BAHAULLAH’IN SESİ

 

“Gleanings from the Writings of Bahá'u'lláh

başlığı altında Arapça ve Farsça asıllarından İngilizceye tercüme eden

ŞEVKİ RABBANİ

 

İngilizce tercümeyi Türkçeye çeviren

Mecdi İnan

 

1.

Ey İlahım Allah! Bütün övgüler Sana özgüdür. Seni nasıl anabilirim ki? Hiçbir dil, ne kadar da hikmetli olsa Senin adını gereği gibi ululayamaz. Seni nasıl dile getirebilirim ki? Gönül kuşu, özlemi ne kadar da şiddetli olsa, Senin izzet ve irfan (manevi anlayış) göklerine yükselemez.

 

Seni tarif etmek istesem de Sana “Görücü” desem, görücülüğün en yüce örneklerinin Senin emrinle yaratılmış olduklarını teslim etmek zorunda kalırım. Seni temcit etmeye (Allah’ı ululamak) kalkışarak Sana “Hikmetli” desem, Hikmet Kaynağı olanların Senin iradenden doğmuş olduklarını kabul etmeye mecbur olurum. Seni tanımayı arzu etsem ve Sana “Biricik” desem, Birlik Özlerinin Senin elinden çıkmış eserler olduklarını keşfederim. Seni bildirmek hevesine kapılarak Sana “Bilici” desem, tüm Bilgi Cevherlerinin Senin maksadına hizmet eden yaratık ve vasıtalardan başka bir şey olmadıklarını itiraf etmek mecburiyetini duyarım.

 

Fanilerin Senin sırrını çözmeleri ve celal (büyüklük, ululuk) ve azametini hakkıyla nitelendirmeleri ne mümkün… Heyhat! Onlar Senin hüviyetinin niceliği hakkında en ufak bir imada bile bulunamazlar. Bu yoldaki çabaları sonunda elde edebilecekleri şey Senin yaratıklarına çizdiğin sınırları hiçbir zaman aşamaz; bu çabaların da vesilesi yine Senin emir ve iradendir. En kutlu ermişlerin Seni överken ifade edebildikleri en ulvi duygular ve en büyük bilginlerin Senin tabiatın hakkında söyleyebildikleri en hikmetli sözler, tamamıyla Senin saltanatına boyun eğen, Senin kalemine tapan ve Senin kaleminin kımıldayışıyla kımıldayan Merkez’in çevresini dönmekten başka bir şey yapamaz.

 

Hayır, ey Tanrım! Bırakma ki ağzımdan Senin Vahiy Kalemin ile yaratık âleminin özü arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ima edecek bir söz çıksın. Sana mensup olanlar böyle bir ilgi kavramının, çok, pek çok üstündedirler! Senin Vahiy Ağacın tüm karşılaştırma ve benzetişlerden arınmıştır. Senin Nefsinin Mazharını ve Cemalinin doğuş yerini algılattıracak her yol kapalıdır.

 

Senin şanın, şu ölümlü insanoğlunun onay ve açıklamasına, temcit (ululama) ve övgüsüne sığmaz! Haşmet ve celalini güçleri yettiği kadar övmek ödevini kullarına ancak bir inayet olarak verdin. İstedin ki, bu sayede iç varlıklarına bahşedilen mukaddes makama, yani nefislerini tanıma makamına yükselebilsinler.

 

Senden başkası Senin özüne akıl erdirememiş, büyüklüğünü hakkıyla sena edememiştir. Sonu gelmeyen sonsuzluğa kadar kul övgüsünün üstündesin. Senden başka güçlü, bilici, kutlular kutlusu ve erişilmez bir Tanrı yoktur.

 

2.

Her şeyin başı Tanrı’yı tanımaktır. Her şeyin sonu İlahi İrade semasından indirilen şeylere sımsıkı yapışmaktır. O’nun iradesi yerde ve gökte bulunan her şeye bulaşmış ve her şeye nüfuz etmiş bir iradedir.

 

3.

Tarihin en eski devirlerinden beri bütün Peygamberlerin arzu ve vaat ettikleri ve Tanrı Elçileri’nin mutluluk ve beğenisini teşkil eden Zuhur, şimdi, kudretli Tanrı’nın her şeye nüfuz eden iradesi ve karşı konulmaz buyruğuyla insanlar arasında ortaya çıkmıştır. Böyle bir Zuhur’un ortaya çıkacağı tüm mukaddes kitaplarda müjdelenmiştir. Buna rağmen bakınız, insanlık nasıl doğru yoldan sapmış ve O’nun parıltısından mahrum kalmıştır.

 

Söyle; Ey Hakk’ın âşıkları! O’nu hakkıyla tanıyıp emirlerini tutmaya çalışınız. Bu Zuhur, uğrunda dökülen her damla kanı binlerce okyanusla ödüllendirir. Dostlar! Sakın bu paha biçilmez fırsatı elden kaçırmak veya bu Zuhur’un üstün makamına göz yummak gafletine düşmeyiniz. Sırf bir vehim ve hayale kapılarak gaflet perdesiyle perdelenmiş olan bu dünyada nice canların kurban olmuş ve olmaya devam ettiğini düşününüz. Gönlünüzün arzusuna ermiş ve bütün milletlerin bekledikleri vaade kavuşmuş olduğunuzdan dolayı Allah’a gece gündüz şükürler sununuz. Erdiğiniz makamı Hakk’ın yardımıyla muhafaza edip, O’nun Emrine destek olacak şeylere yapışınız. O size doğruyu ve insan makamının yükselmesine sebep olacak şeyleri tavsiye ediyor. Bu hayran kalınacak levihin indiricisi olan Rahman’a binlerce senalar!

 

4.

Bu Gün, Tanrı’nın en güzel lütuflarının insanlar üzerine saçıldığı gündür. Bu Gün, Allah’ın en büyük inayetinin bütün yaratıklara zerk olunduğu gündür. Bu Gün bütün toplumların ödevi, aralarındaki anlaşmazlıklara artık son verip uzlaşmak ve tam bir birlik ve barış içerisinde O’nun şefkat ve merhamet ağacının gölgesi altında yaşamaktır. Bu Gün onlara yaraşan hareket, makamlarını yükseltip yüksek çıkarlarına hizmet edecek şeylere dört elle sarılmaktır. Ne mutlu o kimselere ki Ebha’nın Kalemi onları anmak için harekete geldi! Ne saadet o kimselere ki, hikmetinden sual olunmaz emir ve irademiz gereğince, isimlerinin gizli kalması tercih edildi!

 

İnsanları gözümüzde makbul olanı yapmaya muvaffak buyurması için biricik gerçek Tanrı’ya yalvarınız. Yakında bugünkü düzenin tomarı dürülecek ve yerine bir başkası açılacaktır. Allah doğruyu söyleyen ve görünmeyeni bilendir.

 

5.

Bu Gün, Allah’ın merhamet okyanusunun insanlara göründüğü gündür. Bu Gün, Kerem Güneşi’nin bütün parlaklığıyla insanlar üzerine parladığı gündür. Bu Gün, İlahi feyiz bulutlarının bütün insanlık üzerine gölge saldığı gündür. Bu Çağ, tüm solmuşların ve bitkinlerin, sevgi ve arkadaşlık yelleri, dostluk ve şefkat sularıyla ferahlayıp dinçleşmeleri çağıdır.

 

Bir yerde toplanan veya bir kimseyle görüşen Tanrı sevgilileri gerek Allah’a karşı olan durumlarında ve gerek Allah’ı temcit (ululama) ve senalarında (övgü) öyle bir huzu ve alçakgönüllülük göstermelidirler ki, ayaklarının altındaki her toprak zerresi ihlâs (içten gelen temizlik, bağlılık) ve samimiyetlerine tanıklık etsin. Bu mukaddes insanlar, o toprak zerrelerini titretecek bir iktidar ve iman ile ağız açıp söz söylemeli, bastıkları toprağın kendilerine şu şekilde hitap etmesine meydan vermeyecek şekilde davranmalıdırlar; “Ben sizden üstün tutulsam gerek. Bakınız çiftçinin bana yüklediği ağır yüke nasıl katlanıyorum. Lütuf Kaynağı’nın bana emanet buyurduğu nimet ve bereketleri tüm varlıklara devamlı saçıyorum. Bana bahşedilen bu şerefe, sahip olduğum bu sonsuz zenginliğe ve bütün yaratıkların rızkını veren bu servete rağmen, bakınız alçak gönüllülüğüme, bakınız ayaklar altında çiğnenmeye rıza gösteren şu mutlak teslimiyetime…”

 

Birbirinize karşı sabır, muhabbet ve iyilikseverlik gösteriniz. İçinizden biri bir gerçeği kavrayacak kabiliyette değilse veya o gerçeği kavramaya çalışıyor ise, onunla konuşurken büyük bir şefkat ve yumuşaklık gösteriniz. Üstünlük veya üstün kabiliyet iddiasında bulunmaksızın onun gerçeği görüp teslim etmesine yardım ediniz.

 

Bu Gün’de her insanın ödevi Allah’ın deniz gibi coşan fazıl ve inayetinden kendine mukadder olan payı almaktır. Bir kimse kendi kabının büyüklüğüne küçüklüğüne bakmasın. Kiminin payı bir avuç dolusu, kiminin bir bardak dolusu, kiminin bir testi dolusu olabilir.

 

Bu Gün, herkesin gözü, Allah’ın Emrini ilerletecek şeyde olmalıdır. Ezeli Hakikat şahittir ki, bugün Emre dostlar arasındaki ayrılık, kavga, didişme, soğukluk ve sevgisizlik kadar zarar verecek bir şey yoktur. Allah’ın kudret ve yardımıyla böyle durumlardan kaçınınız. O’nun birleştirici, bilici, hikmetli Adı’na güvenerek gönülleri birbirine bağlamaya çalışınız.

 

Yolunda işlenen işlerin tadını size tattırmak lütfünde bulunması için biricik gerçek Tanrı’ya yalvarınız. Hak hatırı için gösterilen alçakgönüllülüğün tatlılığını buyurmasını O’ndan dileyiniz. Kendinizi unutunuz, gözlerinizi komşunuza çeviriniz. İnsanların terbiyesine çalışınız. Hiçbir şey Tanrı’dan gizli değildir, gizli kalamaz. O’nun tükenmez nimetleri, yolunda yürüyenlerin üzerine yağmur gibi yağar. Ayetleri Âlemlerin Rabbi’nin her an işleyen Kaleminden sel gibi akan nurlu levih budur. Onun üzerinde düşününüz, gereğince hareket ediniz.

 

6.

Yeryüzünde yaşayan çeşitli milletler Vaat Edilen’in gelmesini sabırsızlıkla gözlüyorlardı. Nihayet Gerçeklik Güneşi doğdu. O doğar doğmaz, Hak yoluna mazhar olanların dışındakiler O’na arka çevirdiler. Gerçek müminlerin erebileceği makamı bugünden açıklamak istemiyoruz; bunu yapacak olursak bazıları sevinçten düşüp ölebilirler.

 

Beyan Noktası (Hz.Bab) bir yerde; “İçinde benden sonra gelecek olan Zuhur’un potansiyelini taşıyan tohum, çevremde dolaşanların cümlesinden üstün bir kudret ve kuvvete sahiptir.” Ve başka bir yerde “Benden sonra gelecek Zat’ın vasfında söylediğim ve söyleyeceğim tek söz ‘O’nu hakkıyla vasıflandıramaz, kitabımda O’na dair geçen hiçbir anış O’nun emrinin büyüklüğünü hakkıyla anlatamaz’ sözünden ibaret olan yazılı tanıklığımdır” diyor.

 

Bu sözlerde saklı mana denizlerinin derinliğine dalanlar, bu kudretli, yüce ve mukaddesler mukaddesi Zuhur’un hayal sınırlarını aşan ululuğu ve nurluluğu hakkında az da olsa bir fikir edinmiş olurlar. Bu kadar anlı şanlı bir Zuhur’un kendine sadakatle bağlanmışlara vereceği şerefin derecesini anlamak kolaydır. Hakk’a yemin olsun ki, bu gibilerin nefesi bütün dünya hazinelerinden daha değerlidir. Ne mutlu erenlere! Vay olsun gafillere!

 

7.

Cidden söylüyorum; Bu Gün, Vaat Edilen’in Yüzü’nün görülüp Sesi’nin işitilebileceği gündür. Allah’ın nidası yükseldi, cemalinin nuru parladı. Boş sözler gönül safhasından silinmeli ve herkes açık bir yürek ve arı bir düşünce ile O’nun Zuhuru’nun alametlerine, Peygamberliğinin delillerine ve Celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) işaretlerine bakmalıdır.

 

Bu Gün, cidden büyük bir gün… Bütün mukaddes kitaplarda ondan “Allah’ın Günü” diye bahsedilmiş olması büyüklüğüne bir delildir. Her Peygamber’in, her Tanrı Elçisi’nin ruhu bu hayranlık verici Gün’ün hasretini çekmiştir. Yeryüzünde yaşayan çeşitli kavimler ve milletler hep bu Gün’ün özlemi içindeydiler. Bununla beraber, O’nun Zuhuru’nun Güneşi Tanrı iradesinin göklerinde görününce, bütün milletler ve kavimler, Hakk’ın kendi lütuf ve inayetiyle Kendi yoluna kılavuzladıkları hariç olmak üzere, O’nu tanımayıp gaflette kaldılar.

 

 

 

Ey Beni anmış olan! Bu Gün, yeryüzünün sakinleri ile O’nun Parıltısı arasına gerilen kalın bir perde, onlara Rabbin nidasını işittirmiyor. Cenab-ı Hak’tan dileyelim ki bu perde kalksın, birlik nuru bütün dünyayı kaplasın, “Padişahlık Tanrı’nındır” mührü bütün milletlerin alnına basılsın.

 

8.

Tanrı’nın gerçekliğine yemin olsun! Bu Günler, Peygamberler ve Nebiler zümresinin, mübarek Harem bekçilerinin, Semavi Otak sakinlerinin ve Celal (büyüklük, ululuk) Çadırı’nda oturanların imtihana çekilip sınandıkları günlerdir. Bu böyle olunca, Tanrı’ya ortak koşanların çekileceği imtihan ne yaman olsa gerek!

 

9.

Ey Hüseyin! Bazı toplumların İmam Hüseyin’in dönüşünü nasıl şiddetle özlediklerini gözünün önüne getir. O’nun Kaim’den (ayakta duran, namaz kılan anlamında olup Kıyamet Günü’ne yakın bir zamanda zuhur etmesi beklenen Mehdi için kullanılır) sonra geleceği, geçmiş günlerde, şanı yüce Tanrı’nın seçkinleri tarafından haber verilmişti. Bu mukaddes varlıklar, Tanrı’nın türlü inayetlerine tecelligah olan Zat görününce, Kaim bile dâhil olmak üzere, bütün Nebi ve Peygamberlerin o Vaat Edilen’in açtığı bayrak altında toplanacaklarını da haber vermişlerdi. O saat şimdi çalmıştır. Dünya, O’nun Cemali’nin parıltısıyla aydınlanmıştır. Bununla beraber, bakınız, dünyayı dolduran bu insan kitleleri O’nun yolundan nasıl saptılar! İsimlerin Sultanı olan Zat’ın yardımıyla kendi evham ve hayal putlarını kırıp yakin (şüphesizlik/sağlam iman) şehrine girenler istisna olmak üzere, kimse O’na inanmak istemedi. O’nun nefis şarabının üzerindeki mühür, bu kutlu Zuhur gününde, O’nun Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) ismiyle kaldırıldı ve herkese sunuldu. Kadehini doldur, O’nun kutlular kutlusu ve övülen adıyla iç!

 

10.

Kavim ve milletlerin saati geldi çattı. Tanrı’nın mukaddes kitaplarında yazılı vaatleri yerine geldi. Allah’ın şeriatı Siyon’dan çıktı. Kudüs ve onun etrafındaki tepelerle kırlar bu Zuhur’un ışığı ile aydınlandı. Tehlikedekilere yardım elini uzatan ve varlığı ancak kendi varlığına bağlı bulunan Allah’ın kitaplarında açıkça bildirilen şeyleri ayrıntılarıyla düşünenlere ne mutlu! Ey Tanrı dostları! Bunun üzerinde iyice düşününüz. Kulağınız O’nun sözünde olsun ki, O’nun fazıl ve inayeti ile vefa pınarının billur suyundan içip Emri’nde kayalar gibi sabit ve sarsılmaz olasınız.

 

Eşiya’nın Kitabı’nda “Rabbin korkusundan ve O’nun ululuğundan kayaların içine giriniz, toprağın altına saklanınız” denilmiştir. Bu ayeti okuyup da iyice düşünenlerin bu Emir’deki büyüklüğü görmemesi veya bu Gün’ün, Tanrı’nın Kendi Günü’nün, büyüklüğünden şüpheye düşmesi ihtimali yoktur. Bu ayetten sonra gelen ayette “O Gün’de hamdüsena (en büyük övgü ve şükran) yalnız ve yalnız Rabbe özgü olacaktır” deniyor. Bu Gün, Yüce Ulu’nun Kalemi tarafından tüm mukaddes kitaplarda ululanmış olan gündür. Bu kitaplarda hiçbir ayet yok ki O’nun mukaddes Adı’nı temcit etmesin (ululamasın). Hiçbir semavi kitap yok ki bu Gün’de meydana gelecek mutluluk verici olayları terennüm etmesin. Semavi kitaplarda ve mukaddes sayfalarda bu Zuhur’a dair geçen şeyleri bir bir anacak olsak söz bu levihe sığmayacak kadar uzar. Bu Gün, herkesin güveni Allah’ın fazıl ve inayetine olmalı, herkes büyük bir hikmetle Emri yaymaya bakmalıdır. O zaman ve ancak o zamandır ki bütün yeryüzü O’nun Zuhuru’nun nurunu yansıtır.

 

 

 

11.

Yüce olsun bu Gün! Bu Gün, Rahman’ın güzel kokulu merhamet yellerinin imkân âlemine estiği gündür. Bu Gün, şanına geçmiş asır ve devirlerin erişemeyeceği kadar kutlu bir gündür. Bu Gün, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yöneldiği gündür. Kıdem Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yönelmesi üzerine bütün yaratıklar ve onların ötesinde Yüceler Zümresi yüksek sesle seslendiler; “Koş, ey Kermil, koş! İşte İsimler Âleminin Sultanı ve göklerin Yaratıcısı olan Rabbin Cemali senin üzerinde yükseldi.”

 

Bunu işiten Kermil Dağı sevincinden coşkuyla kendinden geçerek haykırdı; “Ey gözlerini bana çevirip, adımlarını bana yöneltmek lütfünde bulunan! Canım Sana kurban! Ey ebedi hayat kaynağı! Ayrılığın beni bitiriyor, huzurundan uzak kalışım ruhumu yakıp kavuruyordu.  Hamdolsun Sana ki, Çağrına kulak vermemi sağladın, ayak izlerinle beni onurlandırdın, Kendi Gününün hayat verici güzel kokusu ve Kendi Kaleminin tiz sesiyle ruhumu canlandırdın. Senin Kaleminin sesi insanlar arasında İsrafil’in borusudur. Senin karşı konulmaz Emrinin zuhur saati çalınca, Ruhundan Kendi Kalemine bir nefes üfledin ve işte o anda bütün yaratık dünyası temellerine kadar sarsıldı, bütün yaratıkların Sahibi olan Kimse’nin hazinelerinde gizli sırlar açığa çıktı.”

 

Kermil’in bu haykırışı Yüce Makamımıza erişince cevap verdik; “Ey Kermil! Şükürler sun Rabbe! Ayrılık ateşiyle yanıp kavrulduğun bir sırada huzurumun denizi senin karşında dalgalandı, seni ve bütün yaratıkları, görünür ve görünmez her şeyi sevinçle doldurdu. Sevin, şad ol. Tanrı bu Gün Kendi tahtını senin üzerine kurdu, seni Kendi ayetlerinin doğuş yeri ve kesin kanıtlarının kaynağı yaptı. Ne mutlu senin çevreni dönenlere! Ne mutlu senin şanlı adını yayanlara! Ne mutlu Rabbin Allah’ın sana gösterdiği lütuf ve keremi birbirlerine anlatanlara! Şu halde, celal (büyüklük, ululuk) sahibi Rahman’ın ismiyle ölümsüzlük kadehini alıp iç ve sana olan merhametinin bir işareti olarak kederini sevince döndüren Rabbine şükürler sun. O Kendi tahtının kurulduğu noktayı, Ayaklarının bastığı bu yeri, Huzuruyla onurlanan bu noktayı, Nidasının yükseldiği bu mahalli, gözyaşları döktüğü bu yeri gerçekten sever.

 

Ey Kermil! Siyon’a seslen ve şu müjdeyi ver; Ölümlü gözlerden gizli olan geldi! O’nun her şeyi yenici hükümranlığı ortaya çıktı, O’nun her şeyi saran ihtişamı açığa çıktı. Sakın tereddüt etme, duraklama. Koş, gökten inen Tanrı Şehri’ni, Allah’ın sevdiği kullarının, temiz yüreklilerin ve mukarrep (cennette derecesi en yüksel olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) meleklerin huşu içinde tavaf ettikleri Kutsal Kâbe’nin çevresini dön, dolaş. Ah, bu Zuhur’un müjdesini yeryüzünün her noktasına ve her şehrine götürmeyi ne kadar isterdim... Bu Zuhur, Sina’nın tüm kalbiyle âşık olduğu ve Yanar Çalı’nın adına ‘Yerin ve göğün Padişahlıkları, Rablerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ diye seslendiği Zuhur’dur.  Gerçekten, bu Gün kara ve denizlerin bu müjdenin sevinciyle coştuğu Gün’dür. Bu Gün, Tanrı’nın, fani akıl ve kalplerin kavrayışının ötesinde bir inayetle, açığa çıkmasını takdir ettiği şeylerin zuhur ettiği Gün’dür. Allah çok geçmeden Gemisini senin üzerinde yüzdürecek ve İsimler Kitabında anılmış olan Baha milletini açığa çıkaracaktır.”

 

Mukaddes olsun tüm insanlığın Rabbi! O’nun isminin anılmasıyla dünyadaki bütün zerrecikler titreşmiş, Ululuk Dili Kendi bilgisinde gizli ve Kudretinin hazinelerinde saklı şeyleri açıklamıştır. O, gerçekten, kudretli ve aziz isminin gücüyle, gökteki ver yerdeki her şeyin mutlak hâkimidir.

 

 

 

12.

Ey milletler! İlahi adalet günlerine hazırlanınız. Vaat olunan saat çalmıştır. Gafil kalıp sapkınlığa düşmeyiniz.

 

13.

Geçmiş zamanları göz önüne getiriniz. Küçük büyük herkes, her zaman, mukaddes Allah adamlarının şahıslarında İlahi Zuhurların vukuunu özleyip dururlardı, bunu gözleyip beklemedikleri bir an bile yoktu. İlahi rahmet nesimi artık essin, Vaat Olunan’ın Cemali görünmezlik perdesinin arkasından artık çıkagelsin diye yalvarıp yakarırlardı. Nihayet inayet kapıları açılıp kerem bulutları yükselince ve Görünmeyen’in Güneşi kudret semasının ufkundan doğunca, derhal O’nu yalanlar, O’nun Tanrı likası (kavuşma) demek olan likasından (kavuşmasından) kaçınır, O’ndan yüz çevirirlerdi…

 

Celal (büyüklük, ululuk) Sahibi’nin cemalini gösterenlere karşı yapılan bu davranışın açık ve gizli sebeplerini düşününüz. O zamanlarda halkın göz yumup yüz çevirmesinin sebebi ne idiyse bu zamanın insanlarının da gaflete düşmelerinin sebebi odur. Allah’ın hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtı eksik olduğu için insanların inkâr ve itirazına sebep oldu demek açık bir küfürdür. Yaratıklarını Hak yoluna kılavuzlaması için insanlar arasından birisini seçip onu yeterli kanıt ile donatmamak ve sonra bu kanıtları eksik Elçi’ye iman etmedikleri için insanları cezalandırmak Feyyaz’ın (ilim, irfan, bereket, bolluk veren) feyzinden ve herkesi kapsayan rahmetinden uzaktır. Hayır! Varlık Sultanı’nın iyiliği bütün âlemleri ve o âlemlerin sakinlerini ezelden beri kendi Mazharlarının zuhuruyla sarmıştır. Hiçbir an yok ki, O’nun feyzi kesilsin veya inayet bulutunun yağdırdığı rahmet yağmurları dinsin. Halkın bu durumunun sebebi, kibir ve gurur vadisinde yürüyen, uzaklık çöllerinde gezen, kendi boş kuruntularına ve din büyüklerine uyan bir takım kimselerin dar görüşlü olmalarından başka bir şey değildir. Baş düşünceleri muhalefet, temel arzuları gerçeğe göz kapamaktır. Her görür göz sahibi olan bilir ki, insanlar Hakikat Güneşi mazharlarının zuhurları sırasında kendi gözlerini, kulaklarını ve yüreklerini o zamana kadar gördükleri, işittikleri ve öğrendikleri her şeyden ayırıp arıtmış olsalardı, Allah’ın Cemali’nden mahrum kalmazlar, Mukaddes Doğuş Yerleri’nin yakınlık ve vuslat (kavuşma) hareminden uzak düşmezlerdi. Fakat ne yazık ki, her zaman delilleri ve kesin kanıtları kendi din bilginlerinden aldıkları bozuk ölçülerle ölçmüşler ve neticeyi kendi sınırlı algılarına uygun bulmadıkları için bu gibi uygunsuz hal ve hareketlere cesaret etmişlerdir…

 

Musa’yı göz önüne getiriniz. Semavi saltanat asası ile silahlanmış ve İlahi irfanın (manevi anlayışın) beyaz eliyle donanmış olduğu halde, Tanrı sevgisi Faran’ından yola çıkarak, kudret ve ölümsüz şevket yılanı ile nur Sina’sından zuhur alanında göründü. Ülkesinde yaşayanları kalıcılık melekûtuna, vefa ağacının yemişlerini yemeğe davet etti. Firavun ile kavminin şiddetli muhalefetine maruz kaldı. Tanrı’ya ortak koşanların o Mukaddes Ağaca attıkları zan ve şüphe taşları tarafınızdan bilinmiyor değildir. Nihayet, Firavun ile kavmi tekzip ve inkâr suyu ile o Mübarek Ağacın ateşini söndürmeye kalkışıp bunun için var kuvvetleriyle çalıştılar. Bilmiyorlardı ki maddi su İlahi hikmet ateşini ve muhalif rüzgâr Rabbin yaktığı kudret lambasını söndüremez. Bilakis, bu gibi hallerde o su bu ateşi daha fazla canlandırır ve o rüzgâr bu lambayı daha fazla korur. Keskin bir gözle bakar ve Allah’ın rızasında yürürseniz bunun böyle olduğunu görürsünüz…

 

Musa’nın devri geçip İsa’nın nuru ruh fecrinden ışıldayınca bütün Yahudiler yaygarayı koparıp itiraz sesini yükselttiler. Tevrat’ta geleceği vaat olunan Zat’ın Tevrat şeriatını desteklemesi ve daha da güçlendirmesi gerektiğini, hâlbuki kendisine Mesihlik süsü veren bu Nasıra’lı gencin o şeriattaki iki büyük yasağı, ‘boşanma’ ve ‘şabat’ (Cumartesi çalışmama)’ hükümlerini ortadan kaldırdığını ileri sürüyorlardı. Dahası; “Bu Zuhurun alametleri nerede?” diyorlardı. Bu yüzden Museviler bugün hala Tevrat’ta geleceği bildirilen Zuhur’u bekleyip duruyorlar. Musa’dan beri Tanrı birliğinin nice Kutlu Mazharları ve nice sonsuz Nur Matlaları (doğuş yerleri) zuhur alanına gelip geçtikleri halde Yahudiler hala kendi şeytani nefislerinin ve iftiracı kuruntularının perdeleriyle perdeli kalmışlardır. Hala bekliyorlar ki kendi elleriyle yaptıkları put, kendi sakat anlayışlarına uygun alametlerle çıkagelsin! İşte Allah onları günahlarından ötürü böyle yakalamış, iman ruhunu onlardan böyle almış ve cehennemin ateşiyle onları böyle cezalandırmıştır. Yahudilerin bu suretle inkâr vadisine sapmış olmalarının sebebi, gelecek zuhurun alametlerine dair Tevrat’ta geçen sözleri iyi anlayamamalarıdır. İsrailoğulları bu alametlerin gerçek anlamını anlamadıklarından ve bu alametler dış görünüşlerine göre meydana gelmediğinden İsa’nın güzelliğinden mahrum kalmış, Allah’a kavuşamamışlardır. Ve beklemeye devam ediyorlar! İnsan toplulukları tarihin en eski devirlerinden bugüne kadar böyle uydurma ve boş düşüncelere sarılarak, Arılık ve Kutluluk Kaynaklarından fışkıran tatlı ve berrak sulardan içme fırsatını elden kaçırmışlardır…

 

Anlayışlıların bildiği üzere, İsa sevgisinin ateşi Yahudilerin sınırlayıcı perdesini yakıp da Görünmezlik Cemali’nin hükmü kısmen yürüyünce, bir gün o Hazret havarilerinden bazılarına yakında kendilerinden ayrılacağını söyleyerek yüreklerinde hasret ateşini yaktı ve şöyle dedi; “Ben gidiyorum ve yine geleceğim.” Başka bir münasebetle de “Ben gidiyorum. Benim söylemediğimi söylemek ve söylediklerimi tamamlamak için bir başkası gelecektir.” buyurdu. Tevhit (Allah’ın tekliği) Mazharlarına Tanrı gözüyle bakarsanız bu iki sözün gerçekte bir olduğunu görürsünüz.

 

Gerçekten de, iç gözle bakılacak olursa, Kuran devrinde İsa’nın, hem Kitabı’nın hem Emri’nin tasdik edilmiş olduğu görülür. İsim başkalığına gelince, Hz. Muhammed kendisi “İsa benim.” dediği gibi İsa’nın eserlerini, haberlerini ve kitabını da teyit etmiştir. Bu bakımdan, İsa’nın ne şahsı ne kitabı Hz. Muhammed’den ve Kitabı’ndan ayrıdır. Çünkü her ikisi de Allah’ın emriyle var olmuş ve O’nun zikriyle konuşmuştur. Her ikisinin kitabı da aynı Allah’ın emirlerini bildiren kitaplardır. Bu sebepledir ki İsa “Ben gidiyorum ve yine geleceğim.” buyurmuştur. Bugün doğan güneş “Ben dünün güneşiyim.” derse doğruyu söylemiş olur. Gün ve zaman farkını göz önüne getirerek “Ben dünün güneşinden başka bir güneşim.” derse yine doğruyu söylemiş olur. Aynı şekilde “tüm günler birbirinin aynıdır.” iddiası doğru bir iddiadır. Öbür yandan, özel isim ve resimleri göz önünde bulundurarak, bunların başka başka günler olduğu iddiası da doğru bir iddiadır. Günler aynı gün olmakla beraber her birinin ayrı ismi, ayrı bir özelliği, başka bir karakteri vardır. Mukaddes Mazharlar arasındaki birlik ve ayrılık da bu kural ve açıklamaya göre anlaşılır. Bu misal sizi, isim ve sıfatları Yaratan’ın birlik ve ayrılık bahsindeki işaretlerinin sırrına kılavuzlar. Bu suretle, Ezeli Cemal’in zaman zaman ve yer yer niçin başka başka isim ve resimlerle göründüğü hakkındaki sorunuza tam bir cevap almış olursunuz.

 

Görünmeyen o Ezeli Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) Cevheri, Muhammed Güneşi’ni (Hz. Muhammed) bilgi ve mana ufkundan doğdurunca Yahudilerin din uluları “Musa’dan sonra nebi gelmez.” diye itiraz dilini uzattılar. “Evet,” diyorlardı, “Musa’dan sonra bir Allah adamının zuhur edeceği Tevrat’ta yazılıdır. Fakat bu Allah adamı Musa’nın ümmetini ve o ümmetin menfaatlerini desteklemeye, Tevrat’ın şeriatını bütün yeryüzüne yaymaya memurdur...” Birlik Sultanı Kuran’da bu uzaklık ve sapıklık vadisinde kalmışların dilinden şöyle buyuruyor; “Yahudiler dediler ki: ‘Allah’ın eli bağlıdır.’ Kendi elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları lakırdı yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah’ın iki eli de alabildiğine açıktır…” (Maide Suresi; 64. ayet) “… Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir…” (Fetih Suresi; 10. ayet) Her ne kadar tefsirciler bu ayetin indirilmesiyle ilgili türlü rivayetlerde bulunmuşlarsa da sen ayetteki maksadı anlamaya çalış. Buyuruyor; iş hiç de Yahudilerin sandığı gibi değil! Musa’yı yaratıp ona peygamberlik kaftanı giydirenin eli hiç bağlı olur mu? Böyle Yüce Varlığa “Musa’dan sonra artık başka bir peygamber gönderemez.” denir mi? Sözlerindeki saçmalığa bakın. Bu iddiaları ilim ve irfandan (manevi anlayıştan) ne kadar uzak! Bu Gün de bütün insanların meşgul olduğu şey, böyle vahim sözlerdir. Bu ayeti bin seneyi aşan bir zamandan beri okuyup şuursuz bir suretle Yahudileri kınadıkları halde kendileri de bu gün, gizli açık, Yahudilerin duygu ve kanışlarına tercüman olduklarının farkında bile değiller! Bütün zuhurların sona erdiği, Allah’ın merhamet kapılarının kapandığı, manevi kaynaklardan artık hiçbir güneşin doğmayacağı, Samedani (Tanrısal) Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Denizi’nin bir daha dalgalanmayacağı, Allah’ın görünmez âlemindeki çadırlardan gönderdiği elçilerin bir daha görünmeyeceği hakkındaki tatsız teranelerini kendi kulaklarınızla şüphesiz işitmişsinizdir. Bu zavallıların algı ve izanlarının derecesine bakınız ki, hiçbir akıl ve algılayışın, bir an bile kesilmesini uygun bulmadığı İlahi feyiz ve rahmetin kesildiği kanaatini taşıyor ve bunu caiz görüyorlar. Her taraftan ayaklanarak zulüm kemerini sımsıkı bellerine bağlamışlar ve boş kuruntularının acı sularıyla İlahi Yanar Çalı’nın alevlerini söndürmeye çabalayıp duruyorlar. Bilmiyorlar ki, kudret şişesi Tanrı Lambası’nı kendi emniyet kalesi içerisinde her türlü zarar ve saldırıdan koruyacaktır…

 

Bakınız, Tanrı Elçisi Muhammed bugün insanlar arasında nasıl açık bir saltanat sürüyor. Bisetinin (Dinini açıklamasının) ilk günlerinde O’na ve yaydığı Din’e karşı ne saldırılar oldu! Küfür ve sapkınlık erbabının, o asrın din ulularıyla onların destekçilerinin elinden ve dilinden çekmediği kalmadı! O Mana Cevheri’nin, o Mukaddes Varlığın geçtiği yollara ne dikenler atıldı! Güya bu şerir adamlar, kendi şeytani ve habis zanlarınca, o ölümsüz varlığa eziyet etmekle ebedi mutluluğa kavuşacaklardı. Abdullah Übey, Ebu Amir Rahip, Ka’b İbn-i Eşref, Nadır İbn-i Haris gibi belli başlı din bilginleri O’nu yalanlıyor, ona iftiracılık, delilik ve daha öyle şeyler isnat ediyorlardı ki, bunları yazmak için ne mürekkep akar, ne kalem yürür, ne de kâğıt buna tahammül eder. Halk ise bu türlü suçlama ve iftiralara kanarak o Hazret’e eziyet ve cefa etmeye koyuldu. Zamanın uleması bir kimseyi toplumdan kovar ve alnına imansızlık damgası vurursa artık onun başına neler geleceğini sen düşün. Aynı şey herkesin gördüğü gibi bu Kulun da başına gelmedi mi?

 

Bundan dolayıdır ki Hazret (Hz. Muhammed) “Hiçbir peygambere benim kadar eziyet edilmedi.” buyurmuştur. O’na atılan iftiralar ve reva görülen cefalar Kuran’da hep yazılıdır. Olup bitenleri anlamak isterseniz Kuran’ın sayfalarını çeviriniz. O asrın şerir cahilleri işi o kadar azıttılar ki, ne Muhammed ne de ashabı hiç kimse ile görüşüp konuşamaz oldu. Onunla oturup kalkan kimseler derhal cahil halkın saldırı ve cefasına hedef oluyorlardı…

 

Şu büyük değişikliğe bakınız; bugün O’nun ismi anılınca saygıyla dizleri üstüne çöken ne kadar çok padişah, O’nun gölgesine sığınan, O’na mensubiyetle iftihar eden ne kadar çok millet var! İsmi minberlerde temcit olunuyor (ululanıyor), ezan sesiyle minarelerden ilan olunuyor. O’nun dinini kabul edip küfür gömleğini yenilemekten imtina gösteren krallar ve imparatorlar bile o İnayet Güneşi’nin büyüklüğü ve azametini teslim ve itiraf ediyorlar. İşte her tarafta gördüğün bu saltanat, yani Peygamberlerin saltanatı, mutlaka, ya hayatlarında veya Hakiki Vatan’a dönüşlerinden sonra bu dünyada tecelli ve tahakkuk eder.

 

Her zuhurda yapılan değişiklikler insanların algılayış gözleriyle Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) Cevheri’nin kaynağından parlayan Manevi Güneş arasına kara bir bulut gibi girer. İnsanların nesillerce kendi babalarını körü körüne taklit ettikleri, bağlı bulundukları din ve şeriatın gösterdiği yoldan gidip onunla kaynaştıklarını göz önüne getiriniz. Bu suretle yetişen insanlar günün birinde kendi aralarında tıpkı başka insanlar gibi yaşayan ve bütün beşeri hallerinde kendilerine eşit bulunan bir kimsenin ortaya çıkıp kökleşmiş dini inançları kaldırmaya kalkıştığını görünce, doğaldır ki, gözlerine perde çekilir ve asırlardan beri sarıldıkları bu prensipleri kaldırmak isteyen Zuhur Sahibini elbette ki kolay kolay kabul etmezler. İşte bu gibi haller, iç varlıkları tecrit (her şeyden el çekip Allah’a yönelme,  Allah’tan başka her şeyden soyutlanma) selsebilini (Cennet çeşmesinden akan tatlı su) tatmamış veya Tanrı bilgisi kevserinden (cennet suyundan) içmemiş olan kimselerin gözlerini perdeleyen “bulutlar”dır. Bu duruma düşen kimseler öyle perdelenirler ki, hiçbir sorgu suale gerek görmeksizin İlahi Zuhur Sahibini derhal kâfir sayıp katline fetva verirler. Bütün asırlar boyunca bu olayların cereyan ettiğini ve bu günlerde de cereyan etmekte olduğunu biliyor olsanız gerek.

 

İmdi, bizlere düşen vazife, Tanrı’nın gözle görünmez yardımına güvenerek, bu kara perdelerin ve bu gökten gönderilen sınav bulutlarının bizleri O’nun Cemalini görmekten alıkoymaması ve Kendisini yine Kendisiyle tanımamız için tüm kuvvetimizle çalışmaktır.

 

14.

Ey En Yüce Kalem! Tanrı baharı geldi! Çünkü Rahman’ın bayramı yaklaşıyor. Kımılda ve bütün yaratıklar önünde Allah’ın adını temcit et (ulula). O’nun senasını öyle terennüm et ki, bütün yaratıklar onu işiterek canlansınlar ve yenilensinler. Söyle, durmadan söyle. Sonsuz Mutluluk Güneşi mübarek Adımızın ufkundan parlıyor, çünkü Allah’ın İsminin melekûtu senin göklerin yaratıcısı olan Rabbinin adıyla süslendi. Dünya milletlerinin önünde kalk, bu İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) kudretiyle silahlan, gecikenlerden olma.

 

Seni duraklamış ve levihimin üzerinde yürümek istemez görüyorum. Acaba İlahi Cemal’in şaşaası gözlerini mi kamaştırdı? Yoksa inatçıların boş lakırdıları seni kederlendirip hareketini felce mi uğrattı? Sakın hiçbir şey seni bu Gün’ün büyüklüğünü terennüm etmekten alıkoymasın. Bu Gün, izzet ve şevket parmağının sevgiliye kavuşma şarabının mührünü söküp bütün yerde ve gökte olanları içmeye davet ettiği gündür. Allah’ın Günü’nü müjdeleyen rüzgârlar üzerinde eserken hala duruyor musun? Yoksa sen de onlar gibi perdelendin mi?

 

Ey bütün İsimlerin Sultanı ve göklerin Yaratanı! Hiçbir perde Senin Gününün parıltısını görüp tanımaktan beni alıkoymamıştır. Biliyorum ki, bu Gün, bütün dünyayı Hak yoluna kılavuzlayacak meşaledir. Biliyorum ki bu Gün, Ezeliyet Padişahı’nın bütün dünya sakinlerine bir işaretidir. Sessizliğimin sebebi, Seni yaratıkların gözlerinden örten perdeler ve Seni tanımaktan alıkoyan engellerdir. Sen bende olanı bilirsin, ben ise Sen’de olanı bilmem. Sen her şeyi bilicisin, her şeyden haberdarsın. Bütün isimlerin üstünde olan İsmine yemin olsun! Senin her şeyi geçersiz kılan ve her şeye hâkim buyruğun bana ulaşınca nurlu melekûtunda kudret dilinden işittiğim yüce Kelimenin nüfuz ve etkisiyle kendimde bütün insanların ruhlarını diriltecek bir kuvvet bulurum. Evet, Senin buyruğun, beni Zülcelâl’ın (ululuk sahibi olan, Allah) Cemalinin zuhurunu âlemlere yaymaya muktedir kılar. Senin Ebha Cemalinin zuhuruyladır ki, göz görmedik şeyler, Senin mübin (açık, belli, iyiyi kötüyü ayıran), müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) isminle herkesin gözü önünde apaçık göründü.

 

 

 

Ey Kalem! Bu Gün Ben’den başka bir şey görüyor musun? Yaratık dünyası ve tezahüratı ne oldu? Bütün görünür görünmez yaratıklar nereye gitti? Kâinatın gizli sırlarından ve tecellilerinden ne haber? Hepsi, hepsi geçti, helak oldu. Baki kalan ancak Benim ebedi, nurani ve celil (ulu olan) Yüzümdür.

 

Bu öyle bir Gün’dür ki, onda senin inayetli ve keremli Rabbinin Yüzü’nün nurundan saçılan ışıklardan başka bir şey görülmez. Biz her şeyi ezici ve her şeyi yenici saltanatımızla her ruhlunun ruhunu aldık ve sonra, insanlara inayetimizin bir eseri olmak üzere, yeni bir yaratık yarattık. Fazıl ve kerem sahibi Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Benim.

 

Bu Gün’de, gayb (gizlilik) âlemi “Ne kadar mübareksin sen ey arz ki, Rabbinin ayaklarına basamak ve O’nun tahtına mekân oldun” diye nida ediyor. Arkasından nur illeri sesleniyor; “Ruhum sana feda olsun ey arz ki, Rahman’ın Sevgilisi kendi saltanatını geçmiş ve gelecek her şeye vaat olunan İsminin kudretiyle, bu Gün’de, senin üzerinde kurdu.” Bu Gün, güzel kokulu her şeyin, kokusunu, Benim gömleğimin rayihasından aldığı gündür. Benim gömleğim, kendi rayihasını (güzel kokusunu) bütün yaratık dünyasına saçmıştır. Bu Gün, ebedi hayat suyunun Rahman’ın irade kaynağından fışkırdığı gündür. Ey Mele-i Ala’nın (Melekler Âlemi) mensupları! Koşunuz, candan ve yürekten koşunuz, doyuncaya kadar içiniz!

 

Söyle; Bilinmez’in, Görünmezler Görünmezi’nin Mazharı O’dur. Sizde görür göz yok mu? Saklı mücevheri gömüsünden çıkarıp önünüze koyan O’dur. Sizde arayıcılık yok mu? Bütün geçmiş ve geleceklerin Sevgilisi O’dur. Gönüllerinizi ve ümitlerinizi O’ndan daha iyisine mi bağlayacaksınız?

 

Ey Kalem! Sesini işittik ve sessizliğini mazur gördük. Ya nedir seni bu kadar şaşırtıp sersemleten sebep?

 

Ey bütün âlemlerin Sevgilisi! Beni benden alan şey, Senin huzurunun verdiği sarhoşluktur.

 

Kalk ve Rahman’ın kendi adımlarını Rızvan’a yöneltip içerisine girdiğini dünyaya müjdele. Herkesi, Allah’ın kendi Arş-ı Ala’sına karargâh yaptığı bu güzel bahçeye kılavuzla. Sen, çalınması bütün ölmüşlerin dirilmesine bir alamet olan kuvvetli Borumuzsun.

 

Söyle; Bu bahçe, bütün dalları üzerinde “İnsanların gözlerinden gizli olan Kimse kudret ve saltanatla zahir oldu” şahadetinin damgasını taşımaktadır. Onun yaprakları hışırdıyor ve diyor; “Ey yerde ve gökte oturanlar! Şimdiye dek görünmemiş olan şimdi göründü. Yüzünü ezelden beri yaratıkların gözlerinden saklı tutan Kimse şimdi ayan oldu.” Dalları arasından tatlı tatlı esip geçen rüzgâr fısıldıyor; “Padişahlar Padişahı meydana çıktı. Padişahlık O’nundur.” Çağlayıp akan ırmaklar şırıldıyor; “Kimsenin görmediği ve sırrına kimsenin vakıf olmadığı Kimse peçesini kaldırdı ve nurlu Cemalini açtı.”

