|
BAHAULLAH’IN SESİ
“Gleanings from the Writings of Bahá'u'lláh” başlığı altında Arapça ve Farsça asıllarından İngilizceye tercüme eden ŞEVKİ RABBANİ
İngilizce tercümeyi Türkçeye çeviren Mecdi İnan
1. Ey İlahım Allah! Bütün övgüler Sana özgüdür. Seni nasıl anabilirim ki? Hiçbir dil, ne kadar da hikmetli olsa Senin adını gereği gibi ululayamaz. Seni nasıl dile getirebilirim ki? Gönül kuşu, özlemi ne kadar da şiddetli olsa, Senin izzet ve irfan (manevi anlayış) göklerine yükselemez.
Seni tarif etmek istesem de Sana “Görücü” desem, görücülüğün en yüce örneklerinin Senin emrinle yaratılmış olduklarını teslim etmek zorunda kalırım. Seni temcit etmeye (Allah’ı ululamak) kalkışarak Sana “Hikmetli” desem, Hikmet Kaynağı olanların Senin iradenden doğmuş olduklarını kabul etmeye mecbur olurum. Seni tanımayı arzu etsem ve Sana “Biricik” desem, Birlik Özlerinin Senin elinden çıkmış eserler olduklarını keşfederim. Seni bildirmek hevesine kapılarak Sana “Bilici” desem, tüm Bilgi Cevherlerinin Senin maksadına hizmet eden yaratık ve vasıtalardan başka bir şey olmadıklarını itiraf etmek mecburiyetini duyarım.
Fanilerin Senin sırrını çözmeleri ve celal (büyüklük, ululuk) ve azametini hakkıyla nitelendirmeleri ne mümkün… Heyhat! Onlar Senin hüviyetinin niceliği hakkında en ufak bir imada bile bulunamazlar. Bu yoldaki çabaları sonunda elde edebilecekleri şey Senin yaratıklarına çizdiğin sınırları hiçbir zaman aşamaz; bu çabaların da vesilesi yine Senin emir ve iradendir. En kutlu ermişlerin Seni överken ifade edebildikleri en ulvi duygular ve en büyük bilginlerin Senin tabiatın hakkında söyleyebildikleri en hikmetli sözler, tamamıyla Senin saltanatına boyun eğen, Senin kalemine tapan ve Senin kaleminin kımıldayışıyla kımıldayan Merkez’in çevresini dönmekten başka bir şey yapamaz.
Hayır, ey Tanrım! Bırakma ki ağzımdan Senin Vahiy Kalemin ile yaratık âleminin özü arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ima edecek bir söz çıksın. Sana mensup olanlar böyle bir ilgi kavramının, çok, pek çok üstündedirler! Senin Vahiy Ağacın tüm karşılaştırma ve benzetişlerden arınmıştır. Senin Nefsinin Mazharını ve Cemalinin doğuş yerini algılattıracak her yol kapalıdır.
Senin şanın, şu ölümlü insanoğlunun onay ve açıklamasına, temcit (ululama) ve övgüsüne sığmaz! Haşmet ve celalini güçleri yettiği kadar övmek ödevini kullarına ancak bir inayet olarak verdin. İstedin ki, bu sayede iç varlıklarına bahşedilen mukaddes makama, yani nefislerini tanıma makamına yükselebilsinler.
Senden başkası Senin özüne akıl erdirememiş, büyüklüğünü hakkıyla sena edememiştir. Sonu gelmeyen sonsuzluğa kadar kul övgüsünün üstündesin. Senden başka güçlü, bilici, kutlular kutlusu ve erişilmez bir Tanrı yoktur.
2. Her şeyin başı Tanrı’yı tanımaktır. Her şeyin sonu İlahi İrade semasından indirilen şeylere sımsıkı yapışmaktır. O’nun iradesi yerde ve gökte bulunan her şeye bulaşmış ve her şeye nüfuz etmiş bir iradedir.
3. Tarihin en eski devirlerinden beri bütün Peygamberlerin arzu ve vaat ettikleri ve Tanrı Elçileri’nin mutluluk ve beğenisini teşkil eden Zuhur, şimdi, kudretli Tanrı’nın her şeye nüfuz eden iradesi ve karşı konulmaz buyruğuyla insanlar arasında ortaya çıkmıştır. Böyle bir Zuhur’un ortaya çıkacağı tüm mukaddes kitaplarda müjdelenmiştir. Buna rağmen bakınız, insanlık nasıl doğru yoldan sapmış ve O’nun parıltısından mahrum kalmıştır.
Söyle; Ey Hakk’ın âşıkları! O’nu hakkıyla tanıyıp emirlerini tutmaya çalışınız. Bu Zuhur, uğrunda dökülen her damla kanı binlerce okyanusla ödüllendirir. Dostlar! Sakın bu paha biçilmez fırsatı elden kaçırmak veya bu Zuhur’un üstün makamına göz yummak gafletine düşmeyiniz. Sırf bir vehim ve hayale kapılarak gaflet perdesiyle perdelenmiş olan bu dünyada nice canların kurban olmuş ve olmaya devam ettiğini düşününüz. Gönlünüzün arzusuna ermiş ve bütün milletlerin bekledikleri vaade kavuşmuş olduğunuzdan dolayı Allah’a gece gündüz şükürler sununuz. Erdiğiniz makamı Hakk’ın yardımıyla muhafaza edip, O’nun Emrine destek olacak şeylere yapışınız. O size doğruyu ve insan makamının yükselmesine sebep olacak şeyleri tavsiye ediyor. Bu hayran kalınacak levihin indiricisi olan Rahman’a binlerce senalar!
