|
Bahai Dini Hakkında Açıklamalar
GİRİŞ
Nisan 1963’te Londra’daki AlbertHall’ da büyük ir kongre toplandı. Bu kongreye dünyanın her köşesinden kadın, erkek binlerce kişi katıldı.Aralarında Amerikalılar, Meksikalılar, Brezilyalılar, Afrikalılar, Endonezyalılar ve Avustralyalılar vardı. Bu olağanüstü toplantıya katılanlar arasında Laponya’ dan İspanya’ya kadar Avrupalılar da görülüyordu.
Balkondan aşağıyı seyrederken, bu kongrede bulunanların her milleti, her ırkı ve dini temsil ettiklerini görüyorum.Ama bu toplantının en harikulâde yönü, bütün insanların aynı görüşte birleşmiş ve aynı hedefe doğru yürümekte olmalarıydı. Bu hedef “ insanlığın birliği” idi.
İnsanlık tarihinde ilk defa olarak gezegenimizin her köşesinden insanlar, aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için değil, tam bir anlaşma içinde çalışmak amacıyla bir araya gelmişlerdi.
BİRİNCİ BÖLÜM
BAHAÎ TARİHİ
1844 yılında tozlara bulanmış yorgun bir yolcu Şiraz’ın kapılarına vardı. Yüreği mıknatısa tutulmuş gibi İran’ın güneyindeki bu kente yönelmişti. Allah’ın kendisini aradığı Şey’e ulaştıracağına inanarak geliyordu.
Yolcu uzun yıllardan beri kendini Eski Kutsal Kitaplar da geleceği bildirilen Büyük Öğreticinin görünmesine ilişkin simgeleri ve tarihleri incelemeye vermişti. Sonunda vakit gelince O’nu aramaya koyulmuştu. Çünkü Görünecek Olanın birçok kimsenin umduğu şekilde gelmeyeceğini biliyordu. Kutsal Kitap’lardaki simgeler sembolikti ve O’nun gelişi dünya insanlarına dış görünüşte mucizevî olaylarla müjdelenmeyecekti. O kendisinden önceki bütün Tanrı Habercileri gibi insanlar arasından doğacak ve ancak ruh gözleri açık olanlar O’nu tanıyacaklardı. İnsanların çoğu O’nu inkâr edecek ve kendi çağının yerleşmiş değer yargılarını altüst eden yepyeni bir “Haber” getirdiği için O’na eziyete bulunacaklardı.
Yolcu, arayışına başlamadan önce tenha bir yere çekilerek bir aydan fazla duaya ve murakabeye dalmıştı. Her türlü dünya bağlarından sıyrılarak bütün güveni ile Tanrı’ya yönelmişti. Çünkü Allah’ın yardımı olmadan aradığını bulamayacağını biliyordu.
Dua ve murakabe ile geçen bu süreden sonra İran’ın ve şimdi kapılarına vardığı bu küçük kentin karşı konulmaz bir şekilde kendisini çektiğini hissetti. Kent kapısına doğru bakarken zihnine acayip düşünceler doluyordu. Buradan nereye gidecekti? Bu çetin arayış ne kadar sürecekti? Birdenbire harikulâde bir kişi gördü. Bu, sanki gelişini bekliyormuş gibi parıldayan yüzünde bir gülümseme ile onu selamlamaya gelen genç bir adamdı. Yolcu şaşırmıştı. Bu genç kimdi ve geleceğini nereden biliyordu? Gözleri bu genci gördüğü anda içinde anlayamadığı duygular kıpırdaşmaya başladı. Genç adamın duruşundaki vakar ve davranışlarındaki tatlılık, yolcu üzerinde ani ve silinmez bir etki yarattı.
Genç, yolcuyu sanki eski dostuymuş gibi karşılayıp “ hoş geldin” dedi ve evine davet eti. Genç adamın çekiciliğine karşı koyamayan ve bu acayip karşılamadan hâlâ şaşkın bulunan yolcu O’nu izleyerek kente girdi ve mütevazı bir evin kapısına vardı. Burada taze çiçeklerin güzel kokusu ile dolu üst kattaki bir odada genç ev sahibi, uzun yolculuğunun tozlarından arınması için yolcunun ellerine su döktü ve yine burada, yolcu kendi sözleri ile kaleme aldığı o unutulmaz gecede Ev Sahibi’ni, bulmak için yollara düştüğü kimse olarak tanıdı ve kabul etti.
Yolcu, geçen saatlerin farkında olmaksızın bütün gece boyunca Efendisi’nin ayakları dibinde otururken, yeni bir Din’in bu ilk mümini, gelecekteki harika olayları görür gibi oluyordu. Ona şunlar söylendi:” Bu gece ve tam bu saat, gelecekte bayramların en büyüğü ve en önemlisi olarak kutlanacaktır.”
“Yüreğindeki emele kavuşmak için lütuf gösterip yardım eden Tanrı’ya şükürler et… Başlangıçta ons ekiz can kendiliklerinden Beni kabul etmeli ve Zuhurumun doğruluğunu tanımalı. Bunların her biri kendi başlarına, uyarılmadan ve çağrılmadan Beni arayıp bulmalı…” Kısa bir süre içinde ilk on sekiz mürit, her biri başka şekillerde ve kendi başlarına, zuhurunu bekledikleri Öğreticiyi aradı ve tanıdılar. Sayıları tamamlandıktan sonra müjdeyi bütün ülkeye yaymak için gönderildiler. Efendileri onlara Kendisinin, O’ndan çok daha ulu olan ve dünyanın çeşitli halklarını ve milletlerini bir araya getirip bütün Kutsal Kitaplarda vaat edilen “insanlığın birliğini” kuracak olan bir başka Tanrı Habercisi’nin Zuhuru’nu öğretecek olan “Bab (kapı)”olduğunu bildirdi. Kendi görevinin, bu Ulu Haberci’nin gelişine hazırlamak olduğunu bildirdi.
Hz.Bab, yeni Din’in muştusunu ilân etmek için yola koyulan müritlerine şöyle söyledi;”Sizler, bu günde Tanrı’nın adını taşıyanlarsınız… Bedeninizin uzuvları bile amacınızın yüceliğine ve bağlılığınızın yüce niteliğine tanıklık etmelidir… Sizleri azametli bir Gün’ün doğuşuna hazırlıyorum. Bu ülkeye bir uçtan bir uca dağılın, sağlam ayaklar ve kutsanmış yüreklerle O’nun gelişine yol hazırlayın.”
Hz. Bab’ın Haberi büyük bir gürültü kopardı. O, sürekli olarak Kendisinden sonra Gelecek Olan’ı haber verdiği halde, azizlere yaraşan yaşantısı ve güzel öğretileri, O’nu tanıyan veya sözünü duyan binlerce kimsenin yüreğine olağanüstü bir bağlılık ilham etti. O’nun Haberi ülkenin her yönüne yayılarak toplumun her katından insanı kendine çekti. Hükümdar bile sarayına ulaşan çeşitli raporları duymazlıktan gelemedi ve başkentin en bilgili ve güvenilir din bilginini, Hz. Bab’ın iddiasını incelemeye gönderdi. Büyük bilge, Hz. Bab’ın makamını kabul erek Hükümdar’a haber yolladı ve bundan böyle hayatını yeni bulduğu Efendisi’ne hizmet etmekle geçireceğini bildirdi.
Ama din adamlarının çoğunluğu, öğretileri kendi mevkilerini sarsan ve iki yüzlülüklerini açığa çıkaran Hz. Bab’a şiddetle karşı çıktılar. O’nu mimberlerden “kâfir , Tanrı ve din düşmanı” ilan ettiler. Fanatik halk topluluğunun taassup ve nefretini kışkırtmak için durmadan uğraştılar. Taraftarlarından binlercesi işkencelerle öldürüldü. Kendi de altı yılık Elçiliği üresince sayısız eziyetlere katlandıktan sonra otuz yaşında iken halkın önünde idam edildi. Sonuna kadar sükûnet ve sıdk içinde bulunan Hz.Bab, artık nidanın yükseldiği ve Habercisi olduğu Vaad Edilen Kişi’yi kabule pek çok kimsenin hazır olduğu güvenci içinde, Emri uğruna hayatını seve seve feda etti.
HZ.BAHAULLAH(*)
Hz. Bahaullah 1863’de Emri’ni ilan ettiğinde Hz. Bab’ın Zuhuru’nu izleyen baskılar sona ermemişti. Hz. Bahaullah İran’ın sayılı ailelerinden birine mensuptu. Hükümette vezir olan babası, O’nun başka çocuklardan farklı olduğunu ilk gören kişiydi; kısa zamanda başkaları da O’nda büyüklük belirtileri görmeye başladılar. Hz. Bahaullah henüz çocukken bilgisi ve Kutsal Kitaplar’ın çapraşık bölümlerine olağanüstü vukufu ile ün yaptı. İnsanlar sorularını O’na getiriyor, din bilginleri O’nun konuşmalarını dinleyerek bilgeliği karşısında şaşkın kalıyorlardı. Onları en çok şaşırtan şey Hz. Bahaullah’ın hiçbir öğretmeni olmaması ve okula gitmemiş bulunmasıydı. Ama her çeşit insanı O’na çeken yalnız bilgeliği değildi. Sevecen tabiatı ve büyüleyici alçak gönüllüğü ile kendini tanıyanların kalplerini kazanıyordu.
Büyüdükçe, ezilmişlerin savunucusu ve yoksulların sığınağı olarak tanındı. Etrafı her zaman insanlarla çevriliydi., çocuklar ise O’na çok bağlıydılar. Varlık ve rahatlık içinde büyüdüğü halde çevresindeki maddi şeylere ilgi göstermez, servetinden ihtiyaç sahiplerine bol bol dağıtırdı. Doğanın güzelliklerini sever ve sık sık kırlarda gezerdi.
(*)”Bahaullah”ın sözlükteki anlamı “Tanrı’nın İzzeti”dir. Babası öldüğünde hükümet O’nun vezirliğini Hz. Bahaullah’a vermeyi önerdi, fakat O kabul etmedi. Baş vezir buna şaşmadı ve şöyle söyledi: “ Böyle bir mevki O’na lâyık değildir… O’nu anlamıyorum, fakat O’nun düşünceleri bizimkiler gibi değil.”