 

Bu Cennet’in içerisindeki en yüksek odalardan semavi huriler çağrışıp seslendiler; “Ey yücelerde oturanlar! Sevininiz! Kadim’in (başlangıcı olmayan, ezeli) parmakları, Ebha ismiyle, göklerin tam ortasında, en büyük çanı çalmakta. İnayet elleri ebedi hayat kadehlerini dolaştırmakta… Yaklaşınız, doya doya içiniz. İçiniz afiyetle siz ey hasret çekenler ve ey özlem içinde olanlar!”

 

 

 

Bu Gün, Tanrı İsimleri Mazharı’nın celal (büyüklük, ululuk) çadırından çıkıp yerde ve gökte bulunanlara yüksek sesle “Cennet bardaklarını ve onların içindeki hayat verici suları bir yana bırakınız; çünkü işte Baha milleti (Bahaîler) İlahi huzurun kutlu konutuna girdi ve her şeyin sahibi olan yüce Mevlalarının cemali kadehinden kavuşma şarabını içti” diye nida buyurduğu gündür.

 

Ey Kalem! Yaratık dünyasını bırak ve yüzünü bütün isimlerin Rabbi olan Rabbine döndür. Sonra, dünyayı ebedi günlerin sultanı olan Rabbinin lütuf ve inayet süsleriyle süsle. Biz öyle bir Gün’ün hoş kokularını alıyoruz ki, onda bütün milletlerin Canan’ı (Tanrı’sı) kendi en üstün isimlerinin ışığını bütün görünen ve görünmeyen illerin üzerine saçmış, onları en güzel lütuf ve inayetlerinin parıltısına boğmuştur.

 

Tanrı’nın yaratıklarına acıma ve merhamet gözünden başka bir gözle bakma! Zira Bizim inayetimiz bütün yaratılmış şeyleri içine alır ve keremimiz bütün yer ve gökleri çevreler. Bu Gün, hakiki Tanrı kullarının cana can katan lika (kavuşma) sularından pay aldıkları gündür. Bu Gün, O’na yakın duranların yavaş akan ölümsüzlük ırmağından kana kana içebildiği gündür. Bu Gün, O’nun birliğine inanmış olanların, her şeyin Sonu ve Yüceler Yücesi Varlığı tanımak sayesinde huzur şarabından içtikleri gündür. Biliniz ki, bu Gün’de Celal (büyüklük, ululuk) ve Azamet dili, o Yüceler Yücesi ve her şeyin sonu olan Varlığın dilinden şöyle hitap buyuruyor; “Padişahlık benimdir. İstisnasız, Hâkim Benim.”

 

Biricik Sevgili’nin çağrısı vasıtasıyla insanların gönüllerini çek. Söyle; Sizde dinlemek istek veya yeteneği var ise, işte size Tanrı’nın Sesi… Sizde bilmek arzu ve kabiliyeti var ise, işte size Tanrı Zuhuru’nun Kaynağı… Sizde tanımak eğilimi ve hevesi var ise, işte size Tanrı Emri’nin doğuş yeri… Sizde insaf çerçevesinde hüküm vermek arzusu ve becerisi var ise, işte size Tanrı Buyruğunun Kaynağı… Sizde görür göz var ise, işte size gizli ve aşikâr Sır… Ey dünyalılar! Başka bütün isimlerin üstünde olan İsmim ile kendinizde olanı atınız ve derinliklerinde hikmet ve beyan incileri gömülü bu Deniz’in, Rahman adımla dalgalanmakta olan bu Umman’ın (okyanus) içine dalınız. Ana Kitabı elinde tutan Zat size böyle buyuruyor.

 

Sevgililer Sevgilisi geldi. Sağ elinde isminin mühürlü içkisi… Ona doğru koşup kana kana içen ve “Hamdolsun Sana ey Tanrı’nın ayetlerini açıkça gösteren!” diye haykırana ne mutlu! En güçlü Tanrı’nın doğruluğuna yemin olsun ki, gizli olan her şey gerçeğin kudretiyle bu Gün ayan oldu. Bütün semavi feyizler Tanrı’nın kerem ve inayetiyle gökten yere indirildi. Ebedi hayat suları insanlara bol bol sunuldu. Sevgilinin eli bu suyu kadeh kadeh dolaştırıyor. Yaklaşınız, bir an bile durmayınız.

 

Din bilginlerinin kuruntuları ve yeryüzünün orduları sebebiyle O’nun Emri’nin yolundan sapmayarak feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanatlarıyla uçup gölgesi tüm yaratılışın üzerine düşen mukadder makama erenlere ne mutlu! Ey insanlar! İçinizden kim dünyayı bırakıp bütün isimlerin Rabbi olan Allah’a yaklaşacak? Yaratılmış her şeyin üstünde olan İsmimle insan katındakini bırakıp tüm görünen ve görünmeyeni bilen Allah’ın emrettiği şeylere var gücüyle yapışacak er nerede? O’nun keremi insanlara bu suretle indirildi! Hüccet (senet, vesika, delil) böylece tamam oldu! O’nun kanıtı inayet ufkundan böyle parladı. Ne mutlu inanıp ta “Övgüler Sana özgüdür, Sen ey Âlemlerin Mahbubu (Sevgilisi)! Ululansın Senin Adın, Sen ey her anlayışlı yüreğin Sevgilisi!” diyenlere!

 

 

 

Ey Bahaîler! O, Kutlu Konut’tan çıkıp Rahman ismiyle bütün yaratık dünyasına tecelli buyurduğu Nokta’ya giderken, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Dili’nin Lahuti (ilahi) inciler saçmak üzere harekete geldiği Gün’ü, o mesut Gün’ü, her andıkça sevininiz, büyük bir sevinçle sevininiz. Tanrı tanıktır ki, o Gün’ün sırlarını açığa vuracak olsak yerin ve göğün tüm sakinleri, güçlü, bilici ve hikmetli Tanrı’nın korudukları hariç, muhakkak bayılıp düşer ve ölürler.

 

Tanrı sözlerinin, O’nun kesin kanıtlarını vahiy eden Kişi üzerinde nasıl sarhoş edici bir etkisi var ki işte Kalem artık hareket edemiyor. Şu sözlerle bu levih bitsin; “Benden başka yüceler yücesi, güçlüler güçlüsü, üstünler üstünü ve biliciler bilicisi bir Tanrı yoktur.”

 

15.

Vahiy Kalemi nida ediyor; “Bu Gün mülk Allah’ındır!” Kudret Dili çağırıyor; “Bu Gün hüküm Tanrı’nındır!” Yüceler Anka’sı ölmez Dal’dan haykırıyor; “Bütün ululuk, o hiçbir şeye benzemeyen ve her şeyi zorlayan Rabbe aittir.” Mistik Kumru, ebedi cennet bahçesindeki kutlu çardağından ilan ediyor; “Bu Gün’de bütün nimetlerin kaynağı, günahları bağışlayan ve biricik Allah’tır!” Arş Kuşu gözlerden gizli mukaddes yuvasında cıvıldıyor; “Bu Gün, mutlak üstünlük, eşi ve eşiti bulunmayan muktedir ve kahredici Allah’a mahsustur!” Her şeyin hakikati, her şey içerisinden sesleniyor; “Bu Gün, bütün bağış, eşsiz ve ortaksız, koruyucu ve günahların üstünü örtücü Tanrı’dan saçılmaktadır!” Celalin (büyüklüğün, ululuğun) Özü tepemden sesini yükseltiyor ve ne kaleme ne dile gelen yücelerden ses veriyor; “Tanrı tanıktır ki, günlerine başlangıç ve son olmayan Varlık, bu Gün, izzet ve celal içerisinde gelmiştir! Görücü, bilici, koruyucu, kaplayıcı, nurlu, hikmetli, kudretli, celil (ulu), müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan), yüce Tanrı ancak O’dur!”

 

Ey kendilerine iç göz bağışlananlardan başka herkesin O’ndan yüz çevirdiği böyle bir Gün’de, Allah’ın rızasını arayıp, O’nun sevgisine sarılan kulum! Gözlerin görmez olduğu bir Gün’de O’nu aramış olduğun için Cenab-ı Hak kendi lütuf ve inayetiyle seni bol bol ödüllendirsin ve sana dünyalar durdukça duran iyi mükâfatlar bağışlasın. Bil ki, kötü ve kıskanç kimselerin Tanrı hükmüyle üzerimize yağdırdıkları bela yağmurlarının ufacık bir serpintisinden sana bahsedecek olsak gözlerinden yaş boşanır, gece gündüz halimize ağlarsın. N’olaydı Allah’ın saltanatını ve kudretinin büyüklüğünü bildiren bu Zuhur’un harikalarını görecek keskin bir göz ve kadrini bilecek insaflı bir yürek bulunsaydı! Keşke böyle bir kimse himmet etse de (yardım etse de / emek verse de) Allah rızası için bu halka gizli ve aşikâr öğütte bulunsa! Belki bu sayede bir parça kımıldarlar ve zalimlerin elinde kalan bu Mazlum’un yardımına koşmanın birinci ödevleri olduğunu hatırlarlardı.

 

Şu anda arkamda Ruhulkudüs’ün şöyle çağırdığını işitir gibi oluyorum; “Gözü sende olan Varlığı kederlendirmek istemezsen konuyu değiştir, tonunu başkalaştır.” Söyle; Hakk’ın inayet ve kudretiyle şimdiye kadar kimseden yardım dilemedim ve bundan sonra da dilemeyeceğim. Irak’ta sürgünde bulunuyorken Hakk’ın teyidiyle Bana yardım eli uzatan O’dur. Bir takım insan toplulukları Benimle mücadele halindeyken Beni kanatları altına alan O’dur. Ancak kötü yüreklilerin inkâr edebileceği büyük bir şeref ve izzetle o şehirden çıkmaya Beni muktedir kılan O’dur.

 

 

 

 

Söyle; Ordum Tanrı’ya güvenim ve taraftarlarım Hakk’a tevekkülümdür. Sevgim sancağım ve yoldaşım, âlemlerin güçlüler güçlüsü ve nurlular nurlusu olan mutlak sultanı, Rab Allah’tır.

 

Ey Tanrı sevgisi yolunun yolcusu! Kalk ve O’nun Emrine yardım et. Söyle; Ey halk! Bu Genç’i (Hz.Bahaullah) bu dünyanın geçici boş nimetlerine ve öbür dünyanın zevküsefasına değişmeyiniz. Hakk’a yemin olsun ki, O’nun saçının bir teli yerde ve gökte olan her şeyden daha azizdir. Ey insanlar! Sakınınız ki sahip olduğunuz altın ve gümüş sizi O’ndan ayırmasın. Başka hiçbir şeyin size fayda sağlamadığı, her direğin sarsıldığı, derilerin bile ürperdiği, gözlerin yuvalarından dehşet içerisinde fırladığı bu Gün’de O’nun sevgisi ruhlarınızın hazinesi olsun. Söyle; Allah’tan korkunuz, Zuhurunu hafife alıp da O’ndan yüz çevirmeyiniz. Allah’ın önünde yere kapanınız, gece gündüz O’nu ululayınız.

Ruhun, bütün kâinatın suları bir araya getirilse gene de söndürülemeyecek bir şiddetle, dünyanın göbeğinde yanmakta olan bu Ateş’in aleviyle tutuşsun. İmdi, Rabbinin zikir ve senasıyla meşgul ol. Belki bu sayede senin sözlerinin bereketiyle kullarımız arasındaki gafiller ayar, doğruların yüreğine sevinç ve ferahlık gelir.

 

16.

Söyle; Ey insanlar! Bu Gün, eşsiz bir gündür. Bu Gün’de milletlerin muradını övecek dilin ve kabul süsüyle süslenmek isteyecek amelin de eşsiz olması gerek. İnsan soyu, kendi makamına yakışan ve mukadderatına layık işleri başarabilmek ümidiyle bu Gün’ü özlemektedir. Dünya işlerinin, kendisini her şeyin Rabbini tanımaktan alıkoyamadığı kişiye ne mutlu!

 

İnsan kalbi öyle körleşmiştir ki, ne şehrin yıkılışı, ne dağın parçalanışı ve ne de yerin çatlaması onun uyuşukluğunu giderebiliyor. Semavi kitaplarda verilen haberler geldi çıktı! O kitaplarda yazılı alametler göründü! Nida yükseldikçe yükseldi. Bununla beraber, Hakk’ın yoluna kılavuzlanmış olanlar hariç, herkes gaflet sarhoşu!

 

Bakınız, dünya bugün nasıl yeni yeni felaketlerle karşılaşıyor. Belası her gün bir kat daha katmerleşiyor. Reis Suresi’nin nazil olduğu tarihten bu güne kadar dünya bir gün olsun rahat yüzü görmedi, insanların hayatı bir gün asude geçmedi. Dünya bazen mücadele ve düşmanlıklarla çalkalandı, bazen savaşlar içerisinde kıvrandı ve zorlu hastalıklara maruz kaldı. Hastalık, ümitsizlik merhalesine yaklaşıyor. Durum böyle iken, hakiki Doktor tedaviden menediliyor, şarlatanlara rağbet gösteriliyor, istedikleri gibi harekette serbest bırakılıyorlar. Fitne ve fesat tozu gönülleri tozlandırmış, gözleri kör etmiştir. Çok geçmeden Allah’ın bu Günü’nde ellerinin işlemiş olduğu işlerin neticelerini göreceklerdir. İşte her şeyden haberdar olan Kimse, kudretinin sonu olmayan Varlığın emriyle sizi bu suretle uyarıyor.

 

17.

Büyük Haber’in hakkı için! Rahman açık bir saltanatla geldi. Terazi kuruldu! Yeryüzündekiler bir araya toplandı! Sur çalındı ve çalınmasıyla beraber gözler dehşet içinde yuvalarından fırladı. Tanrı ayetlerinin nefesiyle dirilip ellerini Tanrı’dan başka her şeyden çekenler istisna olmak üzere yerde gökte bulunanların tümünün yürekleri hopladı.

 

Bu Gün, dünyanın kendi haberlerini bir bir anlattığı Gün’dür. Dikkatle bakacak olursanız, onun yükünün zalimler olduğunu görürsünüz. Evham ayı yarıldı, gök el ile tutulur derecede koyu bir duman çıkardı. Halkı, her şeye muktedir ve kahredici olan Rabbin korkusuyla yere devrilmiş görüyoruz. Duyurucu nida etti, insanlar O’nun gazabının şiddetinden kaçıştı. Sol yandaki insanlar inliyor, sağ taraftakiler ise güzel konutlar içerisinde Rahman’ın ellerinden can katıcı şarabı alıp büyük bir mutluluk içerisinde içiyorlar.

Yer sarsıldı, dağlar yok oldu, melekler görünerek karşımızda saf bağladı. Halkın çoğu sarhoş ve şaşkın, öfkeleri yüzlerinden belli... Haksızlık yapanları Biz işte böyle bir araya topladık. Biz onları kendi putlarına doğru koşuyor görüyoruz. Söyle; bu Gün kimse Allah’ın hükmünden azade değildir. Bu Gün, cidden yaman bir gündür. Biz onlara kendilerini doğru yoldan saptıranları gösteriyoruz, onlar ise bunları ayırt edemiyorlar. Gözleri mest… Gerçekten kör bir insan kalabalığı… Delilleri iftiralarıdır! İftiraları, her tehlikeye düşene yardım elini uzatan Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah tarafından mahkûm. İblis onların kalplerine kötülük telkin etmiştir. Onları kimsenin savamayacağı bir işkence yakalamıştır. Günahkârların sicil defteri ellerinde olduğu halde acele adımlarla kötülere doğru koşuyorlar. İşte onların eylemleri…

 

Söyle; gökler dürüldü, yer O’nun avucunun içine alındı, fesat işleyenler perçemlerinden yakalandı, hala anlamıyorlar. Su içiyorlar ama kokmuş olduğunun farkında bile değiller. Söyle; nida yükseldi, ölüler mezarlarından kalktı, kalkanlar şaşkın şaşkın bakınıyorlar. Kimisi Rahmet Tanrısı’nın huzuruna koşuyor, kimisi cehennem ateşinin içine baş aşağı düşüyor, kimisi de hayran hayran bakıp duruyor. Allah’ın ayetleri indirildi, onlar hala inkâr ediyor, Allah’ın kesin kanıtı zahir oldu, onlar hala gafil. Gözleri Rahman’ın yüzüne ilişince yüzleri buruşuyor, oyun ve eğlencelerinden geri kalmıyorlar. Cehennem ateşine doğru koşarken aydınlığa koşuyoruz sanıyorlar. Ne vahim bir zan! Söyle; sevinseniz de, öfkenizden patlasanız da, gökler yarılmış ve Tanrı göz kamaştırıcı saltanatıyla insanların arasına inmiştir. Kulaklar bütün yaratıkların “Padişahlık güçlüler güçlüsü, biliciler bilicisi, hikmetliler hikmetlisi olan Allah’ındır” sesiyle çınlıyor.

 

Şunu da bil ki, Biz, imandan payını almamış olanların işledikleri işler yüzünden elemli bir hapishaneye atılmış, istibdat ve zulüm askerleriyle çevrilmiş bulunuyoruz. Bununla beraber, dünyanın hiçbir sevinci bu Genç’in (Hz.Bahaullah) duyduğu sevince denk gelmez. Tanrı’ya yemin olsun! Zalimlerin zulmü O’nu hiç üzmez, doğruluğunu inkâr etmiş olanların zorbalıkları O’nu asla kederlendirmez.

 

Söyle; bela Benim Zuhurumun ufkudur. İnayet güneşi o ufuktan parlıyor ve çevresine ne halkın evham bulutlarının ne de zulümcülerin kuruntu sislerinin karartamayacağı bir ışık saçıyor.

 

Sen gafillerin yaygaralarına ve düşmanların kılıçlarına bakmayarak Rabbinin izinde yürü ve O’nun seni andığı gibi sen de O’nun kullarını an… Rabbinin hoş kokularını yay ve O’nun Emri’nin hizmetinde bir an bile duraklama. Gafur (bağışlayan) ve kerim olan Rabbinin zafer günü uzak değildir.

 

18.

Söyle; Gönül toprağınızdan hikmet ve anlayış fidanları bitsin diye, arşımızdan Rabbani Beyan ırmakları akıttık. Teşekkür etmiyor musunuz? Rablerine ibadet etmekten utanç duyanlar kovulanlardan olacaklardır. Ayetlerimiz onlara okununca böbürlenirler ve bu halleriyle Allah’ın şeriatına aykırı hareket etmiş olduklarını bilmezler. Onu inkâr etmek cüretini gösterenler ise kapkara bir bulutun gölgesinde yer alacaklardır. Onlar kendi hava ve hevesleriyle meşgulken “Saat” ansızın gelip çatmıştır. Onlar perçemlerinden yakalanmış olduklarının farkında değiller.

 

 

 

Mutlaka gelmesi gereken şey gelmiştir! Bakınız, ondan nasıl kaçıyorlar! Sakınılmaz olan şey meydana gelmiştir! Bakınız onu nasıl arkalarına atmışlar! Bu Gün, her bir kimsenin kendi kendisinden kaçacağı gündür, nerede kaldı ki akrabalarından… Sizde görür göz olsaydı bu manzarayı görürdünüz. Söyle; Tanrı’ya yemin olsun! Sur üflendi ve işte bütün insanlar karşımızda bayılıp düştü! Duyurucu nida etti ve davetçi sesini yükselterek “Padişahlık güçlüler güçlüsü ve düşkünlerin yardımcısı olan Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah’ındır!” diye bağırdı.

 

Bu Gün, bütün gözlerin dehşet içerisinde bakakaldığı gündür. Bu Gün, her şeyi bilen hikmetli Rabbinin kurtarmak istedikleri hariç olmak üzere, bütün yeryüzü sakinlerinin yürek çarpıntısına uğradığı gündür. Merhamet Tanrısı’nın ışık ve neşe saçan bir yürek ihsan ettikleri hariç tüm yüzler karardı. Mecid (ulu, şanlı) ve Hamid (övgüye değer) olan Tanrı’nın yüzünü görmekten alenen imtina gösteren kimselerin gözleri sarhoş gözlerdir.

 

Söyle; Kuran’ı okumadınız mı? Okuyunuz ki gerçeği bulasınız. Bu kitap gerçekten Doğru Yol’dur. Bu Yol, Allah’ın tüm yerde ve gökte bulunanlara Doğru Yolu’dur. Kuran’a karşı ihmalkâr davranmış olsanız [bile] Beyan size uzak sayılmaz. Bakınız, işte o gözlerinizin önünde; açınız, okuyunuz. Okursanız belki Tanrı Elçilerini ağlatıp inletecek işleri işlemekten geri durursunuz.

 

Mezarlarınızdan çıkınız. Daha ne zamana kadar uyuyacaksınız? İkinci sur çalındı. Neye bakıyorsunuz? Bu, Rahman olan Rabbinizdir. Bakınız O’nun ayetlerini nasıl da inkâr ediyorsunuz! Yer büyük bir sallanışla sallandı ve yüklerini attı. Bunun böyle olduğunu teslim etmez misiniz? Söyle; dağların pamuk gibi savrulduğunu, Tanrı Emri’nin heybeti karşısında halkın nasıl kızmış olduğunu görüp itiraf etmez misiniz? Bakınız, evleri bomboş harabelere, kendileri de boğulmuş orduya benzemişler.

 

Bu Gün, Rahman’ın açık bir saltanatla irfan (manevi anlayış) bulutları içerisinde indiği gündür. O, insanların yaptıklarını çok iyi bilir. O’ndaki şan ve azamet kimsenin görmezden gelemeyeceği kadar açıktır, ne mutlu anlayanlara! Her dinin seması yarıldı, insan algılayışının yeri çatladı. Allah’ın melekleri indi. Söyle; bu Gün, herkesin birbirini aldattığı gündür, nereye kaçıyorsunuz? Dağların yerinde yeller esiyor, gökler dürülüyor, bütün yer O’nun avucuna teslim ediliyor; nerede anlayışlılar? Sizi kim koruyabilir? Rahman’a yemin olsun ki, hiç kimse! Aziz, mecid (ulu, şanlı) ve kerim olan Allah’tan başka hiç kimse! Dölyatağında bir yük taşıyan her kadın kendi yükünü attı. Biz, insanların ve meleklerin bir noktaya toplandığı bu Gün’de, insanları sarhoş görüyoruz.

 

Söyle; Allah hakkında bir şüphe var mı? Bakınız, işte kudret kuşağını kuşanmış ve sultanlık kaftanına bürünmüş olduğu halde Kendi inayet semasından inmiştir. O’nun alametlerinden şüphe var mı? Gözlerinizi açınız ve O’nun açık ve kesin kanıtını görünüz. Cennet sağınızda, yanı başınızda, cehennem ise alevler saçmakta. Onun yakıcı, kavurucu alevlerine bakınız. Size karşı beslediğimiz inayetin bir eseri olmak üzere cennete doğru koşunuz ve hayatın kendisi demek olan şarabı Rahman’ın ellerinden içiniz.

 

Ey Baha Ehli! (Bahaîler) İçiniz, afiyetler olsun size! Sizler gerçekten iyi halde olanlarsınız. Bu, Tanrı’ya yakın olanların erdiği bir nimettir. Rahman olan Rabbinizin size önce Kuran’da ve sonra Beyan’da mükâfat olmak üzere vaat buyurduğu akarsu işte budur.

 

 

Ey Bana yönelmiş olan kulum! Bu zindanda bu levihi senin adına indirmiş olduğundan dolayı Allah’a şükürler sun. Nurlu ve bilici Rabbinin günlerini halka hatırlat. Hikmet ve beyan sularıyla senin için imanın temellerini işte bu suretle attık. “O’nun Saltanat Tahtı sular üzerinde duruyordu” denilmiştir. Allah’ın tahtının durduğu su, işte bu sudur. İyi düşün ki manasını anlayasın. Söyle; Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya senalar olsun!

 

19.

Gerçek bilgi ve aydın fikir sahipleri bilirler ki, Allah’ın göze görünmeyen hüviyet ve Zatı ortaya çıkıştan ve belirmeden, yükseliş ve inişten, giriş ve çıkıştan arınmıştır; her niteleyenin nitelemesinden, her anlayışlının anlayışından üstündür. Başı bulunmayan başlangıçtan beri kendi Zatında saklıdır ve sonu bulunmayan sona kadar kendi öz varlığında gözlerden gizlidir. “Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir” (En’am Suresi 103.ayet)

 

Tanrı’nın Zatını tanıma kapıları bu şekilde bütün varlıklara kapalı olduğundan dolayı “… Rahmeti geniştir” (Bakara Suresi; 261.ayet) “…rahmetim her şeyi kuşatır” (Araf Suresi; 156.ayet) buyruğuna göre, sınırsız rahmet sahibi olan Yüce Varlık, pırıldayan Mukaddeslik Cevherlerini ruhani âlemden insan kılığına büründürerek halk arasında göründürmüştür. Bunlar, Tanrı’nın ezeli Zatını, değişmez hüviyetini temsil ederler.

 

Bu kutsiyet Aynaları’nın, bu ezeli izzet Kaynakları’nın her biri ve hepsi, evrenin merkezi Güneşi, Özü ve nihai Amacı olan Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileridir. Bilgileri bilgisinden, güçleri gücünden, saltanatları saltanatından, güzellikleri güzelliğinden, zuhurları zuhurundandır. Tanrı bilgilerinin hazineleri, Tanrı hikmetinin defineleri, sonsuz feyizlerin mazharları, Ezeliyet Güneşi’nin doğuş yerleri onlardır… Bu Mukaddes Heykeller, Solmayan Nur’un ışığını aksettirirler. Bu Ezeliyet Aynaları, Gaipler Gaibi’nin (Gizliler Gizlisi’nin) ifadelerinden başka bir şey değillerdir. Bilgi, güç, padişahlık, ululuk, rahmet, hikmet, izzet ve kerem gibi Allah’ın bütün isim ve sıfatları bu Tanrı Cevherlerinin zuhurlarıyla görünür ve meydana çıkar.

 

Bu sıfatlar bazı peygamberlere verilmiş bazılarından esirgenmiş değildir. Tanrı’ya yakın duran bütün nebiler ve seçkin erenler bu sıfatlarla sıfatlanmış ve bu isimlerle isimlendirilmişlerdir. Aralarındaki fark, bu sıfat ve isimlerin bazılarında daha şiddetle parlaması ve daha şaşaalı olmasıdır; nasıl ki “Yemin olsun biz, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmışızdır.” (İsra Suresi; 55.ayet) denilmiştir.

 

İmdi anlaşıldı ki, bu yüce sıfatların ve sonsuz isimlerin mazharları Tanrı’nın nebileri ve seçkin velileridir. Bu sıfatlardan bir kısmı o nurlu heykellerde bazen tamamıyla tezahür etmeyebilir. Fakat bu, onların bütün Tanrı isim ve sıfatlarının mazharlığı makamlarına halel vermez. Tanrı sıfatlarından birinin bu mücerret (saf, katışıksız, yalın, soyut) ruhlarda görülmemesi, bu İlahi sıfat ufuklarının ve Rabbani isim madenlerinin o sıfata bilfiil sahip bulunmadıklarına işaret etmez. Bu aydın varlıklardan ve bu güzel simalardan her biri, Allah’ın saltanat ve azamet gibi bütün sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Ellerinde dünya saltanatı bulunmaması, onların gerçek saltanat ve azametinden hiçbir şey eksiltmez…

 

 

 

 

 

 

20.

Kesin olarak şunu bil ki, Görünmez Varlık kendi Özünü hiçbir yolla somutlaştırıp insanlara keşfettirmez. O, şimdiye kadar her türlü nitelendirme ve algılayışın üstünde olduğu gibi bundan sonra da öyle kalacaktır. İzzetli Hitap sesi her an “Ben Tanrı’yım. Benden başka bilici ve hikmetli bir Tanrı yoktur. Ben Kendimi insanlara açıkladım ve Zuhurumun alametlerinin parlayış noktası olan Kimseyi gönderdim. O’ndan başka eşsiz, haberdar ve hikmetli bir Tanrı bulunmadığını O’nun vasıtasıyla bütün yaratıklara tanıklık ettirdim” diye ilan etmektedir. İnsan gözünden ebediyen gizli olan Zat, ancak kendi Mazharı vasıtasıyla bilinebilir. Allah Mazharlarının kendi doğruluklarının en büyük delili yine kendileridir.  

 

21.

Ey Selman! Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’na giden yollar herkes için kapalıdır. Hiçbir algı O’nun mukaddes alanına erişemez. Bu böyle olunca, o Kıdem Sultanı, inayetinin bir eseri ve fazlının bir delili olmak üzere, Birlik Ufku’ndan Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Güneşlerini (Tanrı Elçileri) insanlar arasında doğdurarak bu Mukaddes Varlıkları tanımanın Kendi Zatı’nı tanımak olmasını kararlaştırmıştır. Her kim Onları tanırsa Tanrı’yı tanımış olur. Her kim Onları dinlerse Tanrı’yı dinlemiş olur. Her kim Onların doğruluğuna tanıklık ederse Tanrı’nın doğruluğuna tanıklık etmiş olur. Onlara arka çeviren Tanrı’ya arka çevirmiş sayılır. Onları inkâr eden Tanrı’yı inkâr etmiş demektir. Onlar yer ile gökleri birbirine bağlayan Köprülerdir. Onlar, Allah’ın yer ve gök padişahlıklarında kurulmuş Terazilerdir. Onlar insanlar arasında Tanrı’nın Zuhuru, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarıdır.

 

22.

Tanrı emanetinin Hamileri insanlara yeni bir hüküm ve taze bir Emir ile gönderilir. Bunların hepsi Tanrı iradesinin semasından indirilmiş ve Rabbin karşı durulmaz Emrini yürütmek için ortaya çıkarılmış olduklarına göre tek bir şahıs ve tek bir zat sayılırlar; çünkü hepsi aynı Tanrı sevgisi kadehinden içerler, hepsi tevhit (Allah’ın tekliği) ağacının meyvelerinden yerler.

 

Tanrı Mazharları’nın iki makamı vardır. Biri mutlak soyutlama (tecerrüt) ve mutlak birlik makamıdır. Bu makamda Onların hepsini aynı isimle isimlendirir ve aynı sıfatla sıfatlandırsanız, gerçekten sapmamış olursunuz. Nasıl ki buyrulmuştur: “Allah’ın resullerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız.” (Bakara Suresi; 285.ayet) Hepsi halkı Tanrı’nın birliğine çağırıyor, O’nun tükenmez fazıl ve inayetinin Kevseriyle (cennet suyuyla) müjdeliyorlar. Hepsi peygamberlik elbisesini giymiş, cümlesi izzet kaftanına bürünmüştür. Bunun içindir ki, Kuran Noktası (Hz.Muhammed) “Ben bütün peygamberlerim” ve “Ben ilk Âdem, ilk Nuh, ilk Musa ve ilk İsa’yım” buyurmuştur. Tanrı Mazharları’nın birliğine ve aynılığına işaret eden buna benzer sözler, İmam Ali’nin, diğer Tanrı Sözü mecralarının ve Tanrı Bilgisi mücevherleriyle dolu Hazinelerin dillerinden sadır olmuştur. Bunların hepsi mukaddes din kitaplarında yazılıdır. Bu Simalar, Tanrı Hükmünün Merkezi, Tanrı buyruğunun Doğuş Noktalarıdır. Bu Emir, çokluk perdelerinden ve taaddüt (çoğalma, sayısı artma) arızalarından arınmıştır, nasıl ki buyrulmuştur; “Emrimiz tek bir Emirdir.” Emir bir ve aynı olunca, o Emir sahiplerinin de bir ve aynı olmaları gerektir. İmamlar, o kesin bilgi çırağları, (aydınlık veren lamba, ışık) “Muhammed ilkimizdir, Muhammed sonumuzdur, Muhammed hepimizdir” dememişler midir?

 

Şurasını çok iyi bilmelisin ki, bütün peygamberler Tanrı Emri’nin başka başka giysiler içinde görünen heykelleridir. İnce bir bakışla bakarsan, onların aynı cennette gezdiklerini, aynı havada uçtuklarını, aynı tahtta oturduklarını, aynı sözü söylediklerini, aynı Dini yaydıklarını görürsün. Varlık Özlerinin, o solmaz ve ölçülmez Lâhut (Kutsal Tanrı Âlemi) Güneşlerinin birliği işte böyle bir birliktir! İmdi, Tanrı Mazharlarından biri “Ben bütün peygamberlerin dönüşüyüm” derse gerçeği söylemiş olur. Aynı şekilde, sonraki her Zuhur’da evvelki Zuhur’un dönüşü bir olgudur. Önceki her zaman sonrakini tasdik ve teyit eder…

 

İkinci makam ayrılık makamıdır. Bu makam, yaratık dünyasıyla ve beşeri hallerle ilgilidir. Bu bakımdan, Tanrı Mazharlarının ayrı bir şahsiyeti, sınırları belirlenmiş bir görevi, mukadder bir sistemi ve bazı özel sınırları vardır. Her biri ayrı bir isimle isimlenmiş, ayrı bir vasıfla vasıflanmıştır. Kurdukları şeriat ve yükümlü oldukları görev başka başkadır, nasıl ki Kuran’da buyrulmuştur; “İşte resuller! Biz onların bazısını bazısına üstün kılmışızdır. Allah onlardan bazısıyla konuşmuştur. Bazılarını da derecelerle yüceltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya açık ayetler verdik ve onu Ruhulkudüs ile güçlendirdik.” (Bakara Suresi; 253. ayet)

 

Tanrı Bilgisi Kaynaklarının söz ve ifadelerinde görülen başkalık, aralarındaki bu makam ve memuriyetin başkalığından ileri gelir, yoksa Onların söyledikleri bütün sözler, İlahi Hikmetin sırlarına yol bulanlara göre, aynı gerçeğin başka başka şekillerde ifadesidir. Bu anlattığımız makamları birbirlerinden ayırt edemeyen birçok kimse gerçekte bir olan Tanrı Mazharlarının söyledikleri sözlerdeki başkalığa bakarak şaşırıp sarsılır.

 

Bütün bu ifade başkalıkları makam ayrılığından ileri gelir. Bu suretle, birlik ve soyutluk bakımından, Rablik, Allahlık, Teklik, Salt Cevherlik gibi sıfatlar, hepsi birlikte, Allah’ın Zuhuru tahtında oturup bütun (kesilme, uzaklaşma) kürsüsünde duran o Varlık Cevherlerine genellenmiştir. Tanrı’nın Zuhuru onların zuhuruyla zahir olur, Tanrı’nın Cemali onların cemaliyle tecelli eder. “Rablik” nağmelerinin bu Birlik Heykellerinden işitilmiş olması bundan ötürüdür.

 

Tanrı Mazharları ikinci, yani, ayrılık, insanlık, sınırlılık, özellik makamlarıyla ilgili bütün sözlerinde, işlerinde ve davranışlarında Tanrı’ya karşı mutlak bir kulluk, fakirlik ve fanilik gösterirler, nasıl ki “Ben, insan resulden başka neyim ki?” (İsra Suresi; 93.ayet) buyrulmuştur.

 

Eğer külli Mazharlardan biri “Ben Allah’ım” derse gerçeği söylemiş olur, bunda en ufak bir şüphe yoktur. Çünkü kaç kere açıklayıp ispat ettiğimiz üzere Allah’ın zuhuru, isimleri ve sıfatları, bu dünyada, onların (Mazharların) zuhurları, isimleri ve sıfatları ile görünür, nasıl ki “Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.” (Enfal Suresi; 17.ayet) ve “O seninle el tutuşup sözleşenler var ya, onlar gerçekte Allah ile bey’atleşiyorlar.” (Fetih Suresi; 10.ayet) buyrulmuştur. Öte yandan eğer Onlardan biri “Ben Tanrı’nın elçisiyim” iddiasında bulunursa gerçeği söylemiş olur, bunda tereddüt ve şüphe yoktur, nasıl ki buyrulmuştur; “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah'ın Resulü…” (Ahzab Suresi; 40.ayet) Bu bakımdan, Onlar hep Hakiki Sultan’ın, o Ezeli Varlığın elçileridir. Eğer herhangi bir peygamber “Ben peygamberlerin sonuyum” derse doğru demiş olur, bunda zerre kadar şüphe yoktur, çünkü hepsi tek bir şahıs, tek bir ruh, tek bir zuhur hükmündedirler. Hepsi de o hakiki Ruhlar Ruhu ve Ezeli Özler Özü olan Tanrı’nın “ilklik”, “sonluk”, “öncelik”, “ahirlik (sonunculuk)”, “zahirlik (görünürlük)” ve “batınlık (gizlilik)” sıfatlarının mazharlarıdırlar. Peygamberler “Biz Tanrı’nın kullarıyız” derseler bu da tartışılmaz açık bir gerçektir, çünkü Onlar görünüşte hiçbir insanın eremeyeceği yüksek bir kulluk ile zahir olurlar. Bunun içindir ki, bu Varlık Cevherleri, Kadim (başlangıcı olmayan) ve ezeli kutsiyet denizlerine daldıkları veya Tanrı sırlarının en üst tepesine çıktıkları sıralarda kendilerinden “Rablik” ve “Allahlık” iddiaları duyulur.

 

Doğru düşünülürse, Onların bu halde bulunurken kendilerini mutlak Varlık ve Kalıcılık karşısında bir hiçten başka bir şey saymadıkları görülüp teslim edilir. Onlar, o Mukaddes Alan’da kendilerinden bahsetmeyi Tanrı’ya ortak koşma bilirler; çünkü kendilerinden bahsetmek demek, müstakil bir varlık olma iddiasında bulunmak demektir. Bu ise, erenler katında, büyük bir hatadır. O Mukaddes Huzur’da O’ndan başkasının anılması, aklın, kalbin, dilin Sevgili’den başka biriyle meşgul olması, gözün O’nun cemalinden başka bir şeye bakması, kulağın O’nun nağmesinden başka bir şey işitmesi, ayağın O’nun yolundan başka bir yolda yürümesi ne kadar büyük bir hata!

 

Onlar bu makamda söz söylerken Rablik ve buna benzer iddialarda, elçilik makamında söz söylerken ise peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır. Aynı şekilde, hal ve mevkiinin gereğine göre türlü iddialarda bulunarak cümlesini, Emir âleminden yaratılış âlemine ve Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) âleminden kulluk âlemine kadar hepsini, Kendilerine yormuşlardır. Bundan dolayı, İlahlık, Rablik, Peygamberlik, Nebilik, Elçilik, Velilik, İmamlık, Kulluk gibi bütün iddiaları hep doğrudur, haktır, tereddüt ve şüpheden arınmıştır. Yaptığımız şu açıklamalar ve getirdiğimiz delil ve ispatlar iyi düşünülür ve kavranırsa, Gayb (gizlilik) Mazharları’nın ve Kutsiyet Matlaları’nın (doğuş yerlerinin) sözleri arasındaki farklılıklara şaşırıp kalmaya ve sarsılıp sürçmeye mahal kalmaz.

 

23.

Geçmiş nesilleri hatırlayınız. Ne zaman Tanrı’nın İnayet Güneşi zuhur ufkundan görünüp dünyaya aydınlık getirmiş ise o asrın insanları O’nun aleyhine ayaklanmışlar, O’nu inkâr etmişler, halk önderleri sayılan kimseler kendilerine uyanları kışkırtarak Tanrı Rahmeti’nin Temsilcilerine yönelmekten menetmişlerdir.

 

Bakınız, asrın din ulularının verdikleri fetvalara dayanan halk Tanrı Dostu İbrahim’i ateşe atmış, Tanrı ile yüz yüze konuşan Musa’ya yalancı ve iftiracı demişlerdir. Tanrı Ruhu İsa’nın, bütün o yumuşak yürekliliğine ve mazlumluğuna rağmen, nasıl davranışlara maruz kaldığını düşününüz. O Varlık Özünün, o Görünür ve Görünmezin Mevlasının karşılaştığı muhalefet o derece şiddetliydi ki başını sokacak yer bulamıyordu. Diyar diyar dolaşmış, uzun müddet oturacak bir yer bulamamıştı. Nebilerin Mührü Muhammed’in başına gelenleri hatırlayınız. Tanrı’nın birliğini ve kendi peygamberliğinin doğruluğunu ileri sürmesi üzerine Yahudi ve putperest din büyüklerinin bu özel Allah adamına etmedikleri eziyet kalmamıştır! Emrinin doğruluğuna yemin olsun! O Hazret’in, Tanrı misakını bozup kesin kanıtını reddeden ve ayetleriyle mücadele edenlerin elinden ve dilinden çektiği zulüm ve zahmetler Kalemimi inletiyor, bütün yaratıkları büyük bir ağlayışla ağlatıyor. Gerçeğe ulaşacak yolu bulasın diye geçmiş zamanların olaylarını işte sana böyle anlatıyoruz.

 

Nebilerin, elçilerin, seçkinlerin uğradıkları bela ve musibetleri öğrendiniz. Şimdi de bir parça yapılan zulüm ve cefaların sebepleri üzerinde düşününüz. Hiçbir zaman, hiç bir zuhurda peygamberler düşmanlarının küfründen, muhaliflerinin zulmünden, iyilik ve takva (Allah korkusu, dini yasaklara uyma) kisvesine bürünmüş yalancı din ulularının saldırı ve iftiralarından azade kalmamışlardır. Gece gündüz, ancak Hak Taala’nın bildiği nice ıstıraplar çekmişlerdir.

 

Bu Mazlum’un halini göz önüne getiriniz. Gün gibi açık deliller O’nun doğruluğuna tanıklık etmesine, kesin doğrulukla verdiği haberler aynen çıkmasına, din bilgilerinden sayılmamasına, mektep medrese görmemesine, din adamları arasındaki münazara ve münakaşa usullerine yabancı bulunmasına rağmen insanlara İlahi ilim ve hikmet incileri saçtığı halde, bu neslin O’ndaki otoriteyi nasıl reddettiğine, O’na karşı nasıl isyan bayrağı açmış olduğuna şahitsiniz! Günlerinin çoğu düşmanların pençesinde geçti. O’nun çektikleri, nihayet işte bu mihnetli mahpuslukla, düşmanlarının haksız yere attıkları bu zindan ile son haddini bulmuştur. Umarım ki, keskin bir göz ve aydın bir fikir ile olup bitenleri göz önüne getirir ve bunlar üzerinde düşünerek, bugün çoklarının göremediği veya görmek istemediği gerçekleri görmeyi başarırsınız. Umarım ki, Hakk’ın inayetiyle, O’nun Günü’nün hoş kokularını koklamaya, sonsuz fazlından pay almaya, Ezel Sultanı’nın ismiyle dalgalanmakta olan büyük denizden doya doya içmeye, O’nun Emri’nde dağlar gibi sabit ve sarsılmaz kalmaya müeyyed olursunuz (kuvvetlenirsiniz, doğrulanırsınız, yardım görürsünüz)

 

Söyle; Ne Sübhansın sen ey İlahım Allah ki, bütün Mukaddeslere Kendi kudretinin sayısız tecellileri karşısında acizliklerini itiraf ve her peygambere Kendi solmaz celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) önünde hiçliğini söylettin. Semanın kilitlerini açıp Mele-i Ala’yı (Melekler Alemi) cezp ederek vecde getiren İsminin yüzü hürmetine Senden dilerim ki, Beni Sana hizmet etmeye ve Kitabında emrettiğin şeyleri tutmaya müeyyed kılasın (kuvvetlendiresin, doğrulayasın, yardım edesin). Ey Rabbim! Sen bende olanı bilirsin, ben ise Sen’de olanı bilmem. Sen her şeyi bilicisin, her şeyden haberdarsın.

 

24.

Ey Tanrı birliğine inananlar! Tanrı Mazharları veya Onların Zuhurlarının öncesinde veya sırasında ortaya çıkan alametler arasında sakın fark gözetmeyiniz. Bu gerçeği görmek isteyenler için tevhidin (Allah’ın birliğine inanma) asıl manası budur. Emin olunuz ki, Tanrı Mazharları’nın edip eyledikleri ve eyleyecekleri ve hatta Onlarla ilgili her şey Tanrı’dandır, Tanrı’nın istek ve iradesinin tecellisidir. Onların şahısları, sözleri, memuriyetleri veya davranışları arasında en ufak bir fark gözetenler, Tanrı’yı inkâr, ayetlerini ret ve Elçilerinin Emrine ihanet etmiş olurlar.

 

25.

Şurası bellidir ki, her Mazharın yaşadığı asır Allah’ın ezelden beri vaat edilmiş ve mukadder günüdür. Fakat şu bulunduğumuz Gün eşsizdir, bundan önceki günlere benzemez. “Nebilerin Mührü” tabiri bu Gün’ün üstünlüğünü belirtmeye yeter. Gerçekten de, nübüvvet (nebilik; habercilik / müjdecilik) devri sona ermiş, Hakikat Güneşi doğmuş, Celal ve Azamet Kendi bayrağını açmış ve Zuhurunun göz kamaştırıcı ışıklarını şimdi dünyaya saçmıştır.

 

26.