4. Bu Gün, Tanrı’nın en güzel lütuflarının insanlar üzerine saçıldığı gündür. Bu Gün, Allah’ın en büyük inayetinin bütün yaratıklara zerk olunduğu gündür. Bu Gün bütün toplumların ödevi, aralarındaki anlaşmazlıklara artık son verip uzlaşmak ve tam bir birlik ve barış içerisinde O’nun şefkat ve merhamet ağacının gölgesi altında yaşamaktır. Bu Gün onlara yaraşan hareket, makamlarını yükseltip yüksek çıkarlarına hizmet edecek şeylere dört elle sarılmaktır. Ne mutlu o kimselere ki Ebha’nın Kalemi onları anmak için harekete geldi! Ne saadet o kimselere ki, hikmetinden sual olunmaz emir ve irademiz gereğince, isimlerinin gizli kalması tercih edildi!
İnsanları gözümüzde makbul olanı yapmaya muvaffak buyurması için biricik gerçek Tanrı’ya yalvarınız. Yakında bugünkü düzenin tomarı dürülecek ve yerine bir başkası açılacaktır. Allah doğruyu söyleyen ve görünmeyeni bilendir.
5. Bu Gün, Allah’ın merhamet okyanusunun insanlara göründüğü gündür. Bu Gün, Kerem Güneşi’nin bütün parlaklığıyla insanlar üzerine parladığı gündür. Bu Gün, İlahi feyiz bulutlarının bütün insanlık üzerine gölge saldığı gündür. Bu Çağ, tüm solmuşların ve bitkinlerin, sevgi ve arkadaşlık yelleri, dostluk ve şefkat sularıyla ferahlayıp dinçleşmeleri çağıdır.
Bir yerde toplanan veya bir kimseyle görüşen Tanrı sevgilileri gerek Allah’a karşı olan durumlarında ve gerek Allah’ı temcit (ululama) ve senalarında (övgü) öyle bir huzu ve alçakgönüllülük göstermelidirler ki, ayaklarının altındaki her toprak zerresi ihlâs (içten gelen temizlik, bağlılık) ve samimiyetlerine tanıklık etsin. Bu mukaddes insanlar, o toprak zerrelerini titretecek bir iktidar ve iman ile ağız açıp söz söylemeli, bastıkları toprağın kendilerine şu şekilde hitap etmesine meydan vermeyecek şekilde davranmalıdırlar; “Ben sizden üstün tutulsam gerek. Bakınız çiftçinin bana yüklediği ağır yüke nasıl katlanıyorum. Lütuf Kaynağı’nın bana emanet buyurduğu nimet ve bereketleri tüm varlıklara devamlı saçıyorum. Bana bahşedilen bu şerefe, sahip olduğum bu sonsuz zenginliğe ve bütün yaratıkların rızkını veren bu servete rağmen, bakınız alçak gönüllülüğüme, bakınız ayaklar altında çiğnenmeye rıza gösteren şu mutlak teslimiyetime…”
Birbirinize karşı sabır, muhabbet ve iyilikseverlik gösteriniz. İçinizden biri bir gerçeği kavrayacak kabiliyette değilse veya o gerçeği kavramaya çalışıyor ise, onunla konuşurken büyük bir şefkat ve yumuşaklık gösteriniz. Üstünlük veya üstün kabiliyet iddiasında bulunmaksızın onun gerçeği görüp teslim etmesine yardım ediniz.
Bu Gün’de her insanın ödevi Allah’ın deniz gibi coşan fazıl ve inayetinden kendine mukadder olan payı almaktır. Bir kimse kendi kabının büyüklüğüne küçüklüğüne bakmasın. Kiminin payı bir avuç dolusu, kiminin bir bardak dolusu, kiminin bir testi dolusu olabilir.
Bu Gün, herkesin gözü, Allah’ın Emrini ilerletecek şeyde olmalıdır. Ezeli Hakikat şahittir ki, bugün Emre dostlar arasındaki ayrılık, kavga, didişme, soğukluk ve sevgisizlik kadar zarar verecek bir şey yoktur. Allah’ın kudret ve yardımıyla böyle durumlardan kaçınınız. O’nun birleştirici, bilici, hikmetli Adı’na güvenerek gönülleri birbirine bağlamaya çalışınız.
Yolunda işlenen işlerin tadını size tattırmak lütfünde bulunması için biricik gerçek Tanrı’ya yalvarınız. Hak hatırı için gösterilen alçakgönüllülüğün tatlılığını buyurmasını O’ndan dileyiniz. Kendinizi unutunuz, gözlerinizi komşunuza çeviriniz. İnsanların terbiyesine çalışınız. Hiçbir şey Tanrı’dan gizli değildir, gizli kalamaz. O’nun tükenmez nimetleri, yolunda yürüyenlerin üzerine yağmur gibi yağar. Ayetleri Âlemlerin Rabbi’nin her an işleyen Kaleminden sel gibi akan nurlu levih budur. Onun üzerinde düşününüz, gereğince hareket ediniz.
6. Yeryüzünde yaşayan çeşitli milletler Vaat Edilen’in gelmesini sabırsızlıkla gözlüyorlardı. Nihayet Gerçeklik Güneşi doğdu. O doğar doğmaz, Hak yoluna mazhar olanların dışındakiler O’na arka çevirdiler. Gerçek müminlerin erebileceği makamı bugünden açıklamak istemiyoruz; bunu yapacak olursak bazıları sevinçten düşüp ölebilirler.