Hz. Bab Şiraz da ilâhi görevini ilk müridlerine açıkladığı zaman Hz. Bahaullah Tahran’da idi. Fakat yeni haber Hz. Bab’ın ilk müridi aracılığı ile Hz Bahaulah’a ulaştı ve Hz. Bab ile hiç karşılaşmamış olduğu halde asla duraksamadan iman etti. O sırada yirmi yedi yaşında idi.
Hz. Bahaullah, Hz. Bab’ın Dini’ni benimsedikten sonra Dinin öğretilerini yaymaya ve O’nu izleyenlerin acılarını paylaşmaya girişti. Çok geçmeden bütün varlığına el konuldu ve “ Siyah Çal” denilen bir yer altı zindanına atıldı. Yüz elli katil ve eşkiyanın hapsedildiği bu zindan dışarıya yalnız girdikleri kapı ile açılıyordu. Hz. Bahaullah bu iğrenç yerde dört ay kaldı ve boynuna geçirilen ağır zincirlerin izini hayatının sonuna kadar taşıdı.
Bu karanlık zindandadır ki, Hz. Bahaullah ilk defa Kendinden insanlığa doğru akacak olan vahyin tam olarak farkına vardı. Yumuşak yürekli Hz. Bab şehit edilmiş ve taraftarlarından binlercesi o güne kadar yeni Din uğruna hayatlarını feda etmişlerdi. Geriye kalan, evlerinden barklarından olmuşlardı, kalpleri kırgın birkaç kişi ise düşmanlarınca aranıyordu. Fakat Hz. Bahaullah Tanrı Emri’ni Ulu Ağacı’nın şehit kanları ile sulandığı ve bütün dünya milletlerini kendi gölgesi altında toplayana kadar büyümesini hiçbir şeyin durduramayacağını biliyordu.
Dört ay sonra çok ağır hastalandı, öleceğini sanarak O’nu zindandan salıverdiler, fakat vatanından sürdüler. Dostlarının yüreklerinde öylesine büyük bir sevgi uyandırmıştı ki, bazıları gönüllü olarak O’nunla birlikte sürgüne gittiler. Genç eşi ve çocuklarından ikisi sürgünde yanındaydılar. Üçüncü çocuğunu ise dostları ile bırakması gerekecekti. Çok küçük olduğu için, yeterli yiyecek ve giyecekleri olmadan kara kışta doruğu karlı dağlar üzerinden yapılacak yolculuğun meşakkatine dayanabileceğine hiç kimse inanmıyordu.
Hz. Bahaullah on yıl Bağdat’ta (*)sürgün kaldı. Oraya vardığında sağlığı bozulmuş, maddi varlığını kaybetmiş ve kâfir olarak damgalanmıştı. Ama çok geçmeden her çevreden ve mezhepten insanlar O’nun huzuruna koşmaya başladılar. Yakın, uzak demeden, sınıf, renk ve din farklarını unutarak geliyor, hep bir arada oturup O’nun öğretilerini dinliyorlardı. Dinsel bağnazlığın doruğa vardığı ve ayrı inançlara bağlı kimselerin asla dost olarak bir araya gelemediği bir devirde onlar Hz. Bahaullah’ın evinde kardeşçe toplanıyor ve yeni bir çağın doğuşunu müjdeliyorlardı.
Hz. Bab’ın başlattığı hareketin kökünü kazındığını uman Hz. Bahaullah’ın düşmanları buna göz yumamazlardı. Ellerindeki her araca başvurarak onunda hükümeti Hz. Bahaullah’ı vatanından daha da uzaklaştırmak için razı ettiler. İstanbul’a sürülmesi için bir ferman çıkarıldı.
Bağdat’tan ayrılacağı gün, karşılığında hiçbir şey istemeden kendilerine o kadar çok şey veriş olan Kişiyi son bir kez daha görmek için yüzlerce insan evinin çevresinde toplanmıştı.
(*) Bağdat’in bulunduğu Irak o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğindeydi.
Hz. Bahaullah İstanbul’a hareketinden önce on iki gün Bağdat dışında güzel bir bahçede konakladı. Bahçenin nefis bir yerinde, gül kokuları ve bülbül sesleri arasında O’nun için bir çadır kuruldu. O’nunla vedalaşmaya gelen pek çok dostu O’nu daha nice felâketlerin beklediğinden ve O’nsuz kaldıktan sonra kendilerine ne olacağından habersiz olarak, O’nun gidişinden elem duydular, ama kederleri uzun sürmeyecekti. Çünkü artık dünyanın O’nu istemez göründüğü bir anda Hz. Bahaullah, Kendi Makamı’nı örten sır perdesini kaldıracak ve tüm şaşaası ile görünecekti. Kendinin dünyanın bütün Kutsal Kitaplarında Vaad Edilen Ulu Öğretici, Hz. Bab’ın, Zuhuru için yol hazırladığı ve uğruna can verdiği Kimse olduğunu açıkladı.
Hz. Bahaullah’ın öyle olağanüstü koşullar için yaptığı beyan, bu yeni Din’in tarihinde bir dönüm noktası idi. En sonunda Hz. Bab’ınVaadi yerine gelmiş ve İnsanlığın Birleşme Günü doğmuştu, onun ilerlemesini artık dünyada hiçbir güç durduramazdı.
Hz Bahaullah’ınİstanbul’daki sürgünlüğü dört aydan fazla sürmedi. Bu süreç içinde kentin bazı tanınmış kişileri O’nun öğretilerinin etkisinde kaldıkları için aceleyle daha uzağa, Edirne’ye gönderildi. Dört yıl kaldığı bu kentten görevini dünya kralları ve hükümdarları ile bütün dinlerin ruhani liderlerine ilan eti. Onları Tanrı’nın Haberini inlemeye, bir araya gelip anlaşmazlıklarını çözmeye ve dünya barışını geliştirmek için çalışmaya çağırdı. O’nun çağrısına cevap vermediklerinde davranışlarının sonuçlarını hakkında onları uyardı. Kurumlarının yıkılacağını haber verdi. Tanrı’yı unutan ve gurur sarhoşu liderleri tarafından ezilen insanlığın kendi kendine getireceği müthiş acıların yasını tuttu. Ama gururu kırılmış ve ruhen uyanmış bir insanlığın bu acılardan yükselip Tanrı’nın Haberi’ne yönelmeye hazır olacağını da görüyordu.
Tahran zindanında doğan ve Bağdat’tan ayrılışının arifesinde açıklanan Hz. Bahaullah’ın Zuhuru,Edirne’de doruğuna ulaştı. Artık ne ülkeyi yönetenler ne de amansız düşmanı olan din adamları bu Zuhurun gücünü görmezlikten gelemezlerdi. Henüz emekleme çağında bulunan ve taraftarları her dinden ve toplumun her katından derlenen Emri ezmek için umutsuzca bir çaba ile Hz. Bahaullah’ı bir kez daha sürdüler ; bu kez Omsalı İmparatorluğu’nu uzaktaki ceza sömürgesine, Kutsal Topraklar’daki hapishane kenti Akkâ’ya gidiyordu. Oraya ölmesi için göndermişti, çünkü bu pis ve düşman ruhlu yerde mahpusluğun meşakkatine pek az kimsenin dayanabileceği biliniyordu. Hz. Bahaullah Kendisine eziyet eden zalim hükümdara ş mektubu yazdı:
“Ey hükümdar! Ben Tanrı yolunda hiçbir gözün görmediklerini gördüm ve hiçbir kulağın işitmediklerini duydum… Gözlerimden yatağım ıslanana kadar yağmur gibi yaş iniyor, ama kederim Kendim için değil… Evet, çünkü insanlık kendi sarhoşluğu içinde oluna sapıyor ve bundan habersiz, ihtiraslarını yüceltmişler ve Tanrı’yı bir tarafa itmişler. Sanki Tanrı’nın Emrini bir şaka, bir oyun sayıyorlar, iyi yaptıklarını ve güvenlik dolu bir kale içine sığındıklarını düşünüyorlar. İş sandıkları gibi değil, bugün inkar ettiklerini yarın göreceklerdir.
Bu uzak sürgün yerinden ( Edirne) Akkâ hapishanesine gitmek üzereyiz. Söylediklerine göre orası dünyadaki şehirlerin en viranı, en çirkin görünüşlüsü, havası en kötü ve suyu en pis olanıdır; sanki baykuşların yuvasıdır, orada baykuş ötüşlerinden başka ses işitilmez. Niyetleri orada bu kulu hapsetmek, merhamet kapılarını yüzümüze kapamak ve geri kalan günlerimizde dünyadaki yaşamın iyi şeylerini elimizden almaktır. Tanrı’ya yemin olsun ki bitkinlik beni zayıflatsa da, açlık beni yok etse de, sert kayalar yatağım olsa da, dostlarım çöl hayvanları olsa da yılmayacağım, karar ve azim sahiplerinin Tanrı’nın kudretiyle sabırlı olacağım… Tanrı’nın ışığı hüzünler içinden parıldıyor ve O’nun övgüsü hiç durmadan ışıldıyor, geçmiş çağlardan ve eski zamanlardan beri bu O’nun usulüdür.”
Hz. Bahaullah’ın taraftarları Sevgili Efendilerinin başına gelen bu yeni felâket ve zalim acılardan ötürü bir kez daha kederle doldular. Fakat Hz. Bahaullah onlara hapishane kapılarının açılacağını ve Kutsal Topraklar’dan dünyanın her yanına ulaşacağını teyit etti.
Gerçekten de öyle oldu. Hz. Bahaullah’a ailesine ve O’ndan ayrı kalmayı reddeden taraftarlarından bir çoğuna Akkâ hapishanesinde korkunç zorluklar çektirildi, fakat zamanla ceza sömürgesinin düşman halkı,kaba softa hapishane gardiyanları ve hatta baştaki subaylar, aralarında yaşayan b soylu Mahpusun öğretilerinin ruhunda etkilendiler. Hapishane yöneticileri yavaş yavaş Hz. Bahaullah’a karşı alınacak sert önlemler hakkınsa Akkâ’ya tekrar tekrar gelen emirleri dinlemez oldular, Hz Bahaullah’ı ziyaret için uzaklardan çoğu kez yürüyerek gelen yolcular artık kentin kapılarından geri döndürülmüyordu. Sonunda, dokuz yıllık bir hapisten sonra Akkâ’nın en yüksek din yetkilileri Hz Bahaullah’a kent duvarları içindeki mahpusluğuna son vermesi ve kent dışında Kendisi için kiralanan güzel bir konakta oturması için yalvardılar.