Övgü olsun her şeyin sahibi ve izzet melekûtunun padişahı olan Tanrı’ya! Bu övgü tüm anlayışların üstünde ve her kavrayışın ötesindedir. O’nun övgüsünü Kendisinden başka kimse gereği gibi terennüm etmemiştir. Hiç kimse, hiçbir zaman, O’nun celal (büyüklük, ululuk) ve azametini hakkıyla tasvir etmeye muvaffak olamayacaktır. O’nun Zatının yüceliklerine çıktığını kim iddia edebilir? Hangi akıl dipsiz sırlarının derinliğini ölçebilir? Celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) her bir tecellisinden hayallere sığmaz nice kutsi ve ebedi parıltılar zuhura gelmiş, yenilmez kudretinin her bir tezahüründen nice ezeli nur deryaları fışkırmıştır! Ne şaşaalıdır O’nun zorlu saltanatının hayranlık verici cilveleri! Tek bir ışıltısıyla bütün yerde ve göklerde bulunanları yakacak şiddet ve hararette bir şaşaa! Kudretinin eserleri tarife sığmaz derecede yüce, öyle yüce ki, onun en küçük bir belirtisi ezelden beri varlık alanına çıkarılan veya ebediyete kadar varlık sahasında çıkarılacak şeylerin anlayış ve kavrayışını aşar. İsimlerine doğuş yeri olanlar Zatının izini boşuna ararlar, sıfatlarına Mazhar olanlar sırrının düğümünü Sina Dağı’nda çözmeye boş yere uğraşırlar.

 

 

Tükenmez rahmetinin dalgalı denizinden sızan tek bir damla bütün yaratık dünyasını varlık süsleriyle süslemiş, eşsiz Cennetinden esen inayet rüzgârının tek bir üfleyişi tüm varlıkları arılık ve aydınlık giysisine büründürmüştür. İradesinin, o uçsuz bucaksın okyanusundan sıçrayan tek bir damla şu sonsuz yaratık dünyasını yoktan var eylemiştir. Kereminin harikaları hiç kesilmez, bağışlarının akışı asla durmaz. Yaratandır, yaratmasının ne başlangıcı var ne sonu…

 

Allah, yerde ve göklerde görünmesine mazhar olan şeyleri, rahmetinin feyzinden ve inayetinin sağanağından yoksun bırakmamak için, her devir ve asırda kendi Öz Varlığının Zuhurları vasıtasıyla her şeye taze hayat vermiştir. O’nun sınırsız fazıl ve kereminin eserleri ne kadar kapsamlı! Bakınız O’nun fazıl ve keremi kâinatı nasıl kuşatmıştır! Bir tek zerre bile yok ki O’nun kudretine şahadet ve mukaddes İsmini temcit etmesin. Bir tek zerre yok ki O’nun birliğini aksettirmesin. Yaratılışı o derece tam ve mükemmeldir ki, en keskin fikirler ve en temiz yürekler, Hakikat Güneşinin, o Görünmez ve Bilinmez Zat’ın özünü anlamak şöyle dursun, O’nun yaratıklarından en küçüğünün bile mahiyetini keşfetmekten acizdir. Ermiş ariflerin irfanı (manevi anlayışı), derin bilgi sahibi âlimlerin ilmi ve insan dilinin okuyabileceği en yüksek övgülerin hepsi sınırlı insan aklının mahsulü olup o çerçeveden dışarı çıkamaz. Onu araştıran binlerce Musa, Sina üzerinde, “Beni asla göremezsin!” hitabıyla yıldırıma çarpılmış ve on binlerce İsa, Semavi Taht üzerinde, “Künhüme (Özüme, Aslıma) eremezsin!” hitabıyla irkilmiştir. Yüce Nefsinin kutsallığında gizli olagelmiş, bilinmez Zatı’nın kusursuzluğunda saklı olagelecektir. Yaklaşılmaz Hüviyetini anlamak yolundaki her girişim boşa çıkmış, Zat-ı Ala’sına yaklaşıp Gerçeğini görmek vadisindeki her gayret neticesiz kalmıştır.

 

Senin irfanının (manevi anlayışının) derinliklerini ölçme çabası Ben naçiz için ne şaşırtıcı! Senin yaratıcılığının meydana getirdiği şu eserlerinde saklı olan kudretinin büyüklüğünü hayal etmek yolundaki gayretlerim ne boş! Kendi kendini görmek yeteneğinden mahrum bulunan şu gözüm Senin Zatını görmeye nasıl kalkışabilir? Kendi varlığını anlamaktan bile aciz olan şu kalbim nasıl olur da Senin mahiyetini anlamış olmak iddiasında bulunabilir? Bütün yaratıklar Senin Sırrın karşısında şaşırıp kalmışken ben Seni tanımış olmak iddiasında nasıl bulunabilirim? Âlemler Senin Huzurunu ilan ve doğruluğuna tanıklık edip dururken ben Seni nasıl tanımaz olurum? İnayet kapıları yaratıklarına daima açık, Sana yaklaşma imkânları her zaman var, eşsiz Cemalinin yansımaları, görünür görünmez her varlığın gerçeği üzerinde basılı... Bütün bu büyük fazıl ve bağışlarınla beraber yine de tanıklık ederim ki, Senin izzet ve kutsiyet alanın Senden başkasının irfanından (manevi anlayışından) arınmış, Senin Huzurunun sırrı Senin aklından başka her aklın algılamasından mukaddestir. Kendi sırrını ancak Sen kendin çözebilirsin, kendi varlığının gerçeğini ancak Sen kendin kavrayabilirsin. Ayrılık çöllerinde bütün ömürlerince özlem içinde dolaşıp ta Seni bulamayan nice semavi ve nurani varlıklar var! Senin Yüzünü bir kere görmek ümidiyle arayış çöllerinde şaşkın şaşkın koşup duran mukaddes ve ölümsüz ruhların sayısını mı istersin? Ayrılık ateşinle yakıp kavurduğun âşıklar on binlerce! Cemalinin hasretiyle yolunda seve seve can veren sadık dostlar yüz binlerce! Özlemini çekenlerin iniltileri Senin mukaddes alanına yükselemez; huzurunda durmayı arzulayan mücadele yolu yolcularının feryatları Senin nurlu zirvene ulaşamaz.

 

27.

Övgüler olsun Tanrı’nın birliğine! Tazimler (saygılar) olsun âlemlerin azametli hâkimi olan o eşsiz Padişahlar Padişahı’na! Her şeyin gerçeğini mutlak âdemden yaratmış, yaratılışın en ince ve latif unsurlarını yoktan var etmiş, yaratıklarını uzaklık zilletinden ve nihayet sönüp gitmekten kurtararak kendi yok olmaz Melekûtuna kabul buyurmuştur. Bunu, O’nun her şeyi saran fazlından, her şeyi kapsayan rahmetinden başka hiçbir şey başaramazdı. Yoksa bir hiç, bulunduğu yokluk halini bırakıp varlık alanına çıkmak yeterlilik ve kabiliyetini kendiliğinden nasıl gösterebilirdi?

 

Dünyayı, dünyada yaşayan ve kımıldayan her şeyi yarattıktan sonra Kendi hür iradesiyle insanoğluna Kendini tanıyıp sevmek yeteneği ve ayrıcalığını bağışlamıştır. Bu yetenek, bütün yaratılışın sebebi sayılmalıdır. Kendi isimlerinden birinin ışığı her yaratığın özü üzerine dönmüş, onu Kendi sıfatlarından birinin tecelligahı yapmıştır. İnsan özü üzerine ise Kendi isim ve sıfatlarının bütün ışığını merkezlendirerek onu Zatının bir aynası kılmıştır. Bütün yaratıklar arasından bu büyük şerefe ve bu yok olmaz inayete mazhar olarak sadece insanoğlu seçilmiştir.

 

Şu kadar ki, İlahi Fazıl Güneşi’nin ve Semavi Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Kaynağı’nın insana bahşettiği bu yetenek, mum içerisindeki alev ve lamba içerisindeki ışık gibi, onun içerisinde gizlidir, ancak düşünce halinde mevcuttur. Ayna üzerindeki tozun güneşin ışığını örtüp kapatması gibi dünyevi arzular da gizli haldeki bu yeteneği baskı altında tutup gelişmekten ve açığa çıkmaktan alıkoyabilir. Mum veya lamba kendi çabasıyla yanamaz; ayna kendi kendini pas ve tozlardan arıtamaz. Ateş olmazsa lamba yanmaz, paslı ayna ne güneşi ne de ışığını aksettirir.

 

Cenab-ı Hak, Yaratan ile yaratılanı doğrudan birbirine bağlayan bir mevcut olamayacağı ve fani ile Baki, mümkin (muhtemel) ile Mutlak arasında hiçbir benzerlik bulunamayacağı için, insanlar arasından en temiz ve lekesiz birinin zaman zaman mülk ve Melekûtta zuhura gelmesini takdir buyurmuştur. Allah, bu latif, semavi ve esrarengiz varlığa iki türlü tabiat vermiştir; maddi âlemi ile ilgili cismani tabiat ve Tanrı’nın özünden görünen ruhani tabiat. Aynı suretle, ona iki makam bağışlamıştır. Birisi gizli, görünmeyen gerçeği ile ilgili makamdır. Bu makamdan söz söyleyen Mazhar’ın sesi bizzat Tanrı’nın sesidir. “Benim Allah ile türlü ve gizli ilgim var. Ben O’yum ve O bendir. Şu kadar ki, ben benim, O O’dur.” hadisi (Hz. Muhammed’in bir hadisidir) buna şahit olduğu gibi “Kalk, ey Muhammed, âşık ile Maşuk (Sevgili, Sevilen) sende birleşti” sözü de bunu tasdik eder. Muhammed, başka bir münasebetle de “Seninle onlar arasında hiçbir fark yoktur. Şu kadar var ki, onlar Senin kullarındır” demiştir. Öbürü insani makamıdır. “Ben sadece sizin gibi bir insanım” (Fussilet Suresi; 6.ayet) ve “Ben inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciden başkası değilim.” (Araf Suresi; 188.ayet) ayetleri bu makama işarettir. Bu Tecrit Cevherleri, bu Hakikat Meşaleleri, Tanrı’nın her şeyi kapsayıcı inayetinin aktığı kanallarıdır. Kılavuzları hidayet (doğru yol, Hak yolu) nuru, ziynetleri saltanat giysisi olduğu halde, her özlem dolu kalbi ve her alıcı ruhu dünya gailelerinin ve sınırlayıcılığının tozlarından arıtmak için sözlerinin ilhamını, inayetlerinin coşkunluğunu ve zuhurlarının temizleyici tatlı yellerini kullanmaya memurdurlar. Ancak ve ancak o zaman insanın gerçekliğinde gizli Tanrı emaneti güneş gibi bulutlar arasından çıkar, İlahi parıltılarıyla gönülleri aydınlatır.

 

Âlemlerin Rabbi olan Zat-ı Ulûhiyet’in (İlah, ibadet edilmeye hakkı olan, Allah) mazharı ve inayetinin vasıtası olarak hareket edecek seçkin bir Varlığın yer ve gök padişahlıklarında zuhurunun gerekliliği yukarıdaki izah ve işaretlerden apaçık anlaşılmış olsa gerektir. Her insan, bu Hakikat Güneşi’nin öğretileri sayesinde, iç varlığına doğuştan bağışlanan gizli kabiliyetlerin hepsini izhar edebileceği bir makama varıncaya kadar ilerleyip gelişir. İşte bu maksat ve gaye iledir ki, her asır ve devirde Tanrı Elçi ve seçkinleri insanlar arasında zuhur edip, Tanrı’ya özgü bir kudret ve azamet göstermişlerdir.

 

Hayret! Aklı başında bir insan manasını anlayamadığı birkaç kelime yüzünden Tanrı’nın hidayet (doğru yol, Hak yolu) kapılarının insanlara ilelebet kapalı kalacağına nasıl hükmedebilir? Bu Rahmani Neyyirler (Tanrısal Işıklar), bu Nurani Güneşler için nasıl olur da bir başlangıç veya son düşünülebilir? Hangi coşkun sel O’nun her şeyi basan inayet seli ile yarışabilir? Hangi nimet O’nun büyük rahmeti ile boy ölçüşebilir? Hiç şüphe yok ki, O’nun rahmet ve inayeti bir an kesilecek olsa dünya büsbütün yok olur. Bunun için, Tanrı’nın rahmet kapıları ezelden beri bütün yaratıklara açık olduğu gibi gerçeğin bulutları da ebediyete kadar beşeri kabiliyet, gerçeklik ve şahsiyet toprağı üzerine kendi feyiz ve bereketinin yağmurunu yağdıracaktır. Budur Tanrı’nın ezelden ebede dek usulü…

 

28.

Ne mutlu Emrime hizmet edip güzel İsmimi ululamak için ayaklanan kimseye! Kudretimden aldığın kuvvetle Kitabımı sıkı sıkı tut, amir ve hâkim Rabbinin ondaki buyruklarına sarıl. Ey Muhammed! Şii mezhebine bak, takipçilerinin sözleri ve eylemleri yüzünden ilk günlerdeki tazeliği nasıl ortadan kalkmış, nurunun ilk parlaklığı nasıl donuklaşmıştır. İlk zamanlarda, Seyyid-ül-enam’ın (Bütün İnsanlığın Efendisi; Hz. Muhammed) koyduğu prensiplere sadık kaldıkları müddetçe zaferden zafere koştular. Ne zaman ki O’nun gösterdiği yoldan yavaş yavaş saptılar, Tanrı Nuru’ndan yüz çevirip Tanrı birliğini sarstılar ve gözlerini gitgide daha ziyade Tanrı saltanat ve gücünün yeryüzündeki temsilciliğine dikmeye başladılar, o zaman kuvvetleri zaafa, izzetleri zillete ve cesaretleri korkuya dönüştü. Şimdi ne acınacak hale düştüklerini görüyorsun. Tanrı birliğinin odağını teşkil eden Zat’a nasıl ortak koştuklarını gözlüyorsun. Kötü amelleri yüzünden Kıyamet Günü’nde Hak Taala’nın Kelimesini nasıl ret ve inkâr ettiklerini duydun. Bu kavmin artık evham ve hayallerin peşinde koşmayı bırakıp Tanrı Birliği deyiminden maksadın ne olduğunu öğrenmeye muvaffak olmasını temenni ederiz.

 

Tanrı Mazharı Tanrı’nın temsilcisidir, dilidir. O, gerçekten, Tanrı’nın en yüce isimlerinin yansıdığı yer ve en ulvi sıfatlarının doğuş yeridir. Bir başkası O’na eşit veya bir tutulursa, Tanrı’nın birliği, eşsizliği ve Zatının bölünmezliği nerede kalır? Hakk’ın teyidiyle sana nazil ettiğimiz şey üzerinde derinliğine düşün ve anlamını kavrayanlardan ol.

 

29.

Tanrı’nın insanı yaratmaktaki maksadı onu kendi Yaratıcısını tanıyıp Huzuruna gelmeye muktedir kılmaktır. Bütün semavi Kitaplar ve ilhamını Tanrı’dan alan bütün önemli eserler bu yüksek ereğe ve bu yüce amaca kesin bir dille tanıklık ederler. Tanrı Hidayeti’nin (doğru yol, Hak yolu) Güneşi’ni tanıyıp O’nun kutlu alanına girenler, Tanrı’ya yaklaşmış ve Huzuruna girmiş olurlar. Bu Huzur, gerçek cennettir. Şu gök konakları bu cennetin ancak bir simgesidir. Bu gibi kimseler Kâbe Kavseyn’de (Hz. Muhammed’in Miraç gecesinde Allah’a yaklaştığı makam), Sidret’ül-münteha’nın (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın zat âlemidir) ötesinde duran Varlık Özünün makamını tanımış olanlardır. Onu tanımayanlar ise kendi kendilerini mutlak yokluk ve cehennem ateşinden başka bir şey olmayan uzaklık sefaletine mahkûm etmiş olurlar. Böyleleri, görünüşte dünyanın en yüksek mevkisini işgal de etseler, en yüce taht üzerinde de otursalar akıbetleri budur.

 

İnatçıları böyle bir uzaklıktan kurtarıp Kendine çekmek ve huzuruna erdirmek şüphesiz Hakikat Kaynağı’nın elindedir. “Eğer Allah dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı.” (Şura Suresi; 8.ayet) Fakat maksat temiz ruhlu ve feragatkar (hakkından kendi isteğiyle vazgeçen) kimselerin kendi çabalarıyla Ulu Derya’nın kıyılarına yükselmelerini sağlamak ve bu suretle Zülcelal’in (ululuk sahibi olan Allah’ın) cemalini özleyip arayanları, gerçeğe yabancı inatçılardan ayırt etmektir. Ebha Kalemi’nin hüküm ve takdiri böyledir.

 

İlahi adalet Mazharlarının, semavi inayetlerin doğuş yerlerinin insanlar arasında dünyevi saltanat ve servetten mahrum olarak görünmeleri, yine bu iki zümreyi birbirinden ayırt etmek prensibini güden İlahi hikmet ve gayenin gereklerindendir. Zat-ı Ezeli kendinde gizli her şeyi açığa vursa ve celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) parıltılarını bütün ihtişamıyla saçsaydı, O’nun kudretinden kimse şüpheye düşemez ve kimse O’nun doğruluğunu ret ve inkâr edecek gücü bulamazdı. Evet, hatta o şiddetli parlayışlar karşısında gözler kamaşıp göremez olacak ve bütün yaratıklar büsbütün yok olacak derecede yıldırımla vurulmuşa dönecekti. Bu takdirde iyi kötüden ve mümin kâfirden nasıl ayırt edilebilirdi?

 

Bu prensip bundan önceki Zuhurlarda cari olmuş ve oluşundan ziyade ispat edilmiştir. Bu sebepledir ki her devirde yeni bir Mazhar görünüp, Tanrı’nın kudreti insanlara tekrar gösterilince, o eşsiz ve ebedi Cemal’in ölümlü bir insan kılığında görünmüş olmasına aldanan inkârcılar, O’nu tanıyıp iman etmek istememişler, O’nun yolundan şaşmışlar, O’ndan uzaklaşmışlar, Tanrı huzurunun simgesi bulunan huzurundan kaçınmışlar, hatta daha da ileriye giderek O’nun sadık dostlarını öldürmeye ve O’na inananları ortadan kaldırmaya kalkışmışlardır.

 

Bakınız bu Zuhur’a… Birçok değersiz ve akılsız kimse katliam, yağma ve sürgün gibi önlem ve vasıtalarla Tanrı’nın Kudret Eli’nin yaktığı meşaleyi söndürmeyi veya şaşaasına ebediyen halel gelmez Tanrı Güneşi’nin tutulmasını ümit etmişlerdir. Karşı koyuş ve saldırıların bu Lambaya yağ olduğu gerçeğinden ne kadar gafil görünüyorlar! Tanrı’nın değiştiren kudreti işte böyledir. İstediğini değiştirir, gücü her şeye yeter…

 

Mana Sultanı’nın icra ettiği saltanatı göz önüne getiriniz, nüfuz ve iktidarının eserlerini her vakit seyrediniz. Kulaklarınızı inkâr sembollerinin ve cebir timsallerinin dedikodularından koruyunuz. Pek yakında biricik gerçek Tanrı’nın kudretini her şeyi yenmiş, saltanatının alametlerini bütün yaratık dünyasını sarmış göreceksiniz. O’ndan başka her şeyin nasıl unutulup hiçlik derecesine düştüğünü o gün göreceksiniz.

 

Ancak Tanrı ve Mazharının bulundukları yücelik ve yükseklikten hiçbir koşulda inmeyecekleri gerçeği hatırdan çıkarılmamalıdır. Ne diyorum! Kendi gözünüzle değil, benim gözümle bakacak olursanız görürsünüz ki yücelik ve yükseklik denilen şeyler bile O’nun Kelimesinin yarattığı şeylerdir.

 

30.

Tanrı kendisinden başka keremli ve sevgili bir Tanrı bulunmadığına tanıklık ediyor. Lütuf ve kerem O’na mahsustur. Dilediğine dilediğini verir. Kadir (her şeye gücü yeten), muktedir, muin (yardımcı), kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) O’dur. Hamit ve Mecit (ulu, şanlı) olan o Padişahlar Padişahı biricik gerçek Tanrı’nın iradesiyle Bab’ın şahsında gönderilmiş olan Zat’a inanıyoruz. Müstegas (Kendisinden Yardım İstenen Kimse; Hz.Bab tarafından, levihlerinden birinde, kendisinden sonra zuhur edecek Tanrı Mazharı, yani Hz. Bahaullah, için kullanılmış isimlerden birisidir) zamanında zuhur edecek olana ve ondan sonra sonu olmayan sona kadar gelecek olanlara da iman ediyoruz. Bunlardan her birinin zuhurunda, açıkça ve gizlice, bizzat Tanrı’nın zuhurundan başka bir zuhur tanımıyoruz. Anlayabilen anlasın. Onlar Tanrı’nın nefsinden, güzelliğinden, kudret ve celalinden (büyüklüğünden, ululuğundan) başka bir şey aksettirmeyen birer aynadırlar. Anlamak isteyen anlasın. Onlardan başkası, bu Mazharların, yani Tanrı zatının birinci derecede aynaları olan bu Mazharların, nurunu yansıtan ikinci derecede aynalar sayılır. Anlayıştan mahrum olmayan anlasın. Hiçbir şey onlardan kaçmamıştır. Hiçbir şey onları kendi gayelerine ulaşmaktan alıkoyamaz. Bu Aynalar ebediyete kadar birbiri ardınca görünüp Zat-ı Ezeli’nin nurunu yansıtmaya devam edeceklerdir. Onların nuruna akis yeri olanlar da, aynı suretle, ilelebet var olmaya devam edeceklerdir. Tanrı inayetinin akışı durdurulamaz. Bu, inkâr edilemez ve şüphe götürmez bir gerçektir.

 

31.

Âdem’in zuhurunu Bab’ın zuhuruna bağlayan Zuhurlar serisini iç gözünle gözlemle. Zuhur mazharlarından her birinin Tanrı irade ve kastı ile gönderilmiş olduğuna, her birinin özel bir haberin sahibi bulunduğuna, her birine gökten indirilmiş bir kitap verildiğine, her birine muhteşem bir levihin sırlarını açıklama vazifesi verilmiş olduğuna Tanrı huzurunda tanıklık ederim. Her birinin Tanrı’yı ve O’nun sırlarını açıklama derecesi ezelden muayyen ve muktedirdi. Bu, gerçekten, Bizim onlara olan inayetimizin bir belirtisidir. Bu gerçeği kavramak isteyenler kavrasın… Artan bir şiddetle ve kesilmeksizin süregelen bu Zuhurlar silsilesi mukaddesler mukaddesi olan eşsiz ve yüce Cemal’in insanlara peçesiz görüneceği merhaleye ulaşınca, nurunu namahrem ve fani gözler keşfetmesin diye kendi Nefsini bin bir perde arkasında gizledi. O bunu, Hüviyetinin açıklanmasından önce, mukadder yüce makamını müjdeleyen birçok alamet ve nişanlar arasında yapmıştır. Perdeliliğin muayyen müddeti sona erince, Biz hala binlerce örtüye bürünmüş olduğumuz halde, Genç’in (Hz.Bahaullah) yüzünü çevreleyen nur halesinden küçük bir zerre saldık. O anda Yüce İllerin bütün Sakinleri şiddetle sarsılarak Allah’a tüm yaklaşmışlar yüzüstü kapandılar. O, kendi Emrini bütün yerde ve göklerde bulunanlara bildirmek üzere bizzat zuhur eylemiş olmasıyla, şimdiye kadar hiçbir insanoğlunun şahit olmadığı büyük bir celal (büyüklük, ululuk) ve azamet ile gelmiş demektir.

 

32.

Rahman’ın dostu İbrahim’e dair işittiklerin doğrudur, bunda tereddüt ve şüphe yoktur. Allah İsmail’i kurban etmesi için O’na seslendi. Bundan maksat, O’nun Tanrı dinindeki sebat ve istikametini, gönlünü Tanrı’dan başka her şeyden cidden kaldırmış bulunduğunu insanların gözünde ispat etmekti. Başka bir maksat da O’nu dünya milletlerinin işledikleri günah ve türlü ahlaksızlıklara kefaret olmak üzere kurban etmekti. Bu şerefe nail olmayı Meryem’in oğlu İsa da Hak Celle Celalüh’den (Yüce Allah’tan) dilemişti. Tanrı Elçisi Muhammed’in Hüseyin’i kurban vermesi de bu sebeptendir.

 

Hiç kimse Allah’ın gizli ve çeşitli inayetlerinin mahiyetini anlamış olduğu iddiasında bulunamaz. O’nun her şeyi çevreleyen rahmetini hiçbir kimsenin ölçmesine imkân yoktur. İnsanların inat ve günahları o derece şiddetli ve Tanrı Elçileri’yle bunların seçkin dostlarına reva gördükleri cefa o kadar yamandır ki bütün beşeriyet eziyet edilerek yok edilse yeridir. Fakat Tanrı’nın gizli merhamet ve şefkati araya girerek, görünür ve görünmez vasıtalarla onu kötülüğünün cezasını çekmekten korumuştur ve korumaya devam edecektir. Gerçeği gün gibi aşikâr görüp Tanrı’nın yolunda sebatlı olmak istersen bunun üzerinde düşündükte düşün.

 

33.

Hükmümüze göre Tanrı Sözleri ve ondaki açığa çıkmamış bütün kuvvetler, insanlara, her şeyi bilen hikmetli Tanrı’nın ezelden takdir ve tayin buyurduğu şartlar ölçüsünde izhar edilir. Bundan başka Tanrı’nın Sözleri üzerindeki örtünün ancak O’nun Kendisi olmasına da karar verdik. İsteğimizi yerine getirmek için işte Biz böyle bir kudret gösteririz. Tanrı Sözleri kendi gizli kuvvetlerini birdenbire döküp salıverseydi insanoğlu böyle zorlu bir tecelliye dayanamaz, hatta yerde ve gökte bulunanların tümü şaşkınlık ve dehşet içinde kaçışırlardı.

 

Tanrı Elçisi Muhammed’e indirileni göz önüne getiriniz. Taşıdığı haberin hudut ve derecesi Kadir-i Mutlak’ça ezelden takdir ve tayin buyrulmuştu. Fakat herkes O’nu ve O’nun maksadını ancak kendi makam ve manevi kabiliyetleri oranında anlayabilmiştir. O da Tanrı hikmetiyle üzerindeki örtüyü, muhataplarının tahammülü oranında açmıştır. İnsanlık olgunlaşır olgunlaşmaz Tanrı Sözleri kendisinde olan kuvvetleri Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Cemali’nin altmış yılında (miladi 1844) Ali Muhammed Bab’ın (Hz.Bab) kişiliğinde göstermesiyle tüm şaşaa ve ihtişamıyla meydana çıkarmıştır.

 

34.

Kuvvet ve kudretiyle yaratıklarını yokluk çıplaklığından kurtarıp hayat kisvesine büründürmüş olan Tanrı’ya senalar olsun! Saf ve temiz lütfüyle bütün yaratıklar arasından insanoğlunun cevhere benzeyen gerçekliğini seçerek onu Kendini tanımak ve Celalinin büyüklüğünü yansıtmak kabiliyeti ile şereflendirmiştir. Ona bağışlanan bu çifte imtiyaz onun yüreğini hava ve heves pasından arıtmış, Hakk’ın fazlının bir eseri olarak, kendisini büründürdüğü kisveye liyakat kazandırmıştır. Bu lütuf, onun ruhunu cehalet zilletinden kurtarmaya yaramıştır.

 

İnsanın vücut ve ruhunu süsleyen bu fakir giysi onun refah ve gelişiminin temelidir. İnsanoğlunun, biricik gerçek Tanrı’nın inayet ve kudretiyle, gerek kendi nefsinden ve gerek dünya ve dünyada olan her şeyden gönlünü kaldırarak İrfan Ağacının gölgesi altındaki hakiki, ebedi ve asude bir yaşama kavuşacağı gün ne kutlu bir gün olacaktır!

 

Gönül kuşunuzun dostlar için terennüm ettiği nağmeler kulaklarıma erişti ve Beni sorularına karşılık verip açıklanmasına izinli bulunduğum sırları sana açmaya sevk etti. Arisan’da (Yüce Melekût’ta), peygamberlerin hangisinin öbürlerinden üstün tutulması gerektiğini sormuşsun. Tüm peygamberlerin gerçeğinin bir olduğunu bil. Birlikleri mutlaktır. Dünyaların yaratıcısı Tanrı buyuruyor; Elçilerim arasında hiçbir fark yoktur. Maksatları bir maksat, sırları aynı sır. Birinin öbüründen üstün tutulması, kimisinin kiminden yüksek görülmesi hiçbir koşulda caiz değildir. Her gerçek peygamber kendi Emrini esasen kendinden önceki peygamberlerin Emirleriyle bir saymıştır. İmdi, bir kimse bu gerçeği kavrayamayarak boş ve yaraşmaz bir dil kullanmaya kalkışırsa, görüşü keskin ve anlayışı aydın olan kimseler kendi imanlarının bu gibi boş lakırdılarla sarsılmasına izin vermezler.

 

Şu var ki, bu dünyada her peygambere tayin edilen vahyin derecesi ve ölçüsü bir değildir. Her peygamber ayrı bir haberin sahibi, özel bir vahyin memurudur. Onların zuhuru, yeryüzünü aydınlatan ayın ışığına benzer. Her görünüşünde ayın parlaklık derecesi bir olmamakla beraber ışığı aynı ışıktır, gerçekte ne eksilir ne söner.

 

Demek ki, ışıklarının derecesinde görülen farklılık, ışığın kendisinden değil, değişken bir dünyanın her zaman aynı olmayan alıcılık kabiliyetindendir. Yeryüzü milletlerine eşsiz ve güçlü Yaratan’ın göndermek istediği her peygambere özel bir elçilik verilerek asrının icaplarına uyacak şekilde hareket etmesi emredilir. Tanrı’nın insanlara elçi göndermesinde iki maksat vardır; birisi insanoğlunu cehaletin karanlığından kurtarıp hakiki bilginin aydınlığına kılavuzlamak, ikincisi aralarında sükûn ve barışı sağlayacak vasıtaları hazırlamaktır.

 

Peygamberler doktor gibidir. Vazifeleri, ikiliğe düşmüş insanlığı birlik ruhu aşılayarak tedavi etmek ve bu suretle bütün dünya ve sakinlerinin sağlık ve refahını temin etmektir. Sözlerini şüphe ile karşılamak veya hareketlerini eleştirmek hakkı kimseye verilmemiştir, çünkü hastayı anlayıp hastalıklarının belirtilerini doğru olarak keşfedecek biricik usta doktor onlardır. Hiç kimse, görüş ve anlayışı ne kadar da keskin olsa, İlahi doktorların sahip oldukları yüksek hikmet ve dirayet (zekâ, bilgi, kavrayış) derecesine yükselme ümidini besleyemezler. Bu bağlamda doktorun bugün için tavsiye ettiği tedavi yöntemi bundan önce uyguladığından farklı ise bunda şaşılacak bir şey yoktur. Hastanın rahatsızlığı her devresinde farklı bir ilaca ihtiyaç gösterdiğine göre böyle olması da doğal değil mi? Bunun gibi, aynı şekilde, peygamberler dünyayı İlahi Bilgi Güneşi’nin ışığıyla her aydınlattığında, halkı yaşadıkları asrın gereklerine en uygun usul ve vasıtalarla Tanrı nurunu tanımaya davet etmişlerdir. Bu sayede cehalet karanlığını dağıtmaya ve dünyaya Kendi bilgilerinin ışığını serpmeye muvaffak olmuşlardır. Bundan dolayı, basiret sahibi herkesin gözü, ortak gayeleri doğru yoldan sapmış olanları doğru yola kılavuzlamak ve türlü ıstıraplar içerisinde kıvrananları rahat ve sükûna kavuşturmaktan ibaret bulunan bu peygamberlerin sözlerinde değil, özlerinde olmalıdır. Bu günler, refah ve zafer günleri değildir. İnsanlık türlü hastalıkların pençesindedir. Usta doktorun kudret eliyle hazırladığı şifa verici ilacı kullanarak onun hayatını kurtarmaya çalışınız.

 

Din’in mahiyetini soruyorsun. Bil ki, hakiki hikmet sahibi olanlar dünyayı bir insan vücuduna benzetmişlerdir. İnsan vücudu nasıl elbiseye muhtaç ise, insanlık bedeni de adalet ve hikmet giysisiyle donatılmak ister. Bu giysi Tanrı şeriatıdır. Giysi kendisinden beklenen işi görüp bitirince, her şeye muktedir olan Tanrı onu muhakkak yeniler. Tanrı, asrına göre şeriat gönderir.

 

Geçmiş din liderlerinin söylemleri hakkında ne buyrulur diye soruyorsun. Aklı başında adamlar bu gibi boş lakırdılara kulak vermezler. Dünyayı yaratan Tanrı, insanları aynı cevherden yaratmış, yaratıkların en şereflisi kılmıştır. Bunun için, başarı ve başarısızlık, kar ve zarar, bir insanın kendi çaba ve çalışmasına bağlıdır. Ne kadar çok çalışırsa o kadar çok ilerler. Tanrı keremi semasından yağan bahar yağmurlarının gönül topraklarından hakiki anlayış çiçekleri bitirmesini ve insanların yüreklerini bu fani dünya kirlerinden arıtmasını temenni ederiz.

 

35.

Bir parça düşün. Her Zuhur’da halkı Rahman’ın Mazharına yaklaşmaktan alıkoyan sebep nedir? Onları O’ndan yüz çevirip otoritesiyle mücadeleye zorlayan ne olabilir? Yüce Yargıç’ın kaleminden sadır olan bu sözler üzerinde derinliğine düşünecek olursan, herkes, istisnasız, Tanrı buyruğu ile meydana gelen bu Zuhur’un doğruluğunu muhakkak kabul eder ve Tanrı’nın bizzat tanıklık ettiği şeye onlar da tanıklık eder. Bir takım boş kuruntu ve sanılardır ki Tanrı birliği Mazharları’nın ve ebedi izzetin doğuş yerlerinin günlerinde halk ile onlar arasına kara bulut gibi girmiştir, çünkü o günlerde Ezeli Hakikat, halkın arzu ve beklentilerine uygun olarak değil Kendi isteğine uygun olarak zuhur eder. Nasıl ki Kuran’da buyrulmuştur; “Bir resulün size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük taslanamadınız mı? Bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz.” (Bakara Suresi; 87. ayet)

 

Bu Elçiler geçmiş devir ve asırlarda insanların beklediği ve canlarının istediği şekilde görünmüş olsalardı, onları ret ve inkâr edecek kimse bulunmazdı. Birçok kimse gece gündüz Tanrı’yı anıp tüm içtenlikleriyle ibadetle vakit geçirdikleri halde, Tanrı’nın kesin kanıt ve ayetlerinin doğuş yeri ve Mazharlarını tanımak nimetinden uzak kalmışlardır. Mukaddes kitaplar buna tanıklık eder. Şüphesiz bu şeyleri işitmişsindir.

 

 

İsa’nın zamanını göz önüne getir. O asırdaki nesle liderlik eden din bilginleri Vaat Olunan Kimse’nin gelmesini özlemle bekliyorlardı, hâlbuki O gelince inkâr ettiler. O günün parmakla gösterilen din bilgini Hana ve baş kâhin Kayafa, her ikisi de, O’nu yalanlayıp katline fetva verdiler.

 

Aynı şekilde, herkes O’na feda, Tanrı Elçisi Muhammed zuhur edince, en önce Mekke ve Medine’nin ileri gelen bilginleri O’na karşı ayaklanarak peygamberliğini ret ve inkâr ediyor, hâlbuki öbür yanda, ilimden nasibi olmayanlar O’nu tanıyıp dinini kabul ediyorlar. Bir parça düşün. Habeşistanlı Bilal, okuryazarlığı olmamakla beraber, iman ve ikan (sağlam biliş) göklerine çıkarken, okumuşlar zümresinin önderi bulunan Abdullah Übey O’na karşı köpürüyor. Bakınız, Tanrı sözlerinin cezbesine tutulan saf bir çoban Cananı’nın mahallesinde yol bulup insanlık Mevlasına kavuşma mutluluğunu elde ederken, ilim ve hikmetlerine mağrur olanlar O’nun doğru yolundan sapıp fazıl ve inayetinden mahrum kalıyor. Bunun içindir ki, “En yüce olan en aşağıya alçalacak, en aşağı olan en yüce makama yükselecek.” (Hz. Ali’nin bir sözü) buyurmuştur. Bu konuya Semavi Kitapların çoğunda ve Tanrı’nın peygamber ve nebilerinin sözlerinde sık sık temas edilmiştir.

 

Cidden söylüyorum; bu Emrin büyüklüğü öyledir ki, baba oğuldan ve oğul babadan kaçıyor. Nuh ile Kenan’ın hikâyesini hatırlayınız. (Hz. Nuh’un tufandan kurtulması için oğlu Kenan’ı gemiye davet etmesi, Kenan’ın bunu kabul etmemesi ve boğularak ölmesi hikâyesine atıfta bulunulmuştur) Şu semavi bayram günlerinde Rabbi Ebha’nın hoş kokularından mahrum kalmamanızı ve bu ruhani baharda inayetinin coşkunluğundan pay almanızı Ulu Tanrı’dan dilerim. Tüm bilginin amacı olan Kimse’nin ismiyle kalkınız; kendinizi beşeri bilgilerden ayırarak sesinizi yükseltiniz, O’nun Emrini dünyanın dört bir tarafına yayınız. Zuhur Güneşine yemin olsun ki, Emrimin hizmetine kalktığınız anda, ruhunuzdan İlahi bir irfan (manevi anlayış) selinin fışkırıp aktığına, semavi bir hikmet güneşinin bütün parlaklığıyla önünüzde parladığına şahit olacaksınız. Rahman’ın sözlerindeki halâveti (tatlılığı) tadacak olsanız, şüphesiz ki benliğinizden el çekip Sevgili’nin yolunda feda olmak istersiniz.

 

Ben Tanrı kulunun dünyevi bir emel ve çıkar beslediğini kim iddia edebilir? O’nun ismine bağlı olan bu Emir, geçici dünya nimetlerinin çok üstündedir. Bakınız, O, En Büyük Zindan’da (Sicn-i Azam; Akka) bir sürgün, bir zulüm kurbanı… Düşmanları her yandan O’na saldırmış ve ömrünün sonuna kadar da saldırmaya devam edecekler. Evet, O’nun size söyledikleri hep Tanrı sevgisinden esinlenir. Umarım ki, bu öğütler sayesinde milletler yüreklerini kötü arzuların kirinden arıtır, bunların perdesini yırtar ve biricik doğru Tanrı’yı tanımayı başarır. Tanrı’yı tanımak, insanoğlunun erebileceği makamların en yükseğidir. İnsanların Emrimi kabul veya reddinden Bana ne fayda gelir ne ziyan. Biz sırf Tanrı sevgisi için imana davet ediyoruz. Tanrı Kendi yaratıklarından müstağnidir. (doygun, gönlü tok)

 

36.

Bil ki, İnsanoğlu (Hz. İsa) ruhunu Tanrı’ya teslim edince bütün yaratık dünyası büyük bir ağlayışla ağladı. Fakat O’nun Kendini feda etmesiyle beraber bütün yaratıklarda yeni bir kabiliyet ve istidat ruhu ortaya çıktı. Bunun bütün insan toplulukları üzerindeki etkisini bugün gözünüzle görüyorsunuz. Derin bilgi sahibi âlimlerin söyledikleri derin ve hikmetli sözler, sanatkâr ellerin yarattıkları şaheser eserler ve şevketli hükümdarların işledikleri nüfuzlar hep O’nun her şeye nüfuz eden ulvi ve nurani Ruhu’nun salıverdiği canlandırıcı kudretin belirtilerindendir.

 

 

Dünyaya gelince, Kendi nurunu bütün yaratıklar üzerine döktüğüne tanıklık ederiz. Cüzzamlılar O’nun vasıtasıyla cehalet ve taassup cüzamından şifa buldular. Zevk düşkünleri ve iffetsizler O’nun vasıtasıyla tedavi oldular. Körlerin gözleri, gücü her şeye yeten Tanrı’nın izniyle açıldı. Günah işleyenlerin ruhu O’nun vasıtasıyla temizlendi.

 

Cüzzam için “insan ile Tanrısı Rabbin irfanı (manevi anlayışı) arasına giren herhangi bir perdedir” denebilir. O’ndan perdelenen her kimse cüzzamlıdır. Bu gibilerin ismi, Aziz ve Hamid (övgüye değer) olan Allah’ın melekûtunda anılmaz. Tanrı Sözleri’nin kudretiyle her cüzzamın temizlendiğine, her hastalığın tedavi edildiğine ve her sakatlığın giderildiğine tanıklık ederiz. Dünyayı temizleyen O’dur. Ne mutlu o kimseye ki güler yüzle O’na yönelir.

 

37.

Ne mübarektir o kimseye ki Tanrı’ya ve ayetlerine inandığını söyleyerek O’nun “Eylediğinden Sorulmaz” olduğunu tasdik eder. Bu tasdik, her insanın süsü, temel taşıdır. Her amelin kabulü ona bağlıdır. Tanrı’ya baş kaldıranların fısıltıları yüzünden sürçmek istemiyorsanız gözlerinizi ondan ayırmayınız.

 

Ezelden beri haram olan şeyi helal ve helal olan şeyi haram kılacak olursa neden ve niçin demeye kimsenin hakkı yoktur. Bu hususta bir an bile tereddüde düşenler, Tanrı’ya baş kaldırmış sayılırlar.

 

Bu yüce ve temel gerçeği tasdik etmeyen, makamların en yücesi olan bu makama yükselemeyen kimse şüphe rüzgârlarıyla çalkalanır, inkârcıların sözleriyle sallanır. Bu esası kabul ve tasdik etmiş olan kimse ise tam bir istikametle vasıflanmış olur. Zikri her şanlı levih için bir ziynet oluşturan bu makam ne ulvi ve ne nurani bir makamdır! İşte Hakk’ın size bağışladığı öğreti böyledir. Bu öğreti, sizleri her şüphe ve şaşkınlıktan kurtarır, dünya ve ahirette selametinizi sağlar. O gerçekten günahları bağışlayıcıdır, eli açıktır.

 

38.

Şurasını iyice bil ki, her Zuhur’da Tanrı tecellisinin ölçüsü, o Zuhur’un muhatap aldığı insanların kabiliyet seviyesidir. Bakınız güneşe... Ufukta ilk göründüğünde ışığı ne kadar zayıf! Başucuna doğru yükseldikçe kuvvet ve sıcaklığı artar. Bu suretle yaratıkları aydınlığının gittikçe artan şiddetine yavaş yavaş alıştırır. Sonra yine yavaş yavaş inerek batış noktasına varır. Güneş kendisinde gizli enerjileri birdenbire saçsaydı, yaratıklara muhakkak zarar verirdi. Bunun gibi eğer Gerçeklik Güneşi de görünüşünün ilk sıralarında Kadir-i Mutlak’ın kendisine bağışladığı kudret ve kuvveti tamamıyla gösterecek olsaydı, insan algılayışı buna dayanamaz ve yanıp kül olur, insanoğlunun kalbi bu kadar şiddetli bir tecelliye dayanamaz ve böyle yakıcı bir parıltıyı yansıtamaz, korku ve dehşet içerisinde takati kesilerek düşüp yok olurdu.

 

39.

Ey Rabbim Allah! Künhüne (özüne) akıl ermeyen hükmünün hayranlık verici belirtilerinden ve Benim için takdir buyurduğun türlü bela ve musibetlerden ötürü Sana hamdolsun! Bir zaman beni Nemrut’un eline teslim ettin, başka bir zaman Beni Firavun’un asasına kovalattın. Onlardan çektiğimi, her şeyi kaplayan bilgi ve her şeye taalluk olan iradenle, Sen, ancak Sen bilirsin. Melekûtunda lütfüne nail olmuşların kulaklarına, Kendi ilminle Bana ayan kılıp kendi Kudretinle Bana manasını bildirdiğin geniş görüşten bir nebzecik fısıldamış olduğumdan dolayı Beni yine tanrısızların zindanına attın. Başka bir defa, Sana küfredenlerin kılıcıyla başımın kesilmesine hükmettin. Ve yine, Senin nurlu birliğinin gizli mücevherlerini insanların gözlerinin önüne sermek ve Senin bozulmaz kudret ve saltanatının harika alametlerini onlara göstermiş olmak suçuyla çarmıha gerildim. Sonraki bir devirde, Kerbela çölünde üzerime ne yaman zillet okları yağdırıldı! Halk arasında nasıl yalnızlık duyuyordum! O diyarda nasıl bir acizlik ve çaresizliğe düşmüştüm! Reva gördükleri bu zilletlerle yetinmeyen cefa ehli, başımı keserek diyar diyar gezdirdiler, imansız kalabalıklar önünde teşhir ettiler ve nihayet küfür ve ihsan yerine bıraktılar. Daha sonraki bir devirde asıldım, göğsüm düşmanlarımın zulüm ve acımasız mermilerine hedef oldu. Üyelerim (kol ve bacaklarım) atılan kurşunlarla süzgeç oldu. Vücudum parçalandı. Ve en sonunda, işte bu gün, gaddar düşmanlarım aleyhime birleştiler. Kin ve garez zehrini hiç durmadan Senin kullarının ruhlarına zerk ediyorlar. Gayelerine ermek için var güçleriyle sürekli dolap çeviriyorlar. Ey Tanrım, Sevgilim! Halim yaman olmakla beraber Sana şükrediyorum. Hoşnutluğun uğrunda başıma gelenlerden ötürü ruhum Sana minnettar. Benim için yazdığını hoş gönülle kabul ediyorum. Reva görülen eza ve cefalar ne kadar da acı olsa büyük bir sevinçle göğüs geriyorum.

