaşalara rağmen, Versailles anlaşması en sonunda, milletler arasındaki gelecekteki anlaşmazlıkları düzeltebilmesi ve uluslararası meseleleri uyumlu hale getirebilmesi umulan bir kurum olan önerilen Milletler Cemiyeti’nin hafifletilmiş bir biçimini dahil ediyordu.

 

Hz.Şevki Efendi’nin bu tarihi girişim hakkındaki yorumu, bu çalkantılı yüzyılın olaylarını anlamaya çalışan her Bahai tarafından tefekkür edilmeye layıktır. O, dünya barışının doğuşuyla ilişkisi olan birbiriyle yakından ilgili iki gelişmeyi tanımlayarak, onların “zamanı geldiğinde tek bir görkemli sonuçla tamamlanmak üzere kaderlerinin çizilmiş” olduğu gerçeği üzerine vurgu koymaktadır. Emrin Velisi, birincisini Kuzey Amerika kıtasındaki Bahai toplumunun görevi ile; ikincisini de bir millet olarak Birleşik Devletler’in kaderi ile ilişkili olarak tanımlamaktadır. Hz.Şevki Efendi, birinci dünya savaşının çıkmasına kadar uzanan bu ikinci olgudan bahsederek şunu yazmaktadır:

 

O, ilk hızını, bu cumhuriyeti ilk defa Eski Dünya’nın kaderi ile yakından birleştiren Başkan Wilson’ın Ondört Nokta’sınının belirlenmesinden alıyordu. Bu cumhuriyetin başkanın meydana getirmek için emek harcamış olduğu yeni doğan Milletler Cemiyeti’nden ayrı tutulmasıyla ilk başarısızlığına uğruyordu… O, yol ne kadar uzun ve dolambaçlı olsa da, bir dizi zaferler ve yenilgilerden geçerek, Doğu ve Batı yarıkürelerin siyasal birleşmesine, bir dünya hükümetinin ortaya çıkıp Hz.Bahaullah’ın kehanette bulunduğu ve Eşiya Peygamberin habercisi olduğu Küçük Barış’ın kurulmasına önderlik etmelidir. Sonunda, Hz.Bahaullah’ın Dini’nin Altın Çağ’ında En Büyük Barış’ın bayrağının açılmasıyla sonuçlanmalıdır.

 

Bu yüzden, Amerikan başkanının çabalarına ilham vermiş olan kavramın kaderi ne kadar trajik oldu. Görülür hale gelen Cemiyet ölü doğmuştu.  Yasama, yargı, yürütme ve destekleme bürokrasisi gibi özellikleri içerse de, görünüşte icra etmek üzere tasarlandığı iş için hayati olan otoritesi tanınmamıştı. On dokuzuncu yüzyılın sınırsız milli dayanışma kavramına kilitlenip, etkin harekete büyük ölçüde engel olan bir gereksinme olarak sadece üye devletlerin aynı fikirde uzlaşmasıyla kararlar alabiliyordu. Dünyanın en güçlü devletlerinin bazılarını dahil etme eksikliğiyle sistem boşluğu da ortaya çıkmıştı: Almanya savaştan sorumlu mağlup bir millet olarak reddedilmişti, Bolşevik rejimi nedeniyle başlangıçta Rusya’nın girişi kabul edilmedi ve Birleşik Devletler’in kendisi Kongre’deki dar görüşlü partizanlığın bir sonucu olarak Cemiyet’e girmeyi ya da antlaşmayı onamayı reddetti. İki yönlü olarak, yeni meydana getirilen ulus-devletlerde yaşayan etnik azınlıkları korumak için yürütülen isteksiz çabalar, Avrupa’nın devam eden kendi kardeşini öldürme çatışmalarında kullanılacak silahlardan daha önemsiz bulunuyordu.

 

Sözün kısası, görülmemiş bir şiddet salgınının uygar davranışın miras kalan kalelerine zarar verdiği insanlık tarihinin bu hassas anında, Batı dünyasının politik liderleri, bu felaketin deneyiminin doğurduğu ve gelecekte yatan çok daha büyük acıyı tek başına hafifletebilecek bir alternatif uluslararası düzen sistemini zayıflatmışlardı. Hz.Abdülbaha’nın kehanet dolu kelimeleriyle: “Hükümdarların ve milletlerin ağızlarından aralıksız … Barış, Barış kelimeleri duyuluyor, oysa sönmemiş kin ateşleri kalplerinde hala için için yanmaktadır.” 1920’de şunları ilave ediyordu: “Dünyanın bugün mustarip olduğu hastalıklar çoğalacak; onu saran karanlık derinleşecektir.… Mağlup Güçler başkaldırmayı sürdürecekler, savaşın ateşini yeniden yakabilecek her tedbire başvuracaklardır.”