Hapis hükmü resmen hiçbir zaman kaldırılmamakla beraber, Hz. Bahaullah Hayatının son yıllarını düşmanlarının umduğundan çok farlı koşularda geçirdi. Bir kez daha çeşitli sınıf ve ırktan insanların oluşturduğu ziyaretçiler O’nun öğretilerini dinlemek için komşu ülkelerden akın akın geldiler. Artık Bahai diye bilinen, giderek artan sayıdaki taraftarları Hayat Verici Haber’i Kutsal Topraklar’dan dış dünyaya taşıdılar.
Hz. Bahaullah’ın ziyaretçileri arasında bulunan, Cambridge Üniversitesi’nden ünlü şarkiyatçı Profesör Edward G. Browne izlenimlerini şöyle yazdı:
“Baktığım o yüzü hiçbir zaman unutamam. Ancak O’nu tarif de edemem. O delip geçen gözler insan ruhunu okuyor gibiydi; o geniş alında kudret ve otorite vardı… Kralların kıskanacağı ve imparatorların boşuna hasret çekeceği bir bağlılık ve sevginin hedefi olan kimsenin önünde eğildiğimde kimin huzurunda bulunduğumu sormaya gere yoktu! Yumuşak ve ağırbaşlı bir ses oturmamı istedi ve devam etti:
Tanrı’ya şükür geldiniz!.. Bir mahkûm ve sürgünü görmeye geldiniz … Sadece dünyanın iyiliğini ve ulusların mutluluğunu arzu ediyoruz; ancak bizim kavga ve fesat yarattığımıza, esaret ve sürgünlüğü hak ettiğimize inanıyorlar… Tüm uluslar bu inançta birleşmeli ve tüm insanlar kardeş olmalı; insanlar arasında sevgi ve birlik güçlenmeli; dinler arasındaki ayrılıklar bitmeli ve ırk farklılıkları kaldırılmalı. Bunda ne kötülük vardır?.. İnsan kendi ülkesini sevmekle övünmesin, kendi hemcinslerini sevmekle övünsün…
Hatırladığım kadarı ile Baha’dan duyduğum kelimeler, başka bir çok sözlerin yanı sıra bunlardı. Bunların okuyanlar kendi kendilerine iyice düşünsümler, bu fikirler ölüme ve esarete lâyıktır? Bunların yayılmasından dünya kazançlı mı çıkar, yoksa zararlı mı?”
Hz. Bahaullah, fırtınalı hayatı boyunca yüzden fazla cildi dolduracak yazlar yazacak zamanı buldu. Bunlar arasında dünya kralları ve hükümdarlarına yazdığı ünlü mektupları, güzel duaları ve düşünceleri, ruhani ve sosyal yasaları bulunmaktadır. 1892’de vefatından önce, oğlu Hz. Abdülbaha’yı “bütün Bahailerin önderlik için Kendisine yönelecekleri Kimse” olarak tayin ederek Dini’ni mezheplere bölünmekten korumuş oldu. Hz. Abdülbaha, Hz. Bahaullah’ın Yazıları’nın Tek Yorumcusu ve O’nun Dini’nin Örneği olacaktı.
ÖRNEK KİŞİ
Abdülbaha ”Baha’nın Kulu” demektir. Kendisi için seçtiği bu ünvan, Bahai Dini’nin Örneği’nin hayatını özetler. Daha çocukluğunda Hz. Bahaullah’ı Tahran zindanında ziyarete götürüldüğü ilk günden başlayıp acılar ve zaferle dolu bir hayatın sonunda Kermil Dağı yamaçlarında ebedi uykuya yatana kadar tek arzusu Bahai Dini’ne hizmet etmek olmuştur.
Hz. Bahaullah “Siyah Çal”a atıldığı zaman O dokuz yaşındaydı. Bütün mallarına el konulmuştu, en yakın dostları bile onlara yaklaşmaktan çekiniyorlardı. Bomboş kalan evlerinde annesi Hz. Abdülbaha’nın avucuna bir avuç un koydu, çünkü bundan başka yiyecek bulamamıştı. Sokağa çıktığında O’nu “kafirin evladı” diye taşlıyorlardı. Daha sonra Babası ile birlikte sürgüne gitti, oradan oraya sürülen ve sonunda Akkâ hapishanesine gönderilen Babası’nın bütün acılarını kendi isteği ile O’nunla paylaştı.
Ergenlik çağlarına ulaştığında Hz. Abdülbaha, Bahailerin erişmeyi arzuladıkları her türlü erdemin simgesi olarak görülmeye başlandı. Yumuşak ve nazikti, cömert ve cesurdu. O’nda derin bir bilgelik, duygulandırıcı bir alçak gönüllülükle birleşmişti. Tanrı ve insan sevgisi sonsuzdu. Yaşamının her yönünü başkalarına hizmetle ve çevresindekilerin yaşamına sevinç katmakla geçirirdi. Yoksul ve hastalara özel bir ilgi gösterirdi, yetimler O’na baba gözü ile bakarlardı. Dostları O’nu tapınma derecesinde severler, düşmanları ise O’nun güzel ahlâkında hiçbir kusur bulmazlardı. Makamı Tanrı Elçiliği değildi, ama yaşantısı mükemmel bir insanlık örneğiydi.
Hz. Bahaullah’ın hayatında Hz. Abdülbaha O’nun en yakın yoldaşıydı. Babasının yaşamına bir nebze rahatlık katabilmek için hiçbir zahmetten kaçınmazdı. Hz. Bahaullah’ın zamanını daha önemli işlere ayırabilmesi için usandırıcı günlük işleri O üstlenmişti. Hz. Abdülbaha daha ilk gençlik yıllarında olmasına rağmen, Bağdat’taki evlerini dolduran kimselerin bir çoğu O’nunla tanışmaktan ve sorunlarını kendisine açmaktan memnun kalıyorlardı. Zaman geçtikçe bizzat Hz. Bahaullah da Kendine inananları sorunları hakkında, büyük bir sevgiyle “Efendi” adını verdiği Hz. Abdülbaha’ ya danışmaya teşvik ediyordu.
Hz. Bahaullah’ın vefatından sonra Bahailer yüzlerini liderleri ve rehberleri olarak Hz. Abdülbaha’ya çevirdiler. O’nun Tanrı’nın Dinine özveri ile bağlılığı hepsi için ilham kaynağı idi. Yol göstericiliği Yeni Haberi dünyanın çeşitli yerlerine ulaştırmalarında yardımcı oldu.
Hz. Abdülbaha’nın Kendi ise henüz Akkâ’da mahpus bulunuyordu. Hz. Bahaullah’ın vefatı ile Emrin düşmanları yeniden coşarak tekrar kent dışına çıkması yasaklanan Hz. Abdülbaha’ya karşı saldırılarını tazelediler. Ama O derin yazışmalarla her yerdeki Bahailer ile ilişkisini devam ettiriyor, sorularını cevaplandırıyor, faaliyetlerine ışık tutuyor, çalışmalarını teşvik ediyor ve imanları dolayısı ile eziyete uğradıkları zaman morallerini yükseltiyordu.
Hz. Abdülbaha’ya yapılan çeşitli eziyetler yıllarca sürdü. O ise her zaman sakin ve mutluydu. Yaşama sevincini ve o güzel şakacılığını hiç bırakmadı.”benim evim kahkaha ve neşe yuvasıdır” derdi. En zor koşullarda bile nasıl mutlu olabildiğine şaşanlara şöyle cevap verirdi: “ Hapishane kendi içinizden başka yerde değildir.”
Sonunda Jön-Türk Hareketi ile Akkâ’daki bütün tutuklular özgür kaldı ve Hz. Abdülbaha’nın da hapisliği sona erdi. Kutsal Topraklarda kırk yıl mahpus kalmıştı. Sağlığı bozulduğu halde Ruhu sarsılmamıştı.hareket özgürlüğüne kavuşunca derhal Hz. Bahaullah’ın Haberi’ni Batı dünyasına götürmeyekarar verdi. Başlangıçta Orta Doğu, Uzak Doğu ve Kuzey Afrika’da yayılan Bahai Dini artık Avrupa ve Amerika’da da yerleşiyordu. Kutsal Topraklarda Hz. Abdülbaha’yı ziyaret eden bazı batılı Bahailer coşku içinde geri dönmüşler ve Haber’i Batı’nın her yönüne yaymaya azmetmişlerdi.
Hz. Abdülbaha’nın yetmiş yaşına yakınken Avrupa ve Amerika’ya yaptığı uzun yolculuklar, milyonlarca insanın dikkatini Emrin üzerine çekti, kiliselerde, sinagoglarda, tapınaklarda, camilerde, üniversitelerde ve hayır kurumlarında konuşmalar yapmaya davet edildi. En yüksek dereceli devlet görevlileri, bilim adamları ve düşünürlerden en mütevazi işçilere ve en yoksul yersiz yurtsuzlara kadar binlerce kişi sabahın erken saatlerinden geceye kadar O’na geliyorlar ve Hz. Abdülbaha onlara bol bol hikmet ve sevgi dağıtıyordu. Gelenler ruhları yükselmiş, yeni umutlarla esinlenmiş ve hayatının büyük kısmını hapiste geçirdiği halde başkalarının sorunlarını böylesine iyi anlayan ve dünya işlerinde bu derece bilgi bulunan kişi hakkında hayretlerle dolu olarak geri dönüyorlardı. Hz. Abdülbaha ile görüşmemiş olan milyonlarca insan ise, basında çıkan yazılardan O’nun adını ve kendilerine getirdiği Haberi duyuyorlardı.
Hz. Abdülbaha Kendi yaşamının sağladığı örnekle, her çeşit koşulda ve bir ceza sömürgesinden dünyanın en modern kentlerine kadar değişik durumlarda en yüce ruhani idealleri uygulama olanağı bulunduğunu göstermiştir.