 

40.

Sevgilim! Nefsini Bana üfledin, Beni Benden aldın. Sonra, Bendeki gerçeğinden, inatçı ve hasetçiler arasında, ancak hafif bir yansıma ve bir simge kalmasına hükmettin. Bak şimdi bu simgeye aldanarak Bana karşı ayaklandılar, Beni inkâr tufanına boğdular. Sevgilim! Örtünü kaldır, Beni bu kötü halden kurtar.

 

Bir ses cevap verdi; “Bu simgeyi seviyorum, hem de pek çok seviyorum. Bu simgeye yalnız Benim gözlerimin bakmasına, kalbimden başka bir kalbin onu tanımamasına nasıl razı olabilirim? Senin cemalin demek olan Cemalime yemin olsun ki, Ben Seni, değil insanların gözlerinden, Kendi gözlerimden bile saklamak istiyorum.”

 

Ben cevap vermeye hazırlanırken Levih ansızın sona erdi, konu yarım, beyan incilerim dizilmemiş kaldı. 

 

41.

Ey insanlar! Tanrı tanık, Ben yatağımda uyuyordum. Üzerimden esen Tanrı yeli Beni uykumdan uyandırdı. O’nun canlandırıcı Ruhu Beni diriltti. Dilim O’nun nidasını yükseltmek için açıldı. Beni Tanrı’ya karşı haddini aşmış olmakla itham etmeyiniz. Bana kendi gözlerinizle değil, Benim gözümle bakınız. İlim ve kerem Kaynağı işte size böyle öğüt verdi. Allah’ın nihai maksat ve iradesinin kontrolü elimde mi sanıyorsunuz? Böyle bir iddia Benden uzak olsun! Ben buna güçlüler güçlüsü, yüceler yücesi, biliciler bilicisi, hikmetliler hikmetlisi olan Allah’ın önünde tanıklık ederim. Tanrı Dini’nin nihai mukadderatı Benim elimde olsaydı ne Kendimi bir an için olsun sizlere açıklar, ne de ağzımdan bir tek kelimenin çıkmasına razı olurdum. Tanrı Kendisi buna şahittir.

 

42.

Ey insaf oğlu! Geceleyin Ölümsüz Varlığın Cemali yemyeşil vefa yüceliğinden Sidret’ül- münteha’ya (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın zat âlemidir) döndü ve öyle bir anlayışla ağladı ki Yüce İllerin bütün sakinleri ve tüm kerubiler (meleklerin en büyükleri) O’nun ağlayışıyla ağladılar, inleyişi ile inlediler. Bu inleyip ağlama neden diye soruldu. Cevap verdi; Aldığım emir mucibince vefa tepesi üzerinde bekliyordum, yeryüzü sakinlerinden vefa kokusu almadım. Geriye dönmek üzereyken gözüm yeryüzü köpeklerinin pençesine düşmüş birkaç mübarek güvercine ilişti. O sırada Gök Kızı, peçesiz ve örtüsüz, ruhani köşkünden dışarı fırlayarak koştu. ‘Kimdir bunlar ve adları ne?’ diye sordu. Birinden başka hepsinin ismi söylendi. Israr karşısında onun da isminin ilk harfi dilden çıkınca semavi köşklerde oturanlar kendi izzet meskenlerinden dışarı çıkıp koştular. O ismin ikinci harfi söylenmek üzereyken cümlesi birden yere kapandılar. O anda iç mihraptan şu nida geldi; ‘Yeter! Ötesi yasak!’ Biz onların yaptıklarına ve yapmakta olduklarına şahidiz.

 

43.

Ey Afnan! Ey kendi Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Kökümden biten dal! Baha ve inayetim senin üzerine olsun. Tanrı Emri’nin otağı ne geniş bir otak! Daha şimdiden bütün milletler ve kavimlerin üzerine gölgesini salmıştır ve yakında insan cinsini bir araya getirip içerisinde barındıracaktır. Hizmet günün gelmiş çatmıştır. Sayısız levihler sana olan lütuf ve inayetlerin şahididir. Emrimin yardımı için ayağa kalk, beyan kuvvetinle insanların gönül kalelerini fethet. Senden, düşkünlük ve sefalet içinde olanların sükûn ve rahatını sağlayacak şeyler sadır olsun. Gayret kemerini kuşan ki esirleri zincirlerinden kurtarıp hakiki özgürlüğe kavuşturabilesin.

 

Adalet bugün kendi haline ağlıyor, İnsaf zulüm boyunduruğu altında inliyor. Kalın istibdat bulutları yeryüzünü karartmış, onda oturanları sarmış. Güçlü Hükümdar’ın emrine uyarak nurlu Kalemimizin yardımıyla her insan cesedine yeni bir ruh üfledik, her kelimeye taze ve kudret zerk ettik. Bütün yaratıklar bu evrensel kalkınmanın eserlerini ilan ediyor. Bu Mazlum’un Kalemi vasıtasıyla verilen en büyük ve en sevinçli müjde budur. Neden korkuyorsunuz, sevgili dostlarım? Sizi ürküten kim? Tek bir damlacık, şu şüphe içindeki neslin hamurunu oluşturan sert çamuru eritmeye yeter. Sizin bir araya gelmeniz bile bu böbürlenmiş kuru kalabalığı dağıtmaya kâfi.

 

Ben Mazlum’un Kaleminden nazil olan öğütler dünyanın ilerlemesi ve milletlerin yükselmesi için en etkili ve diriltici sebeptir. Her görür göz sahibi bunun böyle olduğunu teslim eder. Ey kavim! Kalkınız ve Hakk’ın kudretiyle nefsinizi yenmeye azmediniz; ediniz ki, halk kendi boş kuruntularının doğurduğu putlara tapınmaktan kurtulsun. Bu putların kendilerine tapan bu zavallılara verdiği zarar ve yüklediği sefalet artık yeter. Bu putlar, insanı kemal yolunda ilerlemekten alıkoyan engellerdir. İlahi Kudret Eli’nin insanlara uzanarak onları şu düştükleri alçaklık çamurundan çekip çıkarmasını dileriz.

 

Bir levihte şöyle nazil olmuştur; “Ey Tanrı’nın kavmi! Yalnız kendinizi ilgilendiren şeylerle meşgul olmayınız, düşüncelerinizin mevzusu insanlığın kalkınması, gönül ve ruhların kötülüklerden arınması olsun. Bunun yolu iyi ameller, faziletli bir hayat ve güzel huydur. Cesurca hareketler bu Emrin zaferini sağlar ve temiz karakter onun etki sahasını geliştirir. Ey Baha Ehli! (Bahaîler; Hz.Bahaullah’a iman edenler) Hakkaniyete (hak ve adalete uygunluk) yapışınız. Bu, Ben Mazlum’un sizlere buyurduğu ve serbest irademin her biriniz için ilk seçimidir.

 

Dostlar! Can arttırıcı bu İlahi baharda size yaraşan şey, üzerinize yağmakta olan rahmet sağanaklarıyla ruhlarınıza tazelik ve dinçlik vermektir. Ululuk Güneşi parlıyor, bağış bulutu gölge salıyor. Kendini böyle büyük bir nimetten mahrum bırakmayıp Dostu bu yeni elbise içinde tanıyanlara ne büyük bir ödül mukadder! Uyanık olunuz! İblisler sizi yakalamak için pusu kurmuşlardır. Görücü ismin aydınlığıyla kendinizi sizi saran karanlıklardan kurtarınız. Görüşünüz evrensel olsun, kendi dar sahanızla sınırlı kalmasın. İblis, insanoğlunun kalkınmasına ve ruhaniyetle ilerlemesine engel olan kimsedir.

 

Bütün milletlerin ve adaletli hükümetlerin menfaatlerini destekleyecek ve seviyelerini yükseltecek yolları aramak bugün herkesin mükellef bulunduğu bir ödevdir. En Yüce Kalem her ayetle sevgi ve birlik kapılarını açmıştır. Bir zaman önce şöyle demiştik ve Bizim dediğimiz gerçektir; “Her din ve mezhebin salikleriyle samimi dostluk ve arkadaşlık ediniz.” İnsanları birbirinden uzaklaştırıp bozuşturan sebepler En Yüce Kalem’den çıkan bu sözle ortadan kalkmıştır. Tanrı’nın irade semasından varlık dünyasının seviyesini yükseltmek ve insan ruhunu yüceltmek maksadıyla indirilen şeyler bütün insanlığın talim ve terbiyesine yarar en etkili vasıtadır. Eskilerin dilinden ve kaleminden çıkan hikmetli sözlerin sultanı bu En Büyük Zuhur’da Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Padişahı’nın irade semasından nazil olmuştur. Eskiden “Vatan sevgisi imandandır” (Hz. Muhammed’in bir hadisi) buyrulmuştu. Bu Gün ise Azamet Dili “Övünç vatanını sevenin değil bütün dünyayı sevenindir” buyuruyor. Bu ulvi sözle gönül kuşlarına yeni bir uçuş öğretmiş, taze bir yön göstermiş, sınırlama ve taklidi Tanrı kitabından silmiştir.

 

Ey adalet fırkası! Işık gibi parlayınız, Yanar Çalı’daki ateş gibi alevleniniz. Sevgi ateşiniz milletleri bir araya toplayıp kaynaştırır, düşmanlık ateşi ise onları dağıtır ve boğuşturur. Kullarını düşmanlarının şerrinden korumasını Tanrı’dan dileriz. O’nun kudreti her şeyi çepeçevre kapsar.  

 

Hamdolsun şanı yüce olan biricik gerçek Tanrı’ya ki, En Yüce Kalem anahtarıyla gönül kapılarını açtı. Bu Kalem vasıtasıyla inen her bir ayet, güzel huyların ve temiz amellerin ihtişamını görünür kılan bir kapıdır. Çağrılarımız ve mesajımız sadece tek bir memleket veya halka mahsus değildir; davet ve haberimizin sınırları bütün insanlıktır. Bugün insanlar kendileri için indirilen ve inayet kılınan bu Emre sımsıkı sarılmalıdır. İnsanlık hakiki özgürlüğe o zaman, ancak o zaman kavuşur. Dünya, Zuhur Güneşinin ışıklarıyla aydınlanmıştır; çünkü altmış yılında (Miladi 1844; Hz. Bab’ın Emrini açıkladığı tarih), O’ndan başkalarının Ruhu O’na feda olsun, Hak yolunun Müjdecisi (Hz.Bab) Tanrı Ruhu’nun taze bir zuhurunu müjdeledi ve seksen yılında (Miladi 1863; Hz.Bahaullah’ın Emrini açıkladığı tarih) bu taze Zuhur’u tahakkuk ettirerek dünyayı bu Vaat Edilmiş Nur’a, bu Hayranlık Verici Yeni Ruh’a kavuşturdu. Bakınız bugün insanlık nasıl genel itibarıyla Tanrı’nın yüce Kelimesini, insanların ruhça dirilip bir araya toplanması olayının sebebi ve gereği olan bu kelimeyi, işitip dinleme yeteneğine kavuşmuş bulunuyor.

 

Ey Allah’ın hizbi! Biricik Dost’un öğütlerini can kulağıyla dinleyiniz. Tanrı sözü gönüllere kök salmış bir fidana benzer. Onu hikmet ve beyan kevseriyle (cennet suyuyla) sulayınız ki, iyice kök tutup dalları göklere ve daha ötesine yükselebilsin.

 

Ey dünya halkı! Bu En Büyük Zuhur’un üstünlüğü, anlaşmazlık, fesat ve ikiyüzlülüğün sebeplerinin Kitap’tan silinerek, yerlerine dostluk, birlik ve uzlaşma sebeplerinin konulmuş olmasıdır. Ne mutlu buna göre davrananlara!

 

Dostlara fesat kokusu duyulan her şeyden sakınmalarını hatta kaçmalarını tekrar tekrar tavsiye ettik. Dünya inkılâp içerisinde çalkalanıyor, türlü ideolojiler ortaya çıkıyor. Adalet aydınlığıyla onları aydınlatmasını, her durumda haklarında hayırlı olan şeyi onlara tanıtmasını Yüce Tanrı’dan dileriz. Her şeyden ve herkesten müstağni (doygun, gönlü tok) yüce Tanrı O’dur.

 

44.

Ey ulema zümresi! Tanrı korkusunu bir yana atmayınız, Ümmi’nin, (okula gitmemiş olan; Hz.Bahaullah) doğruluğuna müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın bütün kitaplarında tanıklık etmiş olduğu Emri hakkında insaflı hüküm veriniz. Eşi benzeri Olmayanın korkusu ve Tanrı’nın hoşnutsuzluğunun dehşeti sizi uyandırmayacak mı? Bu Mazlum hiçbir zaman sizinle düşüp kalkmadı, yazdığınız kitapları okumadı, ilmi münakaşalarınıza katılmadı. O’nun kisvesi (giysisi), dalgalı saçı ve başlığı sözünün doğruluğuna şahittir. İnsafsızlığınızda daha ne kadar ayak direyeceksiniz? Adalet Timsali’nin oturmaya mecbur edildiği yere bir bakınız. Gözünüzü açınız da O’nun acıklı halini görünüz ve ellerinizin işlediği şey üzerinde derin derin düşününüz. Düşününüz ki, Rahmani (Tanrı’dan gelen ve hayırlı olan) beyandan mahrum kalmayasınız, düşününüz ki O’nun irfan (manevi anlayış) denizindeki payınızı elden kaçırmayasınız.

 

Gerek halk tabakasından gerekse asillerden bazı kimseler bu Mazlum’un ulemadan ve Peygamber’in soyundan olduğunun yanlış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Söyle; Ey insaflı oldukları iddiasında bulunanlar! Bir parça düşününüz, göreceksiniz ki O’nun şu bulunduğu hal, bulunması gerektiğini iddia ettiğiniz halden bin kat yüksektir. Hakk’ın iradesi, Tanrı Emri’nin, din ulusu, âlim, fazıl ve hâkim geçinenlerin hoşuna giden konfordan mahrum ve sıradan bir evden çıkıp yayılmasına taalluk eylemiştir.

 

Tanrı Ruhu’nun nefesleri O’nu uyandırdı, “Kalk, Allah’ın Emrini ilan et” dedi. Gözünü uykudan açar açmaz sesini yükseltti, bütün insanlığı âlemlerin Rabbi olan Allah’a çağırdı. Bu sözleri insani zayıflıkları göz önünde bulundurarak söyledik; yoksa açıkladığımız Emir hiçbir kalemin tasvirine kadir olmadığı, büyüklüğünü hiçbir aklın kavrayamayacağı bir Emir’dir.

 

45.

Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Cemali, insanlık esaret zincirlerinden kurtulsun diye, zincirlere vurulmaya razı oldu, dünya gerçek özgürlüğe kavuşsun diye bu müstahkem kalede tutukluluğu kabul etti, Arz’ın sakinleri sonsuz bir mutluluk ve refah görsün diye hüzün ve keder bardağını son damlasına kadar içti. Bu, rahman ve rahim olan Rabbinizin rahmetindendir. Ey Tanrı’nın birliğine inananlar! Biz zilleti kabul ettik ki siz izzet bulasınız; Biz darlığa katlandık ki siz bolluğa kavuşasınız. Bakınız, Tanrı’ya ortak koşanlar dünyayı yeni baştan kurmaya gelmiş olan böyle bir Velinimeti nasıl harap bir kasabada oturmaya mecbur tutmuşlardır!

 

46.

Üzüntüm mahpusluğumdan ötürü değil. Ne zilletimden müteessirim, ne de düşmanlarımın elinden çektiğim belalardan… Hayatıma yemin olsun ki, zilletim izzetimdir. Bu izzet öyle bir izzettir ki Tanrı kendi Nefsini onunla süslemiştir. N’olaydı bunu bilseydiniz!

 

Bana reva görülen zillet bütün yaratık dünyasını örten zillet örtüsünü kaldırmıştır. Gördüğüm zulümlerledir ki Adalet Güneşi görünmüş, nurunu insanlar üzerine saçmıştır.

 

Üzüntüm, nefislerinin kötü arzularına esir oldukları halde tüm övgülerin amacı ve her iyiliğin kaynağı olan Tanrı’nın Emri’ne mensubiyet iddiasında bulunanlardan ötürüdür.

 

Bahaîler dünyaya ve dünyada olan her şeye ölmeli, dünya sevgisini gönüllerinden çıkarıp atmalıdırlar. Onlara yaraşan budur. Cennet sakinleri onların elbisesinden bile kutsiyet kokusu almalı, insanlar onların yüzlerinde Rahman’ın nurunu görmeli, güçlü ve hikmetli Tanrı’nın nişan ve alametleri onların vasıtasıyla dünyanın dört bir ucuna yayılmalıdır. Nefsanî ve dünyevi arzular peşinden koşarak Tanrı Emri’nin şerefli ismine leke getirenler elle tutulur derecede büyük bir hata işlemiş olurlar.

 

 

 

 

47.

Ey Museviler! Tanrı’nın Ruhu İsa’yı tekrar çarmıha germek niyetindeyseniz, geliniz öldürünüz beni. O, Benim şahsımda, size tekrar gönderilmiştir. Bana dilediğinizi yapınız, Tanrı yolunda can feda etmeye ahdim var. Yer ve gök bir araya gelse kimseden korkmam. Ey Hıristiyanlar! Tanrı Elçisi Muhammed’i öldürmek istiyorsanız, tutunuz ve öldürünüz beni! Ben O’yum, Nefsim Nefsidir. Bana dilediğinizi yapınız. Kalbimin en derin arzusu, celal (büyüklük, ululuk) Melekûtunda Sevgilimin huzuruna ulaşmaktır. Bilmek isterseniz, Tanrı’nın hükmü budur. Ey Müslümanlar! Beyan’ı size indiren Kimse’nin (Hz.Bab) göğsünü kurşunlarınızla tekrar delik deşik etmeyi isterseniz yakalayınız beni; cefa oklarınıza hedef yapınız beni! Ben O’nun Sevgilisiyim; ismim ismi olmamakla beraber Nefsinin zuhuruyum. Celal (büyüklük, ululuk) bulutlarının gölgesinde geldim; Tanrı beni yenilmez bir saltanatla donattı. O gerçekten Hak’tır, Görünmezi Bilendir. Bana, Benden önce Gelene davrandığınız gibi davranmanızı bekliyorum. İşitir kulağınız olsa her şeyin buna tanıklık ettiğini duyarsınız. Ey Beyaniler! (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) Geleceğini Bab’ın müjdelediği, görüneceğini Muhammed’in haber verdiği, zuhurunu bizzat İsa’nın bildirdiği Kimse’nin kanına susamış iseniz, işte savunmasız ve arzunuza boyun eğmiş olarak karşınızda duruyorum. Bana dilediğinizi yapınız.

 

48.

Tanrı tanıktır ki, Tanrı levihlerinin hükmüne aykırı olmasaydı Sevgili’nin yolunda kanımı dökecek olanın elini öper ve –bu işi yapanın Kadir-i Mutlak’ın kahrına mazhar, lanetine uğramış ve her şeyin sahibi adil ve hâkim Allah’ın sonsuzluğu boyunca işkenceye müstahak olacağı muhakkak olmakla beraber- ona mirasımdan hisse ayırırdım.

 

49.

Şunu iyi bil ki, bu Esir gözünü kendi nefsine çevirince onu yaratıkların en önemsizi fakat Hak tarafından neşrine muktedir kılındığı Nur’a çevirince, o nefsin, gözleri önünde görünür görünmez her şeyin özüne işleyen galip bir Kudret halinde belirdiğini gözlemler. Kendi Nefsinin Mazharını gerçek kudretiyle gönderip Emrini bütün insanlığa tebliğ ettiren Zat’a senalar olsun!

 

50.

Ey gafiller! Gaflet uykusundan uyanınız. Uyanınız ki, O’nun celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) nurunu dünyanın her tarafına yayılmış göresiniz. Nurunun vakitsiz parladığını iddia ederek mırıldananlar ne akılsız! Ey iç gözleri kör olanlar; er olsun, geç olsun, O’nun göz kamaştırıcı celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) parıltısı işte bugün meydanda… Size yaraşan şey, böyle bir parıltının bugün görünüp görünmediğinin araştırmaktır. Bu ilahi parıltının gözler önünde belireceği vakit ve saatin tayini ne sizin elinizdedir ne Benim elimde. Tanrı’nın özüne akıl ermez hikmeti onun vakit ve saatini ezelden tayin etmiştir. Ey kavim! Allah’ın sizin için isteyip yazdığına kanaat ediniz. Ey bedbahtlarım! Ezeli Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Güneşi şahidimdir ki, elimde olsaydı insanlar arasında göze çarpacak bir duruma hiçbir suretle girmezdim; çünkü taşıdığım İsim, dili kirli ve yüreği riyalı bu nesil ile birlikte anılmayı bir küçüklük bilir. Fakat her ne zaman susup oturmak istediysem sağımda duran Ruhulkudüs’ün seni Beni uyandırdı, Ruh-u Azam karşıma dikildi, Cebrail kanatlarını üzerime gerdi ve Celal (büyüklük, ululuk) Ruhu sinemde hareket etti. Hep birden; “Kalk, sessizliğe son ver.” dediler. İşitmeniz yerinde ve kulağınız tetikte olsa vücudumun her bir üyesinin ve hatta varlığımdan her bir zerrenin şu nidaya tercüman olduğunu duyarsınız; “Kendisinden başka bir ilah bulunmayan ve Cemali şimdi görünmekte olan Tanrı, O’nun celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) bütün yer ve cennet sakinlerine bir tecellisi ve yansımasıdır.”

 

51.

Ey kavim! Biricik gerçek Tanrı’ya ant olsun! Bu, bütün denizlerin kendisinden doğduğu ve hepsinin sonuçta geri döneceği Okyanus’tur. Bütün güneşler O’ndan doğmuş ve O’na dönecektir. Rabbani Zuhur ağaçları O’nun kudretiyle yemiş verdi. O ağaçlar, sayısını ancak her şeyi bilen Tanrı’nın bildiği âlemlerden her birindeki yaratıklara İlahi bir haberle gönderilmiş olan Nebilerdir. O, bunu kaleminden nazil olan Kelimenin bir tek harfiyle yapmıştır. Bu Kalemi yürüten O’nun parmağıdır ve O’nun parmağı Hakk’ın teyidiyle desteklenmiştir.

 

52.

Söyle; Ey Kavim! Kendinizi Tanrı’nın rahmet ve inayetinden mahrum etmeyiniz. Her kim kendini O’nun rahmet ve inayetinden mahrum ederse açık bir zarara uğrar. Ey kavim! Ne şaşılacak şey ki toprağa tapıyor, aziz ve kerim olan Tanrı’dan yüz çeviriyorsunuz. Allah’tan korkunuz, helak olanlardan olmayınız. Söyle; Tanrı kitabı bu Esir’in görünüşünde indirilmiştir. Bundan dolayı, geliniz hep bir ağızdan “Yaratıcıların en iyisi olan Tanrı kutlu olsun!” diyelim. Ey dünya milletleri! Sakın O’nun yüzünden kaçmayınız. Bilakis O’nun katına ermek için koşunuz, O’na dönenlerden olunuz. Ey kavim! Tanrı’ya karşı olan ödevinizde kusur edip Emrine karşı günah işlediğinizden ötürü bağışlanma dileyiniz, akılsızlardan olmayınız. Sizi yaratan O’dur. Kendi Emri’nin vasıtasıyla sizi besleyen, güçlü, yüce, bilici Olanı size tanıtan O’dur, Kendi irfanının (manevi anlayışının) hazinelerini gözleriniz önüne koyan O’dur, sizi yakınlık semasına, önlenemez, inkâr edilemez ve yüce olan Emrine, imanın semasına- yükselten O’dur. Allah’ın inayetlerinden kendinizi mahrum etmeyiniz, amellerinizi batıl kılmayınız, bu en açık, yüce, parlak, nurlu Zuhur’un doğruluğunu inkâr etmeyiniz. Sizi yaratmış olan Tanrı’nın Emri hakkında insaf çerçevesinde hüküm veriniz, Arş-ı Ala’dan indirilmiş olan şeye bakıp nezih bir vicdanla muhakeme ediniz. O zaman, Emir size öğle güneşi gibi apaçık görünür; o zamandır ki O’na iman edenlerden olursunuz.

 

Söyle; Onun doğruluğunun ilk ve biricik şahidi O’nun kendi Nefsidir. Ondan sonra O’nun Mazharı gelir. Bu ikisinden birini tanıyıp anlamayanlar için kendi doğruluğuna ispat olmak üzere kararlaştırdığı şey Sözleri’dir. Bu, gerçekten, O’nun insanlara olan merhametinin bir eseridir. O herkese Tanrı’nın ayetlerini tanımak kabiliyetini bağışlamıştır. O kendi şahadetini insanlara başka türlü nasıl tamamlayabilirdi? Salim bir fikirle düşünecek olursanız bu gerçeği anlarsınız. O hiç kimseye haksızlık yapmaz, hiç kimseye taşıyacağından fazla yük yüklemez. O rahmandır, rahimdir.

 

Söyle; Tanrı Emri’nin nuru o kadar açık ve parlaktır ki, görür göz ve temiz görüş sahibi olanlar şöyle dursun, körler bile [onu] görebilir. Körler güneşin ışığını göremese de sıcaklığını hissedebilirler. Beyaniler (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) arasında öyle kör kalpliler var ki, Tanrı şahit, güneş ne kadar da üzerlerine vursa ne ışığını görmek ne de ışınlarının sıcaklığını duymak kabiliyetinde görünüyorlar.

 

Söyle; Ey Beyaniler! Biz sizi bütün milletler arasından Nefsimizi bilip tanımanız için seçtik. Biz sizi Cennet’in sağ tarafına, Ölmez Ateş’in “Benden başka güçlü ve yüce Tanrı yoktur!” nidasını yüksek sesle terennüm ettiği Nokta’ya yaklaştırdık. Rahman olan Rabbinizin irade ufkundan doğup büyük küçük her şeyi aydınlatmış bulunan bu Güneş’ten sakın perdelenmeyesiniz. Temiz bir bakışla bakınız ki O’nun parıltısını kendi gözlerinizle göresiniz. Başkalarının görüşüne bağlanmayınız. Kendi gözlerinizle görünüz. Tanrı hiç kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemez. Bu gerçek eski elçi ve peygamberlere bildirilmiş bir gerçek olup bütün mukaddes kitaplarda yazılıdır.

Bu uçsuz bucaksız alana girmeye çalışınız. Bu öyle bir sahadır ki Allah onun için ne bir başlangıç takdir buyurmuştur ne de bir son. Bu, içerisinde Tanrı nidasının yükseldiği sahadır. Bu, üzerine kutsiyet ve izzet rayihalarının saçıldığı bir âlemdir. Ululuk giysisini üzerinizden atmayınız. Kalpleriniz Rabbinizi anmaktan geri kalmasın. Kulaklarınız O’nun güzel, yüce, zorlayıcı, açık ve son derece belagatli sesinin ezgilerini işitmekten geri kalmasın.

 

53.

Ey Nasır, ey Kulum! Hakk’a yemin olsun ki, bu Gün, ruhani Genç (Hz.Bahaullah) berrak ölümsüzlük kadehini insanların boyundan yukarı kaldırmış, kimin gözü ona ilişir ve kim sunulmadan O’nun kar beyaz elinden alır içer diye durup bakınıyor. Şimdiye kadar Ezeliyet Sultanı’nın bu tatlı tatlı akan eşsiz suyundan içenlerin sayısı pek az. Bu gibiler cennetin en yüksek köşklerinde oturmakta olup hâkimiyet tahtları üzerine iyice yerleşmişlerdir. Tanrı’ya ant olsun! Ne Aynalar, ne O’nun İsimlerinin Mazharları, ne de olmuş ve olacak başka herhangi bir yaratık bunların erdiği mertebeye erebilir. Arif olan anlasın.

 

Ey Nasır! Bu Gün, derin bilgi ve keskin fikir sahiplerinin bile hakkıyla takdir edemeyeceği üstün bir gündür; nerede kaldı ki gaflet uykusunda uyuyanlar ve bu Gün’ün ışığından perdelenenler. Gözlerini görmekten alıkoyan kalın perdeyi yırtarsan, ezelden ebede kadar eşi ve eşiti görülmemiş bir üstünlüğe şahit olursun. Fakat Tanrı tercümanı nasıl bir ifade kullanmalı ki perdelenmişler O’nun nurunu görebilsinler? Allah’ın en yüce melekûtunda oturan iyi kullar mukaddeslik şarabını Ebha ismimle içeceklerdir. Başkalarının onda nasibi yoktur.

 

54.

Ey Mahbubum (Sevgilim)! Hakk’a yemin olsun ki gözüm hiçbir zaman dünya makamında olmamıştır. Öteden beri biricik maksadım, Tanrı tarafından ulaştırmaya memur olduğum haberi, dünya ile ilgili her şeyden kesilip, ne tanrısızların ne günahkârların hayal edebileceği yüksekliklere erişebilmeleri için insanlara bildirmek olmuştur.

 

55.

Ey Ta (Tahran) diyarı! Rabbinin seni Kendi arşına merkez seçtiği, seni Nurunun parıltısıyla aydınlattığı ilk günleri hatırla. Sevgin yolunda can verip bütün varlıklarını sana feda eden nice mukaddesler, nice iman ve ikan (sağlam biliş) timsalleri var! Ne mutlu sana ve sende oturanlara! Ben tanıklık ederim ki, dünyanın muradı olan Zat’ın diriltici nefesi her aydın yüreğin bildiği üzere senin sinenden çıkmıştır. Görünmeyen sende göründü, insanların gözlerinden gizli olan şey senden çıkageldi. Kanları surların içinde dökülen ve kemikleri şimdi toprakların altında yatan sadık âşıklarından hangi birini anayım? Tanrı’nın hoş kokuları durmadan senin üzerine ese gelmiş ve ese gidecektir. Kalemimiz seni, senin toprakların altında yatan zulüm kurbanı erkek ve kadınları hatırlamak için harekete geldi.

 

Kendi kız kardeşimiz bu cümledendir. Vefakârlığımıza bir işaret ve ona karşı beslediğimiz şefkate ve merhamete bir delil olmak üzere şu anda onu hatırlıyoruz. Bulunduğu durum cidden ne acı ve yaman bir durumdu! Nasıl bir tevekkül ile Tanrısına dönmüştü! O’nun çektiklerini her şeyi kaplayan ilmimizle ancak Biz bildik.

 

Ey Ta (Tahran) ili! Sen hala, Hakk’ın inayetiyle, sevgili dostlarla çevrili bir merkezsin. Ne mutlu onlara! Ne mutlu bu şaşılacak derecede güzel Gün’ün Rabbi olan Tanrı’nın yolunda ıstırap çekip sana sığınan kimselere! Ne kutludur biricik gerçek Tanrı’yı ananlar! Ne mübarektir O’nun ismini ululayanlar! Ve ne mesuttur var kuvvetleriyle O’nun Emrinin hizmetine kalkanlar! Eski mukaddes kitaplarda zikri geçen kimseler işte bunlardır. Müminlerin Hâkimi onları şu sözlerle övmüştür; “Onları bekleyen mutluluk bizim şu anda içinde bulunduğumuz mutluluktan büyüktür.” O’nun bu söylediği gerçektir ve Biz de ona şahidiz. Onların erdiği makamın nuraniliği bugün gözlerden gizlidir; fakat Kudret Eli şüphesiz bu örtüyü kaldıracak, dünyanın yüreğine sevinç getirecek manzarayı gözlere gösterecektir.

 

Görülmemiş böyle bir inayete mazhar olup O’nun övgü süsü ile süslendiğinden dolayı Cenabı Hakk’a şükürler et. Bu günlerin kadrini bil, bu Zuhur’a yaraşan şeylere sarıl. O öğüt vericidir, merhametlidir, her şeyi bilicidir.

 

56.

Ey Ta (Tahran) diyarı! Hiçbir şeyden mahzun olma. Allah seni âlemlere sevinç sermayesi yapmıştır. O isterse senin tahtını, adaletle hüküm sürüp kurtlar yüzünden dağılan Tanrı kuzularını bir araya toplayacak bir kimse ile kutlar. Bu kimse Bahaîleri güler yüzle karşılayacak, teveccüh gösterecektir. O, Tanrı katında, gerçekten, insanlığın bir incisidir. Tanrı’nın ve Emir melekûtunda olanların selam ve senası O’nun üzerine olsun.

 

Sevin, Allah, Zuhuru’nun doğuş yeri sende olduğu için, seni kendi nuruna ufuk yapmıştır. Sana böyle bir isim verildiği için ferahla. Bu ismin sana verilmesiyle fazıl güneşi parladı, yerler ve gökler aydınlandı.

 

Çok geçmeden sende işler başkalaşacak, hâkimiyet halkın eline geçecektir. Senin Rabbin her şeyi bilir, bilgisinden hariç hiçbir şey yoktur. Rabbinin fazlından emin ol. O’nun inayet bakışları senin üzerinden hiçbir zaman eksik olmayacaktır. Istıraptan sonra güvenliğe kavuşacaksın. Bu şaşılacak derecede güzel kitapta hüküm ve karar böyledir.

 

57.

Ey Muhammed! Katımdan ayrıldıktan sonra adımlarını Evime (Hz.Bahaullah’ın Bağdat’ta ikamet ettiği ev) yönelt, onu tarafımdan ziyaret et. Oraya varınca kapısının önünde dur ve şöyle söyle; Ey Tanrı’nın ulu Evi! Nereye gitti Allah’ın seni O’nun kanalıyla [Allah’a] tapan bir dünya için göz alıcı rehber ve bütün yerde, gökte bulunanlara hatırasının sembolü olarak ilan ettiği Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Cemali? Hani ayaklarının sana bastığı günlerde Rahman’ın ezgileriyle vecde geldiğin demler? Şaşaasıyla dünyayı aydınlatan Mücevherin ne oldu? Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Şahı’nın seni kendi haşmetine ittihaz ettiği, seni yer ile gök arasında biricik hidayet (doğru yola, Hak yoluna kılavuzlayacak) meşalesi yaptığı, sana sabah akşam Sübhan’ın güzel kokularını saçtırdığı o günler nereye gitti?

 

Ey Tanrı’nın Evi! Seni huzurunun parlaklığıyla dolduran Azamet ve İktidar Güneşi nerede? Nerede bir zamanlar saltanat kürsüsünü Sende kurmuş olan muhtar (dilediği gibi davranan) Rabbinin inayetinin doğuş yeri? Senin gül yanaklarını solduran, direklerini titreten nedir? Özlemin içinde olanlara kapılarını kapatan nedir? Niçin Seni yıkık görüyorum? Yoksa Dünya’nın Sevgilisi’nin düşman kılıçlarıyla kovalandığını sana bir söyleyen mi oldu? Bütün elem ve kederlerinde O’nun ayrılmaz arkadaşı olduğundan dolayı Rab seni ve O’na gösterdiğin vefakârlığı mübarek kılsın.

 

Ben şahadet ediyorum ki, sen O’nun kutlu meskenisin, izzetinin sahnesisin. Sübhan’ın nefesi bütün yaratıklar üzerine Senden üflendi, cennet köşklerinde oturan muhlislerin (samimi dost) göğüslerini sevinçle kabartan nefes Senden çıktı. Şimdi ise, Mele-i Ala (Melekler Âlemi) ve Tanrı İsimlerinin Şehirleri senin için ağlıyor, başına gelenlerden ötürü inliyor.

Sen hala Kadir-i Mutlak’ın isimlerinin ve sıfatlarının sembolüsün. Sen hala yer ve gök Rabbinin nazargahısın. Tabut-üs-sekine’ye (Hz.Musa’ya gelen emirlerin içine konulduğu mukaddes sandık) neler oldu ise sana da o oldu. Ne mutlu o kimseye ki bu sözden kastedilen manayı anlar ve hilkat Mevlasının maksadına intikal eyler!

 

Ne mutlu onlara ki Rahman’ın kokusunu Senden koklar, Senin kadrini anlar, saygınlığını korur, her zaman Senin makamına saygı gösterir. Senden yüz çevirip kıymetini bilmeyenlere gözlerini açması ve seni ve Hakk’ın kudretiyle sana bu yüce makamı vermiş olanı tanıtması için Kadir-i Mutlak hazretlerine yalvarırız. Bugün senin çevrende bulunanlar cidden kördürler, senden tamamıyla gafildirler. Senin Rabbin gerçekten azizdir, günahları bağışlayıcıdır.

 

Tanıklık ederim ki, Tanrı kendi kullarını senin vasıtanla denemiştir. Ne mutlu o kimseye ki adımlarını sana yöneltip ziyaretine gider. Vay o kimseye ki hakkını inkâr eder, senden yön çevirir, ismine hürmetsizlik gösterir, kutluluğuna halel getirir.

 

Ey Tanrı’nın Evi! Tanrı’ya ortak koşanların eli senin kutluluk perdeni yırttıysa bundan dolayı üzülme. Allah Seni yaratık dünyasında kendi fikrinin süsü ile süslemiştir. Böyle bir süsü hiçbir kimse hiçbir zaman kirletemez. Rabbinin gözleri her türlü şart altında daima senin üzerinde olacaktır. Gerçekten, gerçekten söylüyorum ki, O’nun kulağı daima seni ziyaret edenlerin, seni tavaf edenlerin ve senin adınla Kendini çağıranların duasını dinlemeye açık bulunacaktır. O, gerçekten, günahları bağışlayıcıdır, merhametlidir.

 

İlahi! Beni, anamı, babamı, akrabalarımı ve mümin kardeşlerimi kendi bağışlama denizine batırmanı, ayrılığınla bu hallere düşen, uzaklığınla inleyen ve musibetlerine ağlayan şu Ev’in yüzü suyu hürmetine Senden dilerim. Ey İsimlerin Sultanı! Cömertliğinle bütün ihtiyaçlarımı tatmin buyur. Sen cömertler cömerdisin, bütün âlemlerin Rabbisin.

 

58.

Sır Diyarı’na (Edirne) sürülüşümüzün birinci yılında kulumuz Mehdi adına indirdiğimizi hatırla. Evimize karşı işlenen hırsızlık ve zorbalıklardan dolayı üzülmemesi için gelecek günlerde bu kutlu Ev’in başına gelmesi muhtemel olan şeyleri O’na haber verdik. Allah’ın Rab gerçekten yerde, gökte olan her şeyi bilir.

 

Biz O’na şöyle yazmıştık; “Bu zillet Evime reva görülen ilk zillet değildir. Zalimin eli geçmişte de O’nun üzerine birçok zilletler yağdırmıştır. Gerçek söylüyorum; gelecek günlerde her görür gözlünün gözlerini yaşartacak hareketlere maruz kalacaktır.” Perde arkasında gizli olup güçlü ve övülen Tanrı’dan başka kimsenin bilmediği şeyleri işte bu suretle sana açıklamış olduk. Zamanı geldiğinde, Rab, gerçeğin kudretiyle, onu insanların gözünde yüceltecek ve şereflendirecektir. Rab onu kendi Melekûtuna sancak ve mümin topluluklarının çevresini tavaf ettiği Mihrap yapacaktır. Allah’ın Rab inilti ve ağlayış günleri gelip çatmazdan önce işte böyle buyurmuştur. Düşmanların saldırıları yüzünden Evimizin başına gelenlerden dolayı üzülmeyesin diye bu kutlu levihimizde bu şeyleri sana açıkladık. Övgüler olsun bilici ve hikmetli Tanrı’ya…

 

59.

Her şeyden emin olan görücüler teslim eder ki, bu Mazlum, zuhurunun fecrinden beri insanları Matla-ı Ebha’ya (Ebha’nın doğuş yeri) yönelmeye davet etmiş ve her türlü fesat, düşmanlık, zulüm ve alçaklıktan menetmiştir. Bununla beraber doğru yoldan sapmışların yaptıklarına bakınız! Hiçbir kalem onların istibdadını tasvire kadir değil. Ezeli Hakikat’in maksat ve gayesi insanlara ebedi hayat bağışlayıp emniyet ve selametlerini sağlamak olduğu halde, [doğru yoldan sapmışların] O’nun dostlarının kanını dökmek için nasıl harekete geçtiklerini ve O’nun katline nasıl fetva verdiklerini görünüz.

 

Bu zulüm tahrikçileri akılsız oldukları halde akıllılar akıllısı geçinen kimselerdir. Bunlar o derece kördürler ki, şu dünyanın, Eşiğinin Hizmetkârları için yaratıldığı bir Kimse’yi, gizlemeye lüzum görmedikleri bir taşyüreklilikle, bu elemli ve sağlam yapılı hapishaneye atmışlardır. Fakat Kadir-i Mutlak, onlara ve bu Nebe-i Azim’in (Büyük Haber’in) doğruluğunu inkâr etmiş olanlara rağmen, bu yeri Firdevs-i Ala’ya, Cennetler Cenneti’ne çevirmiştir.

 

Sıkıntılarımızı hafifletecek maddi yardımları reddetmedik. Fakat yoldaşlarımızdan her biri, mukaddes sahamızın bu gibi maddi yardımlardan arınmış bulunduğuna şahadet eder. Bununla beraber, bu hapishanede tutuklu bulunduğumuz sırada kâfirlerin Bizi mahrum bırakmaya çalıştıkları dünya nimetlerini kabul ettik. Bir kimse çıkar da Adımıza saf altın veya gümüşten bir bina veya kıymetli taşlarla süslü bir ev yaptırmak isterse, onun bu arzusu şüphesiz yerine gelir. O gerçekten dilediğini yapar, dilediği gibi hükmeder. Mukaddes kitaplarda En Yüce Kalem tarafından yazılmış haberlerin gerçekleşmesi ve Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın bu en yüce, en kutlu, her şeye hâkim ve şaşılacak derecede güzel Zuhur’da irade buyurduğu şeylerin vücuda gelmesi için bu diyarın her tarafında muhteşem ve mükellef binalar yaptırmak, Ürdün ırmağı kıyılarındaki verimli ve mübarek toprakları biricik gerçek Tanrı’nın hizmet ve ibadetine ayırmak isteyenlere de izin vardır.

 

Eskiden “Ey Kudüs! Eteğini yay” demiştik. Ey Bahaîler! Bu söz üzerinde uzun uzun ve derinliğine düşününüz; her açıktan daha açık olan açıklayıcı Rabbinize şükürler sununuz.

 

Tanrı’dan başka kimsenin vakıf bulunmadığı sırlar açığa vurulacak olsa bütün insanlık tam ve mükemmel bir adaletin eserlerini gözlemler, o zaman, bütün insanlar kesin bir bilgi ile O’nun emirlerine sarılır, o emirlere harfi harfine riayet gösterirdi. İffet ve takva (Allah korkusu, dini yasaklara uyma) üzere yaşayanlara Kitabımızda güzel mükâfat yazdık. O gerçekten bağışlayıcıdır, ikram edicidir, konukseverdir.

 

60.

Hayatıma yemin olsun! Esaretim Bana zillet değil izzet getirir. Beni utandırabilecek bir şey varsa, o da, dostlarım içerisinden, beni sever göründükleri halde içlerinden iblise uyanların gidişatıdır. Bunların Melekût’tan nasibi yoktur.

 

Bu Zuhur için tayin olunan vakit gelip Dünya’nın Güneşi Irak ufkundan doğunca, bütün dostlara dünya kirlerinden arınmalarını sağlayacak şeylere yapışmalarını emir buyurdu. Kimisi nefsinin havasına uydu, kimisi Hak ve gerçek yolunda yürüyüp doğru yolu buldu.

 

Söyle; dünyevi arzuların peşinde koşanlar veya bütün önemi dünya işlerine verenler Baha’nın mensuplarından sayılmaz. Bana gerçekten uyan, halis altınla dolu bir vadiye gelince durup arkasına bile bakmadan içerisinden bulut gibi geçip giden kimsedir. Böyle bir kimse cidden bendendir. Mele-i Ala (Melekler Âlemi) onun elbisesinden kudret kokusu alır. Bu kimse, dünya güzelinin karşısında bile etkilenmez. O, yaratıklar arasında, lekesiz bir iffet ve ismet timsalidir. Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Kalem’i güçlü ve keremli Rabbinin emriyle işte sana böyle öğretiyor.

 

 

61.

Dünya doğum ağrıları geçiriyor, çırpıntısı günden güne artıyor. İnsanlık sapkınlık ve dinsizliğe doğru gidiyor. Şimdi açığa vurulması uygun görülmeyecek bir duruma girecektir. Doğru yoldan sapmışlığı uzun sürecektir. Belirlenen saat çalınca, insanlığı sarsıp titreten şey ansızın görünecektir. O zaman, ancak o zamandır ki, Tanrı’nın bayrağı açılacak, Cennet Bülbülü ezgi dolu ötüşlerine başlayacaktır.

 

62.

Kederlerimi, kaygı ve üzüntülerimi, bela ve musibetlerimi, esaretimi, döktüğüm gözyaşlarını, ıstıraplarımın acılığını ve şimdi de bu uzak memleketteki mahpusluğumu hatırla. Ey Mustafa! Tanrı tanıktır ki Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Cemali’nin başına gelenleri duysan başını alır çöllere kaçar, gözlerinden sel gibi yaş akıtır, kederinden dövünür, yılan sokmuş gibi haykırırdın. Aziz ve muktedir Rabbinin irade semasından Bize indirilen gizli hükümlerin sırlarını sana açıklamak istemediğimiz için Allah’a şükret.