 

Savaş cehennemi dünyayı içine çekmekteyken, Hz.Abdülbaha, dikkatini vekaleti döneminde kalan bir büyük göreve, hem İslam hem de Batı toplumunda aldırılmamış ya da karşı konulmuş olan mesajın Yeryüzünün en uzak köşelerine duyurulmasını sağlamaya çeviriyordu. Bu amaç için tasarladığı araç, dördü Kuzey Amerika Bahai toplumuna hitap eden ve ilave on tanesi de o toplumun belirli beş kesimine hitap eden İlahi Plan’dı. Hz.Bahaullah’ın Kermil Levhi ve Hz.Abdülbaha’nın Vasiyetnamesi ile birlikte, İlahi Plan Levihleri Hz.Şevki Efendi tarafından Emrin “Beratlar”ından üçü olarak tanımlanmıştı. 1916 ve 1917’de savaşın en karanlık günlerinde açıklanan İlahi Plan, küçük Amerikalı ve Kanadalı inananlar kitlesini Tanrı Emri’ni gezegenin her tarafında kurmada liderlik rolünü üstlenmeye çağırıyordu. Bu hamlenin saklı anlamları hayranlık uyandırıcıydı. Hz.Abdülbaha’nın sözleriyle:

 

Abdülbaha’nın sizler için beslediği umut, Amerika’daki çabalarınıza hizmet etmiş olan aynı başarının dünyanın diğer taraflarındaki çalışmalarınızı taçlandırması, Tanrı Emri’nin şöhretinin sizin vasıtanızla Doğu ve Batı’nın her yerinde yayılıp Ordular Rabbı’nın Melekutu’nun gelişinin yerkürenin beş kıtasının tümünde ilan edilmesidir. Bu İlahi Haber’in Amerikalı müminlerce Amerika sahillerinden ileriye doğru götürüldüğü ve Avrupa, Asya, Afrika, Avustralya kıtalarından geçerek Pasifik Adalarına kadar yayıldığı anda, bu toplum kendini ebedi bir hükümdarlığın tahtında sımsıkı yerleşmiş bulacaktır. O zaman bütün dünya insanları bu toplumun ruhen aydınlandığına ve ilahi kılavuzluk aldığına şahit olacaklardır. O zaman bütün dünya onun ihtişam ve azametinin övgüleri ile yankılanacaktır.

 

Hz.Şevki Efendi, “Kuzey Amerika Bahai Toplumu’nun doğuştan kazanılan hakkı” olarak tanımladığı bu tarihi görevin Allah’ın insanlığın olgunluk çağı için gönderdiği  İkiz Zuhurları’nın sözlerinde yattığını bize hatırlatmaktadır. Bu ilk olarak, “Batı halkının” “şehirlerinden çıkmasını”, “Rahman’ın bulutların gölgesinde geleceği Gün’den önce Allah’a yardım etmelerini” ve “kendilerini birbirlerinde yansıyor görmeleri için ayrılıktan azade olarak Allah’ın tek ve bölünmez dini içinde hakiki kardeş gibi” olmalarını isteyen Hz.Bab’ın sözlerinde ortaya çıkıyordu. Hz.Bahaullah’ın Kendisi “Amerika Liderlerine ve o kıtadaki Cumhuriyetlerin Başkanlarına” çağrılarında, dünya liderlerine olan diğer hitaplarının hiçbirisine benzemeyen bir buyruk veriyordu: “Kırılmış olanı adaletin elleriyle birleştir ve güçlenen zalimi, Emir Sahibi ve Hikmetli Rabbının emirlerinin asası ile ez .” Medeniyetin gelişme süreciyle ilgili en etkileyici gerçeklerden birisini açıkça belirten de  Hz.Bahaullah’tı: “O’nun Vahyi’nin Işığı Doğu’da çıktı; O’nun gücünün işaretleri Batı’da görüldü. Ey insanlar bunu kalpten düşününüz…”