Hayatının son gününe kadar çok sevdiği Emre(*) hizmet eden Hz. Abdülbaha 1921’de Arz-ı Akdes’de (**) vefat etti:
“Mumun nasıl ışık verdiğine bakınız. Işığını verebilmek için hayatını nasıl damla damla eritiyor.”
Bu sözler, Kendini gece gündüz başkalarının yolunu aydınlatmak için veren Hz. Abdülbaha’nın ne güzel uymaktadır…
EMRİN VELİSİ
Hz Abdülbaha’nın hizmetleri sona erdiğinde Bahai Dini, Musevi, Hristiyan, Müslüman, Hindu, Budist, Zerdüşt ve ateist gibi çok farklı kökenlerden gelen pek çok taraftar toplanmıştı. Bunlar dünyanın çeşitli ulus, ırk ve kültürlerinden gelmekteydi. Bahai olarak artık tek bir topluluk şeklinde çalışmayı öğrenmek zorundaydılar.
Hz. Abdülbaha hayatta iken her adımda O’nun yol göstericiliğine başvurmuşlardı. O da sevecen bir baba gibi onları eğitmiş ve gözetmişti. O’nun sabırlı gözetimi altında planını bizzat Hz. Bahaullah’ın hazırladığı idari kurumların temelerini atmaya koyulmuşlardı. Bütün dünyada kurulacak olan bu kurumlar aracılığı ile Hz. Bahaullah’ın topluluğu nerede yaşarlarsa yaşasınlar, birbirlerine bağlanmış olacak ve Dinlerinin ruhani ve sosyal prensiplerini yaymak için tek vücut halinde çalışabileceklerdi. Ancak Bahailer, şimdiye kadar
(*) Emir:”Bahai Dini anlamında kullanılmakladır.” (**)Ar-ı Akdes: Kutsal Topraklar, Kermil Dağı ile Akkâ’yı içeren topraklar.
gördüklerinden çok farklı olan ve eylemleri arasında eşgüdüm sağlayıp birliklerini koruyacak olan bu eşsiz ve dünya çapındaki yönetim düzenini Hz. Abdülbaha’nın vefatı sırasında daha yeni yeni öğrenmeye başlıyorlardı. Birçokları, henüz emekleme çağındaki Din’in böylesine çeşitli ortamlara mensup üyelerinin, Hz. Abdülbaha’nın manyetik kişiliği aralarından çekilince birliklerini nasıl sürdürebileceklerini düşünüyordu.
Fakat Hz Bahaullah, taraftarlarına, Din’in mezheplere bölünmeyeceğini, yeni Dinine türlü sınavlar ve zorluklarla karşılaşsın dünyadaki görevini başarana kadar kuvvetinin ve birliğinin büyüyeceğini vaad etmişti. Hz Abdülbaha’nın vefatı ile yasa gömülen Doğu ve Batı Bahaileri, gelişmelerinin bundan sonraki aşaması için ihtiyaçları olan rehberliği O’nun Vasiyetnamesinde buldular.Hz Abdülbaha bu önemli belge ile torunu Şevki Efendi’yi Hz. Bahaullah’ın Emri’nin Velisi tayin ederek Bahailer’den O’na güvenmelerini ve tam bir sadakat göstermelerini istiyordu.
Emrin Velisi’nin otuz altı yıllık hizmeti esnasında O’nun yönergeleri altında ve birbirleri ile yakın işbirliği halinde çalışan dünya Bahaileri, idari kurumlarını kusursuz bir uyum içinde birlikte çalışmalarına olanak veren sağlam temeller üzerinde, bütün dünyada kurdular.
Şevki Efendi, hem Hz. Bab ve hem de Hz. Bahaullah’ın ailesinden geliyordu. Annesi Hz. Abdülbaha’nın kızı, babası ise Hz. Bab’ın yakın akrabası idi. Çocukluğunda Hz. Abdülbaha’ya karşı çok duygulandırıcı bir bağlılığı vardı, büyüdükten sonra da en büyük sevinci, Hz. Abdülaha’ya itaat etmekte buldu. Ömrünü Emrin hizmetine vakfetmeye zaten karar vermiş olduğu halde Hz. Abdülbaha’nın Vasiyetnamesi’nde yazılanları beklemiyordu. O sırada henüz yirmi beş yaşındaydı ve günün birinde böylesine büyük bir sorumluluğun kendisine yükleneceğini fark etmemişti. Önceleri, eğitim için Kutsal Topraklardan uzak bulunduğu bir sırada Hz. Abdülbaha’nın ani vefatından duyduğu kederin ağırlığı ile ezilmiş ve Hz. Abdülbaha’nın Vasiyetnamesi’nin kendine verdiği olağanüstü görevden sarsılmış olarak bir süre yalnız kalmak için uzaklara gitti. Uzun bir hazırlık döneminden sonra, Emrin Velisi olanın sorumluklarını omuzlamaya hazır olarak geri döndü. O günden itibaren kendini hiçbir surette esirgemedi. Az bir gıda ve dinlenme ile yetinerek bütün gün boyunca ve gecenin ilerlemiş saatlerine kadar çalıştı ve hızla büyüyen dünya topluluğun çeşitli ihtiyaçları ile meşgul oldu. Dinin Doğu’da ve Batı’da ilerlemesi için hazırladığı ayrıntılı planlar, cevapladığı sayısız mektuplar, Hz. Bab, Hz. Bahaullah veHz. Abdülbaha’nın yazılarından yaptığı ciltler dolusu çevirilere ek olarak kendi yazdığı dikkate değer kitaplar, O’nun özverileriyle başardığı muazzam işlerin sonsuza dek tanığı olacaktır.
Bir insan olarak Şevki Efendi’nın kişiliğinde O’nu başkalarından ayıran ve kendini tanıyan herkeste büyük bir sevgi ve hayranlık uyandıran ender bulunan seçkin nitelikler bir araya toplanmıştı. Emrin Velisi olarak Bahailer çok kez yenilmez gibi gözüken zahmetlerden aşırtarak zaferden zafere götürmüş ve sonunda Dinin Yönetim Düzeni bütün dünyada sağlamca yerleşmiş, Bahaileri, Tanrı’nın ve hemcinslerinin hizmetinde kendi güçlerini birleştirmeye aracı olacak kurumlar kurulmuş ve Bahai devrinin düzeni içinde Hz. Bahaullah’ın taraftarlarının birliği sağlanmıştır.
Hz. Abdülbaha Vasiyetnamesinde Bahailere, Emrin Velisi’nin Allah’ın özel inayet ve himayesine mahzar ve onlara çalışmalarında önderlik etmek için ilham sahibi olacağını vaad etmişti. Velayet yılları Hz. Abdülbaha’nın vaadini yerine getirmiştir.
İKİNCİ BÖLÜM
Hz. Bahaullah’ın Öğretileri
TANRI
İnsan daima, evrendeki esrarlı bir Güç’ün bilincinde olmuştur. Bazen bu gücü güneş ve yıldızlar gibi gözle görülen fakat hakkında az bilgisi olan şeylerle özdeşleştirilmiş, bazen bu sırrı kendine benzemekle beraber daha büyük güçlere sahip bir kişi veya kişiler olarak düşünmüş, bazen de yaradılışın vücuda gelmesine sebep olan ve varlığın ya içgüdüsüyle veya mantık yoluyla muhakeme ettiği İlk Kudret hakkında daha soyut ve karmaşık düşüncelere sahip olmuştur. Dünyanın ayrı yerlerinde yaşayan insanlar bu Sır üzerinde fikir birliğine varmamakla beraber şu noktada birleşmektedirler: Böyle bir Sır mevcuttur.
Hz. Bahaullah, insanların gerçeği anlayış şekillerinin ayrı olmasına rağmen çağlar boyunca Aynı Gerçek’in peşinde koştuklarını öğretmektedir. Başka başka adları kullanmışlar ve başka şekillerde ibadet etmişlerdir, fakat aslında hep birlikte kendilerinden daha yüce olan bu Esrarlı Güç’e inanmışlardır.
Yirminci yüzyılın ünlü bilim adamı Albert Einstein inancını şöyle ifade eder; “ Benim inancım, zayıf ve güçsüz zihinlerimizle kavrayabildiğimiz küçük ayrıntılarla kendini açığa vuran Sınırsız Üstün Ruh’a karşı tevazu ile duyduğum hayranlıktan ibarettir. Benim Tanrı fikrim, anlaşılmaz evrende zahir olan üstün bir mantık gücünün var olduğuna dair derin duygusal inancımdır.”
Bahailer de bilim adamları gibi sınırlı zihnimizle bu “Üstün Mantık Gücü”nü tam olarak anlayacağımızı kabul ederler. Bu nedenle Tanrı kavramımız değişmiştir ve değişmeye devam edecektir.
Tanrı hakkındaki bilgimiz sınırlı olmakla beraber O’nun bize olan sevgisi hiç değişmemiştir. Hz. Bahaullah, Tanrı’nın her çağda Kendinin dünyadaki habercisi olarak seçtiği bir kimse aracılığı ile bu sevgisi ilettiğini bildirmiştir. Aramızdaki Tanrı Habercisi anlayabileceğimiz bir şekilde - yaşamı ve öğretileri ile – Tanrı’nın kendi yaratıklarına olan sınırsız sevgisi iletir. O Kendisine en çok ihtiyacımız bulunan bir zamanda gelir, ama bizler bilgisizliğimizden dolayı çoğu kez ihtiyacımızın farkında değilizdir, bunun için O bize bol bol dağıttığı sevginin ve mutluluğumuz için karşılığında O’na ettiğimiz hareketlere katlanmaya hazırdır. Hz. Bahaullah’a göre eğer bu Tanrı Habercisi’ni tanırsak O’nun ağzından konuşmuş olanı tanırız:
“ Ezeli Varlığın bilim kapısı her zaman insanın yüzüne kapalı olmuştur ve sonsuza kadar kalacaktır. Hiçbir insanın anlayışı O’nun Kutsal Sarayı’na asla giremeyecektir. Ancak O, Kendi Rahmetinin bir eseri ve sevgi dolu Merhametinin bir delili olarak Kendi İlahi Rehberliğinin Güneşlerini, Kendi İlahi Birliğinin Sembollerini insanlara zahir etmiş ve bu kutsal varlıkların bilgisinin Kendi Bilgisine eş olmasını buyurmuştur. Her kim onları tanırsa Allah’ı tanımış olur. Onların çağrısına her kim kulak verirse Tanrı’nın sesine kulak vermiş olur…”
Tanrı’nın Habercileri, dünyanın büyük dünlerinin kurucularıdır. Onlar, kendi dinlerinin kurucusundan ilham alan nebiler, azizler veya yenilik getirenlerle karıştırılmamalıdır. Örnek olarak Hz. İsa dünyanın bağımsız dinlerinden biri olan Hıristiyanlığın kurucusudur. Ama bugün Hıristiyanlık içinde yüzlerce çeşit mezhep mevcuttur ve bu mezhepleri kuranların makamı ne kadar önemli olursa olsun, öğretilerini açıklamaya giriştikleri Hz. İsa’nın yüce makamı ile kıyaslanamaz.