 

Allah hakkı için! Sabahları yataktan kalkınca kapımın arkasında yığın yığın bela bulurum, geceleri yatağıma yatınca düşmanlarımın büyük kötülükleri yüzünden yüreğimin burkulduğunu hissederim. Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Cemali’nin kopardığı her ekmek parçası taze bir elemle arkadaş, içtiği her yudum su yaman bir kederle sarmaş dolaş. Attığı her adımın önünde alay alay musibet, arkasında sürü sürü felaket…

 

Böyledir Benim halim; içinden düşün ve var anla dünyanın gidişini. Bununla beraber, Tanrı’nın Bizim üzerimize yağdırdığı belalara bakıp mahzun olma. Kendi isteğini O’nun rızasına kat. Hiçbir zaman O’nun iradesinden başka bir şey istemedik, daima O’nun kazasına rıza gösterdik. Sabırlı ol, korkma, olaylar denizinde çalkalananlardan olma.

 

63.

Ey Bana yönelen! Gözlerin doğduğum şehri (Tahran) uzaktan görünce ayakta dur ve de; “Ey Ta diyarı! Ben hapishaneden sana müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın bir haberi ile geliyorum. Ey dünyanın anası ve bütün dünya milletlerinin ışık kaynağı! Sana Rabbinin lütuf ve inayetini bildiriyorum; seni Ezeli Hakikat’in, Görünmeyeni Bilen’in ismiyle selamlıyorum. Gizli İsmin sende aşikâr olduğuna ve Görünmeyen Hazine’nin sende zahir olduğuna tanıklık ediyorum. Geçmiş ve gelecek her şeyin sırrı sende ayan oldu.

 

Ey Ta (Tahran) ili! İsimlerin Mevlası seni Kendi yüce makamında anıyor. Sen Tanrı Emri’nin Doğuş Yeri, O’nun Zuhuru’nun Kaynağı, bütün kalpleri ve ruhları titreten İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) gözüktüğü yersin. Surlarının içerisinde Hak yolunda ne canlar feda oldu! Toprakların altına her iyi Tanrı kulunu inletip ağlatan zulümlerle ne seçkin kadın ve erkek şehitler gömüldü!

 

64.

Semavi mutluluğun merkezi olan o kutlu ve nurlu şehri (Tahran) anmak istiyoruz; o şehir ki, Sevgili’nin hoş kokuları orada yayılmış, ayetleri orada saçılmış, izzetinin eserleri orada görünmüş, bayrakları orada kaldırılmış, çadırı orada kurulmuş, hikmetli hükümlerinden her biri orada açıklanmıştır.

 

 

 

Bu şehir; kavuşma nesiminin esip samimi Tanrı âşıklarını Maşuk’a (Sevilen) yaklaştıran, onları kutluluk ve güzellik karargâhına sokan şehirdir. Ne mutlu o yolcuya ki adımlarını bu şehre yöneltir, ona girer, latif ve mecid (ulu, şanlı) olan Rabbinin coşkun fazıl ve inayetiyle kavuşma kadehini içer!

 

Ey gönlümün arzuladığı il! Sana Tanrı’dan haber getiriyorum; seni O’nun lütuf ve inayeti ile müjdeliyorum. O’nun İsmi’yle seni selamlıyorum ve ululuyorum. O’nun iyiliğinin ve cömertliğinin sonu yoktur. Ne mutlu o kimseye ki yüzünü sana çevirir, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın huzurunun güzel kokularını sende koklar. O’nun nuru senin üzerine olsun, seni kaplasın. Tanrı seni kullarına bir cennet yapmıştır. Nebi ve resullerine indirilen kitaplarda O bizzat Kendisi seni “mübarek ve mukaddes diyar” diye vasıflandırmıştır.

 

Ey parıldayan ihtişam ili! “O’ndan başka Tanrı yok” bayrağı seninle açılmış ve “Görünmeyen şeyleri bilen Hak Ben’im” sancağı seninle dikilmiştir. Seni her ziyaret eden seninle, sende oturanlarla, ağacımdan dal gibi bitmiş olanlarla, o ağacın yapraklarıyla, celalimin (büyüklüğümün, ululuğumun) ayetleriyle, Bana uyup Beni sevenlerle ve büyük bir azim ve sebat ile nurani makamına yönelmiş olanlarla iftihar etsin.

 

65.

Şehre (İstanbul) varınca vezirlerin Seni memleket kanun ve nizamları konusunda bilgisiz sanıp cahil yerine koyduklarını hatırla. Söyle; Evet, Rabbim hakkı için! Ben Tanrı’nın kendi lütuf ve inayeti ile Bana öğrettiği şeylerden başka her şeyin cahiliyim. Buna tanıklık eder, bunu şüphesiz itiraf ederiz.

 

Söyle; Elinizdeki kanun ve nizamlar sizin kendi yaptığınız kanun ve nizamlarsa Biz hiçbir şekilde onlara uymayız. Hikmetli ve her şeyi bilen Tanrı’nın Bana emri budur. Allah ve O’nun kudreti sayesinde şimdiye kadar tuttuğum ve bundan sonra da tutacağım yol budur. Bu, doğru yolun kendisidir. Yok, eğer elinizdeki kanun ve nizamlar Hak tarafından konulmuş kanun ve nizamlarsa, bu iddianızın doğruluğunu kanıtlayınız. Söyle; her insanın küçük büyük bütün amellerini tescil ettiğimiz bir Kitapta, Sana isnat olunan her şeyi ve Sana reva görülen her davranışı yazdık.

 

Söyle; Ey devlet bakanları ve vezirleri! Size yaraşan şey, kendi kanun ve nizamlarınızı bırakarak Tanrı buyruklarına sarılmak ve bu suretle doğru yola kılavuzlanmaktır. Bilirseniz, bu sizin için sahip olduğunuz her şeyden daha hayırlıdır. Tanrı’nın buyruğuna aykırı hareket ederseniz bütün amellerinizin neticelerini yakında görecek ve cezasını çekeceksiniz. Gerçek, şüphesiz gerçek, budur.

 

Geçmişte niceleri sizin işlediğinizi işlemiş, rütbe ve makamca sizden çok üstün oldukları halde sonunda toprak altına girmişler ve bozulmaz hükmü giymişlerdir! N’olaydı Allah’ın Emri üzerinde derinliğine düşünüp vicdanınızın sesine uysaydınız! Siz de onların arkasından gidecek, dostluk veya yardım eli uzatacak hiçbir kimseyi bulamayacağınız bir meskene gireceksiniz. Gerçekten söylüyorum; orada, yaptıklarınızdan ötürü sorguya çekileceksiniz, Tanrı Emri’ne karşı vazifenizde kusur etmiş ve açık bir yürekle size gelmiş olan Tanrı sevgililerini kibirle geri çevirmiş olmanızın hesabını vereceksiniz.

 

Nefsanî arzularınızın telkinine kapılıp zayıfların yardımcısı olan Tanrı’nın Emri’ni yüzüstü bırakmayı tercih eden ve bu Tanrı sevgileri hakkında birbirinize akıl sorup karar veren sizlersiniz.

 

Söyle; Ne! Kendi buyruklarınıza yapışıp Tanrı’nın hükümlerini bir yana mı atıyorsunuz? Böyle yapmakla kendinize ve başkalarına haksızlık yapmış oluyorsunuz. N’olaydı bunun böyle olduğunu görüp anlayabilseydiniz! Söyle; Eğer usul ve kaideleriniz adalete dayanıyorsa, o halde niçin yanlış eğilimlerinize uygun gelenlere sarılıp arzularınıza uygun düşmeyenleri reddediyorsunuz? Bu takdirde, hangi hakla insanlar arasında adaleti uygulamak iddiasında bulunuyorsunuz? Usul ve kaideleriniz, sizin emrinizle yanınıza gelmiş bir kimseyi reddedip O’na her gün bin bir eza ve cefada bulunmanızı mı emrediyor? O size bir an itaatsizlikte bulundu mu? Bütün Irak ahalisi ve her basiret sahibi şu sözlerimin doğruluğuna tanıklık eder.

 

Ey Vezirler! Hükümlerinizde insaflı olunuz. Ne işledik ki bu sürgünü hak etmiş olduk? Suçumuz nedir ki bulunduğumuz yerden çıkarıldık? Sizi arayan ve isteyen Biziz, bununla beraber bakınız Bizi kabulden nasıl sakındınız! Allah’a yemin olsun ki, bu işlediğiniz büyük bir haksızlık, hiçbir dünyevi haksızlıkla ölçülemeyecek bir haksızlıktır. Buna Kadir-i Mutlak’ın kendisi şahittir.

 

Biliniz ki, dünya ve [dünyevi] nimet ve ziynet geçicidir. Âlemin Sultanı, zayıfların yardımcısı, nurlular nurlusu ve güçlüler güçlüsü olan Tanrı’nın melekûtundan başka hiçbir şeyde kalıcılık yoktur. Ömrünüzün sımsıkı yapıştığınız günleri sona erecek, meşgul olduğunuz ve övündüğünüz her şey son bulacak, meleklerden bir zümre sizi bütün yaratıkların yüreğini hoplatacak ve her zalimin tüylerini ürpertecek bir noktaya izhar edecektir. Bu batıl hayatınızda işlediğiniz şeylerden dolayı sorguya çekileceksiniz, amellerinizin cezasını göreceksiniz. O gün size muhakkak gelecek, o saati kimse geciktiremeyecektir. Doğruyu söyleyenin ve her şeyi bilenin dili buna tanıklık etmiştir.

 

66.

Ey Şehrin (İstanbul) halkı! Allah’tan korkunuz, insanlar arasına nifak tohumu ekmeyiniz. İblisin yollarında yürümeyiniz. Hayatınızın şu kalan birkaç gününde biricik gerçek Tanrı’nın yollarında yürüyünüz. Sizden öncekilerin günleri geçtiği gibi sizin de günleriniz geçecektir. Atalarınızın toprağa döndüğü gibi siz de toprağa döneceksiniz.

 

Benim Tanrı’dan başka kimseden korkmadığımı biliniz. Ben yalnız O’na sarılırım. Benim için istediğinden başka bir şey istemem. Bilirseniz, bu gerçekten Benim gönlümün isteğidir. Ben ruhumu ve cismimi âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın yoluna koydum. Tanrı’yı tanımış olan Tanrı’dan başkasını tanımaz ve Tanrı’dan korkan, dünyanın bütün orduları bir araya gelse de Tanrı’dan başka hiçbir kimseden korkmaz. O’nun fermanı olmadıkça ağız açmam ve her gücün üstünde olan gücüne bel bağlayarak O’nun doğru yolundan başka bir yola gitmem. O, doğruların ödülünü muhakkak verecektir.

 

Ey Kul! Şehre varınca şahidi olduğun halleri anlat; anlat ki, tanıklığın insanoğulları arasında ebediyen kalsın ve insanlara ders olsun. Şehre varınca, onun idarecilerini, büyüklerini ve ileri gelenlerini bir araya toplanıp çamurla oynayan çocuklar gibi gördük. Tanrı’nın Bize öğrettiği gerçeklerden feyiz alacak bir seviyeye yükselmiş ve şaşılacak derecede güzel ve hikmetli sözlerimize rağbet gösterecek bir olgunluğa erişmiş kimseye rastlamadık. İç gözümüz onlar için, aşırılıkları için ve yaratılmalarındaki maksat ve gayeye karşı gösterdikleri derin gaflet için acı acı ağladı durdu. İşte o Şehir’deki (İstanbul) gözlemimiz. Bunu, onlara ve diğer insanlara ibret olmak üzere Kitabımıza geçirdik.

 

 

Söyle; Bütün özleyip peşinden koştuğunuz şey dünya ve dünyalık ise, bunu daha ana karnındayken yapmalıydınız, çünkü o zaman her an bunlara doğru yaklaşıyordunuz. N’olaydı anlasaydınız! Doğup olgunluk çağına geldiğiniz günden beri ise dünyadan her an uzaklaşmakta ve toprağa yaklaşmaktasınız. İmdi, günleriniz sayılı ve fırsatlarınız elden gitmek üzereyken dünya hazineleri biriktirmek için bu kadar hırs neden? Gaflet uykusundan uyanmayacak mısınız, ey gafiller?

 

Bu Kul’un Tanrı rızası için size verdiği öğütlere kulak veriniz. O’nun sizden beklediği bir mükâfat yoktur. O, Hakk’a mütevekkil (her işini Tanrı’ya bırakmış), O’nun iradesine itaat edendir.

 

Ey kavim! Günlerinizin çoğu gitti, azı kaldı. Sonunuz hızla yaklaşıyor. Kendi aklınızla düşünüp sımsıkı sarıldığınız şeyleri bir yana atınız da artık Allah’ın hükümlerine yapışınız. Böyle yaparsanız belki Tanrı’nın sizin için istediği şeye erer, doğru yol yolcularından olursunuz. Bu geçici dünya nimet ve gösterişleriyle sevinmeyiniz, onlara ümit bağlamayınız. Güveniniz yüceler yücesi ve büyükler büyüğü olan Tanrı’nın anısına olsun. Tanrı, sahip olduğunuz her şeyi çok geçmeden hiçe çevirecektir. Tanrı korkunuz olsun, O’nun sizinle olan misakını unutmayınız, O’nun cemalinden perdelenmeyiniz.

 

Tanrı’nın huzurunda böbürlenip sevgililerini hor görmeyiniz, onları reddetmeyiniz. Tanrı’ya ve ayetlerine inanıp yürekleriyle Tanrı’nın birliğine tanıklık eden, dilleriyle O’nun tekliğini ilan edip O’ndan izinsiz ağız açmayan müminlerin önünde boyun eğip saygı gösteriniz. Daldığınız uykudan belki uyanırsınız diye size bu haklı öğütleri veriyor ve sakındırıyoruz.

 

Yüklenmek istemediğiniz yükü başkalarına yüklemeyiniz, kendiniz için istemediğiniz şeyi başkaları için istemeyiniz. Tutmak isterseniz, işte, Benim size en iyi öğüdüm.

 

Yaptıkları söylediklerine uyan, Tanrı’nın koyduğu sınırları aşmayan, yargıları Tanrı Kitabı’nda yazılı buyruklarla uyuşan din ve dünya bilginlerine saygı gösteriniz. Biliniz ki; onlar yerde ve gökte bulunanlar için Hak yolunun meşalesidir. Aralarındaki din ve dünya bilginlerine saygı göstermeyerek ihmal edenler, Tanrı nimetlerinin kadrini bilmemiş ve onu değiştirmiş olurlar.

 

Söyle; Tanrı size olan nimeti değiştirinceye kadar bekleyiniz. Hiçbir şey O’ndan kaçmaz. Yerde gökte ne sır varsa hepsini bilir. Bilgisi her şeyi sarar. Yaptığınız ve yapacağınıza sevinmeyiniz, başımıza getirdiğiniz belalar sizi ferahlatmasın; çünkü amellerinizi vicdanınızda değerlendirecek olursanız siz de göreceksiniz ki, bu gibi vasıtalarla ne kendi makamınızı yükseltebilir ne de Bizim yüce şanımıza halel getirebilirsiniz. Bilakis, Allah şu çektiğimiz belalara sabırla katlandığımızdan dolayı sevabımızı arttıracaktır. O, gerçekten, felaketlere sabırla katlananların mükâfatını arttırandır.

 

Biliniz ki, bela ve cefa öteden beri Tanrı seçkin ve sevgililerinin, Tanrı’dan başka her şeyden kesilmiş olan kulların nasibidir; o kullar ki, hiçbir mal ve ticaret onları Kadir-i Mutlak’ın zikrinden alıkoymaz. O ağız açmadıkça ağız açmaz ve O’nun buyruğuna ayak uydururlar. Tanrı’nın yol yordamı böyle olagelmiş ve böyle olmaya devam edecektir. Ne mutlu sebat üzere kanatlananlara! Ne mutlu her darlık ve zorluk karşısında sabır gösterenlere! Ne mutlu başlarına gelen belalardan ötürü sızlanmayanlara! Ne mutlu tevekkül ve teslim yolunda gidenlere!

 

Tanrı’nın günlerimizi hatırlayıp belalarımızın hikâyesini anlatacak, hiçbir delil ve belgeye dayanmaksızın Bize karşı haksızca davranmış olanlardan hakkımızın verilmesini isteyecek bir milleti ayaklandıracağı gün yaklaşmaktadır. Allah, Bize zulmetmiş olanların hayatlarına hâkimdir, işlediklerine pekâlâ vakıftır. Onları günahlarından ötürü muhakkak yakalayacaktır. O, gerçekten, intikam alanların en sertidir. 

 

Edip eylediklerinizden belki cidden pişman olur, tövbe eder, Tanrı’ya döner, kötü amellerinizin farkına varır, uykunuzu üzerinizden silker atar, aklınızı başınıza toplar, elden kaçanı telafiye çalışır ve iyilik yapanlar sırasına girersiniz diye işte size biricik gerçek Tanrı’nın hikâyelerini anlattık ve ezelden yazılı şeyleri size indirdik. İsteyen sözlerimin doğruluğunu kabul etsin, istemeyen yüzünü çevirip gitsin. Bana düşen, size Tanrı Emri’ne karşı işlediğiniz kusuru hatırlatmaktır. Bu ihtarıma kulak asıp asmamak artık sizin bileceğiniz bir şeydir. İmdi sözümü dinleyip Tanrı’ya dönünüz ve tövbe ediniz ki, O kendi fazıl ve keremiyle size acısın, sizi günahlarınızdan temizlesin, hatalarınızı bağışlasın. O’nun merhametinin büyüklüğü kahrediciliğinin önündedir. O’nun inayeti, geçmiş ve gelecekte varlık alanına çıkarılıp hayat kisvesine büründürülen herkesi kapsar.

 

67.

Bundan önce hiç görünmemiş olan, bu Zuhur’da görünmüştür. Gösterilen şeyi müşahede eyleyen küfür erbabı ise mırıldanıp “İnanınız ki, bu kimse Tanrı’ya iftira eden bir sihirbazdır” diyorlar. Onları ki Tanrı’nın rahmetinden kovulmuş kimselerdir.

 

Ey Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Kalemi! Irak’ta olup bitenleri milletlere anlat. O ilin din adamları tarafından Bizimle görüşmek üzere seçilip gönderilen temsilciden söz et. Bu kişi huzurumuza gelince Bize bazı ilmi sorular sordu. Batıni (belli bir insan topluluğu dışında kimseye bildirilmeyen, sınırlı dar bir çevreye aktarılan) ilmimizle sorularına cevap verdik. Rabbin, gerçekten, görünmeyen şeyleri bilen Rabdir. “Sizdeki ilim ve irfanın (manevi anlayışın) rakipsiz olduğunu tasdik ve teslim ediyoruz. Fakat bu ilim ve irfan halkın Sana isnat ettiği yüce makamın kanıtı olarak yeterli değildir. Doğruyu söylüyorsan, dünyadaki bütün insanlar bir araya gelse de yapmaktan aciz kalacağı bir şey yap” dedi. Bozulmaz hüküm, aziz ve sevilen olan Rabbinin katından, işte böyle sadır oldu.

 

“Bak! Ne görüyorsun?” dedik. Afalladı, şaşırdı kaldı. Kendine gelince “Aziz ve Hamid (övgüye değer) olan Tanrı’ya inanıyorum” dedi. “Halka git ve de ki; ‘dilediğinizi isteyiniz. O dilediğinizi yapmaya muktedirdir. Geçmiş ve gelecek hiçbir şey O’nu kendi iradesini icradan alıkoyamaz.’ Ve sonra ilave et; ‘Ey ulema cemaati! Aranızda herhangi bir şeye karar veriniz; Rahman olan Allah’ınız Rab’den onun zuhura getirilmesini isteyiniz. İsteğiniz O’nun her şeye hâkim kudretiyle yerine getirildiği takdirde O’na iman ediniz ve artık O’nun doğruluğunu inkâr etmeyiniz.’” Bunun üzerine elçi olarak gönderilen kimse “Anlaşma şafağı işte şimdi söktü ve Rahman’ın hücceti (senet, vesika, delil) şimdi tamam oldu” diyerek aziz ve sevilen Allah’ın emriyle ayağa kalktı ve kendisini gönderenlerin yanına döndü.

 

Günler geçti, Bize geri gelmedi. Nihayet başka bir elçi ulemanın ilk kararından vazgeçtiklerini bildirdi. Cidden rezil ve rüsva bir zümre! İşte Irak’ta olup biten budur ve Ben kendim bunun doğruluğuna şahidim. Bu olay ortalığa yayıldı, fakat manasını anlayan bulunmadı. Biz, bunun böyle olmasını takdir ettik. N’olaydı anlasaydınız!

 

 

 

Nefsime yemin olsun! Geçmiş devirlerde her kim Bizden bir mucize istemiş ve Biz o mucizeyi göstermişsek, o Kimse Tanrı’nın doğruluğunu inkâr etmiştir. Halkın çoğu ise gafil kalmışlardır. Gözleri anlayış nuru ile aydınlanmış olanlar Rahman’ın hoş kokularını sezer ve doğruluğunu tasdik eder. Temiz yürekliler bunlardır.

 

68.

Ey Ağacımın meyvesi ve yaprağı! Nurum ve inayetim senin üzerine olsun. Başına gelenlerden üzülme. Hayat Kitabı’nın sayfalarını karıştırırsan kederlerini dağıtacak ve sıkıntını giderecek birçok şeye rastlarsın.

 

Ey Ağacımın meyvesi! Bil ki, Kader Sultanı’nın kaza ve kaderle ilgili iki türlü hükmü vardır. Her ikisine de boyun eğip kabul etmek gerekir. Birisi mutlaktır, bozulmaz yazıdır. Öbürü, insanların ifadesiyle, muallâktır, bozulabilir yazıdır. Birincisi kesin ve sabit olup herkes ona boyun eğmek mecburiyetindedir. Fakat Tanrı onu değiştirebilir veya iptal edebilir. Ancak böyle bir değişiklikten doğacak zarar o mutlak kaza ve kaderin olduğu gibi kalması takdirindeki zarardan daha fazla olacağından, herkes Allah’ın iradesine hoş gönülle razı olup bunu oluruna bırakmalı ve sonucunu kabullenmelidir.  

 

Muallâk kaza ise yalvarı ve yakarı vasıtasıyla savuşturulabilir mahiyettedir.

 

Tanrı’nın inayetinden umarım ki, gerek sen Ağacımın meyvesi ve gerek seninle birlikte bulunanlar onun kötü neticesinden korunmuş kalırsınız.

 

Söyle; “İlahi, İlahi! Elime Kendinden bir emanet verdin ve şimdi, Sana öyle hoş göründüğü için, onu geri çağırıp yine kendine aldın. Bunun nedenini ve nasılını sorup araştırmak ben cariyene düşmez; çünkü Sen işlerinde övülen ve buyruklarında boyun eğilensin. Ey Rabbim! Cariyen ümitlerini Senin lütuf ve inayetine bağlamıştır. O’nu Sana yaklaştıracak ve bütün âlemlerinde faydalandıracak şeye muvaffak buyur. Sen günahları bağışlayıcısın, Sen iyiler iyisisin, Senden başka buyurucu ve öncesiz bir Tanrı yoktur.

 

Ey İlahım Allah! İnsanlar önünde Senin aşk şarabını içip bütün düşmanlarına rağmen Senin birliğini tanıyan, tekliğine tanıklık eden, yaratıkların arasındaki zulümcülerin üyelerini sarsıp kibirlerini titretecek mahiyetteki şeye imanlarını itiraf etmiş ve göstermiş olan kimseleri Sen mübarekle. Tanıklık ederim ki, Senin saltanatına zeval yok, iraden ise hiç değişmez. Kendi cömertlik denizine ve inayet semana yaraşan şeyi hep Sana yönelmiş olanlara ve Senin sağlam ipine sımsıkı sarılmış olan cariyelerine takdir buyur.

 

Ey Tanrım! Sen Kendine Servet Mevlası adını veren ve tüm kullar için fakir diyen Zat’sın; nasıl ki ‘Ey iman edenler! Sizler Allah’a muhtaç yoksullarsınız, Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olan ve övülmeye hakkı olandır.’ (Fatir Suresi; 15.ayet) buyurdun. Kendi fakirliğini itiraf edip Senin zenginliğini tanımış olan bu cariyeni zenginliğinin şerefinden mahrum buyurma. Sen yüceler yücesisin, her şeyi bilicisin, hikmetliler hikmetlisisin.”

 

69.

Eşref’in annesini ve Za (Zencan) diyarında Tanrı yolunda can veren oğlunun ölümü konusunda gösterdiği zekâ ve akıl dolu cesareti hatırlayınız. Hiç şüphe yoktur ki, onun oğlu şimdi güçlü ve kudretli Tanrı’nın huzurunda, doğruluk tahtındadır.

 

Onu (Eşref) zalimce ölüme mahkûm eden küfür erbabı, belki öğütlerine ve gözyaşlarına dayanamaz da dinden döner ve bütün âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın gerçekliğini inkâr edenlere uyar diye, annesine haber yollayıp getirdiler.

 

Bu anne çocuğunu görür görmez, ona Tanrı âşıklarının ve Mele-i Ala’nın (Melekler Âlemi) yüreklerini parçalayıp onlara kan ağlatacak sözler söyledi. Dilimin söylediğini Tanrı gerçekten bilir. O Kendisi sözlerime şahittir.

 

Oğluna dönerek dedi; “Oğlum, ciğerparem! Rabbinin yolunda can vermezlik etme. Bütün yerde gökte olanların Secde Ettiği’ne imanın sakın sarsılmasın. Oğlum! Metin ol, Allah’ın Rabbin yolundan şaşma, Dünya’nın Sevgilisi’nin huzuruna koş.”

 

Bereketim, rahmetim, övgüm ve nurum bu annenin üzerine olsun. O’nun oğlunun –şu anda haşmet ve izzet çadırında oturup, yüzünün nuruyla cennet kızlarını semai odalarda, cennet ehlini cennette ve kutsiyet şehirlerinin sakinlerini şehirlerinde aydınlatan oğlunun- kaybından meydana gelen zararın diyet ve tazmini Benim üzerimedir. O’nun yüzüne bakacak bir kimse “Bu gerçekten ne güzel bir melek” demekten kendini alamaz.

 

70.

Bu yeni ve büyük Dünya Nizamı’nın etkisiyle dünyanın dengesi bozulmuştur. Bu şaşılacak derecede güzel ve eşsiz sistem vasıtasıyladır ki, insanoğlunun düzenli hayatı devrime uğramıştır. Bu sistem, gerçekten, ölümlü gözlerin eşini görmediği bir sistemdir.

Sözlerimin okyanusuna dalınız ki, sırları çözüp, derinliklerinde gizli hikmet incilerini bulabilesiniz. Bu Emrin doğruluğunu kabul etmekte bir an şüphe göstermeyiniz. Bu öyle bir Emir’dir ki, Tanrı kudretinin imkânları onun kanalıyla belirmiş ve Hakk’ın saltanatı onunla kurulmuştur. Güler bir yüzle ona koşunuz. Ezeli ve ebedi Tanrı dini budur. Arayan ona ersin, aramak istemeyen için ise “Tanrı kendi kendine yeter ve yaratıklarından müstağnidir (doydun, gönlü tok)” derim.

 

Söyle; Bu, Tanrı elinin tutmakta olduğu şaşmaz terazidir. Yerde gökte olan herkes bu terazi ile tartılıp yazgısı ona göre tayin edilir. Sadece iman ehli bu gerçeği anlayabilir. Söyle; Fakirler onunla zenginleşir, bilginler onunla aydınlanır, arayıcılar onunla Tanrı huzuruna yükselir. Sakın onu (Tanrı’nın Emri’ni) aranızda anlaşmazlık sebebi yapmayınız. Her şeye gücü yeten ve seven Rabbinizin Emri’nde dağlar gibi sabit ve metin olunuz.

 

71.

Ey dünya halkı! Cemalimin Güneşi batıp, çadırımın seması gözlerinizden gizli olunca, mustarip olmayınız. İnsanlar arasında Emrimi ilerletmeye ve kelimemi yüceltmeye kalkınız. Biz her zaman sizinle beraberiz ve sizi gerçek kudretiyle teyit ederiz. Biz gerçekten Mutlak Muktediriz. Her kim Beni tanımış ise ayaklanır ve bütün yer ve gök kuvvetlerine meydan okuyacak bir azim, zekâ ve aklı dolu bir cesaretle Bana hizmet eder.

 

Dünya milletleri derin uykudadır. Uykularından uyanacak olsalar, büyük bir özlemle, bilici ve hikmetli Tanrı’ya doğru koşarlar, Mevlaları kendilerini tek bir kelimeye muhatap kılmak suretiyle ansın diye sahip oldukları her şeyi ve hatta bütün hazinelerini bile feda ederlerdi. Hiçbir yaratık gözünün görmediği ve içindekileri yine ancak kendi muktedir ve müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) Nefsinin bildiği bir levihte yazılı gizli şeylerin ilmine vakıf olan Zat işte size böyle öğretiyor. Nefislerinin kötü arzularını tatmin yolunda öyle sarhoşturlar ki, her bir yandan “Benden başka güçlü ve hikmetli Tanrı yoktur.” diye seslenen Varlık Mevlasını tanımaktan acizdirler.

Söyle; sahip olduğunuz şeylere sevinmeyiniz. Bu gece sizin olan bu şeylere yarın başkaları sahip olacaktır. Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Kimse sizi böyle sakındırıyor. Söyle; elinizdekinin daima elinizde kalacağından emin misiniz? Hayır, rahman olan Nefsime yemin olsun ki, hayır! Ömrünüzün günleri yel gibi geçiyor, sizden öncekilerin debdebe ve haşmeti dürüldüğü gibi sizin debdebe ve haşmetiniz de dürülecektir. Düşününüz ey kavim! Geçmiş günleriniz, kaybolmuş asırlarınız nerede? Ne mutlu Tanrı zikrine adanan günlere! Ne mutlu Hikmetlilerin övgüsüyle geçirilen saatlere! Hayatıma yemin olsun! Ne şevketlilerin şevketinde, ne zenginlerin zenginliğinde ve ne de günahkârların etki ve hâkimiyetinde kalıcılık vardır. O’nun tek bir kelimesiyle hepsi son bulur. O güçlüdür, zorlayıcıdır, kudretlidir. İnsanlarının sahip oldukları dünyevi şeylerin ne faydası var? Onlar cidden işlerine yarayacak şeyi yüzüstü bırakmışlardır. Yakında uykularından uyanacaklar ve o zaman, Aziz ve Hamid (övgüye değer) olan Rablerinin günlerinde elden kaçırdıkları şeyi bulamayacaklardır. Bilseler, isimleri O’nun tahtı önünde anılsın diye varlarından yoklarından vazgeçerlerdi. Onlar, cidden, ölülerden sayılır.

 

72.

Huzurumun celali çekilip beyanımın denizi sükûnet bulunca (Hz.Bahaullah kendi Sudu’ndan söz etmektedir) mustarip olmayınız. Huzurumda bir hikmet, yokluğumda ise, sırrını eşsiz ve bilici Tanrı’dan başka kimsenin bilmediği başka bir hikmet vardır. Emin olunuz ki, Biz size Ebha Melekûtumuzdan bakacak ve Emrimizin zaferi için ayaklananlara Mele-i Ala (Melekler Âlemi) askerleri ve Tanrı tahtına yakın duran meleklerin bir alayıyla yardım edeceğiz.

 

Ey dünya halkı! Hak şahittir ki, Rabbinizin ağzından çıkan sözlerin tatlılığı kayalardan suları taze ve tatlı tatlı akan nice ırmaklar fışkırttığı halde, sizler hala uykudasınız. Elinizdekini atınız, feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanatlarıyla yaratık ötesine uçup yükseliniz. Kaleminin hareketiyle insan ruhunu dönüşüme uğratan Yaratıklar Mevlası size böyle buyuruyor.

 

Rabbi Ebha’nızın size nasıl bir yücelikten seslendiğini biliyor musunuz? İsimlerin Mevlası olan Rabbinizin buyruğuna aracılık eden Kalem’i tanıdığınızı mı sanıyorsunuz? Hayatıma yemin olsun ki hayır! Tanımış olsaydınız, dünyadan el çeker, bütün kalbinizle Dünya’nın Sevgilisi’nin huzuruna koşardınız. Ruhlarınız O’nu sözlerini işitmekle, şu küçücük dünya şöyle dursun, Büyük Dünya’yı bile çalkalayıp altüst edecek şiddette bir cezbeye tutulurdu! Şükredenlerden olasınız diye, inayetimin eseri olarak, rahmetimin semasından cömertlik sağanaklarını üzerinize işte böyle boşalttırdık.

 

Şehvani arzular ve bozuk meyiller aranızda anlaşmazlık çıkarmasın. Bir elin parmakları, bir vücudun uzuvları gibi olunuz. Vahiy Kalemi size işte böyle öğüt veriyor. N’olaydı inananlardan olsaydınız!

 

Tanrı’nın merhamet ve bağışlarını göz önünde bulundurunuz. Kendisi bütün mahlûkatından müstağni (doygun, gönlü tok) bulunduğu halde sizin kendi iyiliğiniz için size bu öğütleri veriyor. Ne sizin kötü amelleriniz Bize bir zarar verir, ne de iyi amellerinizin Bize bir faydası var. Her akıl ve basiret sahibi buna tanıklık eder.

 

73.

Şurası apaçıktır ki, Tanrı İsim ve Sıfatlarının Mazharları’nın gerçeklerini görünür görünmez tüm yaratıklardan gizleyen perde yırtılınca, Tanrı’nın izinden, bizzat Tanrı’nın bu izler içerisine koyduğu izden başka bir şey kalmaz. Bu iz, yerde ve gökte bulunanların efendisi olan Allah’ın Rabbin istediği müddetçe bakidir. Bütün yaratıklara böyle nimetler bağışlanınca, varlığı ve yaşayışı yaratılışın ilk maksat ve gayesini teşkil eden hakiki müminin kıymetinin ne kadar yüce olması gerektiğini düşünün. İnanç kavramı, başı bulunmayan bir başlangıçtan beri sürüp geldiği ve sonu bulunmayan bir sona kadar sürüp gideceği gibi, gerçek inanç sahibi de onun gibi bitmezliğe kadar yaşayacaktır. Tanrı kaldıkça o da kalacaktır. O, Tanrı’nın görünmesiyle görünür, Tanrı’nın emriyle gizlenir. Ölümsüzlük illerinin en yüce konakları, Tanrı’ya ve ayetlerine cidden inanmış olanlara mukadderdir. Ölüm o makama asla ulaşamaz. Tanrı’ya karşı beslediğin sevgide sebat gösterip bu gerçeği iyice kavrayabilmen için işte seni Rabbinin bu ayetlerine muhatap tuttuk.

 

74.

Anlamak isterseniz size bir gerçek söyleyeyim. Tanrı’nın ağzından çıkan her bir kelimede, her insanın vücuduna yeni bir ruh üfleyecek gizli bir kudret vardır. Bu dünyada size hayranlık veren ne kadar eser varsa hepsi Tanrı’nın her iradenin üstünde olan iradesinden, O’nun şaşılacak derecede güzel ve bozulmaz kararından doğmuştur. Sadece bir “Sani” (sanatkâr) kelimesinin dudaklarından dökülüp insan cinsine görünmesiyle beraber, birbirini izleyen asırlar boyunca, insan elinin yaratabileceği türlü türlü sanatların husulüne imkân veren bir kudret boşalır. Bu, doğruluğunda şüphe olmayan bir gerçektir. Gerçekten, bu parlak kelime ağızdan çıkar çıkmaz, ondaki canlandırıcı enerjiler bütün yaratıklar içerisinde faaliyete geçer, bu gibi sanatların oluşma ve gelişmesine yarayan vasıta ve aletleri meydana getirir. Bugün şahidi olduğunuz bütün bu hayret verici başarılar, doğrudan doğruya bu ismin görünmesinin sonuçlarıdır. İnanınız ki, gelecek günlerde evvelce işitmediğiniz şeyler göreceksiniz. Tanrı Levihi’ndeki hüküm ve karar işte böyledir. Bunu gözleri keskin olanlardan başka kimse anlayamaz. Aynı şekilde, Âlim (her şeyi bilici) sıfatıma işaret eden kelime ağzımdan çıkar çıkmaz, her bir yaratık kendi beceri ve yeteneğine göre, insanı hayrette bırakacak bilgilere hamile kalır ve zamanı gelince güçlü ve bilici Tanrı’nın emriyle onları zuhur sahasına çıkarır. Bil ki; Tanrı kudretinin buna benzer bir görünümü, diğer her bir İsmin ortaya çıkmasına eşlik eder. Tanrı’nın ağzından çıkan her bir harf gerçekten bir ana harf, Vahiy Kaynağı’nın her söylediği kelime bir ana kelime ve O’nun levihi bir ana levihtir. Ne mutlu bu gerçeği anlayana!

 

75.

Gözlerinizi körleştirmiş olan kalın perdeleri ismimle yırtınız. Tanrı birliğine imanınızdan kaynaklanan kuvvetle, taklit putlarını kırınız. Sonra, Rahman’ın kutlu rıza cennetine giriniz. Ruhlarınızı, Tanrı’ya yabancı her şeyden temizleyiniz. O’nun büyük ve zorlu Zuhuru’nun çerçevesi içinde, O’nun yüce ve yanılmaz otoritesinin gölgesi altında, ebedi istirahatın mutluluğunu tadınız. Bencil arzularınızın kalın perdesine bürünmeyiniz; çünkü ben eserimin üstünlüğünün ortaya çıkması için her birinizi mükemmel yarattım. Bundan dolayı herkes celal (büyüklük, ululuk) sahibi Tanrı’nın cemalini kendisi takdir edecek durumdadır. Bu kabiliyet onda olmasaydı kusurlarından nasıl sorumlu tutulabilirdi? Bir kimse mahşer günü Tanrı huzurunda dururken “Niçin Güzelliğimi inkâr edip Nefsimden yön çevirdin?” sorusuna maruz kalır da o kimse “Herkes doğru yoldan sapıp hiçbir kimse Hakk’a yönelmek istemediği için ben de onlara uyarak Ezeli Güzelliği tanımakta kusur ettim” cevabını verirse böyle bir savunma şüphesiz reddedilir; çünkü hiçbir kimsenin imanı başkalarının imanına bağlı değildir.

 

Bu, Zuhurumun sinesinde saklı gerçeklerden biridir. Bütün semavi kitaplarda kaydettiğim, Azamet Dili’ne söylettiğim, Kudret Kalemi’ne yazdırdığım bir gerçektir. Bunun üzerinde derin derin düşününüz; düşününüz ki, İlahi hikmetin bu son bulmaz yüce levihte açık ve temkinli bir ifade ile anlattığım inceliklerini ve saçtığım semavi bilgi mücevherlerini, hem iç hem dış gözünüzle görüp keşfedebilesiniz. Düşününüz ki, Arş-ı Ala’dan, Sidret’ül-münteha’dan (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın zat âlemidir), ebedi izzet ve celal (büyüklük, ululuk) meskeninden uzak düşmeyesiniz.

 

Tanrı’nın alametleri yaratıklarının eserleri arasında gün gibi aşikârdır. O’ndan meydana çıkan her şey, insanların uydurduğu şeylerden daima ayrı ve üstün tutulmuştur. O’nun bilgi semasından nice ilim ve hikmet güneşleri doğmuş, Kaleminin cennetinden Rahman’ın nice diriltici rüzgârları insan ruh ve kalbi üzerine durmadan esmiştir. Ne mutlu bu gerçeği tanıyanlara!

 

76.

Ey kulum! Yanaşılmaz ve Ulu Rabbinin Arş’ından sana indirilmekte olan şeye kulak ver. O’ndan başka Tanrı yoktur. Yaratıklarını Rahim ve Rahman’ı tanımaları için yoktan var etti. Elçilerini bütün milletlerin şehirlerine göndererek, Onları insanlara Rızvan’ın müjdesini vermeye, daimi emniyet limanına –ebedi kutluluk ve sonsuz izzet makamına- çekmeye memur buyurdu.

 

Kimisi Tanrı’nın doğru yolu gösteren ışığı ile doğru yola kılavuzlanarak O’nun mukaddes katına girdiler ve bengisuyunu (abıhayat; ölümsüzlük suyu) tevekkül eliyle içip O’nu gerçekten tanımış ve O’na gerçekten inanmışlar takımına katıldılar. Kimisi ise O’na baş kaldırıp, güçlü, kuvvetli ve hikmetli Tanrı’nın ayetlerini reddettiler.

 

Devirler birbirini kovalayarak, nihayet bu Günler Günü’ne, Beyan Güneşi’nin rahmet ufkundan doğduğu Gün’e, Cemal-i Ebha’nın Ali Muhammed Bab’ın (Hz.Bab) şahsında parıldadığı güne geldi dayandı. O (Hz.Bab) kendi Emrini açıklayınca, bütün millet O’na karşı ayaklandı. Kimisi O’nun için “güçlü ve öncesiz Tanrı’ya iftira ediyor” dedi. Kimisi, ulemadan birinin dilinden kendi kulaklarımla işittiğim gibi, O’na delilik isnat etti. Başkaları, O’nun “Tanrı’nın Sözcülüğü” iddiasını şüphe ile karşılayarak O’nu Kadir-i Mutlak’ın sözlerini çalmak ve onlara aykırı bir mana vererek kendi sözlerine karıştırmakla itham ettiler. Onlar kendi makamlarında sevinedururken, Azamet Gözü onların bu boş lakırdılarına ağlıyordu.

 

O, halka şöyle hitap ediyordu; “Ey kavim! Ben size geçmiş atalarınızın Rabbi olan Rabbiniz Allah’tan başka bir haber getiriyorum. Gözünüz elinizde olan şeylerde olmasın. Gözünüz, Allah’ın size indirdiği şeylerde olsun. Anlayışınız varsa, bu sizin için dünyaya bedel bir nimettir. Gerçeğin, şaşmaz gerçeğin nazarınızda ortaya çıkması için Tanrı’nın elinizdeki delil ve kesin kanıtlarını gözden geçirip bugünkü İlahi Zuhur’a tatbik ediniz. Ey halk! Şeytana uymayınız, Rahman’ın dinine sarılınız, ciddi inananlardan olunuz. Tanrı Mazharını tanıyamadıktan sonra insana neyin faydası var? Hiçbir şeyin… Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, hikmetliler hikmetlisi Nefsim buna şahittir.”

 

O öğüt verdikçe onların düşmanlıkları arttı. Nihayet insanlığın yüzünü kızartacak bir zulüm ve acımasızlıkla O’nu öldürdüler. Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!

 

Az kimse O’na iman etti; şükreden kullarımızın sayısı azdır. Her levihinde –hatta diyebilirim ki hayranlık verici yazılarının hemen her ibaresinde- Mevud (Vaat edilmiş) Zat’ın zuhurunda, yerde olsun gökte olsun, hiçbir şeyin O’na inanmalarına engel olmaması gerektiğini kendi müminlerine tembih ve tavsiye etti.  “Ey kavim” diyordu “Ben kendimi O’nun zuhuru için gösterdim, kitabım Beyan’ı O’nun Emrini ispat için size indirdim. Tanrı’dan korkunuz, Kuran ehlinin Benimle mücadele ettiği gibi siz de Onunla mücadele etmeyiniz. Sesi ne zaman kulağınıza gelirse hemen O’na koşup dediğini yapınız. Sizden önce gelip gidenlerin bütün delil ve kesin kanıtlarını da ileri sürseniz faydası yoktur. Ondan başkasının size bir faydası olamaz.”

 

Birkaç yıl sonra Tanrı hükmünün seması yarılıp, Bab’ın Cemali Tanrı isimlerinin bulutlarında –ve bu defa yeni bir giysiye bürünmüş olarak- görününce, bu aynı adamlar, nuruyla âlemleri aydınlatan Kimse’nin aleyhine ayaklandılar; hem de ne ayaklanış! O’nun ahdini bozdular, O’nun doğruluğunu inkâr ettiler, Onunla mücadeleye giriştiler, ayetlerine dil uzattılar, kesin kanıtını reddettiler ve bu suretle küfürcülere katıldılar. Sonunda O’nun hayatına bile kastettiler. İşte açık bir sapkınlık içerisinde olanların hal ve şanı!

 

Nihayet maksatlarına erişemeyeceklerini anlayınca fesatlığa başladılar. Bakınız Tanrı Emri’ni zedelemek ve lekelemek gayesiyle O’nun şahsına karşı her an nasıl yeni yeni fesatlar kuruyorlar. Söyle; Vay olsun size! Tanrı’ya yemin olsun ki, çevirdiğiniz dolaplar yüzünüzü kızartmaktan başka bir şeye yaramaz. Rahman olan Allah’ınız Rab, yaratıklarından pekâlâ müstağni (doygun, gönlü tok) kalabilir. Hiçbir şey O’nun sahip olduğu şeyleri arttırıp eksiltemez. İman ederseniz sizin kendi yararınıza, iman etmezseniz sizin kendi zararınıza… Küfür ehli hiçbir zaman O’nun eteğini kirletemez.

 

Ey Tanrı’ya inanan kulum! Kadir-i Mutlak hakkı için! Başıma gelenleri sana anlatacak olsam, insan ruh ve aklı, olanların ağırlığı altında ezilir. Bu sözüme Tanrı kendisi tanıktır. Uyanık ol, bu adamların izinden yürüme. Mevla’nın Emri üzerinde uzun boylu düşün. Rabbini başkaları vasıtasıyla değil, yine Kendisi vasıtasıyla tanımaya çalış; çünkü O’ndan başkasının sana bir faydası dokunamaz. Dikkatle bakarsan, bütün yaratıkların bunu teyit ettiğini görürsün.