Beyan Noktası (Hz.Bab) bir yerde; “İçinde benden sonra gelecek olan Zuhur’un potansiyelini taşıyan tohum, çevremde dolaşanların cümlesinden üstün bir kudret ve kuvvete sahiptir.” Ve başka bir yerde “Benden sonra gelecek Zat’ın vasfında söylediğim ve söyleyeceğim tek söz ‘O’nu hakkıyla vasıflandıramaz, kitabımda O’na dair geçen hiçbir anış O’nun emrinin büyüklüğünü hakkıyla anlatamaz’ sözünden ibaret olan yazılı tanıklığımdır” diyor.
Bu sözlerde saklı mana denizlerinin derinliğine dalanlar, bu kudretli, yüce ve mukaddesler mukaddesi Zuhur’un hayal sınırlarını aşan ululuğu ve nurluluğu hakkında az da olsa bir fikir edinmiş olurlar. Bu kadar anlı şanlı bir Zuhur’un kendine sadakatle bağlanmışlara vereceği şerefin derecesini anlamak kolaydır. Hakk’a yemin olsun ki, bu gibilerin nefesi bütün dünya hazinelerinden daha değerlidir. Ne mutlu erenlere! Vay olsun gafillere!
7. Cidden söylüyorum; Bu Gün, Vaat Edilen’in Yüzü’nün görülüp Sesi’nin işitilebileceği gündür. Allah’ın nidası yükseldi, cemalinin nuru parladı. Boş sözler gönül safhasından silinmeli ve herkes açık bir yürek ve arı bir düşünce ile O’nun Zuhuru’nun alametlerine, Peygamberliğinin delillerine ve Celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) işaretlerine bakmalıdır.
Bu Gün, cidden büyük bir gün… Bütün mukaddes kitaplarda ondan “Allah’ın Günü” diye bahsedilmiş olması büyüklüğüne bir delildir. Her Peygamber’in, her Tanrı Elçisi’nin ruhu bu hayranlık verici Gün’ün hasretini çekmiştir. Yeryüzünde yaşayan çeşitli kavimler ve milletler hep bu Gün’ün özlemi içindeydiler. Bununla beraber, O’nun Zuhuru’nun Güneşi Tanrı iradesinin göklerinde görününce, bütün milletler ve kavimler, Hakk’ın kendi lütuf ve inayetiyle Kendi yoluna kılavuzladıkları hariç olmak üzere, O’nu tanımayıp gaflette kaldılar.
Ey Beni anmış olan! Bu Gün, yeryüzünün sakinleri ile O’nun Parıltısı arasına gerilen kalın bir perde, onlara Rabbin nidasını işittirmiyor. Cenab-ı Hak’tan dileyelim ki bu perde kalksın, birlik nuru bütün dünyayı kaplasın, “Padişahlık Tanrı’nındır” mührü bütün milletlerin alnına basılsın.
8. Tanrı’nın gerçekliğine yemin olsun! Bu Günler, Peygamberler ve Nebiler zümresinin, mübarek Harem bekçilerinin, Semavi Otak sakinlerinin ve Celal (büyüklük, ululuk) Çadırı’nda oturanların imtihana çekilip sınandıkları günlerdir. Bu böyle olunca, Tanrı’ya ortak koşanların çekileceği imtihan ne yaman olsa gerek!
9. Ey Hüseyin! Bazı toplumların İmam Hüseyin’in dönüşünü nasıl şiddetle özlediklerini gözünün önüne getir. O’nun Kaim’den (ayakta duran, namaz kılan anlamında olup Kıyamet Günü’ne yakın bir zamanda zuhur etmesi beklenen Mehdi için kullanılır) sonra geleceği, geçmiş günlerde, şanı yüce Tanrı’nın seçkinleri tarafından haber verilmişti. Bu mukaddes varlıklar, Tanrı’nın türlü inayetlerine tecelligah olan Zat görününce, Kaim bile dâhil olmak üzere, bütün Nebi ve Peygamberlerin o Vaat Edilen’in açtığı bayrak altında toplanacaklarını da haber vermişlerdi. O saat şimdi çalmıştır. Dünya, O’nun Cemali’nin parıltısıyla aydınlanmıştır. Bununla beraber, bakınız, dünyayı dolduran bu insan kitleleri O’nun yolundan nasıl saptılar! İsimlerin Sultanı olan Zat’ın yardımıyla kendi evham ve hayal putlarını kırıp yakin (şüphesizlik/sağlam iman) şehrine girenler istisna olmak üzere, kimse O’na inanmak istemedi. O’nun nefis şarabının üzerindeki mühür, bu kutlu Zuhur gününde, O’nun Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) ismiyle kaldırıldı ve herkese sunuldu. Kadehini doldur, O’nun kutlular kutlusu ve övülen adıyla iç!
10. Kavim ve milletlerin saati geldi çattı. Tanrı’nın mukaddes kitaplarında yazılı vaatleri yerine geldi. Allah’ın şeriatı Siyon’dan çıktı. Kudüs ve onun etrafındaki tepelerle kırlar bu Zuhur’un ışığı ile aydınlandı. Tehlikedekilere yardım elini uzatan ve varlığı ancak kendi varlığına bağlı bulunan Allah’ın kitaplarında açıkça bildirilen şeyleri ayrıntılarıyla düşünenlere ne mutlu! Ey Tanrı dostları! Bunun üzerinde iyice düşününüz. Kulağınız O’nun sözünde olsun ki, O’nun fazıl ve inayeti ile vefa pınarının billur suyundan içip Emri’nde kayalar gibi sabit ve sarsılmaz olasınız.