Tanrı’nın Habercileri tarihin çeşitli zamanlarında çeşitli milletler içinden çıkmışlardır. Gerçekten kılavuzluğunu insan ırkının herhangi bir bölümünden esirgeyecek sevecen bir Yaradan düşünmeye olanak yoktur.
Tanrı’ya atfedilen sevgi, rahmet, adalet ve kudret gibi nitelikler bu İlahi Habercilerin kendi yaşamlarında, sıradan insanların yeteneklerinin çok üstünde bir derecede görülür. Hz Bahaullah bu Zatları “ Tanrı Mahzarları” olarak nitelendirmektedir. Eğer Tanrı’yı bit güneşe benzetecek olursak, bir Tanrı Mahzarı, güneşin ışık, ısı ve hayat verici gücünü yansıtan mükemmel bir ayna gibidir. Güneş aynanın içine inmez, bu nedenle ayna güneştir diyemeyiz, ama güneşi görmek için başka bir yol olmasaydı aynaya bakıp onun tam bir aksini görebilirdik. Hz. Bahaullah buyuruyor:
“ Bu Kutsal Aynaların… her biri ve hepsi Evrenin Merkezi, Küresi, Ruhu ve En Son Maksadı Olan’ın dünyadaki yorumcularıdır. Bilgilerini ve güçlerini O’ndan alırlar, hükümranlıkları O’ndan gelir. Yüzlerinin güzelliği sadece O’nun Cemali’nin yansımasıdır ve vahiyler O’nun Ölümsüz Celali’nin bir işaretidir. Sonsuz olan bir lütuf onlar tarafından zahir olur.”
Tanrı Mazharları’nın iki mertebesi vardır. Her biri, şu veya bu zamanda Tanrı’nın dünyadaki sözcüsüdür. Bu bakımdan hepsi aynıdırlar, aralarında bir ayrım yapılamaz. Öbür mertebeleri insanlık dünyasının sınırlamalarına ilişkindir. Her birinin ayrı adı, belirli bir kişiliği ve belirgin bir görevi vardır. Tanrı Elçisi dünyaya hitap ederken bazen bizzat Tanrı’nın sesi ve yetkisi ile seslenir, bazı zamanlar da Tanrı’dan kendi hemcinsi insanlara bir Haber getiren bir kimse olarak konuşur. Hz. Bahaullah’ın sözleri ile:
“Eğer Tanrı’nın her şeyi kapsayan zuhurlarından biri -Ben Tanrı’yım- diye beyan ederse aynen gerçeği söylemiş olur, bunda hiç kuşku yoktur. Çünkü onların zuhuru, nitelikleri ve isimleri aracılığı ile Tanrı Zuhuru’nun, O’nun İsim ve Sıfatları’nın dünyaya zahir olduğu tekrar tekrar görülmüştür… Ve eğer – Bizler Tanrı’nın kullarıyız diyecek olursa, bu da açık ve tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü onlar öylesine son derecede bir kulluk mertebesinde zahir olmuşlardır ki, bu kulluğa hiç bir insanın erişmesi mümkün değildir.”
İnsanların çoğunluğu kendi dinlerinin kurucusunu, Tanrı’nın Dünyadaki Sözcüsü veya Zuhuru olarak kabul etmeye hazırdırlar, fakat O’nun mertebesinin eşsiz olduğuna ve başka dinlerin kurucularının O’nunla ölçülemeyeceğine inanmışlardır. Hz. Bahaullah, Tanrı Habercilerinin dünyada insan cinsinin saygısını kazanmak için birbirleri ile yarışan rakipler olarak görülemeyeceğini öğretir. Onlar aynı okulun öğretmenleri gibidir. Nasıl bilge bir öğretmen kendi öğrettiklerini öğrencilerinin yeteneklerine göre ayarlarsa, bu İlahi Öğretmenlerin her biri de ararlarına geldikleri milletlerim yeteneklerine göre öğretirler. Küçük çocuklardan oluşan bir sınıfta verilen dersler, daha büyüklere öğretilenlerle bir olmaz, her iki grubun öğretmenleri aynı üniversiteden yetişmiş ve aynı bilgilere sahip olsalar bile. Aynı şekilde insanlığı eğitenler de aynı kaynaktan esin aldıkları halde, yardımına geldikleri insanlar için en iyisi neyse, onu öğretirler.
Öğretilerin bir çoğu birbirinin eşidir. Bunlar çağdan çağa tekrarlanan “ Sonsuz İlahi Yasalar”dır ve nerede öğretilirse öğretilsin, Tanrı Dini’nin temelleridir. Tanrı Habercilerinin hepsi kendi toplumlarına sevgi ve cömertliği, alçakgönüllülük ve doğruluğu, başkalarının yanlışı yerine kendi yanlışlarını görmeyi, kötülüğe iyilik ile karşılık vermeyi öğretmişlerdir.
Bunlar, hiçbir zaman değişmeyen sonsuz yasalardan bazılarıdır; böylece dünyada birbirinden uzakta yaşayan, birbirlerinin inançları hakkında bir şey bilmeyen insanlar, kendilerine Tanrı Habercilerinden birinin getirdiği aynı ruhani değer yargılarını benimsemektedirler. Ancak, öbür öğretilerin bir kısmı birbirine benzemez. Bunlar evlenme ve boşanma, gıda ve temizlik kuralları gibi toplumsal kurallarla ilgilidir. Aralarına geldikleri milletler farklı toplumsal koşullar altında yaşadıkları için İlahi Öğretmenlerin her biri kendi zamanına ve yerine göre gerekli yasaları koymuştur.
Fakat Tanrı Habercileri yalnız yasa koyucu değillerdir. Her ne kadar onlar yeni yasalar koyar ve eski yasaları kaldırırlarsa da, aynı zamanda insanların kalplerini değiştirme gücünü de sahiptirler. Tanrı’nın inayeti onlardan akıp gelerek ölü bir dünyaya yepyeni bir can getirir. Onlar bilgisizlik ve bağnazlıkla körleşen insanların gözlerini Hakikat’e açarlar ve kendi toplumlarına hiçbir şeyden sarsılmayan bir iman ve sıradan insanları aziz ve kahraman mertebesine yükselten bir bağımlılık ilham ederler.
Bir Tanrı Elçisi’nin sözlerinden herkes, hatta O’na inanmayanlar bile etkilenir. Zira Tanrı Elçilerinden her birinin görünüşü (Zuhuru), dünyaya taze bir gelişme ve hareket getiren, hayat verici kuvveti ile bütün bitkileri ve hatta gölge de yaşayan ve güneşi hiç görmeyenleri bile etkileyen baharın gelişine benzer.
İlahi bahar mevsimi dünyada iki çeşit hareket yaratır. Bir yandan kuşaklar boyunca körü körüne taklit edilen insan yapısı doğmalar, törenler ve gelenekler inkâr edilip terk edilir ve bir geçiş dönemindeki insanlık, eski düzenin yıkılmasıyla ortaya çıkan kargaşadan kurtulma umuduyla her çeşit yeni düşünceyi denemeye koyulur. Öte yandan Tanrı Elçisi’nin yeni devir için getirdiği ölçüler yavaş yavaş topluma nüfuz eder ve algılayabilen ruhlar O’ndan habersiz bile olsalar O’nun sözlerini tekrarlamaya başlarlar. O’nu Tanrı’nın sözcüsü olarak kabul eden az sayıdaki inananları öylesine bir sevgi duyarlar ki, her türlü insanca engeli aşarak gerçek bir dostlukla birleşirler. Gözlerinin önünde Tanrı’nın insanlar için planının yeni bir aşaması açılır ve kendi rollerini oynamak için duydukları büyük istekle her türlü bencil düşünceleri aşarlar. Başlangıçta alay ve eziyetle karşılaşsalar bile yeni inancı izleyenlerin sayısı giderek çoğalır ve sonunda çevrelerindeki tüm ruhani ve sosyal ortamı değiştirirler. O zamana kadar zıt cephelerde yaşayıp çalışan insanlar arasında böylece kurulan birlik, sanat ve bilim geliştiği ve insanın daha yüce ruhani başarılara ulaştığı bir yeni uygarlığa yol açar.
Maddi dünyada ilkbaharı yaz, sonbahar ve kış izler. İnsanlığın bu dünyadaki ruhani hayatında da bir İlahi Zuhurun gelişi ile yeni bir devir başlar, yavaş yavaş hız kazanarak bu düzenin görevi yerine gelene ve en güzel meyveleri dünyaya sunulana kadar ileri gider, sonra gittikçe gücü azalır ve bozulma başlar. İnsanları bir arada tutan birleştirici kuvvet artık tükenmiştir. Tanrı Habercisi’nin Kendini izleyenlere aşıladığı ruh soğur ve ölür. Bir zamanlar insanları birleştiren güzel öğretileri yüzlerce değişik şekilde yorumlanır, her biri ayrı bir haber bildiren mezhepler ve bölünmeler meydana gelir, kelimenin lafzı ruhundan daha büyük önem kazanır ve bir zamanlar hep birlikte ibadet eden insanlar arasındaki sevgi yerini hoşgörüsüzlüğe, hatta nefrete bırakır. Din adına ileri sürülen bâtıl inançlar ve mantıksız iddialar karşısında düş kırıklığına uğrayan ve çeşitli mezhepler arasında gördükleri bağnazlık ve hoşgörüsüzlükten yılan birçok kişi dinden büsbütün yüz çevirir. Maddecilik ve onu izleyen bencilik ve açgözlülük hasta bir toplumun her kesimine sokulur ve insanlar hayvan derecesine düşerler.