 

Nurlular nurlusu ve güçlüler güçlüsü Rabbinin izniyle perde arkasından çıkarak yerde ve gökte bulunanların önünde, yanaşılmaz ve yüceler yücesi Rabbinin ismiyle ölümsüzlük kadehini al, hiç durmadan doya doya iç. Allah’a yemin olsun ki, dudakların kadehe dokunur dokunmaz, Mele-i Ala (Melekler Âlemi) “Afiyetler olsun sana, ey Tanrı’ya gerçekten inanmış olan kimse!” diye seni alkışlayacak, ötede Ölümsüzlük Şehirleri’nin sakinleri “Ne mutlu sana, sen ey O’nun aşkının badesini içen!” diye haykıracak, Azamet Dili ise “Büyüktür seni bekleyen mutluluk, ey kulum! Sen, yerde gökte bulunan her şeyden müstesna olmak üzere, hiç kimsenin eremediğine erdin” diye seni selamlayacaktır.

 

77.

Şimdi insanın yaratılışı hakkındaki sorunuza gelelim. Bil ki; bütün insanlar müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın yaptığı tabiatta yaratılmışlardır. Her bir yaratığa Levih-i Mahfuz’da (Korunmuş Levha; Allah tarafından takdir olunan şeylerin yazılı bulunduğu levha) yazılı olduğu üzere ezelden bir ölçü tayin ve takdir buyrulmuştur. Fakat sizin gizli halde sahip olduğunuz her şey sizin kendi isteğinizle tecelli eder. Sizin kendi eylemleriniz buna tanıklık eder. Mesela, Beyan’da (Hz. Bab’ın Kutsal Kitabı) insanlara yasak edilen şeyleri göz önüne getiriniz. Tanrı, o kitapta, istediğini kendi iradesiyle helal ve istediğini kendi saltanatının kudretiyle haram kılmıştır. O kitabın metni buna tanıktır. Siz tanıklık etmez misiniz? Fakat insanlar bile bile onun şeriatını bozmuşlardır. Bu hareket Tanrı’ya mı atfedilmeli yoksa kendilerine mi? Hükmünüzde insaflı olunuz. Her iyi şey Allah’tan, her kötü şey sizin kendinizdendir. Anlamayacak mısınız? Sizde anlamak kabiliyeti olsa bu gerçeğin bütün mukaddes kitaplarda bildirilmiş olduğunu görürsünüz. Yapmayı düşündüğünüz her davranış, O’na, yapılmış gibi, ayandır. O’ndan başka Tanrı yoktur. Bütün yaratık alemi ve dünya saltanatı Onundur. Her şey O’nun için açıktır, her şey O’nun kutlu ve gizli levihlerinde yazılmıştır. Bununla beraber, sizin bir olayı olmasından önce bilmeniz veya bir olayın olmasını istemeniz onun olmasına sebep oluşturmadığı gibi Allah’ın insanlardan sadır olacak her ameli ezelden bilmesi de onların olmasına sebep oluşturmaz.  

 

78.

Yaratılışın başlangıcını soruyorsun. İyice bil ki, Tanrı’nın yaratık âlemi ezelden beri mevcut olmuş ve ebediyete dek mevcut olacaktır. Başlangıcına başlangıç, sonuna son yoktur. O’nun “Yaratıcı” adı bir yaratılış olmasını gerektirir, nasıl “İnsanların Rabbi” unvanı insanın mevcudiyetine işaret ederse…

 

“Başlangıçta Tanrı vardı ve O’nu tanıyan bir yaratık yoktu” ve “Yalnız Rab vardı ve O’na tapacak kimse yoktu” gibi eski peygamberlere atfedilen sözlerin anlamı açık olup hiçbir zaman yanlış anlamaya izin vermemelidir. “Allah yalnızdı, O’ndan başkası yoktu. Nasıl idiyse hep öyle kalacaktır” (Hz. Muhammed’in bir hadisi) buyruğu da bu gerçeği teyit eder. Her görür göz sahibi kolayca teslim eder ki, bugün Hak zahir olduğu halde O’nun celalini (büyüklüğünü, ululuğunu) görüp tanıyan kimse yoktur. Bu, İlahi Varlığın oturduğu Mesken Kendisinden başkalarının ilim ve algılayışından çok üstün demektir. İmkân âleminde dile gelebilen veya anlaşılabilen her şey doğası gereği kendisine konulan sınırları hiçbir koşulda aşamaz. Onları aşan bir kuvvet var ise, o da Tanrı’dır. O, gerçekte, ezelden beri mevcuttur. Ona eş veya ortak yoktur ve olamaz. Hiçbir isim O’nun ismiyle kıyaslanamaz. Kalem O’nun doğasını tariften aciz, dil O’nun celalini (büyüklüğünü, ululuğunu) tasvir için yetersiz. O, ilelebet, Kendisinden başka hiçbir şeyin akıllarına sığmaz derecede üstte kalacaktır.

En büyük Tanrı Mazharı’nın kendisini insanlara gösterdiği saati göz önüne getiriniz. Ezeli Varlık, o saat çalmazdan önce, henüz hüviyetini örten örtüyü kaldırıp ağız açmamışken hiçbir insanoğlu tarafından tanınmadığı bir dünyada, O Kendisi Her Şeyi Bilici idi. O, gerçekten, yaratık âlemi olmayan Yaratıcıdır, Emrini açıklamasından hemen öncesinde her bir yaratık ruhunu Tanrı’ya teslim edecektir. Gerçekten de bugün, “Bugünde padişahlık kimindir?” sorusunun sorulup cevap verecek kimsenin bulunmadığı gündür.

 

79.

Tanrı âlemlerini soruyorsun. İyice bil ki, Tanrı’nın âlemleri sayılamaz ve ölçülemez. Onların sayısını her şeyi bilen hikmetli Tanrı’dan başka kimse bilemez, anlayamaz. Uykudaki halini göz önüne getir. Uyku hali Tanrı’nın insanlar arasındaki işaretlerinin en gizemlisidir. İyice düşünülürse bunun böyle olduğu görülür. Rüyanda gördüğün şey aradan hayli zaman geçtikten sonra gelip çıkıyor. Rüyada iken gördüğün âlem yaşamakta bulunduğun şu âlemin aynısı olsaydı, o rüyada meydana gelen şeyin, tam oluş anında, bu dünyada da gerçekleşmesi gerekirdi. Bu böyle olsaydı sen kendin bunu görür, tanık olurdun. Öyle olmadığına göre, yaşamakta bulunduğun şu âlemin rüyada gördüğün âlemden ayrı ve başka olduğu sonucu ortaya çıkar. Rüya âleminin ne başlangıcı ne de sonu vardır. Rüya âleminin, Aziz ve Mecid (ulu, şanlı) Allah’ın emriyle, senin kendinde mevcut bir iç âlem olduğunu iddia edersen doğruyu söylemiş olursun. Ruhun dünya ile bağlarını koparıp uyku sınırlarını aşarak, Tanrı’nın yardımıyla, bu dünyanın içinde gizli bir dış âleme intikal ettiği iddiası da aynı derecede doğrudur. Gerçek söylüyorum; yaratılış sahası bu dünyadan başka dünyaları ve bu yaratıklardan başka yaratıkları da çerçevesi içine alan uçsuz bucaksız bir sahadır. Bu âlemlerin her birinde kendi araştırıcı ve hikmetli Nefsinden başka kimsenin araştıramayacağı şeyler mukarrer (kararlaşmış, şüphesiz, bildirilmiş) ve mukadderdir. Sana açıkladığımız şeyler üzerinde derinliğine düşün ki âlemlerin Mevlası olan Rabbin Allah’ın maksadını keşfedebilesin. Bu sözlerde İlahi hikmet sırları saklıdır. Sözlerimizle yaratılanların işledikleri işler Bizi öyle kederlendirmiştir ki, bu konu üzerinde bundan fazla durmayacağız. Sesimizi işitmek isteyenler işitsin.

 

80.

Tanrı elçi ve seçkinlerinden başka insanların da öldükten sonra bu dünyadaki kişilik, karakter, şuur ve algılama yeteneklerini koruyup korumayacaklarını soruyorsun. Diyorsun ki; eğer evetse, nasıl oluyor da baygınlık ve şiddetli hastalık gibi nispeten küçük sorunlar bile insanoğlunun ruhi melekelerini etkileyerek onun şuur ve algılama yeteneğini yok edebiliyor da bütün bedenin çürüyüp parçalarının dağılması demek olan ölüm onun algılayışını tahrip etmekten ve şuurunu söndürmekten aciz kalıyor? Organları çürüyüp dağılan bir şuur ve karakterin devamı nasıl düşünülebilir?

 

Bil ki, insan ruhu bedeni ve fikri arızalardan arınmıştır. Hastanın zayıflık alametleri göstermesi ruhu ve bedeni arasına giren bir takım engellerden ileri gelir, çünkü ruh bedene gelen hastalıklardan etkilenmez. Lambanın ışığını göz önüne getir. Dışarıdan bir nesne onun verdiği aydınlığa engel olsa da ışığın kendisi aynı kuvvet ve şiddetle parlamaya devam eder. Bunun gibi insan vücuduna bulaşan her hastalık, ruhu kendi iç kuvvet ve kudretini göstermekten alıkoyan bir engeldir. Fakat ruh bedenden ayrılınca, bu dünyadaki hiçbir kuvvetle kıyaslanamayacak bir üstünlük ve etki gösterir. Her temiz ve ahlaklı ruh, büyük kudret kazanarak, tarif edilmez bir mutluluğa kavuşur.

 

Bir kabın altına konulan lambaya bakınız. Işığı parlar, fakat göze görünmez. Bunun gibi, bulutla örtülen güneşi gözünün önüne getir. Gerçekte bu ışık kaynağı değişmemiş olduğu halde parıltısı eksilmiş gibi görünür. İnsan ruhu güneşe, yeryüzünde olan her şey ise bedene benzer. Araya dışarıdan bir engel girmedikçe beden ruhun ışığını tamamıyla yansıtır, onun kuvvetiyle desteklenir durur. Araya bir perde girince o ışığın parlaklığı azalmış [gibi] görünür.

 

Tamamıyla bulutların arkasına gizlenmiş olan güneşi tekrar gözünün önüne getir. Dünya hala onun ışığı ile aydınlanıyor olsa da aldığı ışığın miktarı bir hayli azalmış olacaktır. Bulutlar dağılmadıkça güneş bütün parlaklığıyla parlayamaz. Bulutun varlığı veya yokluğu güneşin kendi parlaklığı üzerinde etkili değildir. İnsan ruhu, bedeni aydınlatan ve besleyip büyüten güneştir. Bu böyle bilinmelidir.

 

Oluşumundan önce ağacın içerisinde gizli olan meyveyi düşün. Ağaç parça parça doğransa bile meyveden bir iz veya en ufak bir parça bulunamaz. Zamanı gelince ise, gördüğün gibi, bütün güzellik ve olgunluğuyla meydana çıkıp görünür. Hatta bir kısım yemişler, ancak dallarından ayrıldıktan sonradır ki tam bir olgunlukla açığa çıkabilirler.

 

81.

İnsan ruhunu ve onun ölümsüzlüğünü soruyorsun. Bil ki, ruh bedenden ayrıldıktan sonra ilerleye ilerleye en sonunda, asırların ve devirlerin gelip geçmesinden veya dünyevi olaylardan etkilenmeyecek bir şekilde, Tanrı’nın katına erişir. Allah’ın melekûtu, saltanatı, kudreti ve iktidarı süresince o da kalıcı olur. Kendisinden Allah’ın eserleri, sıfatları, inayet ve lütufları zuhura gelir. Kalemim bu makamı ve bu makamın yüceliğini hakkıyla tarif ve tasvire gelince hareketsiz kalır. Ruh, Tanrı’nın inayetiyle, dil ile anlatılamayacak ve dünyevi hiçbir şeyle anılamayacak bir makam ile şereflenir. Ne mutlu o ruha ki, insanların zan ve şüphelerinden arınmış olarak bedenden ayrılır. Böyle bir ruh, Rabbin iradesine göre hareket edip En Yüksek Cennet’e girer. Cennet kızları ve semavi köşklerin sakinleri onun çevresinde döner, Tanrı’nın nebi ve velileri ile görüşür ve onlarla konuşarak âlemlerin Rabbi olan Allah’ın yolunda başına gelenleri anlatır. Böyle bir ruha Arş’ın ve yerin Rabbi olan Allah’ın âlemlerinde kendisine mukadder olan makam söylenecek olursa muhakkak o yaklaşılmaz, yüce, mukaddes ve nurlu makamın özlemiyle derhal tutuşup yanar. Ruhun ölümden sonraki mutluluğu hayal edilemez, aslında bunun insanlara tamamıyla açıklanması da doğru ve dinen uygun değildir. Tanrı’nın peygamber ve nebileri insanlığın Tanrı yoluna kılavuzlanması maksadıyla gönderilmişlerdir. Gaye, insanların ölüm saatinde tam bir temiz yüreklilik ve feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) içerisinde Hak Taala’nın Arş’ına yükselmelerini sağlayacak bir terbiye görmeleridir. Hayatıma yemin olsun ki, bu ruhlardan yayılan ışık, dünyanın ilerlemesinin ve milletlerin yükselmesinin sebebidir. Onlar varlık dünyasını mayalayan maya, dünyada görülen güzel sanatların ve acayip şeylerin ilham edicisidirler. Bulut onlar sayesinde yağmur yağdırır, toprak onlar yüzünden meyve verir. Sebepsiz, nedensiz, hareketsiz hiçbir şey yoktur. Feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) timsali olan bu ruhlar varlık âleminde en büyük iç tepki olagelmiş ve olmaya devam edeceklerdir. Bu dünya ile öbür dünya arasındaki fark, rahim âlemi ile bu âlem arasındaki fark gibidir. Ruh Tanrı katına varınca ölümsüzlüğüne, semavi meskenine yaraşır bir şekilde girdirilir. Bu ölümsüzlük zamanî ölümsüzlüktür, Kişisel Ölümsüzlük (Mutlak Mevcudiyet) değildir; çünkü birincisi mutlak değil muhtemeldir, çünkü bir sebep sonucunda ortaya çıkar, ikincisi ise sebepten bağımsızdır. Kişisel Ölümsüzlük (Mutlak Mevcudiyet) Allahütealâ’ya özgüdür. Ne mutlu ariflere! Peygamberlerin yaşayış ve davranışlarını inceleyecek olursan, bu dünyadan başka dünyaların da mevcut bulunması gerektiği sonucuna varırsın. Gerçek ilim ve hikmet sahiplerinin çoğu, Hikmet (Filozoflar) Levihi’nde En Yüce Kalem’den nazil olduğu üzere, semavi kitaplarda yazılı şeyleri tasdik etmişlerdir. Tabiattan başka bir şey tanımayan materyalistler bile kendi eserlerinde peygamberlerin büyüklüğünü kabul ederek, onların sadece insanları terbiye etmek amacıyla cennet ve cehennemden, ödül ve cezadan bahsettiklerini söylemişlerdir. Demek ki, herkes, kanı ve görüşü ne olursa olsun, Tanrı peygamberlerinin üstünlüğünü tanımıştır. Bu Mücerret (saf, katışıksız, yalın, soyut) Cevherlere kimisi filozof, kimisi Tanrı’nın vahiy vasıtası demişlerdir. Bu vasıfta olan kimseler Tanrı âlemlerini bu dünyevi âlemle sınırlı bilselerdi hiç kendilerini düşman eline teslim eder, başka hiçbir insanoğlunun çekmediği bunca zahmet ve sıkıntılara hoş gönülle katlanırlar mıydı?

 

82.

İnsan ruhunun doğasını soruyorsun. Bil ki, özüne büyük âlimlerin akıl erdiremediği ve sırrını en keskin zekâların bile çözmekten aciz kaldığı insan ruhu, Tanrı’nın bir izi, bir işaretidir. Bütün yaratıklar içerisinde, Yaratıcısı’nın üstünlüğünü ilk ilan eden, izzetini ilk tanıyan, gerçeğine sarılan ve önünde ilk secdeye varan odur. İnsan ruhu sadakatle Tanrı’ya sarılırsa, O’nun nurunu aksettirir ve eninde sonunda O’na döner. Yaratıcısı’na sadakatte kusur ederse kendi nefis ve havasının esiri olarak sonunda bunların derinliklerinde çöker kalır.

 

Bugün halkın şüphe ve vehimleriyle sürüklenerek Ezeli Hakikat’ten yön çevirmeyen, din adamları ve yöneticilerin kopardığı yaygaralara kapılarak O’nun Emrini kabulden geri durmayan herkes, insanların Rabbi olan Tanrı’nın en kudretli işaretlerinden ve En Yüce Kalem tarafından Tanrı kitabına kaydedilen isimlerden biri sayılır. Ne mutlu o kimseye ki böyle bir ruhun gerçek içeriğini tanır, makamını teslim edip faziletlerini keşfeder.

 

Eski kitaplarda, “emare”, “levvame”, “mülheme”, “raziye mütmainne”, “merziye” gibi, ruhun geçirdiği birçok aşamadan bahsedilir. En Yüce Kalem bunların üzerinde durmak istemez. Bugün, alçakgönüllülükle Tanrısı ile beraber yürüyüp O’na sarılan her ruh, kendisini bütün iyi isim ve makamlarla şereflenmiş bulur.

 

 

 

İnsan uyurken ruhunun herhangi dış bir faktörden ciddi şekilde etkilendiği iddia edilemez. Onun asli hal ve karakterinde değişiklik olmaz. İşleyişinde meydana gelen herhangi bir değişim dış sebeplerde aranmalıdır. İnsan ruhunun çevresinde, algı ve anlayışında görülen değişimler, hep bu dış etkilere bağlanmalıdır.

 

İnsan gözünü göz önüne getiriniz. Kendisinde bütün yaratıkları görme yeteneği bulunmasına rağmen en ufak bir sorun onu herhangi bir şeyi görme imkânından mahrum kılacak derecede körleştirir. Bu sebepleri yaratan Sebepler Sebebi’nin, varlık dünyasındaki her değişim ve değişikliği bunlara bağlı kılan Kimse’nin İsmi aziz olsun. Bu evrendeki her yaratık, ancak O’nun irfanına (manevi anlayışına) açılan bir kapı, O’nun saltanatının bir işareti, O’nun isimlerinin bir görünüşü, O’nun haşmetinin bir izi, O’nun kudretinin bir belirtisi, O’nun doğru yoluna ileten bir kılavuzdur.

 

Gerçek söylüyorum; insan ruhu, özünde, Tanrı’nın işaretlerinden bir işaret, sırlarından bir sırdır. İnsan ruhu, Kadir-i Mutlak’ın zorlu izlerinden bir izdir, Tanrı âlemlerinin gerçekliğini ilan edip duran müjdecidir. Onun içerisinde dünyanın şu anki durumuyla anlamaktan tamamıyla aciz bulunduğu bir şey saklıdır. Allah’ın, bütün kanunlarına sinmiş Nefsinin görünüşünü düşün ve sonra O’nu, Tanrı’ya isyan eden, insanları İsimlerin Rabbi’nden uzaklaştıran, onları şehvet ve kötülük peşinden koşturan o alçak ve şehvani tabiatla karşılaştır.

 

Bana ruhun bedenden ayrıldıktan sonraki halini de sormuşsun. İyi bil ki, bir insanın ruhu Tanrı’nın yollarında yürümüş ise muhakkak suretle tekrar dönüp Sevgili’nin celaline (büyüklüğüne, ululuğuna) kavuşur. Hakk’a yemin olsun ki, böyle bir ruh dile ve kaleme gelmez bir makama erer. Allah’ın Emri’ne sadık kalıp O’nun yolunda sebat ve istikamet göstermiş olan ruh, bu ölümlü dünyadan ayrıldıktan sonra öyle bir kudret kazanır ki, Kadir-i Mutlak’ın yaratmış olduğu bütün âlemler ondan istifade edebilir. Böyle bir ruh, Manevi Padişah’ın ve İlahi Mürebbi’nin izin ve iradesiyle, varlık dünyasını mayalayan temiz bir maya rolünü oynar, dünyadaki sanat ve harikaların ortaya çıkmasına vasıta olan kudreti verir. Hamur, ekşimek için mayaya muhtaçtır. Feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) timsali olan ruhlar bu dünyanın mayasıdır. Düşün ve müteşekkir ol.

 

Bu konuya birkaç levihimizde temas ederek insan ruhunun gelişmesindeki çeşitli aşamaları açıkladık. Gerçek söylüyorum, insan ruhu giriş çıkıştan arınmıştır. Sakin olmakla beraber hareketli, hareketli olmakla beraber sakindir. O, aslında, hem şartlara bağlı bir dünyanın varlığına hem de başı ve sonu olmayan bir âlemin gerçekliğine tanıklık eder. Bak, gördüğün rüya birkaç yıl geçtikten sonra gözlerinin önünde tekrar nasıl canlanıyor. Rüyada sana görünen âlemin ne garip bir sır olduğunu göz önüne getir. Tanrı’nın özüne akıl ermeyen hikmetini düşünüp türlü görünüşlerini hayretle seyret…

 

Allah’ın işlerinin hayranlık verici eserlerini görüp, genişliğini ve niteliğini düşün. Nebilerin Mührü (Hz. Muhammed) “Ey Tanrım! Sana karşı hayret ve hayranlığımı arttır.” demiştir.

 

Maddi dünyanın sonu olup olmadığını soruyorsun. Bil ki, bu mesele bakışa göredir. Bir bakışa göre maddi dünya sonlu, başka bir bakışa göre ise sonsuzdur. Biricik gerçek Tanrı ezelden beri var olup ebede dek var olacağı gibi, yarattığı da başlangıçsız ve sonsuzdur. Bununla birlikte, yaratılmış her şey bir nedene bağlıdır. Bu keyfiyet, aslında, Yaratıcı’nın birliğini şüpheye yer vermeyecek şekilde ispat eder.

 

 

Bana gök cisimlerinin mahiyetini de sormuşsun. Bunların mahiyetini anlamak için eskilerin göklere ve gökcisimlerine dair kitaplarında yazılı şeylerin anlamlarını araştırmak ve maddi dünyayla bağlantı ve etkilerinin niteliğini incelemek gerekir. Bu kadar şaşırtıcı bir konu karşısında yürekler hayranlıkla dolar, bu sır karşısında akıllar hayretten donar. Onun manasının iç yüzüne ancak Tanrı vakıftır. Bu kürenin ömrünü birkaç bin yıl olarak tespit etmiş olan bilginler, kendi uzun araştırmaları boyunca diğer gezegenlerin ne sayısını ve ne ömrünü hesaplayabilmişlerdir. Bu bilginlerin ileri sürdükleri görüşler sonucunda meydana çıkan anlaşmazlıkları da gözden uzak bulundurma. Bil ki, her durağan yıldızın kendi gezegeni, her gezegenin, sayısını kimsenin bilmediği yaratıkları vardır.

 

Ey gözlerini Cemalime dikmiş olan kimse! Bugün, Nur’un doğuş yeri parlamakta, Yüceler Yücesi’nin nidası çınlamakta. Bundan önce demiştik; bugün, bir kimsenin kendi Rabbini sorguya çekeceği gün değildir. Allah’ın, Ebha’nın doğuş yerinden yükselen nidasını işiten herkese düşen vazife ayaklanıp şöyle demektir; “Lebbeyk, lebbeyk, (buradayım, buyurunuz, emir sizindir) ey İsimlerin Sultanı! Lebbeyk, lebbeyk, (buradayım, buyurunuz, emir sizindir) ey Göklerin Yaratıcısı! Ben tanıklık ederim ki, Tanrı kitaplarında gizlenmiş ve Elçilerin tarafından Mukaddes Kitaplarda yazılmış olan her şey bu Gün’de Senin zuhurunla tahakkuk eylemiştir.”

 

83.

Tanrı’nın insanın özüne bahşettiği “akıl” yetisini göz önüne getir. Kendini yoklarsan görürsün ki, hareket ve durağanlık, maksat ve irade, görmek ve işitmek, koklama ve konuşma, cismani duyu ve ruhi algılamalarla ilgili veya bunları aşan daha ne varsa, hepsi akıl denilen bu melekeden çıkar ve varlıklarını ona borçludurlar. Akıl ile bu algı ve duyular arasındaki bağlılık öyledir ki, aklın insan bedeniyle ilişkisi bir an için kesilse, bu algı ve duyular derhal devre dışı kalır ve işlemez olurlar. Her bir duyunun kendi görevini gereği gibi yapabilmesi akıl yetisine bağlıdır. Akıl, her şeyin mutlak sahibi olan Allah’ın görünümünün bir eseridir. Aklın ortaya çıkışı iledir ki bütün bu isim ve sıfatlar belirmiştir. Aklın faaliyetinin durması ile beraber bütün isim ve sıfatlar da yok olur.

 

Bu yetinin “görme” ile bir olduğu iddiası kesinlikle doğru bir iddia değildir, çünkü “görme” ondan ürer ve ona bağlı olduğu sürece iş görür. Bu yetinin “duyma” ile bir olduğu iddiası da yine boş bir iddiadır, zira “işitme” işlevinin görülebilmesi için gerekli enerji akıldan alınır.

 

Bu yetiyi insan vücudu içinde bu isim ve sıfatları olan şeylere bağlayan şey yine bu aynı bağlılıktır. Bu çeşitli isimler ve zuhura gelen sıfatlar Tanrı’nın İşareti olan aklın vasıtasıyla meydana gelmişlerdir. Bu işaret, kendi cevher ve gerçekliği bakımından, bu gibi isim ve sıfatların ölçülemeyecek derecede üstündedir. Hatta denebilir ki, onun parıltısı yanında başka her şey sönükleşir, silinir ve unutulur.

 

En kuvvetli düşünürlerin geçmiş ve gelecekte edindikleri ve edinecekleri zekâ ve kavrayışın hepsi senin olsa ve bu topyekûn zekâ ve kavrayışla sonsuza kadar düşünsen bile, sonsuza kadar ölümsüz ve nurani olan Tanrı’nın bu ayette belirtilen ince gerçeğinin sırrını mümkün değil anlayıp takdir edemezsin. Sen, sende bulunan bu gerçeği bile gereği gibi kavramaktan acizken, Nur’un doğuş yeri ve kadimi (başlangıcı olmayan, ezeli) diri Tanrı’nın sırrına akıl erdirmek vadisindeki çabaların ne kadar boş olduğunu kolayca teslim edersin. İnsanın olgun bir tefekkür süreci sonunda eninde sonunda itiraf etmek zorunda kalacağı bu acizlik, insan kavrayışının çıkabileceği en yüksek zirve, insan gelişiminin en son aşamasıdır.

 

 

84.

Biricik gerçek Tanrı’yı bütün yaratıklardan arınmış ve mukaddes bil. Bütün kâinat O’nun celalini (büyüklük, ululuk) yansıtır; O kendisi ise yaratıklarından müstağni (doygun, gönlü tok) ve yücedir. Tanrı birliğinin gerçek manası budur. Zat-ı Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah), bütün varlık âlemi üzerinde mutlak saltanat süren biricik kudret olup sureti yaratık aynasında akseder. Varlığın varlığı O’na bağlıdır; her şey kalıcılığı için muhtaç olduğu şeyi O’ndan alır. Tanrı birliğinden kastedilen mana budur, Tanrı birliğinin temel ilkesi budur.

 

Bazı kimseler boş kuruntulara kapılarak yaratılanı Yaratan’a ortak koşmuşlar ve kendilerini Tanrı birliğinin temsilcisi yerine koymuşlardır. Biricik gerçek Tanrı’ya yemin olsun ki, bu gibiler şuursuz bir taklidin kurbanıdırlar. Onlar Tanrı birliği kavramına sınır koyanlardan sayılmalıdırlar.

 

Tanrı birliğine gerçekten inanan, ikiliği birliğe karıştırmak şöyle dursun, Tanrı’nın tekliği hakkındaki kavramın çokluk tasavvuruyla bulunmasına bile izin vermez. Tanrı birliğinin gerçek inananı, İlahi Varlığı, doğası gereğince, sayı çerçevesi dışında bilen kimsedir.

 

Tanrı birliği öğretisinin özü, Tanrı Mazharı ile O Görünmez, Bilinmez, Yaklaşılmaz Zat’ı bir ve aynı bilmektir. Bu demektir ki, Tanrı Mazharlarından sadır olan her hal, her söz, her iş –hangi şart altında olmuş olursa olsun- kayıtsız şartsız Tanrı’nın iradesine eşittir. Tanrı birliğine gerçekten inanan bir kimsenin erebileceği en yüce makam budur. Bu makama erişip inancında sebat gösterenler arasına girenlere ne mutlu!

 

85.

Ey kullarım! Bu cana can katan ruhani baharda sizlere yaraşan şey, ruhlarınızı üzerinize boşalmakta olan rahmet sağanaklarıyla tazeleyip canlandırmaktır. Ululuk Güneşi parlıyor, bağış bulutu üzerinize gölgesini salıyor. Kendisini bu büyük inayetten mahrum bırakmayanın ve Sevgili’yi bu yeni kılığında tanıyanın ödülü ne kadar da büyük…

 

Söyle; Ey insanlar! Tanrı’nın lambası yanıyor, onu itaatsizlik rüzgârlarıyla söndürmeyiniz. Gün, övgü günüdür. Kendi rahatınızı düşünmeyiniz, yüreğinizi temiz ve lekesiz tutunuz. Şeytanlar yolunuzun üzerinde pusu kurmuş, sizi bekliyorlar. Uyanık olunuz. Biricik gerçek Tanrı’nın isminin ışığıyla kendinizi karanlıklardan kurtarınız. Gözünüz kendinizde değil, Sevgili’de olsun.

 

Söyle; Ey sapmışlar! Daima doğruyu söyleyen Haberci, size Sevgili’nin geleceğini haber vermişti. İşte O şimdi geldi. Neden bu duygusuzluk ve sönüklük? Perde arkasındaki o Pak perdesiz geldi. Niçin bu solukluk? Hem İlk hem Son, hem Hareket hem Sükûn olan Kimse işte gözlerinizin önünde… Bugün, başlangıç sonda görünmüş ve sükûndan hareket doğmuştur. Bu hareket, Rabbin sözlerinin bütün yaratık dünyasına yaydığı hareketten meydana gelmiştir. Bu hararetle ısınıp canlanan herkes, Canan’ın civarına koşar, bu hararetten mahrum kalanlar ise bir daha canlanmamak üzere donar kalır. Bugün hakiki irfan (manevi anlayış) sahibi ona derler ki, dünya ve dünyadaki hiçbir şey onu bu Gün’ün nurunu görmekten alıkoyamaz ve halkın dedikodusu onu doğru yoldan çıkaramaz. Ölü ona derler ki, Zuhur’un bu sabahında tatlı tatlı esen ve ruhları okşayan rahmani (Tanrı’dan gelen ve hayırlı olan) yellerle canlanmaz. Bağlı o kimsedir ki, Çözücü’yü tanımaz, hırs ve arzu zindanında şaşkın ve perişan kalır.

 

Ey kullar! Bu pınardan içen ebedi yaşayışa erer, içmeyen ölü sayılır. Söyle; Ey çirkin işler işleyenler! Hırs sizi her şeyden doygun olanın tatlı sesini işitmekten alıkoymuştur. Hırs gözünüzü kapatınız ki Tanrı sırrını gören gözünüz açılsın. Tanrı sırrı, âlemleri aydınlatan güneş gibi aşikârdır.

 

Söyle; Ey anlayıştan yoksun olanlar!  Sizi aniden bastıracak olan ciddi bir sınav bekliyor. Harekete geçin ki, size zarar vermeden gelip geçsin. Ulu celaliyle size gelmiş olan, Rabbinizin yüce ismini kabul edin. O gerçekten, her şeyi bilendir, her şeye sahip olandır, Yüce Koruyucudur.

 

86.

Şimdi de insan ruhlarının bedenden ayrıldıktan sonra birbirlerini tanımaya devam edip etmeyecekleri sorusuna gelelim. Bil ki, Kızıl Gemi’ye girip yerleşen Bahaîler, birbirlerine candan bağlı arkadaşlar olacaklardır. Yaşayışlarında, özlemlerinde, amaç ve çabalarında görülen birlik onları tek bir ruh gibi kılar. Onlar cidden haberdar, keskin gözlü ve anlayışlı olanlardır. Bilici ve Hikmetli’nin katından takdir edilen budur.

 

Tanrı’nın gemisinde yer almış Bahaîler birbirlerinin hal ve durumundan tamamıyla haberdardılar. Onlar birbirlerine dostluk ve içtenlik bağlarıyla bağlıdırlar. Fakat bu hal onların iman ve gidişine bağlıdır. Aynı derecede makam sahibi olanlar, birbirlerinin kabiliyet ve durumlarını iyi bilirler. Aşağı dereceden olanlar ise yukarı dereceden olanların makamlarını gereğince anlayamadıkları gibi meziyetlerini de hakkıyla takdir edemezler. Her biri Rabbinden kendi payına düşeni alır. Ne mutlu âlemlerin sultanı olan güçlü, günahları bağışlayıcı ve acıyıcı Tanrı’ya dönene kadar O’na yönelmiş ve O’nun sevgisinde sebat göstermiş olanlara!

 

İmandan mahrum gidenler, buna tanıklık ederim ki, son nefeslerini verdikleri sırada bu hayatta iken kaçırdıkları iyi şeylerin farkına varacaklar, hallerine ağlayıp inleyecekler, dik başlarını Tanrı’nın önünde eğeceklerdir. Onların bu hali, ruhları bedenden ayrıldıktan sonra da bu şekilde sürüp gidecektir.

 

Şurası gün gibi aşikârdır ki, her insan, ölümünü takiben, bu dünyadaki amellerinin değerini takdir edecek ve işlediği işlerin mahiyetini anlayacaktır. İlahi kudret ufkunda ışıldayan Güneş’e yemin olsun ki, biricik gerçek Tanrı’ya uymuş olan kimseler bu hayatı bırakır bırakmaz tanımlanamaz bir mutluluk ve sevinç duyarlar, sapkınlık içerisinde yaşamış olan kimseler ise hayallere sığmaz bir korku ve dehşet içerisinde titreşirler. Bütün dinlerin Rabbi olan Yüce Varlığın lütuf ve inayetleriyle, ebedi ve saf şarabı içmiş olan kimseye ne mutlu…

 

Bu Gün, Tanrı dostlarının kendi gözlerini Tanrı Mazharlarına çevirip O’nun buyruklarına bakmaları gereken gündür. Eski gelenek ve olaylardan bir kısmı hiçbir temele dayanmaz, eski nesiller tarafından aktarılıp kitaplarına geçen birçok varsayım ise genellikle bozuk bir eğilimin etkisi altında türemişlerdir. Tanrı sözünün bugün halk arasında elden ele dolaşan tefsir ve yorumlarının birçoğunun gerçeklikten nasıl uzak olduğunu görüyorsun. Bunların uydurmalığı, bazı durumlarda, aradaki perde yırtılınca açığa çıkmıştır. Esasen bu yorumcuların kendileri de herhangi bir Tanrı sözünün manasını anlamaktan aciz bulunduklarını itiraf etmişlerdir.

 

 

 

Maksadımız şuna dikkat çekmektir ki, Tanrı dostları kendi yüreklerini ve kulaklarını bundan önce söylenmiş bu gibi boş sözlere tıkayıp bütün ruhları ile Tanrı Zuhuru’nun doğuş yerine ve O’ndan zahir olan şeylere yönelecek olurlarsa Allah’ın gözünde pek makbul bir harekette bulunmuş olurlar.

 

O’nun adını ulula ve şükredenlerden ol. Tanrı’nın kendi sevgisi için ayırdığı ve muratlarına erdirdiği sevgili dostlarıma Benden selam söyle. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun!

 

87.

Şimdi “Nasıl oluyor da tarih kitaplarında insan cinsinin ilk atası olan Âdem’den önceki peygamberlerden ve onların çağındaki hükümdarlardan hiç bahsedilmiyor?” sorunuza gelelim. Onlardan bahsedilmemesi mevcut bulunmadıkları anlamına gelmez. Onlara dair elde şimdi hiçbir kayıt bulunmaması, çok eski zamanlarda yaşamış olmalarına ve o zamanlardan beri dünyanın büyük değişimler geçirmiş olmasına bağlanmalıdır.

 

Bundan başka, bugün insanlar arasında kullanılmakta olan yazı şekli ve tarzı Âdem’den önceki nesillerce bilinmiyordu. Bir zamanlar yazı bile yoktu. Şimdi kullanılmakta olandan tamamen farklı bir yazı sistemi kullanılırdı. Bu meselenin ayrıntısına girilirse söz uzar.

 

Âdem’in zamanından beri meydana gelen değişimleri göz önüne getiriniz. Bugün dünyada geniş ölçüde konuşulan çeşitli diller ve insanların günlük yaşamlarında önemli rol oynayan bir takım adet ve kurallar, bir zamanlar mevcut değildi. O devirlerde yaşayan insanlar bugünkünden başka bir dil ile konuşurlardı. Dillerin başkalaşması, Babil denilen bir memlekette sonradan meydana gelmiştir. O memlekete Babil denmesinin nedeni bu kelimenin “dillerin karıştığı yer” anlamına gelmesidir.

 

Sonradan insanlar arasında Süryani dili revaç buldu. Eski zamanlara ait Mukaddes Kitaplar bu dil ile yazılmıştır. Daha sonra Tanrı dostu İbrahim bu dünyanın ufkundan Sübhani (Tanrısal) nurlar saçarak göründü. Ürdün ırmağından geçerken konuştuğu dile “geçiş dili” anlamına gelen İbranice ismi verildi ve sonradan bu isimle meşhur oldu. Ondan sonra Tanrı Kitap ve Sahifeleri bu dille nazil oldu. Arapçanın vahiy dili olarak kullanılması, bundan hayli zaman sonradır…

 

Âdem’den beri konuşma dilinde, ifade ve yazı tarzında bu kadar büyük ve derin değişiklikler meydana gelmişse Âdem’den önceki zamanda kim bilir daha ne büyük değişiklikler meydana gelmiş olmalı!

 

Bu açıklamalardan maksat şunu anlatmaktır ki, Hak daima kendi erişilmez yüceliğinde ve yaklaşılmaz makamında Kendisi’nden başkalarının övgü ve kavrayışından arı olmuş ve olmaya devam edecektir. Yaratış daima mevcut olmuştur. Birlik Mazharları ve Ebedi Kutsiyetin Doğuş Yerleri tarihin kaydetmediği devirlerden beri gönderilmişler ve halkı Hakk’a davet etmişlerdir. Bazılarının isimlerinin unutulup hayatlarına dair bir eser kalmamış olması, yeryüzünde o devirlerden beri meydana gelen farklılık ve değişikliklerden ileri gelir.

 

Bazı kitaplarda yazılı olduğuna göre, vaktiyle meydana gelen bir tufan neticesinde dünyada ne var ne yok, tarih kitapları, vs. hep mahvolmuştur. Bundan başka, meydana gelen birçok afet bazı olayların izini büsbütün silmiştir. Ve sonra, bugünkü tarih kitaplarında birçok uyuşmazlıklar göze çarpmaktadır. Her millet dünyanın ömrünü ve dünyada olup bitenleri başka başka anlatıyor. Bazılarının tarihi geriye doğru on bin yıl, bazılarınınki daha az, bazılarınınki ise on iki bin yıl geriye gidiyor. Cuk’un kitabını (Hinduizm ile ilgili bir kitaptır) okuyanlar, çeşitli kitaplarda yazılı şeyler arasındaki uyuşmazlıkların derecesini görüp anlarlar.

 

İnşallah gözlerini bütün bu birbiriyle çelişen rivayet ve kanaatlerden ayırarak Manzar-ı Ekber’e çevirirsin.

 

88.

Sizde gerçeği görüp teslim etme kabiliyeti veya arzusu varsa bir gerçek söyleyelim; Adaletin özü ve kaynağı, Tanrı Nefsi’nin insanlar arasında Mazharı bulunan Zat’ın hükümleridir. Tanrı Nefsi’nin Mazharı bütün yaratıklara adaletin en yüksek ve şaşmaz ölçüsüdür. O’nun koyduğu kanun yerde gökte bulunanları dehşete düşürecek mahiyette olsa da yine de adaletin kendisidir. Bu kanunun insanlarda uyandırdığı korku ve ıstırap, memeden kesilen bir çocuğun kopardığı feryada benzer. Görüp anlamak kabiliyetine sahip olanlar bu gerçeği görüp anlarlar. İnsanlar Tanrı katından inen ahkâmın hikmetini keşfedip bilseler, korkuyu bir yana atar ve yürekleri minnettarlık duygusuyla dolu olarak büyük bir sevinç ile sevinirler.

 

89.

Şanı yüce Tanrı’nın buyruğunu nasıl biliyorsan, O’nun buyruğunda tükenmez anlamlar bulunduğuna da öyle inanmalısın. Tanrı sözündeki türlü hikmetleri ancak Tanrı sözünü yorumlamaya yetkili kimseler ve bu sözlerin sırlarını sinelerinde saklayanlar anlayabilir. Mukaddes Kitapları okurken Tanrı’nın insanlar arasındaki temsilcisinin otoritesine karşı gelmek maksadıyla kendi işine gelen anlamı alan kimseye cidden ölü gözüyle bakılır. Böyle bir kimse görünüşte komşuları ile düşüp kalksa ve onlarla birlikte yiyip içse bile yine de ölüdür.

 

N’olaydı dünya Bana inanabilseydi! Bütün İsimlerin Rabbi olan Allah’ının Baha’ya (Hz.Bahaullah) öğretip sinesine bıraktığı her şey insanlara açıklansaydı, herkes şaşırıp kalırdı.

 

Kelime kılıfına sığmayan nice gerçekler var! Nice gerçekler var ki dile gelemez, açıklanamaz, hiçbir şekilde anılamaz. Zamanı gelmedikçe ağza alınması caiz olmayan doğrular mı istersin! “Her bilinen söz söylenmez, her söylenebilenin günü gelmemiş olur ve her söylenmesinin günü gelmiş olanın da ehli bulunmaz” sözü boşuna söylenmemiştir.

 

Bu gerçeklerden bazıları ancak ilmimizin nurunu aksettirenlere ve gizli lütfümüze mazhar bulunanlara yetenekleri ölçüsünde açıklanabilir. Seni Kendi kuvvetiyle kuvvetlendirmesini ve beşeri bilgilerden müstağni (doygun, gönlü tok) kalman için bütün bilgilerin kaynağı olan Zat’ı tanımaya muvaffak buyurmasını Tanrı’dan dileriz, çünkü “tüm bilginin Kaynağı olan Kimse’yi bulduktan ve tanıdıktan sonra hala bilgi peşinde koşmanın insana ne faydası var?” Bilginin Kök ve Kaynağı’na yapış ki, kendini hiçbir açık delil veya vesikaya dayanmaksızın insan bilgisini yutmuş geçinenlerden müstağni (doygun, gönlü tok) bulasın.

 

90.

Yerde gökte ne varsa hepsi içlerindeki Tanrı isim ve sıfatlarının tecellisine işaret eder. Zira her bir zerrede o en büyük Nur’un tecellisine belagatle tanıklık eden alametler bırakılmıştır. Öyle sanırım ki, bu tecellinin kudreti olmasaydı hiçbir varlık var olamazdı. Bir zerrenin içerisinde ne parlak ilim güneşleri, bir damlanın içerisinde ne geniş hikmet denizleri var! Bu, en yüksek derecesiyle “insan” için doğrudur. İnsanoğludur ki bütün yaratıklar arasında bu gibi Tanrı vergilerinin hilafetiyle donanmış, bütün yaratıklar arasında böyle bir ayrıcalıkla ödüllendirilmiştir; çünkü Tanrı’nın bütün isim ve sıfatları gizli olarak her şeyden çok onda gözükür. Bütün bu isim ve sıfatlar ona uygundur, ona yaraşır, nasıl ki “İnsan Benim sırrım ve Ben onun sırrıyım” (Hz. Muhammed’in bir hadisi) denmiştir. Bu pek ince ve yüce konuya tüm Semavi Kitaplarda ve Mukaddes Sayfalarda sık sık değinilir. “Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve öz benliklerinin içinde göstereceğiz.” (Fussilet Suresi; 53.ayet),  “Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?” (Zariyat Suresi; 21.ayet) ve “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da Allah da onlara öz benliklerini unutturdu…” (Haşr Suresi; 19.ayet) ayetleri bunlardan ancak birkaç tanesidir. Bu münasebetle, Mistik Çadır’da oturanlar hep O’na feda olsun, Kalıcılık Şahı (Hz. Ali) “Kendini tanıyan Tanrı’yı tanımış olur.” buyurmuştur.