 

Emrin Velisi’nin daha sonra söyleyeceği gibi, yürütülmesi için gerekli sistem meydana getirilinceye kadar İlahi Plan “uygulamaya konulmayacak” olsa da, Hz.Abdülbaha bu girişimi başlatmada başa geçecek olan bir inananlar grubunu seçmiş, yetki ve emir vermişti. Kendi yaşamı şimdi hızlı bir şekilde sona yaklaşıyordu, fakat dünya savaşının sonuçlanmasından sonra Ona kalan üç yıl, geçmişe bakarak Emrin kendisinin açılan yüzyıl olarak göreceği zaferlerin ipucunu veriyor görünmekteydi. Arz-ı Akdes’teki değişen koşullar, Hz.Abdülbaha’yı işini engellenmeden sürdürmesi için serbest bırakıyor ve Onun akıl ve ruh mükemmelliğinin, hükümet yetkilileri, ziyarette bulunan her tür yüksek mevki sahibi ve Arz-ı Akdes’in nüfusunu oluşturan çeşitli toplumlar üzerinde etkilerini uygulayabileceği koşulları yaratıyordu. Manda İdaresi’nin kendisi, şövalyelik vermek suretiyle Onun örneğinin birleştirici etkisi ve yaptığı hayırsever iş konusunda takdirini ifade etmeye çalışıyordu. Daha da önemlisi, yeni bir hac ziyaretçileri ve hem Doğu hem de Batı Bahai toplumlarına Levih akışı, tebliğ işindeki büyümeyi ve dostların Din’in mesajının saklı anlamlarına dair anlayışının derinleşmesini teşvik ediyordu.

 

28 Kasım 1921’in ilk saatlerindeki suudundan hemen sonra meydana gelen Hayfa’daki olaylardan başka belki de hiçbir şey, Hz.Abdülbaha’nın Emrin Dünya Merkezi’nde kazanmış olduğu ruhani zaferi bu kadar çarpıcı bir şekilde göstermiyordu. Ertesi gün, çeşitli ırklar ve din mezheplerini temsil eden binlerce kişilik muazzam bir kalabalık, şehrin böylesine önceden hiç tanık olmadığı yapmacıksız bir keder hali içinde Kermil Dağı’nın yamaçlarından yukarı doğru cenaze alayını izliyordu. Kalabalığın başını, İngiliz hükümetinin temsilcileri, diplomatik toplumun üyeleri ve bazıları Hz.Bab’ın Türbesi’ndeki törene katılan bölgedeki bütün din gruplarının liderleri çekiyordu. Böylesine dinmeyen ve bütünleşmiş bir matem sağanağı, örneğinin öfkeli ve bölünmüş bir memleketteki birliğin odak merkezi olarak hizmet etmiş olduğu bir Şahsiyetin kaybının ani haberini yansıtıyordu. Kendi içinde, görür gözü olan herkes tarafından, Hz.Abdülbaha’nın yorulmak bilmeden ilan etmiş olduğu insanlığın birliğinin gerçekliğinin zorlayıcı bir kanıtı olarak görülmesine hizmet ediyordu.

IV

HZ.ABDÜLBAHA’NIN SUUDUYLA BİRLİKTE Emrin Kahramanlık Çağı        sona eriyordu. Yetmiş yedi yıl önce Hz.Bab’ın görevini Molla Hüseyin’e açıkladığı- ve de Hz.Abdülbaha’nın doğduğu- gece başlamış olan İlahi girişim, çalışmasını tamamlamıştı. Hz.Şevki Efendi’nin sözleriyle, “…bu ve gelecek bir çağdaki hiçbir zaferin ne kadar parlak olsa da ihtişamlarına rakip olamayacağı bir devir” olmuştu. Bu yaratıcı gücün insan bilincine aşılamış olduğu gizli güçlerin yavaş yavaş ortaya çıkacağı bin ya da binlerce yıl, gelecekte yatmaktadır.