Eşiya’nın Kitabı’nda “Rabbin korkusundan ve O’nun ululuğundan kayaların içine giriniz, toprağın altına saklanınız” denilmiştir. Bu ayeti okuyup da iyice düşünenlerin bu Emir’deki büyüklüğü görmemesi veya bu Gün’ün, Tanrı’nın Kendi Günü’nün, büyüklüğünden şüpheye düşmesi ihtimali yoktur. Bu ayetten sonra gelen ayette “O Gün’de hamdüsena (en büyük övgü ve şükran) yalnız ve yalnız Rabbe özgü olacaktır” deniyor. Bu Gün, Yüce Ulu’nun Kalemi tarafından tüm mukaddes kitaplarda ululanmış olan gündür. Bu kitaplarda hiçbir ayet yok ki O’nun mukaddes Adı’nı temcit etmesin (ululamasın). Hiçbir semavi kitap yok ki bu Gün’de meydana gelecek mutluluk verici olayları terennüm etmesin. Semavi kitaplarda ve mukaddes sayfalarda bu Zuhur’a dair geçen şeyleri bir bir anacak olsak söz bu levihe sığmayacak kadar uzar. Bu Gün, herkesin güveni Allah’ın fazıl ve inayetine olmalı, herkes büyük bir hikmetle Emri yaymaya bakmalıdır. O zaman ve ancak o zamandır ki bütün yeryüzü O’nun Zuhuru’nun nurunu yansıtır.
11. Yüce olsun bu Gün! Bu Gün, Rahman’ın güzel kokulu merhamet yellerinin imkân âlemine estiği gündür. Bu Gün, şanına geçmiş asır ve devirlerin erişemeyeceği kadar kutlu bir gündür. Bu Gün, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yöneldiği gündür. Kıdem Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yönelmesi üzerine bütün yaratıklar ve onların ötesinde Yüceler Zümresi yüksek sesle seslendiler; “Koş, ey Kermil, koş! İşte İsimler Âleminin Sultanı ve göklerin Yaratıcısı olan Rabbin Cemali senin üzerinde yükseldi.”
Bunu işiten Kermil Dağı sevincinden coşkuyla kendinden geçerek haykırdı; “Ey gözlerini bana çevirip, adımlarını bana yöneltmek lütfünde bulunan! Canım Sana kurban! Ey ebedi hayat kaynağı! Ayrılığın beni bitiriyor, huzurundan uzak kalışım ruhumu yakıp kavuruyordu. Hamdolsun Sana ki, Çağrına kulak vermemi sağladın, ayak izlerinle beni onurlandırdın, Kendi Gününün hayat verici güzel kokusu ve Kendi Kaleminin tiz sesiyle ruhumu canlandırdın. Senin Kaleminin sesi insanlar arasında İsrafil’in borusudur. Senin karşı konulmaz Emrinin zuhur saati çalınca, Ruhundan Kendi Kalemine bir nefes üfledin ve işte o anda bütün yaratık dünyası temellerine kadar sarsıldı, bütün yaratıkların Sahibi olan Kimse’nin hazinelerinde gizli sırlar açığa çıktı.”
Kermil’in bu haykırışı Yüce Makamımıza erişince cevap verdik; “Ey Kermil! Şükürler sun Rabbe! Ayrılık ateşiyle yanıp kavrulduğun bir sırada huzurumun denizi senin karşında dalgalandı, seni ve bütün yaratıkları, görünür ve görünmez her şeyi sevinçle doldurdu. Sevin, şad ol. Tanrı bu Gün Kendi tahtını senin üzerine kurdu, seni Kendi ayetlerinin doğuş yeri ve kesin kanıtlarının kaynağı yaptı. Ne mutlu senin çevreni dönenlere! Ne mutlu senin şanlı adını yayanlara! Ne mutlu Rabbin Allah’ın sana gösterdiği lütuf ve keremi birbirlerine anlatanlara! Şu halde, celal (büyüklük, ululuk) sahibi Rahman’ın ismiyle ölümsüzlük kadehini alıp iç ve sana olan merhametinin bir işareti olarak kederini sevince döndüren Rabbine şükürler sun. O Kendi tahtının kurulduğu noktayı, Ayaklarının bastığı bu yeri, Huzuruyla onurlanan bu noktayı, Nidasının yükseldiği bu mahalli, gözyaşları döktüğü bu yeri gerçekten sever.
Ey Kermil! Siyon’a seslen ve şu müjdeyi ver; Ölümlü gözlerden gizli olan geldi! O’nun her şeyi yenici hükümranlığı ortaya çıktı, O’nun her şeyi saran ihtişamı açığa çıktı. Sakın tereddüt etme, duraklama. Koş, gökten inen Tanrı Şehri’ni, Allah’ın sevdiği kullarının, temiz yüreklilerin ve mukarrep (cennette derecesi en yüksel olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) meleklerin huşu içinde tavaf ettikleri Kutsal Kâbe’nin çevresini dön, dolaş. Ah, bu Zuhur’un müjdesini yeryüzünün her noktasına ve her şehrine götürmeyi ne kadar isterdim... Bu Zuhur, Sina’nın tüm kalbiyle âşık olduğu ve Yanar Çalı’nın adına ‘Yerin ve göğün Padişahlıkları, Rablerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ diye seslendiği Zuhur’dur. Gerçekten, bu Gün kara ve denizlerin bu müjdenin sevinciyle coştuğu Gün’dür. Bu Gün, Tanrı’nın, fani akıl ve kalplerin kavrayışının ötesinde bir inayetle, açığa çıkmasını takdir ettiği şeylerin zuhur ettiği Gün’dür. Allah çok geçmeden Gemisini senin üzerinde yüzdürecek ve İsimler Kitabında anılmış olan Baha milletini açığa çıkaracaktır.”