 

Şu yukarıdaki sözlerden anlaşılmıştır ki, her şey Tanrı’nın isim ve sıfatlarının kendi öz varlığında olduğuna tanıklık etmektedir. Her biri, kendi kabiliyetine göre, Tanrı irfanını (manevi anlayışını) anlatır ve haber verir. Bu tecelli her şeyi kaplayacak derecede zorlu ve evrenseldir. “Senden başka, Sende bulunmayan bir tecelli kudretine sahip olan bir şey var mı ki Seni tecelli ettirmiş olsun? Kör olsun o göz ki Seni görmez!” buyruğu da bunu doğrular. Kalıcılık Şahı (Hz. Ali) yine bu konuyla ilgili olarak “Hiçbir şey görmedim ki içinde Tanrı, önünde Tanrı, arkasında Tanrı olmasın.” demiştir. Bir de Kümeyl’in hadisindeki şu söze bak; “Ezeliyet fecrinden bir Nur parlayıp dalgaları bütün insanların en içsel gerçeğine nüfuz etti.” Bu tecellinin en yüksek derecede yansıyış ve ifadesi, tüm yaratıkların en şereflisi ve en mükemmeli olan insandır. İnsanlar içerisinde de en olgun, en mümtaz ve en üstün olanlar, Gerçeklik Güneşi’nin Mazharlarıdır. Diyebilirim ki, bu Mazharlardan başka ne varsa hep Onların iradesiyle yaşar, Onların feyizleriyle büyüyüp gelişir.

 

91.

Bu Emrin doğruluğunu ispat eden delillerdendir ki; her asır ve devirde, her ne zaman Görünmez Hüviyet bir insan vücudunda zuhur ettiyse, dünya ile ilişkisi bulunmayan bir takım adsız sansız kimseler Nübüvvet (Peygamberlik) Güneşi’nin ışığı ile parlamış, Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Ayı’nın aydınlığı ile aydınlanmış, Allah’ın huzuruna ermişlerdir. Bu sebepten zamanın din uluları ve servet sahipleri bu gibi kimselerle alay ederlerdi, nasıl ki bu sapmışların dilinden buyrulmuştur; “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.’" (Hud Suresi; 27.ayet) O Mukaddes Mazharlara itiraz ederek “Size uyanlar ancak aramızda hiçbir önemleri bulunmayan pespaye takımıdır.” diyorlardı. Maksatları bilginler, zenginler ve ileri gelenler arasında onlara inanan bir kimsenin bulunmadığını göstermekti. Bu ve benzeri delillerle, doğrudan başka bir söz söylemeyen Tanrı Mazharları’nın yalancılığını ispat etmeye kalkışıyorlardı.

 

Hâlbuki bu apaçık Zuhur’da, bu Şevketli Saltanat’ta, bir kısım olgun din âlimleri, kemal derecesine varmış fazıllar ve şeriatın inceliklerine dalmış fakihler (fıkıh, yani şeriat ilminin üstadı) Hakk’a yakın gelerek vuslat (Sevgili’ye kavuşma) şarabını içmişler, en büyük inayete nail olmuşlardır. Bunlar Cenab’ın (Allah’ın) uğruna dünya ve dünyada olan her şeyden vazgeçmişlerdir.

 

Bütün bunlar Zuhur Güneşi’nin ışığı ile doğru yola girdiler, O’nun doğruluğunu kabul ve itiraf ettiler. İmanları o derece kuvvetliydi ki, çoğu maldan mülkten, çoluk çocuktan vazgeçtiler ve Zülcelâl’ın rızasına sarıldılar. Sevgili’nin yoluna baş koyarak varlarını yoklarını dağıttılar. Göğüsleri düşmanların oklarına hedef, başları Tanrı’ya ortak koşanların kılıçlarına ziynet oldu. Bu mücerret (saf, katışıksız, yalın, soyut) ruhların kanını içmeyen toprak, boyunlarına sürülmeyen bir kılıç kalmadı. Sözlerimin doğruluğuna başka hiçbir şey tanıklık etmese, bu davranışları yeter bir delildir. Acaba Dost’un yolunda bu suretle can veren, fedakârlıklarıyla dünyayı hayretlere boğan bu mukaddes kimselerin şehadeti bugünün insanlarına yetmez mi? Dini dünyaya veren, kalıcılığı sonu olana değişen, yakınlık kevserini (cennet suyunu) bırakıp acı sulara sarılan, halkın malını zorla almaktan başka işleri güçleri olmayan kimselerin inkârına karşı bu mukaddes insanların şu akıllara hayret veren feragatleri (haklarından kendi istekleriyle vazgeçmeleri) yeterli bir kanıt değil mi? Gözlerinle gördüğün gibi, Tanrı’yı inkâr edenlerin hepsi bu dünyanın boş şeyleri peşinde koşmakla yüceler yücesi Mevla’dan uzak kaldılar.

 

İnsaflı olunuz; sözleri eylemlerine ve dışları içlerine uygun, evet, hareketleriyle akıllara hayret, gösterdikleri sabır ve çektikleri sıkıntılarla ruhlara şaşkınlık verecek derecede sözleri eylemlerine ve dışları içlerine uygun olan bu Tanrı erlerinin tanıklığı mı makbul ve muteber, yoksa nefsanî arzularını tatmin etmekten başka bir maksatla nefes almayan, boş sanıların çerçevesi içerisine saplanıp kalan, karanlıktaki yarasalar gibi geçici dünya nimetleri peşinde koşmaktan başka emelle başlarını yataktan kaldırmayan ve geceleri şehvani arzularını yerine getirmekle meşgul olan bu Hak düşmanı softaların tanıklığı mı? Bunlar bencil tedbirleriyle meşgul olarak Tanrı’nın takdirinden gafil kalmışlardır. Gündüzleri geçim ve geceleri şehvet derdiyle uğraşırlar. Hangi şeriat ve millette görülmüştür ki, bu gibi dar kafalı kimselerin Hak’tan yön çevirmelerine uyulsun da Hak rızası için candan, maldan, isimden, resimden, şeref ve itibardan vazgeçerek Hakk’a sarılanların Gerçek’e yönelmelerine değer verilmesin?

 

Nasıl bir aşk ve muhabbet, nasıl bir sadakat ve özlem içerisinde canlarını Sübhan’ın yoluna kurban ettiler! Buna herkes şahittir. Buna rağmen, nasıl olur da bu Emri küçümserler? Başka hiçbir asır böyle büyük bir olaya şahit olmuş mudur? Bu yoldaşlara Tanrı yolu yolcuları denmezse ya kimlere denir? Bunlar şeref, izzet, mevki ve servet arkasından mı koştular? Allah’ın rızasından başka aradıkları bir şey mi vardı? Bütün bu dostlar bunca hayret ve hayranlık verici işleriyle ve eserleriyle haksız iseler haklılık davasında bulunmak ya kime yaraşır? Allah’a yemin olsun ki, onların bu davranış ve eylemleri, başlı başına, bütün yeryüzündekilere yeter bir ispat ve uygun bir delildir. Tanrı Emri’nin sırları üzerinde iyi düşünülürse bunun ne kadar doğru olduğu anlaşılır. “Zulmedenler hangi akıbete döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuara Suresi; 227.ayet)

 

Samimiyetlerinden şüphe duymak uygun olmayan ve sözlerinin doğruluğuna bizzat Tanrı Kitabı’nın kesin yargısının tanıklık ettiği bu şehitleri göz önüne getiriniz. Gördüğünüz gibi, hepsi canlarını, mallarını, karılarını, çocuklarını ve sahip oldukları her şeyi feda ederek Cennet’in en yüce odalarına uçup gittiler. Bu ulvi simaların ve feragatkar (hakkından kendi isteğiyle vazgeçen) varlıkların yüceler yücesi Emrin doğruluğuna ettiği tanıklıklar değil de, bu göz kamaştırıcı Nur’un geçersizliği hakkında, kendi kuruntuları yüzünden, mezhebi bırakıp üst bucağa kurulmak için bütün insanların Baş Önderi’ni inkâr eden softa kalabalığın tanıklıkları mı makbul? Hele bu yalancı din önderlerinin Tanrı dini yolunda, can ve mal şöyle dursun, dünyevi şeref ve itibarlarından zerresini bile feda etmek istemedikleri bütün halkın gözünde anlaşılıp mahiyetleri meydana çıktıktan sonra!

 

92.

Tanrı Kitabı açıktır. O’nun Kelimesi insanlığı kendine çağırıyor. Fakat O’nun Emri’ne sarılmak veya Emri’nin desteklenmesine vasıta olmak isteyenler pek az. Dünya pisliğini halis altına çevirebilecek bu İlahi İksir, bu her derdin dermanı, pek az seçkine verilmiştir. Bu paha biçilmez, bu güzelliğine doyulmaz, bu yüceler yücesi kutlu Emri kabul etmeyen kimse ebedi hayata kavuşamaz.

 

Ey Tanrı dostları! Bu Mazlum’un nidasını işitiniz, O’nun Emrini yükseltecek şeylere sarılınız. O, dilediğini Kendi doğru yoluna iletir. Bu Emir, zayıflara kuvvet ve yoksullara varlık bağışlayan bir emirdir.

 

Büyük bir dostluk ve tam bir arkadaşlık ruhu içerisinde müşavere ediniz. Hayatınızın kıymetli günlerini dünyanın ıslahına ve her şeyin ezeli Rabbi olan Tanrı’nın bu Emri’nin desteklenmesine vakfediniz. O, gerçekten, insanları doğruya kılavuzlar, makamlarını alçaltacak şeylerden sakındırır.

 

93.

Bil ki; her mahlûk Tanrı tecellisinin bir işareti, her biri, kendi kabiliyetine göre, kudretli Yaradan’ın bir delilidir. Âlemlerin Mevlası kendi saltanatını isimler ve sıfatlar melekûtunda tecelli ettirmek istediğinden her bir yaratığı Kendi izzetine bir alamet yapmıştır. Bu tecelli o kadar kapsamlı ve umumidir ki, bütün kâinatta O’nun parıltısını aksettirmeyen tek bir şey bulunamaz. Bu şartlar altında her yakınlık ve uzaklık sanısı ortadan kalkar. Kudret Eli bu ulvi bağışı yaratıklardan geri alacak olsa bu koca evren bomboş kalır.

 

Bak, Allah’ın Rab bütün yaratıklardan ne kadar çok üstün. Saltanatının haşmetini, yüceliğini, üstün kudretini gör! Yüce ve Şanlı Zat’ın yaratıp Kendi isim ve sıfatlarına akis yeri yaptığı şeyler, sahip oldukları lütuf sayesinde bütün yakınlık ve uzaklık kavramlarından arınmış olurlarsa, onları yoktan var eden Zat-ı İlahi’nin bu gibi sanılardan ne kadar daha arınmış ve yüce olması gerekir!

 

Şairin “Cananım’ın bana benden daha yakın bulunmasına şaşma, benim, bu yakınlığa rağmen, O’ndan hala bu kadar uzak bulunmama şaş” sözü üzerine düşün… Şair, Tanrı’nın “Biz insana onun şahdamarından daha yakınız.” (Kaf Suresi; 16.ayet) buyruğunu göz önüne getirerek “Sevgilim beni, bana şahdamarımdan daha yakın olacak derecede doldurmuştur; ben O’nun bendeki varlığını anlamış olmama ve makamını itiraf etmeme rağmen, hala O’ndan o kadar uzağım.” diyor. Demek istiyor ki, Rahman’ın yeri ve tecellisinin Arş’ı olan kalbi, Yaradan’ından gafildir, doğru yoldan sapmıştır, nurundan perdelenmiştir, dünyevi arzu kiriyle kirlenmiştir.

 

Bu münasebetle şurası hatırda tutulmalıdır ki, Hak Kendi Zatı’nda, yakınlık ve uzaklık sanılarından arınmıştır. O’nun hüviyeti böyle çerçevelerden mukaddestir. O’nun yaratıklarına ilgisi sınır tanımaz. Bazılarının yakın ve bazılarının uzak olması, Tanrı Mazharlarına yakınlık ve uzaklık bakımındandır.

 

İnsanoğlunun kalbi Rahman’ın tecellisinin tahtıdır. Biz bunu bundan önceki mukaddes sözlerimizde bildirdik.

 

Ezcümle dedik; “Ben yere ve göğe sığmam; Ben ancak Bana inanan ve Emrime içtenlikle sarılan kimsenin kalbine sığarım.” Tanrı’nın nuruna akis yeri ve Rahman’ın tecellisine merkez olan insan kalbi, çok kere o nurun Kaynağına ve tecellinin Menşeine yabancı kalmıştır. Bunun da sebebi, kalbi Tanrı’dan ayırıp uzaklaştıran gaflettir. Tanrı’nın huzurundan bir an bile gafil bulunmayan kalpler O’na yaklaşmış, O’nun Arş’ına yaklaşmış sayılır.

 

Şu gerçeği de göz önünde bulundur ki, insanoğlu çok defa kendi nefsinden gafil bulunduğu halde, Tanrı, her şeyi kaplayan bilgisiyle, yarattığının halini bilir ve celalinin (büyüklük, ululuk) parıltısını onun üzerine dökmeye devam eder. Bundan dolayı, bu gibi hallerde, O insana insanın kendisinden daha yakındır. O, daima da böyle kalacaktır, çünkü Hak her şeyi bildiği, her şeyi gördüğü ve her şeyi anladığı halde bu sapkın ölümlü insanoğlu kendi özünde yatan sırlardan habersizdir.

 

Bütün yaratıkların Tanrı tecellisinin işaretleri olduğu hakkındaki sözümüzden, iyi ve kötü, inançlı ve inançsız bütün insanların Tanrı katında, hâşâ, eşit bulunduğu anlamı çıkarılmasın. O sözümüz, İsmi aziz ve Celali ulu olsun, İlahi Varlığın herhangi bir şekilde insanlara benzer veya yaratıklarına soyca yakın olduğu manasını da içermez. Bazı akılsızlar böyle bir hataya düşmüşlerdir. Bunlar kendi hayallerini daha da genişleterek, bütün yaratıklar Tanrı’nın işaretleri olduğuna göre aralarında hiç bir fark bulunmadığı düşüncesine sapmışlar, Tanrı Birliği’ni bu yolla tefsir etmişlerdir. Bazıları daha da ileriye giderek bu işaretleri Tanrı’nın Kendisine eş ve ortak bilmişlerdir. Suphanallah! Allah birdir ve bölünemez, Zat’ında tektir, sıfatlarında birdir. İsimlerinden tek bir İsmin bile en cüzi bir tecellisi karşısında O’ndan başka her şey bir hiçtir; nerede kaldı ki O’nun Zatının karşısında!

 

Rahman ismimin hakkı için, En Yüce Kalem bu sözleri yazarken büyük bir titreyişle titreşiyor, büyük bir sarsıntı ile sarsılıyor. Uçsuz bucaksız Tanrı deryasının dalgaları yanında fani damla ne kadar ufak ve önemsiz! O dile gelmez ve yaratansız Zat-ı Ezeli’nin karşısında olmuş ve olabilecek tüm yaratıklar ne derece hakir! Böyle fikirlere sahip olup, bu gibi sözleri ağza alan kimseler için güçlüler güçlüsü Tanrı’dan bağışlanma dileriz. Söyle; Ey halk! Fani hiç Baki ile karşılaştırılabilir mi? Yaradan, Kendi kaleminden çıkan yazıya benzeyen yaratıklarına hiç benzetilebilir mi? Ne diyorum! O’nun kaleminden çıkan her yazı her şeyden üstün, bütün yaratıklarından arınmış ve mukaddestir.

 

Bundan başka, Tanrı tecellisinin işaretlerini birbirleriyle ilgileri açısından da düşün. Bu işaretlerden ancak birisi olan güneş, rütbe olarak, karanlık ile bir tutulabilir mi? Biricik gerçek Tanrı şahidimdir ki, buna ancak kalpleri daralıp gözleri aldanmış olanlar inanır. Söyle; kendinize bakınız. Tırnaklarınız ve gözleriniz, her ikisi de, vücudunuzun parçalarıdır. Bunları rütbe ve değer olarak bir tutar mısınız? Evet derseniz, o halde, söyle; Zülcelâl olan Allah’ım Rabbe gerçekten iftira ettiniz. Siz birincisi olmadan olabilirsiniz ama ikincisini canınız gibi korursunuz.

 

Bir kimsenin kendi rütbe ve makamını aşması asla caiz değildir. Her bir rütbe ve makamın bütünlüğünü korumak gerekir. Bu demektir ki, her bir yaratık ancak kendisi için mukadder makamın çerçevesi içerisinde değerlendirilmelidir.

 

Fakat şurası hatırda tutulmalıdır ki, Muhit (Çeviren, Kuşatan) ismim kâinat üzerine serpilince, her bir yaratığa, kaderin hükmüne göre, özel bir etki ve ayrı bir kuvvet verilmiştir. Zehrin etkisini göz önüne getir. Bu madde öldürücü olmakla beraber, bazı şartlar altında iyi bir etkisi de olabilecek yapıdadır. Bütün yaratıklar içerisine üflenen kudret, doğrudan doğruya bu en kutlu İsmin tecellisinin sonucudur. Bütün İsimleri ve Sıfatları Yaratan’ın ismine senalar olsun! Çürüyüp kurumuş olan ağacı ateşe at, yemyeşil, iyi Ağacın gölgesi altında oturup meyvesinden payını al.

 

Tanrı Mazharlarının günlerinde yaşayan insanlar genellikle böyle yersiz sözler söylemişlerdir. Bunlar Semavi Kitaplarda ve Mukaddes Sayfalarda detaylarıyla yazılıdır.

 

Tanrı birliğine gerçekten inanan kimse, yaratılmışın Yaradan’dan farksız olduğunu ileri süren kimse değil, her bir yaratıkta Ezeli Hakikat’in tecellisinin bir izini gören kimsedir.

 

Örnek olarak, Tanrı’nın “Mürebbi” (Eğitici) isminin tecellisini göz önüne getirirsen bu tecellinin eserlerini her şeyde görür, her şeyin iyiliğinin ona bağlı bulunduğunu gözlemlersin. Bu terbiye iki türlüdür; birisi genel olup etkisi kapsayıcıdır. Tanrı’ya “Âlemlerin Rabbi” denmesi bu sebeptendir. Öbürü özel olup bu ismin gölgesi altına gelmiş, bu zorlu Emrin gölgesine sığınmış olanlara özeldir. Bu gölgeye sığınmayanlar bu ayrıcalıktan mahrum kalmış, bu Ulu Adın semavi inayeti vasıtasıyla inen manevi gıdadan yararlanamamışlardır. İkisi arasında ne büyük bir uçurum var! Aradan perde kalksa ve tamamıyla Tanrı’ya yönelip, O’nun sevgisi uğruna dünyayı bir yana atmış olanların erdiği makam bütün parlaklığıyla meydana çıksa, yaratık âlemi şaşırır kalır. Tanrı birliğine gerçekten inanmış olan kimse, yukarıda açıklandığı gibi, hem mümin hem kâfirde bu iki İsmin tecellisinin eserlerini görür. Bu tecelli geri alınırsa her şey yok olur.

 

Onun gibi, Allah’ın “Ferit” (eşi benzeri olmayan, tek) isminin tecellisini de bir düşün. Bu tecellinin ışığı bütün kâinatı sarmıştır, her şey O’nun birliğinin alametidir; her şey o ezeli ve ebedi Varlığın varlığına şahittir, her şey O’nun saltanatını, birliğini, kudretini ilan eder durur. Bu tecelli, O’nun bütün yaratıkları kapsayan rahmetinin bir eseridir. Tanrı’ya ortak koşanlar bu tecelliden gafil olup kendilerini O’na yaklaştıracak ve Onunla birleştirecek imandan mahrumdurlar. Bak, çeşitli milletler ve kavimler nasıl O’nun birliğine tanıklık edip tekliğini tanıyorlar. Onların içinde Tanrı birliğinin işareti bulunmasaydı “Allah’tan başka İlah yoktur” (La İlahe İllallah) sözünün doğruluğuna hiçbir zaman kanaat getirmezlerdi. Bununla beraber, ne yazık ki, bu milletler sapkınlığa düşerek O’nun yolundan sapmışlardır. Zuhur’un Sultanı’nı tanımamaları yüzünden hakiki “Birliğe İnananlar” zümresinin dışında kalmışlardır.

 

İlahi Varlığın, birliğini ilan edenlerdeki tecellisi, müminleri aydınlatan tecelli nurunun bir yansıması olarak düşünülebilir. Fakat bu gerçeği, gerçekten anlayışlı olanlar anlayabilir. Tanrı birliğini cidden tanımış olanlar, bu İsmin ilk mazharları sayılmalıdırlar. Tanrı elinin sunduğu Tanrı birliği şarabını içip bütün varlıklarıyla O’na yönelmiş olanlar işte bunlardır. Bu mukaddes varlıkları Tanrı’ya uzak kalmış olanlardan ayıran mesafe ne büyük!

 

İnşallah keskin bir gözle her şeyde Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Sultanı’nın tecellisini görür, o mukaddes Varlığın bütün yaratıklardan ne kadar arınmış ve yüce bulunduğunu algılarsın. Tanrı birliği ve Tanrı tekliği öğretisinin özü ve kökü budur. “Allah vardı; O’ndan başkası yoktu.” (İslam hadisi) O, şimdi, daha önce nasıl idiyse öyledir. O’ndan başka bir, tek, güçlü, yüce, ulu Tanrı yoktur.

 

94.

İki Tanrı meselesine temas ediyorsun. Sakın, sakın, Allah’ın Rabbe ortak koşayım deme. O öteden beri birdir, tektir, eşsizdir, eşitsizdir, öncesizdir, sonsuzdur, ayrıdır, kalıcıdır, değişmezdir, bağımsızdır. Kendi padişahlığına kimseyi ortak yapmamış, kimseyi Kendine danışman yapmamış, kimseyi Kendine benzer kılmamış, kimseyi Kendi izzetine (büyüklüğüne, yüceliğine) rakip yaratmamıştır. Buna kâinattaki her zerre ve her zerrenin ötesinde Yüce İllerin bütün sakinleri, en yüksek makamlarda oturanlar ve isimleri celal (büyüklük, ululuk) tahtının önünde anılanlar tanıklık ederler.

 

Tanrı’nın bizzat Kendisi için ettiği tanıklığa, yani; Kendisinden başka Tanrı bulunmadığına, O’ndan başka her şeyin O’nun buyruğu ile yaratıldığına, her şeyin O’nun izniyle yapıldığına, her şeyin hükmüne boyun eğdiğine, birliğinin parıltılı eserlerinin yanında her şeyin unutulacak derecede önemsiz olduğuna, her şeyin tekliğinin kuvvetli tecellileri karşısında bir hiç olduğuna sen de kendi özünde tanıklık et.

 

O gerçekten bütün sonsuzluğu boyunca Zat’ında bir, sıfatlarında bir, işlerinde birdir. Her karşılaştırma ancak O’nun yaratıkları için doğrudur; tüm ortaklık kavramları ancak O’na hizmet edenleri ilgilendiren kavramlardır. Azametinin ihtişamlı tahtında oturan ve izzetinin yanaşılmaz parıltıları içerisinde tek duran yalnız ve yalnız O’dur. İnsan kalbinin kuşu, ne kadar yükseklerde uçsa da, [Allah’ın] Zatı’nın bilinmez yüceliklerine çıkamaz. Bütün yaratık dünyasını meydana çıkaran ve her bir yaratığı kendi emriyle yokluk sinesinden fışkırtan O’dur. İmdi, kaleminden çıkan bir kelime ile meydana gelip irade parmağıyla yönetilen bir şey hiç O’na ortak veya Zatı’nın cisimleşmiş hali sayılabilir mi? İnsan dil ve kalemi O’nun sırrına en ufak bir işarette bile bulunamaz, insan kalbi O’nun Zatı’nı hiçbir yolla algılayamaz. O’ndan başkası O’nun kapısında fakir ve avare, her şey O’nun ululuğu önünde aciz, herkes O’nun padişahlığında kul. O, hiçbir yaratığa muhtaç olmayacak derecede zengindir.

 

Tapılan ile tapan, Yaratan ile yaratılan arasındaki bağ, Tanrı’nın insanlara olan inayetinin bir eseri olarak görülmelidir, yoksa insanlardaki herhangi bir meziyetin alameti olarak değil… Her görür göz sahibi buna tanıklık eder.

 

95.

Bütün insanların Rabbi olan Rabbin, Kendi Kitabında yazdığına göre, insanlara karşı inayetini hiç kısmamıştır. Bu türlü türlü inayetlerin içerisinde en başta gelen “idrak”dir. Bu bağışın yapılmasındaki maksat, yaratılanın Hak Taala’yı tanıyabilmesidir. Bu Allah vergisi, insana her şeydeki gerçeği görme kuvvetini verir, doğruya iletir, doğanın sırlarını keşfetmesine yardım eder. Tanrı’nın insanoğluna ikinci derecedeki bağışı “görme”dir. Görme, anlayışın bir aracıdır. “İşitme”, “hissetme” vesaire de insan vücuduna bağışlanan Allah vergilerindendir. Bu kuvvetleri yaratıp insan vücudunda ortaya çıkartan Güçlüler Güçlüsü’ne senalar olsun!

 

Bu vergiler, Hak Taala’nın azamet ve kudretine, üstünlüğüne ve her şeyi kapsayan bilgisine birer sadık şahittir. Mesela, alınız dokunma özelliğini... Bunun kudreti insan vücudunun her noktasına yayılmıştır. Görme ve işitme belli bir merkeze yerleştirilmiş olduğu halde dokunma insan vücudunun her tarafını kaplar. Ululansın O’nun saltanatı! Övülsün O’nun kudreti!

Bu bağışlar insanda doğuştandır. Fakat yaratılışla son bulmayan ve Allah’ın Kendisine dayanan büyük bağışı “vahiy” bağışıdır. Maddi ve manevi her Allah vergisi, bu vahiy bağışının emrindedir. O, aslında, gökten inen ekmektir. O, Tanrı’nın en yüksek ve kesin kanıtı, doğruluğunun en açık ispatı, fazlının en büyük alameti, kapsamlı rahmetinin işareti, merhametinin kesin delili ve inayetinin bariz sembolüdür. Tanrı’nın bu en yüksek bağışından payını alan kimse, bu Gün’de Tanrı Mazharı’nı tanımış olan kimsedir.

 

Rabbine sana böyle büyük bir inayette bulunduğu için şükürler sun. Sesini yükselt ve de; “Hamdolsun Sana, ey her anlayışlı yüreğin İsteği!”

 

96.

Yüceler Yücesi’nin Kalemi durmadan sesleniyor. Bununla beraber, O’nun sesine kulak verenler ne kadar az! İsimler ülkesinin sakinleri bu dünyanın süslü püslü elbiseleriyle oyalanıyorlar; hâlbuki her görür göz ve işitir kulak sahibi olan kimse ondaki renklerin ne kadar geçici olduğunu bilir.

 

Bu devirde bütün dünya milletlerinin içerisinde yeni bir hayat kımıldanmakta, bununla beraber, bunun sebep ve nedenini görüp bilen yok. Batı milletlerine bak; batıl (geçersiz, boş, yalan) olanı yerleştirip ilerletmek gayesiyle ne canlar feda etmişler ve hala da etmektedirler. İran haklı ise, dünyaya ün salan şaşalı bir Zuhur’un hazinesi olduğu halde, derin bir duygusuzluk ve uyuşukluk çukuruna yuvarlanmış bulunuyor.

Dostlar! Size bağışlanan kuvvetlere duyarsız kalmayınız, yüksek alınyazınızı ihmal etmeyiniz. Bazı kimselerin kuruntuları yüzünden emekleriniz boşa gitmesin. Sizler anlayış semasının yıldızlarısınız,  sabahları hafif hafif esen rüzgârsınız, bütün insanlara hayat veren yavaş akışlı tatlı sularsınız, O’nun kutlu tomarı üzerinde yazılı harflersiniz. Tam bir birlik ve ideal bir arkadaşlık içerisinde elinizden geleni yapınız ki, bu Tanrı Günü’ne yaraşır işleri başarabilesiniz. Gerçek söylüyorum; didişme, boğuşma, anlaşmazlık ve ruhun hoşlanmadığı hiçbir şey insanlığa yakışmaz. Var kuvvetinizle Tanrı Dini’ni yaymaya çalışınız. Her kim kendini böyle büyük bir görevi yapabilecek düzeyde görüyorsa kalkıp Tanrı Emri’ni ilerletmeye baksın. Böyle yapamayanlar ise en sağlam binaları temelinden sarsan, dağları ezip toz eden ve her insanı hayretten donduran bu Emri yaymak için bir başkasını kendi yerine tayin etsin. Bu Gün’ün büyüklüğü tamamıyla açıklanacak olsa, her insanoğlu O’nun şan ve azametinden bir pay kapabilmek umuduyla yüz bin canı olsa feda ederdi, nerede kaldı ki bu dünya ve onun fani hazineleri!

 

Her işinizde hikmetle hareket ediniz ve daima ona sarılınız. İnşallah Allah’ın iradesini yerine getirmeyi başarırsınız. İnşallah, Allah’a hizmet edip O’nun İsmini ululamak için ayağa kalkan kullarına bağışlanan makamı takdir etmek için yardım görürsünüz. Tanrı’nın nuru, yerde gökte bulunanların nuru, cennetler cenneti olan Firdevs-i Ala’da oturanların nuru onların üzerinde olsun.

 

97.

Tanrı’ya ortak koşanların bu memleket halkında uyandırdıkları şüpheleri göz önüne getir. “Bakır hiç altına dönüşür mü?” diyorlar. Söyle; Rabbime yemin olsun ki, evet, olur. Fakat onun sırrı Bizim bilgimizde saklıdır. Onu dilediğimize açıklarız. Her kim kudretimizden şüpheye düşüyorsa Tanrısı Rab’den bu sırrı kendisine bildirip doğruluğuna inandırmasını istesin. Bakırın altına çevrilebilmesi, altının da bakıra çevrilebileceğini gösterir. Bunu ancak gerçekten anlayışlı kimseler anlar. Her bir madene başka bir madenin yoğunluğu, biçimi ve cevheri verilebilir. Bu bilgi Gizli Kitap’ta Bizimledir.

 

98.

“Söyle; Ey din liderleri! Allah’ın Kitabını aranızda mevcut ölçüt ve bilimlerle tartmayın, çünkü Kitabın Kendisi insanlar arasında kurulmuş yanılmaz Terazi’dir. Dünya halklarının ve insanlarının sahip olduğu her şey bu en kusursuz Terazi’de tartılmalıdır. Onun ağırlığı da kendi standartlarına göre ölçülmelidir, eğer bunu bilseydiniz.”

 

İnayet gözüm sizin için yaş döküyor; çünkü siz gece gündüz ve akşam sabah çağırdığınızı tanımadınız. Ey kavim! Sidret’ül-münteha’nın (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın zat âlemidir)  “Gerçekten Benden başka müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Tanrı yoktur!” diye nida eylediği bu kutlu ve kızıl Nokta’ya doğru açık bir alın ve aydın bir yürekle ilerleyin.

 

Ey ulema topluluğu! Aranızda Allah’ın sırlarını gösterme ve anlayışta Benimle boy ölçüşebilecek kimse var mı? Veya hikmet ve beyan meydanında benimle yarışacak adam nerede? Rahman olan Rabbime yemin olsun ki, yok! Yeryüzünde olan her şey geçicidir; geçici olmayan, ancak, aziz ve sevgili Rabbinizin yüzüdür.  

 

 

 

Ey kavim! Biz ilmi Malum’un tanınması için takdir buyurduk, siz ise onu kendinizle bütün gizli şeylerin açığa çıkmasına vasıta olan İlim Kaynağı arasında bir perde yaptınız. Bu sözün güneş gibi hangi ufuktan parladığını bilmiş olsaydınız, insanları ve insanlarda olan her şeyi bir yana atarak bu kutlular kutlusu Makam’a koşardınız.

 

Söyle; Bu, Ana Kitap’ın muhafaza edildiği göktür, n’olaydı bunu bilseydiniz! O’dur Sahre’yi (Kaya) bağırtan ve Kutsal Ülke’de yükselen Tur (Dağ) üzerindeki Sidre’yi (Yanar Çalı’yı) “Padişahlık aziz ve şefkatli olan Padişahlar Padişahı’na özgüdür” diye seslendiren kimse.

 

Biz herhangi bir mektebe gitmedik, okuduğunuz konuları da okumadık. Bu Ümmi’nin (okula gitmemiş olan; Hz.Bahaullah’ın kendisi) sizleri ebedi Tanrı’ya çağıran sesine kulak veriniz. O, sizin için, bütün yeryüzünün hazinelerinden daha iyidir, n’olaydı bunu anlasaydınız!

 

99.

İman ruhu her memlekette ölüyor. Onu diriltecek olan, ancak, Tanrı’nın şifa verici ilacıdır. Allahsızlık insan topluluğunun ciğerine işliyor; Tanrı’nın kudretli elinin iksirinden başka onu temizleyip canlandıracak ne var? Ey Hâkim! Maddenin en ufak ve bölünmez zerrelerini bir araya getirip tamamlayan unsurlarda o maddeyi halis altına çevirecek derecede esaslı bir dönüşümünü gerçekleştirmeyi hangi insan başarabilir? Bu çok şaşırtıcı ve zor bir iş gibi görünür, fakat biz şeytani kuvveti rahmani (Tanrısal) kudrete çevirmek gibi bundan daha zor bir işi başaracak güçteyiz. Böyle köklü bir iyileştirmeyi gerçekleştirebilecek kuvvet, iksir (Hayatı ölümsüzleştirme, madenleri altına çevirme vb. olağanüstü etkileri olduğuna inanılan sıvı) kuvvetinin de ötesindedir. Bu derece büyük ve derin bir değişikliği vücuda getirebilecek faktör, ancak ve ancak Tanrı Sözüdür.

 

100.

Tanrı Duyurucusu, Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) yönünden seslenerek buyuruyor; Dostlarım! Temiz eteğimi dünya kirleriyle kirletmeyiniz. Kötü ve bozuk arzularınızdan etkilenerek söz söylemeyiniz. Bütün parıltısı ile bu hapishanenin semasında parlayan Emir Güneşi’ne yemin olsun ki, bugün Varlık Kıblesi’ne yönelenler görünür görünmez bütün şeylerden el etek çekmelidirler. Emrimi yaymak isteyenler, Muhtar’ın (dilediği gibi davrananın) nefesiyle canlanmış olarak, büyük bir azim, tam bir alçakgönüllülük, yüksek bir feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme), gerçek bir gönül tokluğu ve temiz bir ruh ile etrafa dağılıp Emri yaymakla meşgul olmalıdırlar. Bu gibilerin yol azığı Tanrı’ya tevekkül, giyecekleri yüceler yücesi ve nurlular nurlusu Rablerinin sevgisi olsun. Böyle olursa sözleri işitenler üzerinde etkili olur.

 

Bugün ihtiras ve dünyalık arkasından koşanlarla Bizim aramızda ne derin bir uçurum var! Nice sıralar olmuştur ki, Rahman’ın katında, görünürde dünya malı namına bir şey bulunmaması yüzünden O’nun çevresini dönen yakınları büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Buna rağmen, En Yüce Kalem hiçbir zaman dünya ve dünyalığa ilişkin en küçük bir imada bile bulunmak istememiştir. Kutlu katımıza armağan göndermeyi başaranların armağanı, fazlımıza binaen kabul olunmuştur. Her ne zaman istersek bütün dünya mallarını istediğimiz gibi kullanabiliriz ve kimsenin ağız açıp itiraz etmeye hakkı olmaz. Hak namına halk arasında dilencilik etmekten daha çirkin bir şey olamaz.

 

Sen ve Hakk’a uyan diğer dostlar bütün insanları dünyaya yönelmekten ayırmaya ve dünyevi kirden arıtmaya çalışmalısınız; şöyle ki, bütün O’nu sevenlerden Rahman’ın gömleğinin güzel kokuları koklansın.

 

Lakin zenginler de fakirleri en üst derecede gözetmelidirler, çünkü sabırlı fakirlerin Tanrı katındaki mevki ve şerefleri büyüktür. Hayatıma yemin olsun ki, hiçbir şeref, Tanrı’nın bağışlamak istediğinin dışında, bunun kadar büyük değildir. Ne mutlu sabır gösterip halini başkalarına açmayan yoksullara! Ve ne mutlu eli açık ve kendinden önce muhtaçları düşünen zenginlere!

 

İnşallah, fakirler gayret edip geçimlerini sağlayacak bir işle meşgul olurlar. Bu, esasen, bu En Büyük Zuhur’da herkes için bir ödev kılınmıştır. Herkesin geçim için bir iş güçle meşgul olması Tanrı’nın katında güzel davranışlardan sayılır. Bu ödevi yerine getirmeye çalışanlar, muhakkaktır ki, Görünmeyen’in yardımını görürler. O Kendi fazlı ile dilediğini zengin eder. O’nun her şeye gücü yeter…

 

Ey Ali! Tanrı’nın dostlarına söyle; insanlığın birinci fazileti insaftır. Her şey ona bağlıdır. Bu mahpusun çektiği bela ve sıkıntıları bir parça düşün. Bütün ömrümce düşman elinde bulundum. Tanrı sevgisi yolunda her gün yeni bir belaya uğradım. Bütün bunlara katlandım, nihayet Tanrı’nın Emri insanlar arasında yerleşip yükseldi. Şimdi eğer bir kimse kalkar da kendi kuruntularını alet ederek insanları birbirlerinden ayırmaya, açık gizli, çalışırsa, böyle bir kimseye insaflı denir mi? Bütün âlemleri koruyucu kudretinin kanatları altında Saklayan’ın Nefsi’ne yemin olsun ki, hayır! Hayatıma yemin olsun ki, gerek Emir için ve gerek anlamadıklarını söyleyen ve ne söylediklerini bilmeyen kimseler için yüreğim kan ağlıyor ve gözlerim yaş akıtıyor.

 

Bu Gün herkese yaraşan hareket, İsm-i Azam’a (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) yapışıp insanlığın birliğini temin etmektir. O’ndan başka kaçacak yer veya sığınak yoktur. Bir kimse halkı Tanrı’nın Ulu Denizi’nin kıyılarından [geri] döndürecek bir söz söyler veya onları insani sınırlar içerisinde beliren bu Makam-ı Mahmut’tan (en büyük şefaat makamı, Cennet) başka bir yöne yöneltecek hareketlerde bulunursa, böyle bir kimse –işgal ettiği mevki ve makam ne kadar yüce de olsa- Rahman’ın hoş kokularından mahrumdur. Bütün varlık dünyası buna tanıklık eder.

 

Söyle; Ey anlayışlı yürek sahibi olanlar! Hükümlerinizde insaflı olunuz. İnsafı olmayanın insaniyeti de yoktur. Hak, insanların içinde dışında ne var ne yok, hepsini bilir. Hakk’ın yumuşaklığı insanları cesaretlendirmiştir; çünkü O, zamanı gelmedikçe hiç bir perdeyi yırtmaz. Hakk’ın merhameti gazabından önde olduğu için bazı kimseler gizlice işledikleri işlerden O’nu habersiz sanmışlardır. Hayır, O’nun her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Nefsine yemin olsun ki, iş hiç de böyle değil. İnsanların işledikleri işler O’nun bilgisinin aynasında bütün açıklığıyla yansır. Söyle; Hamdolsun Sana ey zayıfların ayıplarını örten! Övgüler olsun Sana, ey gafillerin günahlarını bağışlayan!

 

Biz insanları tüm bilgilerin en yüce Kaynağı’nı ve Amacı’nı tanıyabilsinler ve O’nun katından çıkanı kabul edebilsinler diye kuruntudan menettik. Onlar ise kendi sanı ve kuruntularına saplanıp kalmışlardır. Hayatıma yemin olsun ki, onların kendileri kuruntudur fakat farkında değiller, söyledikleri kuruntudur fakat kavrayamazlar.

 

Herkesi muvaffak kılıp Kendi Nefsini ve nefislerini onlara tanıtmasını Tanrı’dan dileriz. Hayatıma yemin olsun ki, O’nu tanıyan O’nun sevgisinin fezasına uçar, dünya ve dünyada olan her şeyden gönül kaldırır. Bu gibiler, kendi kuruntularına kapılıp Tanrı’nın izin vermediği sözleri söyleyenler şöyle dursun, yeryüzünde yaşayan diğer insanlara önem verip bakmazlar.

 

Söyle; Bu Gün, kulak verip dinlemek günüdür. Bu Mazlum’un nidasını işitiniz, biricik gerçek Tanrı’nın Adını ululayınız, anısının süsü ile süsleniniz, sevgisinin nuru ile nurlanınız. Kalpleri açan anahtar, varlığın ruhunu temizleyen cila budur. Tanrı iradesi parmağından akan şeylerden gafil kalan kimseler açık bir gaflet içerisindedirler. İmanın şartı anlaşmazlık ve fesat değil, iyilik ve dürüstlüktür.

 

Doğruyu Söyleyen ve Tanrı’nın Emanetini Taşıyan’ın sana buyurduklarını insanlara ulaştır. Ey Beni Adımla çağırıp gözlerini yönüme diken ve diliyle güzel Mevlasına senalar okuyan! Nurum senin üzerine olsun.

 

101.

Her Tanrı Kitabı’nın ve hatta her ayetinin indirilmesindeki esas maksat, insanlar arasında huzur ve sükûnun yerleşebilmesi için onları Hak ve kavrayış ışığı ile aydınlatmaktır. İnsanların kalbine güven duygusu veren, makamlarını yükseltip mutluluğunu arttıran her şey Tanrı katında hoştur. İnsanoğlunun erebileceği makam, yüksek kaderini ifa eyleyecek olursa, ne yücedir! Bu aynı insanoğlunun düşebileceği zillet ne derin bir zillet! İnebileceği seviye en basit yaratığın bile ne kadar daha aşağısında bir seviye! Dostlar! Bu Gün’ün size sunduğu fırsattan faydalanınız; Tanrı inayetinin bu coşkusundan mahrum kalmayınız. Bu kutlu Gün’de sizi temiz ve güzel amellerle süslenmeye muvaffak buyurması için Tanrı’ya yalvarırım. O, gerçekten, dilediğini yapandır.

 

102.

Ey kullar! Size gerçek olarak söylediğim bu sözleri can kulağıyla dinleyiniz. Şanı yüce olan biricik gerçek Tanrı, insanların kalplerine Kendi mülkü gözüyle bakmaktadır. Servet, ziynet ve mevki gibi, karada ve denizde başka her ne var ise hepsini, bu dünyayı idare eden hükümdarlara ve hüküm sahiplerine bırakmıştır. Başı bulunmayan bir başlangıçtan beri “O dilediğini yapar” sancağı bütün ihtişamıyla Tanrı Mazharlarının önünde dalgalanmaktadır. Bu Gün’ün gereği, hükümete itaat ve hikmete riayettir. Gerçekten, görünürde, insan ırkının rahat ve güvenliği, emniyet ve huzuru, toplumları yönetenlerin eline emanet edilmiştir. Hak böyle istemiş ve böyle takdir buyurmuştur. Ümit ederiz ki, bu dünyanın padişahlarından biri, Allah aşkına, bu mazlum milletin (Bahaîler) zaferi için ayağa kalkar. Böyle bir hükümdarın namı ilelebet baki kalır, gelecek nesillerin minnet ve şükranını kazanır. Bu millet (Bahaîler) kendine yardım edene yardım etmekle, hizmetinde bulunmakla, sarsılmaz bir sadakat göstermekle sorumludur. Bu millet (Bahaîler), Benim Emrimin zaferi için çalışan kimseye her konuda ve ne şart altında olursa olsun hizmet edip büyük bir sadakat ve vefakârlık göstermelidir. Ne mutlu bu sözümü dinleyip ona göre hareket eyleyenlere! Vay Benim bu isteğimi yerine getirmeyenlere!

 

103.

Tanrı daima doğruyu söyleyen Kendi diliyle bütün levihlerinde “Melekûtu Ebha’da daima diri olan Benim!” sözüne tanıklık etmiştir.

 

Hakk’a yemin olsun ki, O, bu ulvi, kutlu, şevketli ve yüce makamın yüksekliklerinden her şeyi görüyor, her şeyi işitiyor ve şu anda buyuruyor; Ne mutlu sana ey Cevad ki bundan önce hiçbir kimsenin ermediğine erdin. Hakk’a yemin olsun ki Cennet-i Ala sakinlerinin gözleri seninle aydınlanmıştır. Halk ise derin bir gaflet içerisinde. Senin erdiğin makamı açıklasak yürekler çarpar, ayaklar sürçer, gurur timsalleri dilleri tutularak yere yıkılır ve işitmemek için gaflet parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar.

 

Hırs ile dünyaya sarılıp Tanrı’nın zikrini unutanlara esef etme. Hakk’a yemin olsun ki, Tanrı’nın kahrına uğrayacakları gün yaklaşmaktadır. O gerçekten muktedir, kahredici ve kudretlidir. Dünyayı onların varlıklarının kirinden temizleyerek kendine yaklaşmışlara verecektir.

 

Söyle; Ey insanlar! Tanrı güzelliğini hasis bir bedenle değiştirdiğinizden ötürü ağzınıza toprak dolsun ve gözünüze kül savrulsun. Vay olsun sizlere, ey Hak yolundan saptıkça sapanlar! Tanrı’yı ve O’nun Emrini geride bırakmak gücüne sahip olduğunuzu mu sanıyorsunuz? Heyhat! Güçlüler güçlüsü, yüceler yücesi ve büyükler büyüğü olan O tanıklık eder ki, hayır!

 

Ceza kasırgaları yakında üzerinize esecek ve sizi cehennemin tozu, dumanı saracaktır. Bu dünyanın boş ziynet ve servetlerini yığmış olarak Tanrı’dan yüz çevirmiş olanlar, hem bu, hem gelecek dünyayı ziyan etmişlerdir. Yakında Tanrı’nın kudret Eli onların ellerinde ne var ise alacak, inayetinin kaftanından mahrum bırakacaktır. Buna bizzat kendileri tanıklık edecekleri gibi sen de edeceksin.