 

Uygarlık tarihindeki bu kadar bir önemli zamanın üzerinde düşünülmesi, yaradılışı ve rolü bu altı bin yıllık süreçte eşsiz olan Şahsiyete keskin bir ilgi odağı sağlamaktadır. Hz.Bahaullah Hz.Abdülbaha’ya “Allah’ın Sırrı” demiştir. Hz.Şevki Efendi Onu, Hz.Bahaullah’ın Misakı’nın “Merkezi ve Ekseni”, Allah’ın insanlığın olgunluk çağı için Zuhuru’nun öğretilerinin “kusursuz Örneği” ve “Beşer Birliğinin Zembereği” olarak tarif etmiştir. Onun ortaya çıkışıyla kıyaslanabilen başka hiçbir olay, yazılı tarihteki diğer büyük din sistemlerini doğurmuş olan İlahi Vahiylerden herhangi birisine eşlik etmemişti; gerçekte bunların hepsi insanlığı reşitlik çağına hazırlayan aşamalar olmuştu. Hz.Abdülbaha, Hz.Bahaullah’ın en üstün Yaratması, her şeyi mümkün Kılan idi. Bu gerçeği anlaması kavrayışlı bir Amerikalı Bahai’yi şunu yazacak kadar etkiliyordu:

 

Şimdi Tanrıdan bir mesaj verilmeliydi ve bu mesajı işitecek hiçbir insan yoktu. Bu yüzden Tanrı dünyaya Hz.Abdülbaha’yı verdi. Hz.Abdülbaha Hz.Bahaullah’ın mesajını insanoğlu adına aldı. O, Tanrının sesini işitti; şevkle doldu; bu mesajın anlamının tamamen bilincine ve farkına vardı ve insanoğlunun Tanrının sesine cevap vereceğini taahhüt etti. …bana göre, şimdiye kadar yaratılmamış bir ırkın temsilcisi olabilen bir kimsenin bu dünyada bulunması Misak’tır. Sadece kabileler, aileler, inançlar, sınıflar vs. vardı, fakat Hz.Abdülbaha dışında kimse yoktu ve Hz.Abdülbaha insan olarak Hz.Bahaullah’ın mesajını Kendisi istedi ve milletleri insanlığın birliğine ulaştıracağına ve Tanrı yasalarının taşıyıcısı olabilecek bir insanlık yaratacağına dair Tanrıya söz verdi.

 

Görevine, acımasız, cahil bir rejimin mahkumu olarak ve eninde sonunda Onun ölmesine çabalayan vefasız kardeşlerinin amansız saldırıları arasında başlayan Hz.Abdülbaha, Emrin neden olabileceği sosyal gelişmenin parlak bir gösterimini İran Bahai toplumunda tek başına yarattı, Dinin Doğuda büyümesini ilham etti, Batıdaki adanmış inanan toplumlarını ayağa kaldırdı, Emrin dünya çapında büyümesi için bir Plan çizdi, nüfuzunun eriştiği her yerdeki düşünce liderlerinin saygısını ve hayranlığını kazandı ve Hz.Bahaullah’ın dünyanın her yerindeki takipçilerine Din’in yasaları ve öğretilerinin içeriği hakkında çok geniş bir yetkili kılavuzluk yapısı sağladı. Gezegenimizdeki hayatın yavaş yavaş düzenleneceği süreçlerin odak noktası olan ve şehit Hz.Bab’ın ölümlü bedenini barındıran Makam’ı Kermil Dağı’nın yamaçlarına çok büyük acı ve güçlükle dikti. O, her türden yardımlar ve taleplerle dolu ve daima hem düşmanın hem de dostun imtihanına maruz bir yaşamın en küçük her fırsatında, şairlerin, filozofların ve mutasavvıfların çağlar boyunca hep düşlemiş oldukları, gölgelenmemiş insan mükemmelliğinin bir kanıtı olan hazineye gelecek kuşakların tamamen onun vasıtasıyla sahip olacağını garanti ediyordu.

 

Ve nihayet, insanoğlunun birleşmesi ve insanlığın kolektif yaşamında adaletin kurulması için Hz.Bahaullah tarafından tasarlanan İlahi Düzen’e Kurucusu’nun amacını gerçekleştirmek için gerek duyulan vasıtaların sağlanacağını kaçınılmaz kılan Hz.Abdülbaha idi. En basit seviyede bile insanlar arasında varolması için birliğin iki temel şartla ilgisi olmalıdır. İlgili taraflar hepsinden önce, birbirleriyle ve maddi dünyayla ilişkilerini etkilediği için gerçeğin doğası hakkında bir anlaşma içinde olmalıdırlar. İkinci olarak, birbirleriyle ortaklılarını etkileyen ve ortak amaçlarını belirleyen kararların alınacağı bazı bilinen ve güvenilir yollara rıza göstermelidirler.