Mukaddes olsun tüm insanlığın Rabbi! O’nun isminin anılmasıyla dünyadaki bütün zerrecikler titreşmiş, Ululuk Dili Kendi bilgisinde gizli ve Kudretinin hazinelerinde saklı şeyleri açıklamıştır. O, gerçekten, kudretli ve aziz isminin gücüyle, gökteki ver yerdeki her şeyin mutlak hâkimidir.
12. Ey milletler! İlahi adalet günlerine hazırlanınız. Vaat olunan saat çalmıştır. Gafil kalıp sapkınlığa düşmeyiniz.
13. Geçmiş zamanları göz önüne getiriniz. Küçük büyük herkes, her zaman, mukaddes Allah adamlarının şahıslarında İlahi Zuhurların vukuunu özleyip dururlardı, bunu gözleyip beklemedikleri bir an bile yoktu. İlahi rahmet nesimi artık essin, Vaat Olunan’ın Cemali görünmezlik perdesinin arkasından artık çıkagelsin diye yalvarıp yakarırlardı. Nihayet inayet kapıları açılıp kerem bulutları yükselince ve Görünmeyen’in Güneşi kudret semasının ufkundan doğunca, derhal O’nu yalanlar, O’nun Tanrı likası (kavuşma) demek olan likasından (kavuşmasından) kaçınır, O’ndan yüz çevirirlerdi…
Celal (büyüklük, ululuk) Sahibi’nin cemalini gösterenlere karşı yapılan bu davranışın açık ve gizli sebeplerini düşününüz. O zamanlarda halkın göz yumup yüz çevirmesinin sebebi ne idiyse bu zamanın insanlarının da gaflete düşmelerinin sebebi odur. Allah’ın hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtı eksik olduğu için insanların inkâr ve itirazına sebep oldu demek açık bir küfürdür. Yaratıklarını Hak yoluna kılavuzlaması için insanlar arasından birisini seçip onu yeterli kanıt ile donatmamak ve sonra bu kanıtları eksik Elçi’ye iman etmedikleri için insanları cezalandırmak Feyyaz’ın (ilim, irfan, bereket, bolluk veren) feyzinden ve herkesi kapsayan rahmetinden uzaktır. Hayır! Varlık Sultanı’nın iyiliği bütün âlemleri ve o âlemlerin sakinlerini ezelden beri kendi Mazharlarının zuhuruyla sarmıştır. Hiçbir an yok ki, O’nun feyzi kesilsin veya inayet bulutunun yağdırdığı rahmet yağmurları dinsin. Halkın bu durumunun sebebi, kibir ve gurur vadisinde yürüyen, uzaklık çöllerinde gezen, kendi boş kuruntularına ve din büyüklerine uyan bir takım kimselerin dar görüşlü olmalarından başka bir şey değildir. Baş düşünceleri muhalefet, temel arzuları gerçeğe göz kapamaktır. Her görür göz sahibi olan bilir ki, insanlar Hakikat Güneşi mazharlarının zuhurları sırasında kendi gözlerini, kulaklarını ve yüreklerini o zamana kadar gördükleri, işittikleri ve öğrendikleri her şeyden ayırıp arıtmış olsalardı, Allah’ın Cemali’nden mahrum kalmazlar, Mukaddes Doğuş Yerleri’nin yakınlık ve vuslat (kavuşma) hareminden uzak düşmezlerdi. Fakat ne yazık ki, her zaman delilleri ve kesin kanıtları kendi din bilginlerinden aldıkları bozuk ölçülerle ölçmüşler ve neticeyi kendi sınırlı algılarına uygun bulmadıkları için bu gibi uygunsuz hal ve hareketlere cesaret etmişlerdir…
Musa’yı göz önüne getiriniz. Semavi saltanat asası ile silahlanmış ve İlahi irfanın (manevi anlayışın) beyaz eliyle donanmış olduğu halde, Tanrı sevgisi Faran’ından yola çıkarak, kudret ve ölümsüz şevket yılanı ile nur Sina’sından zuhur alanında göründü. Ülkesinde yaşayanları kalıcılık melekûtuna, vefa ağacının yemişlerini yemeğe davet etti. Firavun ile kavminin şiddetli muhalefetine maruz kaldı. Tanrı’ya ortak koşanların o Mukaddes Ağaca attıkları zan ve şüphe taşları tarafınızdan bilinmiyor değildir. Nihayet, Firavun ile kavmi tekzip ve inkâr suyu ile o Mübarek Ağacın ateşini söndürmeye kalkışıp bunun için var kuvvetleriyle çalıştılar. Bilmiyorlardı ki maddi su İlahi hikmet ateşini ve muhalif rüzgâr Rabbin yaktığı kudret lambasını söndüremez. Bilakis, bu gibi hallerde o su bu ateşi daha fazla canlandırır ve o rüzgâr bu lambayı daha fazla korur. Keskin bir gözle bakar ve Allah’ın rızasında yürürseniz bunun böyle olduğunu görürsünüz…