 

Söyle; Ey insanlar! Bu hayata ve onun yalancı nimetlerine aldanmayınız, çünkü bütün dünya ve onda bulunan her şey Tanrı’nın avucundadır. Dilediğine dilediğini verir, verdiğini dilediğinden geri alır. O Muhtar’dır (dilediği gibi davranan). O’nun gözünde dünyanın bir değeri olsaydı, düşmanlarının ondan bir zerre bile edinmelerine izin vermezdi. Fakat O’nun kutlu Emrinde, ellerinizin işlediği işler yüzünden, Biz sizi dünya işlerine bulaştırdık. Bu, gerçekten, kendi kendinize verdiğiniz bir cezadır. Anlayan anlasın. Allah’ın gözünde hiçbir değeri olmayan şeylerle, şüphecilerin kalplerini denemeye yarayan boş ve adi şeylerle iftihar edip seviniyor musunuz?

 

104.

Ey dünyanın sakinleri! Biliniz ki ansızın ortaya çıkacak bir bela arkanızdan geliyor, sizi büyük bir ceza bekliyor. İşlediğiniz kötü işlerin gözden uzak olduğunu sanmayınız. Cemalime yemin olsun ki, Kalemim sizin bütün amellerinizi açık bir yazı ile zebercedi levihler üzerine kaydetmiştir.

 

105.

Ey padişahlar topluluğu! Padişahlar Padişahı geldi. Padişahlık, müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nındır. Allah’tan başkasına tapmayınız ve aydın bir yürekle yüzlerinizi bütün isimlerin sultanı olan Mevla’nızın Yüzü’ne çeviriniz. Bilirseniz, bu Emir bütün elinizdekinin denk gelmeyeceği bir Emir’dir.

 

Sizi başkaları için biriktirdiğiniz şeylerle sevinir ve sayısını ancak Levih-i Mahfuz’umun (Korunmuş Levha; Allah tarafından takdir olunan şeylerin yazılı bulunduğu levha) bildiği dünyalardan uzak durur görüyoruz. Biriktirdiğiniz hazineler sizi nihai amacınızdan uzaklaştırmıştır. Bilirseniz, bu size yaraşmayan bir şeydir. Yüreklerinizi dünya kirlerinden arıtınız, koşa koşa yerin ve göğün yaratanı Rabbinizin melekûtuna giriniz. Dünyayı sarsıntılara uğratan ve –her şeyi bir yana atıp Levih-i Mahfuz’da emredildikleri şeye sarılanlar istisna olmak üzere- bütün milletleri inleten Rabbinizin melekûtuna koşunuz.

 

Bu Gün, Kelim’in (‘Konuşan’ anlamında olup Sina Dağı’nda Allah ile konuşması dolayısıyla Hz Musa’ya verilen unvandır) Kadim’in (başlangıcı olmayan, ezeli) nurlarına kavuşup denizleri kabartan bu Kadeh’ten kavuşma sularını içtiği gündür. Biricik gerçek Tanrı’ya yemin olsun ki, Tur (Dağ), Zuhur’un doğuş yerini tavaf ediyor ve Tanrı Ruhu’nun Sesi, Melekût’un yüceliklerinden “Kalkınız, koşunuz O’na ey arzın mağrurları!” diye sesleniyor. Bu Gün, Rabbin dağı Kermil’in kendi Rabbi önünde yere kapanmak özlemiyle koştuğu ve Siyon dağının “Vaat yerine geldi. Yüce, aziz ve sevilen olan Allah’ın levihlerinde yazılı olan şey ortaya çıktı” diye haykırdığı gündür.

 

Ey padişahlar zümresi! Ulu Kanun bu aydınlar aydını Nokta’da indirildi. Kader Sultanı gelince saat çaldı, ay yarıldı, mukadder olan açıklandı ve her örtülü şey açığa çıktı.

 

Ey bu dünyanın padişahları! Sizler kullarsınız. Padişahlar Padişahı en şaşalı kudret ve ihtişamı ile teşrif etti ve işte sizleri müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Nefsine çağırıyor. Gururunuz sizleri Zuhur’un Kaynağı’na yaklaşmaktan alıkoymasın veya dünya sizlerle Göklerin Yaratıcısı arasında bir perde olmasın. Kalkınız, tek bir kelimesiyle sizleri yaratıp, olmuş ve olacak her şey arasında Kendi kudretine bir örnek yapan Âlemlerin Maksudu’na (amacına, isteğine) hizmet ediniz.

 

Tanrı’ya yemin olsun ki, memleketlerinizi değil gönül kalelerini fethetmek için geldik. Baha’nın gözü gönüldedir. Buna İsimler Melekûtu tanıklık ediyor, keşke anlasanız. Mevlasına bel bağlayan herhangi bir kimse bile bütün dünyadan yüz çevirir, buna göre böyle haşmetli ve şevketli bir makam sahibinin feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) derecesini düşünün. Saraylarınızı bırakıp Melekût’a koşunuz. Dünya ve ahiretteki menfaatiniz bundadır. Ceberut’un Sahibi buna tanıktır, keşke bilseniz.

 

Ne mutlu ülkemde Emrimin yardımına kalkıp Benden başkasını bırakan hükümdara! Böyle bir hükümdar Tanrı’nın Bahaîler için hazırladığı Kızıl Gemi’nin yolcularındandır. Kilitli şehirleri müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) İsmimin anahtarıyla açabilmesi için, herkesin onu sayması, ululaması ve desteklemesi gerekir. Böyle bir hükümdar gerçekten insanlığa göz, yaratık dünyasının alnına süs, kâinat vücuduna güzel baştır. Ey Bahaî milleti! Malınızla ve canınızla ona yardımda bulununuz.

 

106.

Her şeyi bilen Doktorun parmakları hasta insanlığın nabzında. Hastalığı teşhis ediyor ve yanılmaz hikmeti ile ilaç yazıyor. Her devrin kendine göre zorluğu, herkesin kendine göre emeli var. İnsanlığın bugünkü acıları içerisinde muhtaç olduğu ilaç, gelecek bir devirde muhtaç olacağı ilacın aynısı olamaz. Yaşadığınız asrın gerekleri ile yakından ilgileniniz, onun icapları üzerinde düşününüz.

 

İnsan ırkının nasıl büyük ve sayısız felaketlerle karşılaştığını pekâlâ görüyoruz. İşte, umutsuz ve acı içinde yatağında inliyor, durumu günden güne fenalaşıyor. Gurur sarhoşları onunla usta Doktorun arasına girmişler. Bakınız, kendileri de dâhil olmak üzere, bütün insanları sakat tedbirleriyle nasıl içinden çıkılmaz güç bir duruma düşürmüşler. Hastalığın sebebini bulmak ellerinden gelmediği gibi ilacından da haberleri yok. Doğruyu eğri ve dostu düşman sanmışlardır.

 

Bu Mahpus’un tatlı nağmelerine kulak veriniz. Kalkınız ve sesinizi yükseltiniz; belki derin uykuda olanlar uyanırlar. Söyle; Ey ölü gibi yatanlar! Tanrı’nın inayet eli size bengisu (abıhayat; ölümsüzlük suyu) sunuyor. Koşunuz, kana kana içiniz. Bugünde yeniden doğan bir daha ölmez, ölü kalan ise bir daha dirilmez.

 

107.

Rahman olan Rabbinin gönlü ister ki, insanlık tek bir ruh ve tek bir vücut gibi olsun. Başka bütün günleri gölgede bırakacak derecede parlak olan bu Gün’de, Tanrı’nın rahmet ve inayetinden pay almaya bakınız. Ne mutlu Tanrı katındakine ermek ümidiyle kendi katında olan şeyleri bırakan kimseye! Biz tanıklık ederiz ki, böyle bir kimse Tanrı’nın gözdeleri arasındadır.

 

108.

Ey milletler! Sizin için belirlediğimiz bir süre var. Kararlaştırılan saat gelir ve siz Tanrı’ya dönmezseniz, O sizi şiddetle yakalar, her taraftan üzerinize belalar yağdırır. O zaman Rabbiniz sizi ne yaman bir ceza ile cezalandırır!

 

109.

Ey Kemal! Tanrı’nın fazıl ve keremiyle ölümlü insanoğlunun bu Gün’de ermeye mukadder olduğu yükseklikler henüz görenlerden gizlidir. Varlık dünyası böyle bir açıklamaya henüz hazır değildir. Fakat O’nun emir ve iradesiyle, böyle özel bir lütfün insanlara gösterileceği gün yaklaşmaktadır. Milletlerin kuvvetleri O’nun karşısında saf tutsalar ve dünyanın hükümdarları O’nun Emrini yıkmak için aleyhinde birleşseler de, O’nun kuvveti zerre kadar sarsılmaz. O, doğruyu söyler ve insanlığı Eşsiz ve Bilicinin yoluna çağırır.

 

İnsanlar durmadan ilerleyen bir medeniyeti daha da ileri götürmek için yaratılmışlardır. Kadir-i Mutlak şahittir ki, yabani hayvanlar gibi davranmak insana yakışmaz. Onun ağırbaşlılık ve şanına yaraşan faziletler, cins ve mezhep ayırt etmeksizin, bütün insanlara karşı esirgeme, şefkat, merhamet ve sabırdır. Söyle; Ey dostlar! İsimler Rabbi’nin semavi inayetiyle akmakta olan bu billur gibi ırmaktan doya doya içiniz. Bu ırmağın sularından başkaları da içsinler ki her memleketin liderleri Hakk’ın zuhurundaki maksadı ve kendi yaratılışındaki sebebi iyiden iyiye anlayabilsinler.

 

110.

Ulu Varlık buyuruyor; Ey insanoğulları! Allah’ın şeriat ve dinindeki temel maksat, insanlığın birliğini sağlamaya çalışmak, insanlar arasında dostluk ve muhabbet fikrini geliştirmektir. Onu anlaşmazlık ve uyuşmazlık, nefret ve düşmanlık aleti yapmayınız. İşte doğru yol, sabit ve sağlam temel budur. Bu temel üzerine kurulan yapı her türlü dünyevi olay ve değişiklikten korunmuş olacağı gibi, sayısız asırların gelip geçmesinden de asla etkilenmez. Umarız ki, tüm din liderleri ve hükümdarlar el ele vererek bu devrin insanlığının ıslahına ve kalkınmasına çalışırlar. Bu devrin ihtiyaçlarını düşünerek baş başa versinler ve durumu iyice inceleyip ne yapılması gerektiğini kararlaştırdıktan sonra hasta ve acı çeken bu dünyaya ihtiyaç duyduğu ilacı versinler. Yetki sahibi bir makam işgal edenler, her şeyde, ılımlılığı gözetmelidirler. Ilımlılık çerçevesini aşan şey faydalı olmaktan çıkar. Örnek olarak özgürlük, uygarlık vesaire göz önüne getiriniz. Aydın fikirliler bunlara ne kadar olumlu bir şekilde bakarlarsa baksınlar, ölçü aşılınca insanlar üzerinde zararlı bir etkisi olacağı muhakkaktır… İnşallah toplumları yönetenler ve aralarındaki ilim ve hikmet sahipleri yüksek gayretleri sayesinde kendi gerçek çıkarlarının nerede olduğunu görürler. İnsanlık daha ne zamana kadar bu havailikte ayak direyecek? Nicedir bu haksızlıklar? Bu anarşi ve karışıklık insanlar arasında daha ne zamana kadar hüküm sürecek? Anlaşmazlıklar insanlığın denizini daha ne zamana kadar çalkalayacak? Heyhat! Karamsarlık rüzgârları her taraftan esiyor, insanlığı ayırıp felaketlere sürükleyen boğuşma her gün bir kat daha azgınlaşıyor. Müthiş sarsıntı ve kargaşalıkların alametleri ufukta belirmiştir; çünkü şimdiki sosyal düzen acınacak derecede elverişsiz ve bozuk görünüyor. Kendi kerem ve inayetiyle milletleri uyarıp akıbetlerini iyi kılmasını ve makamlarına uygun başarılar elde etmeye muvaffak buyurmasını yüce ve şanlı Tanrı’dan dilerim.

 

111.

Ey anlaşmazlık içinde bulunan milletler! Birleşiniz, birliğin nuruyla nurlanınız. Tanrı hatırı için bir yerde toplanıp aranızdaki anlaşmazlık sebeplerini ortadan kaldırınız. O zaman Neyyir-i Azam’ın (Büyük Güneş) nuru dünyayı kaplar, dünya sakinleri bir şehrin sakinleri gibi olur ve aynı taht üzerinde oturur. Bu Mazlum’un ilk günden beri güttüğü ve güdeceği gaye budur. Hiç şüphe yok ki, hangi ırk veya mezhepten olursa olsunlar, bütün milletler ilhamlarını aynı semavi Kaynak’tan alıyorlar ve aynı Tanrı’nın kullarıdırlar. İtaat ettikleri kurallar arasındaki farklılıklar, bunların indirildiği asırların gereğinden ileri gelmiştir. Bunlar, insan inadından doğan bir kaçı hariç, hep Tanrı katından olup O’nun maksat ve iradesinin tecellisidirler. Kalkınız ve iman kuvvetiyle donanmış olarak kendi kuruntularınızın putlarını kırınız, aranıza anlaşmazlık tohumu ekenleri deviriniz. Sizi bir araya toplayıp birleştirecek şeye yapışınız. Bu, Ana Kitap’ın size indirdiği en yüksek kelimedir. Azamet Dili kendi yüceler yücesi makamında buna tanıklık ediyor.

 

112.

Bir süreden beri dünyaya bulaşmış olan fitne ve fesatlara, milletleri pençesinde tutan huzursuzluk ve karışıklıklara bakınız. Dünya kimi vakit savaşlarla viran oluyor, kimi vakit beklenmedik felaketler içerisinde çırpınıyor. Dünyayı çeşitli dert ve sefaletler sardığı halde bunun sebep ve kaynağı üzerinde bir parça durup düşünen yok. Gerçek Öğütçü, her ne zaman ağzını açıp nasihat yollu bir söz söylediyse, O’na hemen fesatçı damgası vurup iddiasını reddetmişlerdir. Ne şaşılacak bir davranış! İçli dışlı birleşmiş iki kişi göremezsin. Birlik ve iyi geçinmek için yaratılmış oldukları halde her yerde geçimsizlik ve kötülük hüküm sürüyor. Ulu Varlık buyuruyor; Dostlar! Birlik çadırı kuruldu, birbirinize yabancı gözüyle bakmayınız. Hepiniz bir ağacın meyveleri ve bir dalın yapraklarısınız. Umarız ki, adaletin nuru dünyaya parlar ve onu zulümden temizler. Yüce ve şanlı Tanrı’nın kudretinin bu dünyadaki bir sembolü olan hükümdarlar kalkıp bütün insanlığın yüksek çıkarlarına hizmet edecek şeylerle uğraşmaya karar verseler, insanoğulları arasında adalet devri açılır ve dünya adalet dünyası olur. Ulu Varlık buyuruyor; dünyada düzen ve istikrarın binası ceza ve ödül direkleri üzerine kurulmuştur, o binayı ayakta tutacak olan yine bu iki direktir. Başka bir yerde de şöyle buyrulmuştur; Dikkat ediniz, ey dünyanın hükümdarları! Dünyada hiçbir kuvvet yoktur ki adalet ve hikmet kuvveti derecesinde etkili olsun… Önünde hikmet sancağı ve arkasında adalet alayı olduğu halde yürüyüp giden hükümdara ne mutlu! Bu hükümdar barış alnının süsü, güvenlik başının tacıdır. İstibdat bulutlarının örttüğü adalet güneşi insanlara doğacak olsa bu dünya muhakkak ki başka bir dünya olur.

 

113.

Ey Şah’ın Şehir’de (İstanbul) bulunan büyükelçisi! Tanrı Emrinin kaderi Benim elimde mi sanıyorsun? Benim mahpusluğum, zilletim, ölümüm ve hatta yokluğum onun gidişatını değiştirir mi zannediyorsun? Ne boş sanı! Ne saçma hayal! Sen cidden boş kuruntularıyla oyalananlardansın. O’ndan başka Tanrı yoktur. O, Kendi Emrini açıklayıp kesin kanıtını yükseltmeye, irade buyurduğunu tahakkuk ettirip ne senin, ne de Hak’tan yüz çevirenlerin ellerinin yetişebileceği bir yüksekliğe çıkarmaya muktedirdir.

 

Tanrı’yı Kendi iradesini yerine getirmekten alıkoyacağını, hükmünü icradan men edebileceğini, saltanatını sürmesine engel olacağını mı sanıyorsun? Yerde veya gökte bulunan herhangi bir şeyin O’nun Emrine dayanabileceğine mi inanıyorsun? Hakk’a yemin olsun ki, hayır! Yaratık âleminde hiçbir şey yoktur ki, O’nu maksadına ermekten alıkoyabilsin. İmdi, zannı bırak, çünkü zan hiçbir zaman hakkın yerini tutmaz. Ettiğine cidden pişmanlık getirip seni yaratan, seni büyüten, seni dindaşların arasından seçip büyükelçi yapan Ulu Varlığa dön.

 

Şunu da bil ki, Kendi emriyle yerde gökte olan her şeyi yaratan O’dur. Yaratılan hiç Yaradan’ı yenebilir mi? Siz, ey kötülük kavmi! Tanrı, sizin sanılarınızın çok, hem de pek çok üstündedir. Eğer bu Emir Tanrı katından ise, hiçbir kimsenin ona karşı durmasına imkân yoktur, değilse, aranızdaki din uluları, nefislerinin kötü arzularına esir olanlar ve Tanrı’ya baş kaldırmış olanlar onu baltalamaya muhakkak yeter.

 

Tanrı’nın bütün insanlar arasından seçip, mesajını tebliğe memur ve âlemlere rahmet kıldığı Elçisine (Hz. Muhammed) bildirdiği gibi, Firavun ailesinden bir müminin vaktiyle söylemiş olduğu bir sözü de mi duymadın? Dedi ve O’nun dediği doğrudur; “Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Üstelik size açık-seçik deliler de getirdi. Eğer yalancıysa, yalancılığı kendi aleyhinedir. Eğer doğru sözlü ise size vaat ettiklerinin bir kısmı başınıza gelir.” (Mümin Suresi; 28.ayet) İşte Tanrı Kendi Dostuna şaşmaz Kitabında böyle vahiy buyurmuştur.

 

Buna rağmen, siz O’nun buyruğuna kulak asmadınız, şeriatına itibar etmediniz. Kitabında yazılı öğüdünü dinlemediniz. O’nun doğru yolundan sapıp uzaklaşanlardan oldunuz. Her yıl, her ay, sizin yüzünüzden nice kimseler öldürüldü! Feleğin şahit olmadığı ve hiçbir tarihçinin kaydetmediği nice haksızlıklar yaptınız! Siz, ey zulüm işleyenler! Kıyımlarınız yüzünden nice masum çocuk öksüz ve nice baba evlatsız kaldı! Nice kız kardeş erkek kardeşinin yasını tuttu! Nice kadınlar hayatta biricik destekleri olan kocaları için inleyip ağladı!

 

Nihayet zulmünüzü, gözünü yüceler yücesi ve büyükler büyüğü olan Tanrı’nın yüzünden bir an bile ayırmamış olan Kimse’yi (Hz.Bab) öldürecek derecede ileri götürdünüz. N’olaydı O’nu insanlar arasında alışılmış olan tarzda öldürseydiniz! O’nu göz görmedik bir şekilde öldürdünüz. Gökler O’na acı acı ağladı, Tanrı’ya yakın olanlar O’nun başına gelen felakete inim inim inledi. O peygamberinizin soyundan değil miydi? O aranızda seyitliği ile tanınmamış mıydı? Hiçbir insanoğlunun hiçbir insanoğluna reva görmediği cefayı siz O’na nasıl reva gördünüz? Tanrı’ya ant içerim ki, felek sizin eşinizi görmemiştir. Peygamber evladından birini öldürüyor ve sonra da şerefli makamlarınızda sevinç içinde oturuyorsunuz! Sizden önce sizin yaptıklarınızın aynısını yapanlara lanet okuduğunuz halde kendi işlediğiniz çirkin cinayetlerin farkında değilsiniz!

 

Hükmünüzde insaflı olunuz. Lanet okuduğunuz, Allah’ın kahrına havale ettiğiniz kimseler (Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’i şehit edenler kastedilmiştir) sizden başka türlü mü hareket ettiler? Siz kendi peygamberinizin evladını öldürdüğünüz gibi onlar da kendi peygamberlerinin evladını öldürmediler mi? Sizin hareketiniz onların hareketine benzemiyor mu? O halde neden onlardan farklı olmak iddiasında bulunuyorsunuz? Evet, niçin böyle bir iddiada bulunuyorsunuz, siz ey insanlar arasında nifak tohumu saçanlar?

 

Ne zaman ki siz O’nun (Hz. Bab) canına kıydınız, O’na uyanlardan biri öç almaya kalkıştı. Bu adam tanınan bir kimse değildi, onun böyle bir planı olduğundan da kimsenin haberi yoktu. Nihayet mukadder olan işi işledi. Hükmünüzde insaflı davranırsanız görürsünüz ki, işlediğiniz şeylerin günahı kimsenin değil sizin kendinizin boynunadır. Bütün dünyada sizin yaptığınızı yapmış olan var mı? Âlemlerin Rabbine yemin olsun ki, yok!

 

 

Sizde görür göz olsa görürsünüz ki, tüm hükümdarlar kendi peygamberlerinin soyundan olan kimselere ve Allah adamlarına eşsiz bir hürmet ve tazim gösterirler. Siz ise, hiçbir kimsenin hiçbir devirde işlememiş olduğu işlerin sorumlususunuz. Kötü işleriniz, her anlayışlı kalbi sızlatmıştır. Bununla beraber, hala derin bir gaflet içerisindesiniz, hala amellerinizin ne derece kötü olduğunu kavramıyorsunuz.

 

Sapkınlığınıza devam ede ede nihayet bizim aleyhimize de kalktınız; Biz ki sizin düşmanlığınızı çekecek hiçbir harekette bulunmamıştık. Sizi yaratıp şekillendiren ve kuvvetlendirip Müslimlere (İslam olanlara, teslim olmuşlara) katan Tanrı’dan korkunuz yok mu? Daha ne zamana kadar sapkınlığınızda inat edeceksiniz? Hiç durup düşünmeyecek misiniz? Ne vakit uyanacaksınız? Ne zaman ayacaksınız? Ne zamana kadar bu doğruyu anlamazlıktan gelme?

 

Kendi kendinize bir düşünün. Takındığınız tavır ve işlediğiniz cinayetlere rağmen Tanrı’nın ateşini köreltebildiniz mi? Emrinin nurunu, ölümsüzlük okyanuslarına dalıp şehitlikleriyle Tanrı Birliği’ne inanan nice samimi kişiyi etkileyerek Hakk’a bağlamış olanları aydınlatan Nurunu söndürmeyi başarabildiniz mi? Bilmiyor musunuz ki, Tanrı’nın eli ellerinizin üstündedir, değişmez takdiri tedbirlerinizden üstündür, kullarının üstündedir, iradesinin gerçekleşmesine muktedirdir, dilediğini yapandır, irade ettiğinden sorumlu değildir, istediğini takdir buyurandır, muktedir ve kadirdir? Bunun doğruluğuna inanıyorsanız, neden endişelerinize son verip müsterih olmuyorsunuz?

 

Her gün yeni bir haksızlık işliyorsunuz. Şimdi de Bana, işlerinize hiçbir müdahalede bulunmadığım halde, eskiden yapmış olduğunuz davranışın aynısını yapıyorsunuz. Hiçbir vakit size karşı gelmedim, kanunlarınıza karşı baş kaldırmadım. Buna rağmen, işte nihayet, Beni bu uzak illere attırarak hapsettirdiniz! Fakat şunu kesin biliniz ki, senin ve sana benzer insafsızların kötülükleri Tanrı’nın Emrini veya O’nun yollarını hiçbir suretle değiştirmemiştir ve değiştirmeyecektir.

 

Ey İran haklı! Uyarımı dinleyiniz. Beni öldürürseniz, Tanrı ölümümle açık kalacak yeri doldurmak için mutlaka başka birini ayağa kaldıracaktır, çünkü O’nun yöntemi öteden beri böyledir ve siz O’nun yönteminde hiçbir değişiklik bulamazsınız. Hakk’ın yaktığı mumu söndürmeye mi uğraşıyorsunuz? Tanrı sizin arzuladığınızdan tiksinir. O, kâfirlerin hoşuna gitmese de, Kendi nurunu tamama erdirecektir.

 

Ey büyükelçi! Bir parça durup düşün, hükmünde insaflı ol! Ne yaptık ki Şah’ın vezirlerine Bizim aleyhimizde rapor verdin, kötü arzularına uydun ve gerçeği tahrif ettin de aleyhimizde bunca iftiralarda bulundun? Biz seninle bir defa, o da İmam Hüseyin’in Şehadeti’nin yıldönümü töreni sırasında, babanın evinde görüştük. O sıralarda hiç kimse kendi fikir ve kanaatlerini başkalarına açmak fırsatını bulamazdı. Doğruyu seversen bu sözümün doğruluğuna tanıklık edersin. Fikrimi ne senin, ne de başkalarının öğrenebileceği diğer toplantılara da devam etmedim. İddiamı kendi ağzımdan işitmemiş olduğun halde nasıl olur da aleyhimize bir hüküm verebilirsin? Şanı yüce Tanrı’nın “…Size selam verene ‘sen mümin değilsin.’ demeyin...” (Nisa Suresi; 94.ayet) buyruğunu duymadın mı? “Sabah akşam, yüzünü isteyerek Rablerine yalvarıp yakaranları kovma.” (En’am Suresi; 52.ayet) Sen Tanrı Kitabı’nın emrini terk ettin, hâlbuki kendini mümin sanıyorsun.

 

Bütün yaptıklarınıza rağmen, Hak şahittir ki, gerek senden ve gerek başkalarından Tanrı birliğine inanmış hiçbir kimsenin görmediği zararı gördüğümüz halde, ne sana ne başkalarına karşı herhangi bir fenalık fikri besliyoruz. Benim Emrim Tanrı’dan başkasının elinde değildir. Güvenim ancak Ona’dır. Şimdi büyük bir gurur ile komşularına böbürlenen kimselerin devrinin geçeceği gibi, sizin de günleriniz geçip gidecektir. Çok geçmeden Tanrı’nın huzuruna çıkarılarak yaptıklarınızın hesabını verecek ve ellerinizin işlediği çirkin işlerden dolayı layık olduğunuz cezayı çekeceksiniz. Fesatların meskeni ne sefil bir mesken!

 

Tanrı’ya yemin olsun ki, yaptığının bilincinde olsan kendin için acı gözyaşları döker, koşup Tanrı’ya sığınır ve Tanrı seni affedinceye kadar bütün ömrünce ağlayıp inlerdin, çünkü O gerçekten cömertler cömerdi ve iyiler iyisidir. Fakat sana şimdiden söyleyeyim ki, sen bütün kalbinle, bütün ruhunla, bütün iç varlığınla bu dünyanın boş ve geçici nimetlerine sarıldığın için, ölünceye kadar gafletinde devam edeceksin. Bu dünyadan göçtükten sonra, sana bildirdiğimizi apaçık göreceksin ve bütün yeryüzünde yaşayanların küçük, büyük tüm amellerinin kaydedildiği defterde senin de bu hayatta işlemiş olduğun amelleri yazılı bulacaksın. İmdi nasihatimi dinle, can kulağıyla sözüme kulak ver, sözlerime önem vermezlik etme, doğruyu reddedenlerden olma. Sana bağışlanan şeylerden dolayı iftihar etme. Koruyucu, yüce ve şanlı Tanrı’nın Kitabı’nda yazılı şu sözü göz önüne getir; “Öğütlenmeye çağrıldıkları şeyi unutunca, her şeyin kapılarını üzerlerine açıverdik.” (En’am Suresi; 44.ayet) Nasıl ki Biz de bu dünyanın ve onun süslerinin kapılarını sana ve benzerlerine açtıysak... Bunun için bu kutlu ayetin son kısmında vaat edilen şeyi bekle, çünkü bu vaat, Güçlüler Güçlüsü ve Hikmetliler Hikmetlisi’nin bir vaadidir, mutlaka yerine gelecek bir vaattir.

 

Ey bedbahtlarım! Kendiniz için hangi yolu seçip yürüdüğünüzü bilmiyorum. Biz sizlere O’nun Gününü hatırlattığımız, sizlere O’na kavuşmayı müjdelediğimiz, sizleri O’nun katına çektiğimiz ve sizlere O’nun şaşılacak derecede güzel hikmetlerini indirdiğimiz halde, bakınız sizler Bizi nasıl reddediyor, imansızlar gibi yalancı dillerinizin söyledikleriyle bizi nasıl mahkûm ediyor, Bize karşı nasıl fesatlar kuruyorsunuz! Tanrı’nın Bize Kendi fazıl ve inayeti ile bağışladığı şeyi size belirtince “Bu açık bir büyüdür.” diyorsunuz. Sizde anlayış olsa bu sözü sizden önce gelenlerin de söylemiş olduklarını ve onların da tıpkı size benzer olduğunu anlarsınız. Bu suretle kendinizi Tanrı’nın fazıl ve inayetinden mahrum kıldınız, Tanrı’nın Bizim ile sizin aranızda hükmünü vereceği güne kadar da mahrum kalacaksınız. O, gerçekten yargıçlar yargıcıdır.

 

Aranızdan bazıları “O, Tanrılık iddiasında bulunuyor.” demişler. Hâşâ! Bu, kaba bir iftiradır. Ben Tanrı’ya ve ayetlerine, peygamberlerine ve meleklerine inanan bir kuldan başka bir şey değilim. Dilim, yüreğim, iç ve dış varlığım Tanrı’dan başka Tanrı bulunmadığına, O’ndan başka her şeyin O’nun emriyle yaratılıp iradesinin cereyanıyla şekillendirilmiş olduğuna tanıklık ediyor. O’ndan başka yaratıcı, diriltici, öldürücü, ölüleri kıyam ettirici Tanrı yoktur. Ben Tanrı’nın Kendi fazlı ile Bana bağışladığı şeyleri ilan eden bir kimseyim. Günahım bu ise, Ben günahkârların birincisiyim. Ben Kendim ve akrabalarım elinize teslimdir. Dilediğinizi yapınız. Bir an şüphe etmeyiniz ki, Tanrıma dönebileyim ve yüzünüzü artık göremeyeceğim bir yere varabileyim. Benim gönlümün isteği, Benim en büyük arzum budur. Tanrı halime yeter bir şahittir.

 

Ey büyükelçi! Kendini Tanrı’nın gözü önünde say. Sen O’nu görmüyorsan O seni muhakkak görüyor. Dikkatli bak, Emrimiz hakkında insaflıca hüküm ver. Sende biraz adalet fikri varsa söyle; Biz ne yaptık da seni aleyhimize kışkırttık ve Bizi halka kötülemeye zorladık? Biz Tahran’dan Şah’ın emriyle ayrıldık, O’nun izniyle Irak’a gittik. Kendisine karşı bir suç işlediysem niçin Beni serbest bıraktı? Suçum yoktuysa, niçin dindaşlarınızdan kimsenin çekmediği belaları Bize çektirdiniz? Irak’a geldikten sonra hükümet otoritesini ihlal edecek hangi harekette bulunduk? Bizim davranışımızda kınanacak bir şey bulunduğunu kim söyleyebilir? Oranın ahalisinden sor, soruştur ki gerçeği anlayabilesin.

On bir yıl o ilde (Bağdat) kaldıktan sonra hükümetiniz tarafından oraya, adını Kalemimizin yazmak istemediği, bir temsilci gönderildi. Ayyaş, şehvetine düşkün, kötü bir adam... Bu karıştırıcı Irak’ı da birbirine soktu. Hakikat sever bir kimseysen incelemeni yapar, Bağdat halkının buna tanıklık ettiğini görürsün. Hemcinslerinin malını gasp eden, Tanrı’nın bütün emirlerini terk edip yasakladıklarını yapan bu şahıstır. Sonunda nefsinin havasına uyarak aleyhimize kalktı ve zalimlerin gittiği yola gitti. Sana yazdığı bir raporda çok ağır ithamlarda bulundu ve sen de hiçbir delil ve ispat sormaya lüzum görmeksizin ona uyuverdin. Ne ondan açıklama istedin ve ne gerçeğin ortaya çıkmasına yardımı olacak ve sana kanaat telkin edecek herhangi bir araştırma yaptın. Nazarında gerçeğin tecelli eylemesini ve işin içyüzünden haberdar olmayı istersen, gerek o tarihte Irak’ta bulunan konsoloslardan ve gerek şehrin (Bağdat) valisi ile belediye reisinden bu adamın nasıl bir adam olduğunu sorarsın.

 

Tanrı tanıktır ki, Biz ona veya başkalarına hiçbir surette karşı koymadık. Her türlü şart altında Tanrı’nın emrini tuttuk, kargaşalık çıkarmaktan geri durduk. Bunu kendisi de tasdik eder. O’nun niyeti Bizi tutup tekrar İran’a göndermekti. Böyle yaparak göze girmek, kendisi için isim yapmak istiyordu. Sen de aynı suçu aynı maksatla işledin. Buna göre her şeyi bilen Âlemlerin Sultanı’nın katında her ikinizin de değeri birdir.

 

Bu sözlere seni muhatap tutmaktan maksat içimizi dökerek hafiflemek veya herhangi bir kimse nezdinde şefaatini dilemek değildir. Âlemlerin Rabbine yemin olsun ki, hayır! Keyfiyeti bütün açıklığı ile gözlerinin önüne koyduk ki belki yaptıklarını algılar, Bize verdiğin zararı başkalarına da vermekten geri durur, tövbe edip seni ve her şeyi yaratmış olan Tanrı’ya döner ve ileride basiretle hareket edersin. Bu, senin için sahip olduğun her şeyden, günleri sayılı büyükelçiliğinden daha iyidir.

 

Sakın haksızlığa göz yumma. Var kuvvetinle adalete sarıl, Tanrı’nın emrini değiştirme, Tanrı Kitabını hareketlerinin ekseni yapan kimselerden ol. Hangi şart altında olursa olsun kötü arzularına uyma. Günlerine başlangıç bulunmayan keremli Rabbin Tanrı’nın şeriatına yapış. Muhakkak, muhakkak toprağa döneceksin, şimdi zevk aldığın bütün şeyler gibi sen de hiç olacaksın. Bunu söyleyen Hakikat ve İzzet Dilidir.

 

Tanrı’nın geçmişte yaptığı bir uyarıyı hatırlıyor musun? Hatırla ki aklını başına toplayasın. Daima doğruyu söyleyen Yüce Varlık bak ne buyuruyor; “Sizi yerden (topraktan) yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve oradan sizi bir kez daha çıkaracağız.” (Taha Suresi; 55.ayet) Tanrı’nın yeryüzünde yaşayan büyük küçük herkes için takdiri budur. Buna göre topraktan yaratılmış, toprağa dönecek ve tekrar topraktan çıkarılacak olan bir kimseye Tanrı’nın ve O’nun dostlarının önünde kibirlenmek, onları hor görmek, onlara karşı böbürlenmek yakışmaz. Bilakis, sana ve senin gibilere yakışan şey, Tanrı Birliği Mazharlarına boyun eğmek, insanları meşgul edip aziz ve ulu Tanrı’nın yolundan saptırıcı ne var ise hepsini bırakan inançlılara saygı göstermektir. Sana ve bütün güvenleriyle Rablerine güvenenlere yarayacak şeyi işte bu suretle bildiriyoruz.

 

114.

Dinle ey Sultan! (Osmanlı Sultanı Abdülaziz) Daima doğruyu söyleyenin sözünü dinle. Tanrı’nın sana Kendi keremiyle verdiği nimetlerin en küçük bir kısmında bile gözü bulunmayan ve şaşmadan Doğru Yol’da giden Kimse’nin sözüne kulak ver. Seni belki iyiler zümresine katılırsın diye Rabbin Tanrı’ya çağıran ve hakiki mutluluğa kılavuzlayan O’dur.

 

 

Ey Sultan! İhtiraslarının esiri olup ellerine teslim edileni arkalarına atan ve emanete hıyanette bulunan vezirleri sakın çevrene toplama. Tanrı’nın sana davranmış olduğu gibi sen de başkalarına iyi davran, halkın çıkarlarını bu gibi vezirlerin eline bırakma. Tanrı korkusunu yabana atma, Allah’tan ve yasak ettiklerinden kork. Çevrene ancak kendilerinden diyanet ve insaf kokusu aldığın vezirleri topla. Bunlarla istişare edip ileri sürülen fikir ve görüşlerden sence en iyi olanı seç ve cömert davrananlardan ol. 

 

Şunu iyi bilesin ki, Tanrı’ya inanmayanın özü ve sözü doğru olmaz. Gerçek, şüphe götürmez gerçek budur. Tanrı’ya hıyanet eden, hükümdara da hıyanet eder. Böyle bir kimseyi hiçbir şey kötülükten alıkoymaz, hiçbir şey onu komşusuna hıyanetten geri tutmaz, hiçbir şey onu doğru dürüst yürümeye meylettirmez.

 

Sakın idare dizginini başka ellere bırakma, itimadına layık olmayan vezirlere güvenme, gaflet içerisinde yaşayanlardan olma. Yürekleri senden ayrı olanlardan çekin, onlara güvenme, işlerini ve dindaşlarının işlerini onlara emanet etme. Sakın kurtların Tanrı sürüsüne çoban olmalarına meydan verme, Tanrı buyruklarını bozanlardan samimi iman ve vefa bekleme. Kötülük ve bozgunculuklarından güvende olmak istersen bu gibileri yanından uzaklaştırıp kendini sıkı korumaya bak. Onları bırak, nurlular nurlusu ve iyiler iyisi Rabbin Tanrı’ya bak. Her kim kendini tamamıyla Tanrı’ya verirse Tanrı daima onunla birlikte olur. Her kim Tanrı’ya tam tevekkül ederse, Tanrı onu her zarardan korur, her fesadın kötülüğünden muhafaza eder.

 

Sözümü dinleyip öğütlerimi tutacak olursan Tanrı seni el yetişmez ve dokunmaz derecede yüksek bir makama çıkarır. Ey Sultan! Tanrı buyruklarına candan sarıl, zalimlerin gittikleri yoldan gitme. İdare dizginini eline al ve sımsıkı tut. Kamu işlerini bizzat kendin incele. Hiçbir şey gözünden kaçmasın, bütün iyilik bundadır.

 

Bütün insanlar içerisinden seni seçip dindaşlarına padişah yapan Tanrı’ya teşekkür et. Tanrı’nın sana gösterdiği özel lütufların kadrini bil, ulu Adını daima ulula. Tanrı sevgililerini sever ve kullarını hiçbir kimsenin rahatsız etmesine meydan vermeyecek şekilde korursan, O’na en iyi şekilde şükretmiş olursun. İnsanlar arasında O’nun şeriatını tatbik etmek için ayağa kalkmalısın ki Tanrı’nın şeriatında sabit ve sağlam olabilesin.

 

Ülkeni adalet ırmakları ile sularsan, Tanrı Kendi görünür ve görünmez orduları ile sana muhakkak yardım eder, seni işlerinde destekler. O’ndan başka Tanrı yoktur. Bütün yaratık alemi O’nundur. İnananların amelleri hep O’na döner (O’na aittir).

 

Güvencen hazinelerin olmasın. Bütün güvencen Rabbin Allah’ın fazlına olsun. Her işinde O’na tevekkül et, O’nun iradesine boyun eğ. Yardımcın O olsun. Kendini O’nun hazineleriyle zenginleştirmeye çalış, çünkü yerin ve göklerin bütün hazineleri O’ndadır. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Sahip ve Övgüye Değer olan O’dur. Herkes O’nun kapısında fakir, herkes saltanatının belirtisi karşısında aciz, herkes O’nun lütuf ve keremine muhtaç…

 

Ilımlılık sınırını aşma, hizmetinde bulunanlara adaletle davran. Onlara ihtiyaçları kadar ver, bağışlarını servet biriktirip süslenmelerine, evlerini donatıp faydasız şeyler elde etmelerine ve bu suretle israfçılar sırasına girmelerine imkân verecek derecede geniş tutma. Onlara şaşmaz bir adalet çerçevesinde öyle davran ki, ne bir kimse ihtiyaç içinde kıvransın, ne de lüks denecek bir hayat yaşasın. Adaletin kendisi budur.

 

Faziletsiz alçakların fazileti yüksek olanları idare edip zorbalıkla hükmetmelerine meydan verme, çünkü Biz şehre (İstanbul) geldiğimizde gözümüze çarpan buydu, Biz buna şahidiz. Gerçekten şehirliler arasında debdebeli bir hayat süren bir takım aşırı zenginler ve bunların yanı başında zaruret ve sefalet içerisinde sürünen bir halk kitlesi gördük. Bu senin saltanatına ve şanına yaraşmaz.

 

Öğüdümü kabul ederek insanlar arasında adalet ve eşitlikle hüküm sür ki, Allah namını yüceltsin ve adaletinin ününü bütün dünyaya yaysın. Vezirlerini tebaanın küçülmesi pahasına büyütme. Fakirlerin ve her sabah hallerine inleyenlerin ahından sakın ve onlara karşı şefkatli bir padişah ol. Onlar, gerçekten, yeryüzünde senin hazinelerindir. Hazinelerini seni soymak isteyenlerin saldırılarından korumalısın. İşlerini kontrol et, her yıl ve hatta her ay durumu sor, soruştur, vazifelerini yüzüstü bırakanlardan olma.

 

Tanrı’nın şaşmaz terazisini gözlerinin önüne koy ve O’nun huzurunda duruyormuşçasına amellerini her an her gün o terazide tart. Tanrı’nın heybeti karşısında kimsenin ayakta durmaya güç bulamayacağı ve gafillerin titreşeceği Gün’de sorguya çekilmeden önce sen kendi kendini sorguya çek.

 

Her hükümdara güneş gibi cömert olmak yaraşır. Güneş kendi zatında bulunmayıp güçlü ve kudretli Tanrı’nın takdir buyurduğu lütufları saçarak bütün varlıkları büyütür ve her şeye payını verir. Sen de öyle ol. Hükümdar, bilici ve takdir buyurucu Yüce Varlığın izin ve iradesi ile kendi feyizlerini her toprağa yağdıran bulut gibi olmalıdır. Sen de öyle ol.

 

Devlet işlerini tamamıyla bir başkasının ellerine emanet etme. Kendi vazifeni senden daha iyi görecek kimse yoktur. İşte bilgelik dolu hükümlerimizi sana böyle açık açık bildiriyor ve seni zulüm solundan adalet sağına geçirerek Tanrı inayetinin parıldayan okyanusuna yaklaştıracak şeyi sana bu suretle belirtiyoruz. Senden önce gelip tebaalarına karşı hakkaniyet çerçevesinde davranan ve adaletin şaşmaz yolunda yürüyen hükümdarın hareket çizgisi budur.

Sen yeryüzünde Tanrı’nın gölgesisin. Böyle yüce ve ihtişamlı bir makama yaraşır şekilde hareket etmeye çalış. Sana indirdiğimiz ve öğrettiğimiz şeylere uymazlık edersen, o büyük ve değer biçilmez şerefe kusur etmiş olursun. O halde dönüp Tanrı’ya içtenlikle yapış, gönlünü dünyadan ve dünyanın boş şeylerinden arıt, herhangi yabancı bir sevginin orada yer almasına izin verme. Kalbini böyle yabancı bir sevgiden tamamıyla temizlemedikçe Tanrı nuru onun üzerinde parlamaz; çünkü Allah insana iki kalp bağışlamamıştır. Bu O’nun kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Kitabında yazılı bir hükümdür. Tanrı’nın yarattığı gönül bir ve bölünmez olduğundan gönüldeki sevginin de bir ve bölünmez olmasına dikkat et. Buna göre gönlünü yalnız O’nun sevgisi ile doldurup O’ndan başkasının sevgisinden çekin ki Tanrı seni Kendi birliğinin okyanusuna daldırarak tekliğinin önderi kılsın. Tanrı tanıktır ki, bu sözlerdeki gaye seni dünyanın fani şeylerinden arıtmak ve sonsuz izzet melekûtuna girmene yardım etmektir. Kim bilir, belki de, Tanrı’nın izniyle, o melekûtta oturup saltanat sürenlerden biri olursun…

 

Tanrı’ya yemin olsun, ey Sultan! Bana cefa edenleri sana şikâyet etmiyorum. Ben kendi hüzün ve kederimi, ancak, Beni ve onları yaratmış olup, halimize vakıf ve her şeye nazır bulunan Tanrı’ya açarım. Maksadım, belki Bana yaptıklarını başkalarına yapmaktan geri dururlar ve ihtarıma kulak verirler ümidiyle, onları işledikleri işlerin sonuçlarından sakındırmaktır.

 

Bizi vuran felaket, çektiğimiz zaruret, Bizi saran üzüntü ve dert, onları mutlu eden servet ve sürdükleri zevkusefa gibi geçip gidecektir. Bu hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Toz toprak içerisinde geçirmeye mecbur tutulduğumuz günler, onların izzet sandalyelerinde oturdukları günler gibi sona erecektir. Tanrı Bizim ile onların arasında adaletle hükmünü verecektir. O, gerçekten, hâkimler hâkimidir.