 

Yani birlik, ne kadar derin ve içtenlikle de olabilse sadece karşılıklı iyi niyet duygusundan meydana gelen bir durum değildir; bir organizmanın çeşitli öğelerin bazı rastlantısal ve özelliksiz ortaklığının bir oluşumu olması gibi. Birlik, varlığı ortak hareketin doğurduğu etkilerle görünür hale gelen ve yokluğu bu gibi çabaların yetersizliğiyle ortaya konan bir yaratıcı güç olgusudur. Cehalet ve saptırma ile ne kadar sık engellense de bu güç, medeniyetin ilerlemesini yürüten, yasa kurallarını, sosyal ve politik kurumları, sanat eserlerini, sonu gelmez teknolojik ilerlemeleri, manevi ilerlemeleri, maddi refahı ve tatlılığı hayal edilen “altın çağlar” olarak sonraki nesillerin hatıralarında yaşayan uzun genel barış dönemlerini doğuran temel etki olmuştur.

 

İnsanlığın reşitlik çağı için olan Tanrı Vahyi vasıtasıyla, bu yaratıcı gücün en yüksek potansiyelleri sonunda salıverilmiş ve İlahi maksadın gerçekleşmesi için gerekli araçlar tayin edilmiştir. Hz.Abdülbaha, Hz.Şevki Efendi’nin İdari Düzenin “Berat”ı olarak tanımlamış olduğu Hz.Abdülbaha’nın Vasiyetnamesi’nde, Onun atanmış halefleri olan ve tamamlayıcı görevlerinin Bahai Dini’nin birliğini ve dönem boyunca görevinin başarılmasını sağladığı ikiz kurumların, Velilik ve Yüce Adalet Evi’nin,  özelliğini ve rolünü ayrıntılı olarak açıklamaktadır. Bu şekilde devredilen yetkiye özellikle büyük önem veriyordu:

Bunların her verdikleri karar Tanrı katındandır. Her kim ona muhalefet ve onlara muhalefet ede ise, Allah’a muhalefet etmiş olur; herkim ona asi gelir ise, Allah’a asi gelmiş olur; her kim ona karşı gelir ise, Allah’a karşı gelmiş olur; herkim onlarla münazaada bulunur ise, Allah ile münazaada bulunmuş olur.

 

Hz.Şevki Efendi bu olağanüstü Metin’in önemini şöyle açıklamıştır:

Şurası bilinmelidir ki, bu tarihi Belge ile kurulan İdari Düzenin kaynağı ve niteliği dolayısıyla, dünyanın din sistemlerinin tarihinde bir eşi daha yoktur. Hz.Bahaullah’tan önce hiçbir peygamberin … Hz.Bahaullah’ın öğretilerinin yetkili Yorumcusu tarafından kurulmuş bulunan İdari Düzenle mukayese edilebilir bir şeyi yetkiyle ve yazılı olarak kurmadığı kesinlikle söylenebilir. Bu Düzen, … daha önce hiçbir dinde görülmedik şekilde, içinden geldiği Dini bölünmelerden korumaya yöneliktir ve koruyacaktır..

 

Hz.Abdülbaha’nın Vasiyetnamesi’nin okunmasından ve yürürlüğe konulmasından önce, Dinin üyelerinin büyük çoğunluğu Emrin gelişimindeki sonraki aşamanın, Bahai dünyasının yönetim organı olarak Kitab-ı Akdes’te Hz.Bahaullah’ın Kendisi tarafından temeli kurulan kurum olan Yüce Adalet Evi’in seçilmesi olacağını zannetmişlerdi. Şimdiki Bahailer için önemli bir olgu, bu durumdan önce Velilik kavramının Bahai toplumunca bilinmediğini anlamaktır. Hz.Abdülbaha’nın Hz.Şevki Efendiye vermiş olduğu eşsiz imtiyazın ve onun rolünü temsil eden Dinin Kurucuları ile devam eden bağın haberi geniş çapta sevince neden oldu. Fakat o zamana kadar, Hz.Bahaullah’ın, böyle bir kurumun ortaya çıkması gerektiğine dair veya bu kurumun, hayati öneminin sonradan kolaylıkla görülür h