Musa’nın devri geçip İsa’nın nuru ruh fecrinden ışıldayınca bütün Yahudiler yaygarayı koparıp itiraz sesini yükselttiler. Tevrat’ta geleceği vaat olunan Zat’ın Tevrat şeriatını desteklemesi ve daha da güçlendirmesi gerektiğini, hâlbuki kendisine Mesihlik süsü veren bu Nasıra’lı gencin o şeriattaki iki büyük yasağı, ‘boşanma’ ve ‘şabat’ (Cumartesi çalışmama)’ hükümlerini ortadan kaldırdığını ileri sürüyorlardı. Dahası; “Bu Zuhurun alametleri nerede?” diyorlardı. Bu yüzden Museviler bugün hala Tevrat’ta geleceği bildirilen Zuhur’u bekleyip duruyorlar. Musa’dan beri Tanrı birliğinin nice Kutlu Mazharları ve nice sonsuz Nur Matlaları (doğuş yerleri) zuhur alanına gelip geçtikleri halde Yahudiler hala kendi şeytani nefislerinin ve iftiracı kuruntularının perdeleriyle perdeli kalmışlardır. Hala bekliyorlar ki kendi elleriyle yaptıkları put, kendi sakat anlayışlarına uygun alametlerle çıkagelsin! İşte Allah onları günahlarından ötürü böyle yakalamış, iman ruhunu onlardan böyle almış ve cehennemin ateşiyle onları böyle cezalandırmıştır. Yahudilerin bu suretle inkâr vadisine sapmış olmalarının sebebi, gelecek zuhurun alametlerine dair Tevrat’ta geçen sözleri iyi anlayamamalarıdır. İsrailoğulları bu alametlerin gerçek anlamını anlamadıklarından ve bu alametler dış görünüşlerine göre meydana gelmediğinden İsa’nın güzelliğinden mahrum kalmış, Allah’a kavuşamamışlardır. Ve beklemeye devam ediyorlar! İnsan toplulukları tarihin en eski devirlerinden bugüne kadar böyle uydurma ve boş düşüncelere sarılarak, Arılık ve Kutluluk Kaynaklarından fışkıran tatlı ve berrak sulardan içme fırsatını elden kaçırmışlardır…
Anlayışlıların bildiği üzere, İsa sevgisinin ateşi Yahudilerin sınırlayıcı perdesini yakıp da Görünmezlik Cemali’nin hükmü kısmen yürüyünce, bir gün o Hazret havarilerinden bazılarına yakında kendilerinden ayrılacağını söyleyerek yüreklerinde hasret ateşini yaktı ve şöyle dedi; “Ben gidiyorum ve yine geleceğim.” Başka bir münasebetle de “Ben gidiyorum. Benim söylemediğimi söylemek ve söylediklerimi tamamlamak için bir başkası gelecektir.” buyurdu. Tevhit (Allah’ın tekliği) Mazharlarına Tanrı gözüyle bakarsanız bu iki sözün gerçekte bir olduğunu görürsünüz.
Gerçekten de, iç gözle bakılacak olursa, Kuran devrinde İsa’nın, hem Kitabı’nın hem Emri’nin tasdik edilmiş olduğu görülür. İsim başkalığına gelince, Hz. Muhammed kendisi “İsa benim.” dediği gibi İsa’nın eserlerini, haberlerini ve kitabını da teyit etmiştir. Bu bakımdan, İsa’nın ne şahsı ne kitabı Hz. Muhammed’den ve Kitabı’ndan ayrıdır. Çünkü her ikisi de Allah’ın emriyle var olmuş ve O’nun zikriyle konuşmuştur. Her ikisinin kitabı da aynı Allah’ın emirlerini bildiren kitaplardır. Bu sebepledir ki İsa “Ben gidiyorum ve yine geleceğim.” buyurmuştur. Bugün doğan güneş “Ben dünün güneşiyim.” derse doğruyu söylemiş olur. Gün ve zaman farkını göz önüne getirerek “Ben dünün güneşinden başka bir güneşim.” derse yine doğruyu söylemiş olur. Aynı şekilde “tüm günler birbirinin aynıdır.” iddiası doğru bir iddiadır. Öbür yandan, özel isim ve resimleri göz önünde bulundurarak, bunların başka başka günler olduğu iddiası da doğru bir iddiadır. Günler aynı gün olmakla beraber her birinin ayrı ismi, ayrı bir özelliği, başka bir karakteri vardır. Mukaddes Mazharlar arasındaki birlik ve ayrılık da bu kural ve açıklamaya göre anlaşılır. Bu misal sizi, isim ve sıfatları Yaratan’ın birlik ve ayrılık bahsindeki işaretlerinin sırrına kılavuzlar. Bu suretle, Ezeli Cemal’in zaman zaman ve yer yer niçin başka başka isim ve resimlerle göründüğü hakkındaki sorunuza tam bir cevap almış olursunuz.