Böyle bir zamanda insanların en bilge ve içten olanı bile insanlığın hasta bedeni için gerekli ruhani çareyi salık veremez. Dünyanın kurtarıcısı ancak Tanrı’nın iyileştirici gücünü yansıtan bir başka Tanrı Zuhuru olabilir. Bütün öbür kapılar kapandığı zaman Tanrı’nın Habercisi görünür. O Tek Yol, Tek Sığınak, Karanlıktaki Tek Işık’tır. Bu büyük olay dünyanın değişik yerlerinde tekrar tekrar meydana gelmiş ve bu deyimler geçmişteki Kutsal Kitaplar’da aynen kullanılmıştır. Ancak eski günlerde coğrafi engeller nedeniyle dünyanın bir tarafında yaşayanların başka yerlerde olup bitenlerden haberi olamıyordu ve her dinin mensupları “ gerçeğin “ yalnız kendi tekellerinde olduğunu sanıyorlardı. Tanrı’nın, kendilerinin dünyadaki Tanrı Temsilcisi olarak tanıdıkları ulu kişiyi bilme olanakları bulunmayan dünyanın öbür ucundaki insanları da sevdiğini anlamıyorlardı. Artık olanları görebildiğimiz günümüzde dünyanın büyük dinleri insanlar tarafından öylesine çarpıtılmış ve birbirleriyle çarpışan öyle çok bölümlere ayrılmıştı ki, onların saf kaynağına inip Gerçek Haber’i izleyicilerinin yorumlarından ayıklamak mümkün değildir. Kurucularının öğretilerinden çoğu tamamen kaybolmuştur. Kutsal Kitaplarda sık sık geçen bazı deyimlerin gerçek anlamları tümden yok olmuş ve bugünkü dillerde tamamen değişik bir anlam kazanmıştır. Tamamen sembolik olan bazı bölümlerin yorumunda ise anlaşmazlık vardır.
Bugün çeşitli dinlere bağlılık iddia eden insanlar arasında mevcut derin görüş ayrılıklarına rağmen, geçmişin büyük dinleri arasındaki temel benzerlikler görmezden gelinmeyecek kadar açıktır. Hepsi bir Yaradan’a inanırlar; O’nu ister Tanrı, ster İlk Sebep, isterse başka adla tanımış olsunlar… Hepsinde, sevgisi milyonlarca insanın yaşamını değiştirmiş bulunan ve ümit verici sözleri söylendikten uzun yüzyıllar sonra bile, hâlâ esin kaynağı olan bir Merkezi Kişi –tek bir insan- vardır. Hepsi ileride insanların inançlarını yitirdikleri ve sevgisinin soğuduğu bir zamanda bir Yüce Kişi’nin görünerek dünyanın dört bucağındaki insanoğullarını toplayacağını ve evrensel kardeşlik gününe kılavuzluk edeceğini müjdeler.
GERÇEĞİN ARAŞTIRILMASI
Hz Bahaullah, dünyada birbirini izleyen Tanrı Habercilerinden biridir. Kendinden önceki diğer din kurucuları gibi O’na da insanlığın daha ileri bir ruhani ve toplumsal gelişme aşamasına yükselmesinde özel bir yol göstericilik yapma görevi verilmiştir. O, Tanrı’nın öğretilerini insana getirenlerin en ilki ne de sonuncusudur, ama çağımızda Tanrı’nın kılavuzluğunu getirmek için seçilmiş olan Kimse’dir.
Bundan önceki Tanrı Habercileri’nin her biri insanların o zamanki anlayış yetenekleri kadar vermişler, fakat hepsi de kendilerine inananları daha fazlasını alabilecekleri “güne” hazırlamışlardır. Tanrı’nın Sesi’nin, bütün insanlığın duyması için yükseleceği ve dünyanın her tarafındaki insanların cevap vereceği zamanın geleceğini vaad etmişlerdir. Hz. Bahaullah, Kendisi’nin bu Vaad’i yerine getirmek için geldiğini söylüyor:.
“Gerçek söylüyorum, bu gün insanların Vaad Edilmiş Kişi’nin yüzünü ve sesini duyacağı Gün’dür. Tanrı’nın Sesi yükselmiştir ve O’nun Siması’nın Nuru insanların üzerine yönelmiştir. Herkesin Kendi kalbindeki her boş sözün izlerini silmesi, açık ve tarafsız bir zihinle O’nun Zuhuru’nun izlerine, Görevi’nin kanıtlarına ve Celâli’nin belirtilerine bakması gerekir.”
Hz Bahaullah’ın ileri sürdüğü iddia sıradan bir iddia değildir ve hiç kimsenin ciddi bir araştırmada bulunmadan bunu kabul etmesi istenmemektedir. Gerçekten, O’nun en önemli öğretilerinden biri gerçeğin serbestçe araştırılması konusundadır.
Hz. Bahaullah’ın zamanında insanlar, hâlâ bir çoğunun bugün de yaptığı gibi, din adına kendilerine öğretilenleri hiç kuşkusuz kabul ediyorlardı. Ama Hz. Bahaullah her erkek ve kadının kendi inancından sorumlu bulunduğunu ve hiç kimseyi körü körüne taklit etmemesi gerektiğini söylemektedir. İnsanların din konusunda bu kadar çok görüş ayrılığına düşmelerinin bir nedeni, dünyadaki pek çok gelenekten birine göre yetiştirilmeleri ve bunu, düşünmeden izlemeleridir. Şayet insanlar önyargılarından vazgeçip açık fikirle gerçeği araştırsalardı birleşirlerdi, çünkü öğretildiği yer neresi olursa olsun gerçek aynıdır. Hz Abdülbaha diyor ki:
“Önyargılardan sakınınız. Hangi lâmbada yanarsa yansın, ışık iyidir. Hangi bahçede açarsa açsın, gül güzeldir. İster Doğu’dan, ister Batı’dan parlasın, bir yıldız aynı parıltıya sahiptir.”
Dünyadaki büyük dinlerin Kurucularından hiç birinin kendi çağlardaki insanlar tarafından kabul edilmemelerinin sebeplerini durup düşünecek olursak, insanların vaktiyle yapmış oldukları yanlışlardan pek çok şey öğrenebiliriz. Bu kurucuların makamları ancak çok sonraları, soylu prensler ve bilge düşünürler Onlar’ın izleyicisi olmakla övünç duyduktan sonra halk tarafından kabul edilmiştir. Başlangıçta çoğu kimse Onlar’ı yalancı peygamberlikle suçlamış ve öğretilerini engellemek için ellerinden geleni yapmışlardır.
Bu İlahi Öğretmenler ilk göründüklerinde insanların Onları tanımasının bu kadar güç olasının sebeplerinden bazıları şunlardır: Onlar daima tarihin ruhani bir kışa girdiği dönemde gelmişler ve pek az kimse Tanrı katından taze bir kılavuzluğa ihtiyaç olduğunu fark etmiştir. İnsanların çoğu sorunlarını Tanrı’nın yardımı olmadan çözebileceklerine güvenirler. Bir de ya insanüstü bir güce karşı ilgilerini tümden yitirenler veya böyle bir şeyin gerçekten var olup olmadığını ölümden sonra anlamayı bekleyenler vardır. Bu arada, bu dünyadaki yaşamlarını dışarıdan bir karışan olmaksızın yürütebileceklerine emindirler. Bazıları ise Tanrı’nın insanların nasıl yaşamları gerektiğini yüzyıllarca önce gösterdiğine ve bilmeleri gereken her şeyi onlara sağladığına inanırlar. Tanrı’nın Kendini tekrar etmesini veya her çağ için yeniden yol göstermesini gereksiz bulurlar. Onlara göre insanların daha öğrenecek şeyleri varsa, bunlar kendi dinlerinin kutsal kitaplarında yer almaktadır. Kitaplarını anlamak için içtenlikle girişimde bulunan kimselerin birbiri ile çelişkili yüzlerce yorum yapmış olmaları onları rahatsız etmez. Bazıları da, kendi kutsal kitaplarında yazılı simgeleri kelime anlamıyla kabul ederek Tanrı’nın kendini mucizevi belirtilerle olağanüstü bir şekilde göstermesini beklerler. Bekledikleri şekilde gelmeyen bir kimsenin iddialarını araştırmaya hazır değillerdir. Üstelik bekledikleri kişi göründüğünde, kendilerinin inandıkları şeyleri teyid etmesini ve onları dinlememiş oldukları için dünyanın geri kalan bölümünü cezalandırmasını beklerler.
O halde, Tanrı Habercisi’nin kendi çağının insanlarınca daima reddedilmesi şaşmamalı. O, ne beklendiği gibi görünür ne de istendiği gibi konuşur.
Elbette, makamından tam emin olmadıkça herhangi bir kimseyi Tanrı’nın dünyadaki sözcüsü olarak kabul etmek aptallık olur. Yalancı peygamberler daima var olmuştur ve olacaktır. Ancak geçmişten aldığımız derslerden öğreneceğimiz şey şudur : Eğer başlangıçta O’nun iddiasını araştırmaya hazır değilsek veya sözlerine kulak vermeyi kabul ettikten sonra bütün öğretilerinin kendi fikirlerimize uymasını beklersek, Gerçek Haberci’yi tanıyabilmeyi ümit edemeyiz.
Gerçeği arayan bir kimse herhangi bir önyargı ile işe başlamamalıdır. Tamamen tarafsız olmalı ve kendisine sunulan meseleyi “soruşturan” bir zihinle incelemeli ve kendi inançları ile çelişkili olduğu için hemen reddetmemelidir. Yargılarında adil olmalı, başkalarından miras kalan fikirlere dayanmak yerine Tanrı’nın kendine verdiği zekâ ve muhakeme gücünü kullanmalıdır. Her şeyden önce de alçakgönüllü olmalıdır, yoksa amacına asla ulaşamaz. Ne kadar bilgili olursa olsun, anlayışının sınırlı olduğunu kabul ederek Tanrı’nın kılavuzluğunu kendi kusurlu ölçüleri ile ölçülmelidir. Geçmişte cahil fakat temiz yürekliler Tanrı Habercisi’ni tanıyacak sezişe sahip olurken, aynı çağdaki bilgin kimselerin bu anlayıştan yoksun kaldıkları ne kadar çok görülmüştür.