Görünmeyen o Ezeli Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) Cevheri, Muhammed Güneşi’ni (Hz. Muhammed) bilgi ve mana ufkundan doğdurunca Yahudilerin din uluları “Musa’dan sonra nebi gelmez.” diye itiraz dilini uzattılar. “Evet,” diyorlardı, “Musa’dan sonra bir Allah adamının zuhur edeceği Tevrat’ta yazılıdır. Fakat bu Allah adamı Musa’nın ümmetini ve o ümmetin menfaatlerini desteklemeye, Tevrat’ın şeriatını bütün yeryüzüne yaymaya memurdur...” Birlik Sultanı Kuran’da bu uzaklık ve sapıklık vadisinde kalmışların dilinden şöyle buyuruyor; “Yahudiler dediler ki: ‘Allah’ın eli bağlıdır.’ Kendi elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları lakırdı yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah’ın iki eli de alabildiğine açıktır…” (Maide Suresi; 64. ayet) “… Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir…” (Fetih Suresi; 10. ayet) Her ne kadar tefsirciler bu ayetin indirilmesiyle ilgili türlü rivayetlerde bulunmuşlarsa da sen ayetteki maksadı anlamaya çalış. Buyuruyor; iş hiç de Yahudilerin sandığı gibi değil! Musa’yı yaratıp ona peygamberlik kaftanı giydirenin eli hiç bağlı olur mu? Böyle Yüce Varlığa “Musa’dan sonra artık başka bir peygamber gönderemez.” denir mi? Sözlerindeki saçmalığa bakın. Bu iddiaları ilim ve irfandan (manevi anlayıştan) ne kadar uzak! Bu Gün de bütün insanların meşgul olduğu şey, böyle vahim sözlerdir. Bu ayeti bin seneyi aşan bir zamandan beri okuyup şuursuz bir suretle Yahudileri kınadıkları halde kendileri de bu gün, gizli açık, Yahudilerin duygu ve kanışlarına tercüman olduklarının farkında bile değiller! Bütün zuhurların sona erdiği, Allah’ın merhamet kapılarının kapandığı, manevi kaynaklardan artık hiçbir güneşin doğmayacağı, Samedani (Tanrısal) Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Denizi’nin bir daha dalgalanmayacağı, Allah’ın görünmez âlemindeki çadırlardan gönderdiği elçilerin bir daha görünmeyeceği hakkındaki tatsız teranelerini kendi kulaklarınızla şüphesiz işitmişsinizdir. Bu zavallıların algı ve izanlarının derecesine bakınız ki, hiçbir akıl ve algılayışın, bir an bile kesilmesini uygun bulmadığı İlahi feyiz ve rahmetin kesildiği kanaatini taşıyor ve bunu caiz görüyorlar. Her taraftan ayaklanarak zulüm kemerini sımsıkı bellerine bağlamışlar ve boş kuruntularının acı sularıyla İlahi Yanar Çalı’nın alevlerini söndürmeye çabalayıp duruyorlar. Bilmiyorlar ki, kudret şişesi Tanrı Lambası’nı kendi emniyet kalesi içerisinde her türlü zarar ve saldırıdan koruyacaktır…
Bakınız, Tanrı Elçisi Muhammed bugün insanlar arasında nasıl açık bir saltanat sürüyor. Bisetinin (Dinini açıklamasının) ilk günlerinde O’na ve yaydığı Din’e karşı ne saldırılar oldu! Küfür ve sapkınlık erbabının, o asrın din ulularıyla onların destekçilerinin elinden ve dilinden çekmediği kalmadı! O Mana Cevheri’nin, o Mukaddes Varlığın geçtiği yollara ne dikenler atıldı! Güya bu şerir adamlar, kendi şeytani ve habis zanlarınca, o ölümsüz varlığa eziyet etmekle ebedi mutluluğa kavuşacaklardı. Abdullah Übey, Ebu Amir Rahip, Ka’b İbn-i Eşref, Nadır İbn-i Haris gibi belli başlı din bilginleri O’nu yalanlıyor, ona iftiracılık, delilik ve daha öyle şeyler isnat ediyorlardı ki, bunları yazmak için ne mürekkep akar, ne kalem yürür, ne de kâğıt buna tahammül eder. Halk ise bu türlü suçlama ve iftiralara kanarak o Hazret’e eziyet ve cefa etmeye koyuldu. Zamanın uleması bir kimseyi toplumdan kovar ve alnına imansızlık damgası vurursa artık onun başına neler geleceğini sen düşün. Aynı şey herkesin gördüğü gibi bu Kulun da başına gelmedi mi?
Bundan dolayıdır ki Hazret (Hz. Muhammed) “Hiçbir peygambere benim kadar eziyet edilmedi.” buyurmuştur. O’na atılan iftiralar ve reva görülen cefalar Kuran’da hep yazılıdır. Olup bitenleri anlamak isterseniz Kuran’ın sayfalarını çeviriniz. O asrın şerir cahilleri işi o kadar azıttılar ki, ne Muhammed ne de ashabı hiç kimse ile görüşüp konuşamaz oldu. Onunla oturup kalkan kimseler derhal cahil halkın saldırı ve cefasına hedef oluyorlardı…
Şu büyük değişikliğe bakınız; bugün O’nun ismi anılınca saygıyla dizleri üstüne çöken ne kadar çok padişah, O’nun gölgesine sığınan, O’na mensubiyetle iftihar eden ne kadar çok millet var! İsmi minberlerde temcit olunuyor (ululanıyor), ezan sesiyle minarelerden ilan olunuyor. O’nun dinini kabul edip küfür gömleğini yenilemekten imtina gösteren krallar ve imparatorlar bile o İnayet Güneşi’nin büyüklüğü ve azametini teslim ve itiraf ediyorlar. İşte her tarafta gördüğün bu saltanat, yani Peygamberlerin saltanatı, mutlaka, ya hayatlarında veya Hakiki Vatan’a dönüşlerinden sonra bu dünyada tecelli ve tahakkuk eder.