Görebildiğimiz kadarı ile, gerçek bir peygamberi yalancılardan ayıran belirli kriterler olmuştur. Tanrı Habercisi, kurtarmaya geldiği insanlar uğruna büyük acılara katlanmaya hazırdır. Sınırsız sevgisini dostları kadar, acımasız düşmanlarına da saçar. Öğretileri canileri azize çevirir, korkakları yürekli kahramanlara dönüştürerek O’nun izinde yürüyüp başkalarına hizmet etmenin zevki ile kendilerini unutturur.O’nun bilgisi, zamanının en bilgin kişilerinin çok yükseğindedir, buna rağmen O yumuşak huylu ve alçakgönüllüdür. İnanmayan bir dünyanın kendisine karşı sıralanan bütün güçleri karşısında yalnızdır ve aralarından zaferle yükselir.
Bütün bu alâmetler bir kişide toplanmışsa O’nu dikkate almak doğru olur, çünkü gerçekten de iddia ettiği kimse olabilir.
Bizi yalancı peygamberlere karşı uyaran geçmişin kutsal kitapları, gerçek kişiyi tanımamız için bize yanılmaz bir ölçü de veriyorlar. Bizler O’nu hayatın yemişleri ile tanıyacağız, çünkü dikenli çalıdan iyi meyve toplamak mümkün değildir.
HZ. BAHAULLAH’IN YAZILARINDAN SEÇMELER:
“Her Kim bu Gün’de Tanrı’yı insanların O’nu kıyaslamak için kullandıkları her türlü mukayese ve benzetişlerle ölçülmeyecek kadar yüce sayarsa, O Tanrı birliğine gerçekten inanan bir kimsedir. Bu kıyaslamaların ve benzetmelerin Tanrı’nın kendisi olduğu sanısına kapılan çok acı şekilde yanılmaktadır.
“Ey Tanrı Birliği’ne inananlar, sakınınız O’nun Emri’nin Mahzarları arasında ayırım yapmaktan veya Onların Zuhurlarını belirten ve beyan eden alâmetler arasında fark aramaktan… Bundan başka emin olunuz ki, bu Tanrı Mahzarları’ndan her birinin işleri ve davranışları… hep Tanrı tarafından takdir edilmiştir ve O’nun İrade ve Maksadı’nı yansıtmaktadır.”
“Eğer dikkatli bir gözle bakacak olursan (Tanrı Mahzarlarının) hepsinin aynı mabette yaşadıklarını, aynı cennette uçtuklarını, aynı tahtta oturduklarını, aynı sözleri söylediklerini ve aynı Din’i beyan ettiklerini göreceksin… O halde, eğer bu Kudsiyet Mahzarlarından biri – Ben bütün peygamberlerin geri gelişiyim- beyanında bulunursa, O gerçekten doğru söylüyordur. Aynı şekilde her sonraki Zuhurda bir önceki Zuhur’un geri gelmesi bir olgudur. Bunun doğruluğu kesinlikle saptanmıştır.”
“Her gerçek Peygamber Kendi Haberini, Kendisinden önceki bütün öbür Peygamberlerin Vahiyleri ile esasta aynı saymıştır. Öyleyse, herhangi bir kimse bu gerçeği anlamaktan geri kalır ve o nedenle yersiz ve yakışıksız bir dille konuşursa, görüşü keskin ve anlayışı uyanık olan hiç kimse böyle beyhude sözlerin kendi inancını sarsmasına izin vermemelidir.
Ancak, bu dünyadaki Tanrı Peygamberlerinin ifşaatlarının ölçüsü farklı olmalıdır. Onların her biri belirli bir Haberin Getiricisidir ve Kendilerini belirli davranışlarla açıklamakla görevlidirler. Bu nedenledir ki, büyüklüleri farklıymış gibi görünür.”
“Hangi ırk veya dinden olursa olsun, dünya uluslarının ilhamlarını tek bir İlahi Kaynak’tan aldıklarından ve tek bir Tanrı’nın kulu olduklarından hiçbir şüphe olamaz. Onların tâbi bulundukları emirler arasındaki fark, açıkladıkları devirlerdeki ihtiyaçların ve zaruretlerin farklı olmasına bağlanmalıdır… Kalkınız ve iman kuvveti ile silâhlanmış olarak, aranızda nifak tohumlarını eken beyhude hayallerinizin mabudlarını parça parça ediniz.”
“ Tanrı’nın İmanını ve Dinini ihya etmenin esas maksadı, insan cinsinin çıkarlarını korumak ve birliğini geliştirmek, insanlar arasında sevgi ve dostluk ruhunu teşvik etmektir. O’nun, ayrılık ve nifak, nefret ve düşmanlık kaynağı olmasına göz yummayız.”
“ Bu ilâhi ve ruhları tazeleyen bahar devrinde üzerinize yağan inayet ve kerem sayesinde ruhlarınızı tazelemeniz ve canlandırmanız gerekir. O’nun yüce Celâli’nin Güneşi üzerinize ışınmakta ve O’nun Sevgilisini bu yeni kılığı içinde tanımaktan geri kalmayan mükâfatı ne büyüktür.”
“ Dünya milletleri ve ırkları için önceden takdir edilen işte geldi. Tanrı’nın Kutsal Kitaplar da yazılı vaadlerinin hepsi gerçekleşti.”
“Ey sen bekleyen, artık oyalanma, çünkü O geldi. Gör O’nun çadırını ve içinde yaşayan celâli. O yeni bir zuhurla görünen eski celâldir.”
“Bu geçmişte ve gelecekte ebedi olan değişmez Tanrı Dini’dir. Her kim ararsa O’na ulaşır, O’nu aramayı red edene gelince; gerçekten Tanrı kendi kendine yeterlidir, yaratıklarının ihtiyaçlarının üzerindedir.”
“Geçmişi düşünün, yüce olsun, aşağılık olsun, kaç kişi her zaman Tanrı Zuhurlarının, O’nun Seçilmişlerinin kutsal kişiliğinde gözükmesini özlemle beklemişlerdir. Kaç kereler O’nun geleceğini ummuşlar, kaç kereler İlahi rahmet melteminin esmesi ve vaad edilen cemalin gizlilik peçesinden sıyrılarak bütün dünyaya yüzünü göstermesi için yakarmışlardır. Ve her ne zaman inayet kapıları açılmış, ilâhi kerem bulutları insanlığın üzerine yağmurlar yağdırmış ve Görünmeyen’in Işığı semavi kudret ufkunda parlamışsa hepsi O’nu reddetmişlerdir. Düşünün, böyle davranışların sebebi ne olabilir? Her şeyden izzetli olanın güzelliğini açıklayanlara karşı bu tutum neden ileri gelebilir? Geçmiş günlerde insanların reddetmelerine ve muhalefetlerine her ne sebep olduysa, bugün de insanların delâletine yol açmaktadır.”
“Eski kuşakları akla getirin. İlahi keremin güneşi O’nun vahiy ışığı her ne zaman dünyaya saçtıysa, O’nun gününün insanlarının O’na karşı ayaklandıklarına ve O’nun hakikatini reddettiklerine tanık olun. İnsanların lideri sayılanlar, her zaman, kendi adamlarını, Tanrı’nın Sınırsız Kereminin Okyanusu Olan’a yönelmekten alıkoymaya uğramışlardır.”
“Din liderleri her çağda yetki dizginlerini kendi güçlü ellerinde tutarak toplumlarının ebedi kurtuluş kıyılarına ulaşmalarını önlemişleridir. Bazıları önderlik hırsıyla, bazıları bilgisizlik ve anlayışsızlık yüzünden, halkın yoksunluğuna neden olmuşlardır. Onların onayı ve yetkisi ile her Tanrı peygamberi özveri Kadehinden içmiştir… Yetki ve bilgi makamlarında oturanlar, dünyanın gerçek hükümdarları olan O İlâhi Fazilet Cevherlerine ne ağza alınmaz zulümler işlemişlerdir.”
“ Kıdem Cemali, insanlığın esaretten kurtulabilmesi için zincirlere vurulmaya boyun eğdi ve bütün dünyanın gerçek özgürlüğe kavuşabilmesi için bu en kudretli kale içinde mahpus olmayı kabul etti. Dünyadaki bütün milletlerin daimi neşeye ulaşması ve sevinçle dolması için keder kâsesini dibine kadar içti.”
“Ey Tanrım, Beni buyruğunla yükseltip, Senin Makamına oturmamı ve tüm insanları Senin Merhamet Sarayına çağırmamı emreden Kimse’sin. Karar Levhi’nde onlar için mukadder kıldığın ve Zuhurunun Kalemi ile yazdığın şeyleri açıklamamı emreyleyen Sensin, kullarının yüreklerinde Senin sevginin ateşini tutuşturmak ve dünyanın bütün milletlerini Senin tahtının bulunduğu yere yakın getirmek görevini bana veren Sensin.”
“Ey Tanrım, Benim Senin iradenden başka iradem ve Senin yüce kaleminin dile getirdikleri akıyor ve dilim En Ulu Ruh’un, Senin sonsuzluk ülkende söylediğinden başka bir şey söylemiyor. Senin isteğinin melteminden başka hiçbir şey bana tesir etmiyor. Senin izinin ve Senin ilhamının bana söylettikleri dışında tek kelime ağzımdan çıkıyor. Seni tanıyan herkesin sevgilisi olan ve Sana bağlı yüreklerin arzuladığı Sana şükürler olsun ki, Sana olan sevgimden dolayı acı çekmem için Beni kötülüklere hedef ve Senin yolunda Bana yöneltilen hücumlara nişangâh kıldın.”
“Senin Celâline yemin ederim, sırf cennetinde ve Senin dünyanda bulunan herkesin yeniden hayata kavuşabilmesi için çeşitli musibetlerle sınanmayı kabul ettim. Her kim Seni severse, Senin Emrini ilerletmek gayesi dışında kendi nefsine bağlı olamaz ve her kim Seni tanırsa Senden başkasını tanıyamaz ve Senden başkasına yönelemez.”
“Ey Tanrım, Kendi ülkende onlar için istediğin şeyleri kullarının bulmalarını mümkün kıl. Ayrıca, Senin en mükemmel sıfatlarının kaynağı Olanın, Sana olan sevgisiyle, onların ruhlarının ihyası hatırına nelere katlanmayı kabul ettiğini onlara bildir ki, gerçek Hayat Irmağı’na koşsunlar ve yüzlerini Senin Acıyıcılar Acıyıcısı İsmi’ne yöneltsinler. Onları kendilerine terk etme, Ey Tanrım;lütuflarınla onları Senin ilham cennetine çek. Onlar yoksul. Sen Her şeyin Maliki, her şeyi Affeden, Acıyıcılar Acıyıcısın.
KİŞİ
Hz. Bahaullah’ın görevi insanlığın birliğini kurmaktır. Buyuruyor ki:
“Tanrı’nın bütün dünyanın iyileşmesi için takdir buyurduğu en yüksek çare ve en kuvvetli vasıta, bütün milletlerin tek bir evrensel Emir, tek bir ortak Din’de birleşmeleridir. Bu, usta, kudretli ve ilhamlı bir Hekim’in kudreti dışında hiçbir şekilde başarılamaz.”
İnsan ırkının birliği, bütün Tanrı Habercilerinin vaadinin yerine gelmesidir ve onların atmış olduğu ve bu çağda Hz Bahaullah tarafından bir kere daha yenilenen ruhani temele dayanmalıdır.
İnsanlık tek tek erkek ve kadınlardan oluşur, bu yüzden insan toplumunda bir değişiklik yaratmak için üyeleriyle işe başlamalıyız. Kişinin yaşamında bir değişiklik olmadıkça, insanların kardeşliği asla gerçekleşmez.
Kişiye baktığımızda, onun bir hayvan hayatı yaşamak için yaratılmadığını görürüz. İnsan, hayvansal güdülerine teslim olursa hayvandan daha beter olur, ancak insanca erdemlerini geliştirdiğinde kendi adına lâyıktır.
Hz Bahaullah Tanrı’nın Sözcüsü olarak diyor:
“ Ey Ruh Oğlu! Ben seni yüce yarattım, sen kendini alçalttın, Yaratıldığına yüksel.”
Bu evrendeki her şey belirli yasalarla yönetilir. Dünyamızda, mevsimlerin her yıl yenilenmesinde, çevremizdeki bitkilerin ve hayvanların yaşamında bir “kalıp” görmekteyiz. Bunların hiçbiri doğa kanunlarına karşı gelemez. Yalnızca insan kendi yaşamını yöneten yasalara uyup uymama gücüne sahiptir. Bu dünyadaki mutluluğu kadar, buradaki hayatı terk ettikten sonra gelecekteki ilerlemesi de yapacağı seçime bağlıdır.
İnsanın hayvanlar âlemi ile paylaştığı bedensel içgüdüleri bu dünyadaki yaşamı için geçerlidir, fakat hayvanlar tamamen doğa tarafından yönetildikleri ve doğanın koyduğu sınırları aşamadığı halde, insan içgüdüsel arzuların sağlıklı sınırlar içinde tutmayı veya onların hiçbir hayvanın yapmadığı derecede kötüye kullanmayı seçebilir.
İnsan zekâsı, onun çevresine egemen olmasına yardım edebilir. İnsan, aklını kullanarak içinde yaşadığı dünyayı tümden değiştirmiştir. Ama sadece zekâsı onu vahşilerden daha iyi yapamaz, çünkü güçlü silâhların bulunmasıyla eskisinden de tehlikeli olabilir. İnsanda zekâsının yanı sıra, evrenin ardındaki daha büyük bir Sır’a bağlanabilecek bir sır mevcuttur. Kutsal Kitaplarda buna “insan ruhu” veya insanın gerçek benliği” denir İnsanın bu ruhani niteliği eğitilip geliştirilirse, hayvanlar üzerine yükselir ve Tanrı’nın niteliklerini yansıtır. O zaman hem bedensel, hem zihinsel yetenekleri gerçek uygarlığın gelişmesi ve gerçek mutluluğa ulaşması için kullanılır.
O halde, insanın ruhani yaşamını düzenleyen ve ilerlemesinin bağlı bulunduğu ebedi yasalardan bazılarını kısaca gözden geçirelim:
SEVGİ
Sevgisinin çeşitli şekilleri vardır. İnsanın Yaradan’a karşı sevgisinden söz ederken, bir bitkinin güneş ile ilişkisini düşünerek başlarsak faydalı olur. Bitkinin hayatı güneşe bağlıdır ve bütün varlığıyla güneşin hayat verici kuvvetini dünyaya taşıyan ışınlara tepki gösterir. Öyleyse, bitki güneşi seviyor, diyebiliriz. İnsanın ruhani yaşamı da Tanrı ile ilişkisine bağlıdır. Ama insan bir bitki olmadığı için, kendisi ile Yaratıcısı arasındaki bu ilişkiyi anlaması ve büyümesine yardım eden ruhani güçlere bilinçli olarak cevap vermesi gerekir.
Eğer bitki karanlık bir yere konulacak olursa, güneşe doğru hareket edemez. Ama insanın ruhani yoksunluk durumundan çıkma yeteneği vardır. Ancak, hareket etme gereğinin farkında değilse ruhani melekleri giderek zayıflatıp çalışmaz duruma gelene kadar olduğu yerde kalır. Dolayısıyla bu gereği yüreğinde duyması ve Tanrı’yı “sevmesi” şarttır.
Bitkinin güneşi özlemesi gibi her insan ruhu da Tanrı’ya özlem duyar. Bu nedenle insan Tanrı’ya olan ihtiyacını kabul etmedikçe ve kendinden öteye, varlığının kaynağına uzanmaya gayret etmedikçe tam bir iç huzuruna ve mutluluğa kavuşamaz. Maddi rahatlık ve bedensel zevk ona bir süre için doygunluk hissi verir, ama çok geçmeden yine doyumsuzluk duyacaktır. Hz. Bahaullah, Tanrı’nın insana daima şöyle seslendiğini söylüyor:
“Ey En yüce Manzaranın Oğlu! Bana dost olasın diye sana Kendimden bir ruh emanet ettim. Niçin Beni bırakıp Benden başka bir sevgili aradın?”
Bir çok insan beşer seviyesinden daha yüksek bir şeye doğru cezbolunduklarını görmezlikten gelirler, bazıları bu duyguyu bastırmayı öylesine başarmıştır ki, ancak yaşamlarının çok önemli anlarında hayatın yüzeysel yönleri onların dikkatini artık çekmez olunca yüreklerinde gömülü kalmış olan bu önemli gerçeği şöylece bir görüverirler, bazıları ise modern çağımıza yakışmayan, modası geçmiş bir kavram olan (!) Tanrı ile kendileri arasında bir ilişki bulunduğunu kabul etmekten adetâ utanır gibidirler. Artık güneş ve yıldızların karşısında eğilemeyeceğimiz, yahut bulutlar üzerinde oturan yaşlı bir Zat’ı düşünemeyeceğimiz doğrudur, fakat modern bilim adamlarının önünde saygılı bir hayranlıkla durdukları bir “Sınırsız üstün Ruh”a hürmet gösteremez miyiz?
Tıpkı güneşin bitkiye ışınları ile ulaşması gibi, Tanrı da beşer anlayışımızla anladığımız ve kalbimizin tüm sevgisi ile sevdiğimiz “Habercileri” aracılığı ile bizlerle haberleşir. Ama Tanrı Habercilerinden herhangi birinin insan kişiliğine tapmak tehlikelidir, çünkü bu bizim, aynı İlahi Gerçek dünyanın başka bir yerinde, yeni bir isimle ve değişik insani koşullar içinde göründüğü zaman O’nu tanımamıza engel olur. Bu, bir zamanlar ışığı yansıtan aynanın biçimine ve çerçevesine bağlanıp,, aynı ışık bir başka aynadan yansıdığı zaman onu görmeyi reddetmeye benzer. Fakat, eğer Tanrı Habercisine başka insanlardan ayıran ilahi niteliklerinden dolayı cezbolunursak, nerede görünürse görünsün O’nu tanıyabiliriz.
İnsan yüreği Tanrı’ya O’nun dünyadaki Zuhuru vasıtası ile bağlanırsa, Yaratıcısı ile arasında bir bağ kurmuş olur. Bu bağ kuvvetlendikçe Tanrı’nın yarattığı her şeye karşı sevgiyle dolup taşar. HzAbdülbaha bir kesrinde bir âşığın eline sevgilisinden ulaşan kirlenmiş ve buruşmuş bir mektubu örnek vermiş ve demişti ki :” Mektup bu halinden dolayı hiç de daha az değerli değildir. Sevilen birinden geldiği için aziz tutulur. Aynı şekilde, hemcinsiniz olan bir insan kim olursa olsun Tanrı’nın yaratığı olduğu için sevmesini öğrenebiliriz.”
HİZMET
Tanrı sevgimizin doğal sonucu insanlık sevgisidir. Hemcinslerimizi sevince, onlara hizmet etmek isteriz. Hz. Bahaullah tek başına münzevi bir hayat yaşamaya izin vermez.İnsanlar arasında yaşamamızı, onların sevinç ve üzüntülerini paylaşmamızı, onlara hizmet etmeye çalışmamızı emreder. İnsanlara hizmet etme yollarından biri, işimiz veya mesleğimiz ne olursa olsun günlük çalışmamızdır. İşimizi ve başkalarına hizmeti içtenlikle arzu ederek yapıyorsak, bu başlı başına bir ibadettir. Hz. Abdülbaha bu kavramı şöyle açıklamıştır: “Tüm yetenek ve çabası ile bir tabaka kağıt yapan bütün gücünü onu kusursuz hale getirmek için kullanan bir kişi Tanrı’yı övmüş olur. Kısacası, insanın içinden gelerek gösterdiği her türlü uğraş ve çaba, eğer en yüksek saiklere ve insanlığa hizmet etme isteğine dayanıyorsa ibadettir. İbadet, insanlığa hizmet etme |