Her zuhurda yapılan değişiklikler insanların algılayış gözleriyle Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) Cevheri’nin kaynağından parlayan Manevi Güneş arasına kara bir bulut gibi girer. İnsanların nesillerce kendi babalarını körü körüne taklit ettikleri, bağlı bulundukları din ve şeriatın gösterdiği yoldan gidip onunla kaynaştıklarını göz önüne getiriniz. Bu suretle yetişen insanlar günün birinde kendi aralarında tıpkı başka insanlar gibi yaşayan ve bütün beşeri hallerinde kendilerine eşit bulunan bir kimsenin ortaya çıkıp kökleşmiş dini inançları kaldırmaya kalkıştığını görünce, doğaldır ki, gözlerine perde çekilir ve asırlardan beri sarıldıkları bu prensipleri kaldırmak isteyen Zuhur Sahibini elbette ki kolay kolay kabul etmezler. İşte bu gibi haller, iç varlıkları tecrit (her şeyden el çekip Allah’a yönelme, Allah’tan başka her şeyden soyutlanma) selsebilini (Cennet çeşmesinden akan tatlı su) tatmamış veya Tanrı bilgisi kevserinden (cennet suyundan) içmemiş olan kimselerin gözlerini perdeleyen “bulutlar”dır. Bu duruma düşen kimseler öyle perdelenirler ki, hiçbir sorgu suale gerek görmeksizin İlahi Zuhur Sahibini derhal kâfir sayıp katline fetva verirler. Bütün asırlar boyunca bu olayların cereyan ettiğini ve bu günlerde de cereyan etmekte olduğunu biliyor olsanız gerek.
İmdi, bizlere düşen vazife, Tanrı’nın gözle görünmez yardımına güvenerek, bu kara perdelerin ve bu gökten gönderilen sınav bulutlarının bizleri O’nun Cemalini görmekten alıkoymaması ve Kendisini yine Kendisiyle tanımamız için tüm kuvvetimizle çalışmaktır.
14. Ey En Yüce Kalem! Tanrı baharı geldi! Çünkü Rahman’ın bayramı yaklaşıyor. Kımılda ve bütün yaratıklar önünde Allah’ın adını temcit et (ulula). O’nun senasını öyle terennüm et ki, bütün yaratıklar onu işiterek canlansınlar ve yenilensinler. Söyle, durmadan söyle. Sonsuz Mutluluk Güneşi mübarek Adımızın ufkundan parlıyor, çünkü Allah’ın İsminin melekûtu senin göklerin yaratıcısı olan Rabbinin adıyla süslendi. Dünya milletlerinin önünde kalk, bu İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) kudretiyle silahlan, gecikenlerden olma.
Seni duraklamış ve levihimin üzerinde yürümek istemez görüyorum. Acaba İlahi Cemal’in şaşaası gözlerini mi kamaştırdı? Yoksa inatçıların boş lakırdıları seni kederlendirip hareketini felce mi uğrattı? Sakın hiçbir şey seni bu Gün’ün büyüklüğünü terennüm etmekten alıkoymasın. Bu Gün, izzet ve şevket parmağının sevgiliye kavuşma şarabının mührünü söküp bütün yerde ve gökte olanları içmeye davet ettiği gündür. Allah’ın Günü’nü müjdeleyen rüzgârlar üzerinde eserken hala duruyor musun? Yoksa sen de onlar gibi perdelendin mi?
Ey bütün İsimlerin Sultanı ve göklerin Yaratanı! Hiçbir perde Senin Gününün parıltısını görüp tanımaktan beni alıkoymamıştır. Biliyorum ki, bu Gün, bütün dünyayı Hak yoluna kılavuzlayacak meşaledir. Biliyorum ki bu Gün, Ezeliyet Padişahı’nın bütün dünya sakinlerine bir işaretidir. Sessizliğimin sebebi, Seni yaratıkların gözlerinden örten perdeler ve Seni tanımaktan alıkoyan engellerdir. Sen bende olanı bilirsin, ben ise Sen’de olanı bilmem. Sen her şeyi bilicisin, her şeyden haberdarsın. Bütün isimlerin üstünde olan İsmine yemin olsun! Senin her şeyi geçersiz kılan ve her şeye hâkim buyruğun bana ulaşınca nurlu melekûtunda kudret dilinden işittiğim yüce Kelimenin nüfuz ve etkisiyle kendimde bütün insanların ruhlarını diriltecek bir kuvvet bulurum. Evet, Senin buyruğun, beni Zülcelâl’ın (ululuk sahibi olan, Allah) Cemalinin zuhurunu âlemlere yaymaya muktedir kılar. Senin Ebha Cemalinin zuhuruyladır ki, göz görmedik şeyler, Senin mübin (açık, belli, iyiyi kötüyü ayıran), müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) isminle herkesin gözü önünde apaçık göründü.
Ey Kalem! Bu Gün Ben’den başka bir şey görüyor musun? Yaratık dünyası ve tezahüratı ne oldu? Bütün görünür görünmez yaratıklar nereye gitti? Kâinatın gizli sırlarından ve tecellilerinden ne haber? Hepsi, hepsi geçti, helak oldu. Baki kalan ancak Benim ebedi, nurani ve celil (ulu olan) Yüzümdür.
Bu öyle bir Gün’dür ki, onda senin inayetli ve keremli Rabbinin Yüzü’nün nurundan saçılan ışıklardan başka bir şey görülmez. Biz her şeyi ezici ve her şeyi yenici saltanatımızla her ruhlunun ruhunu aldık ve sonra, insanlara inayetimizin bir eseri olmak üzere, yeni bir yaratık yarattık. Fazıl ve kerem sahibi Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Benim.
Bu Gün’de, gayb (gizlilik) âlemi “Ne kadar mübareksin sen ey arz ki, Rabbinin ayaklarına basamak ve O’nun tahtına mekân oldun” diye nida ediyor. Arkasından nur illeri sesleniyor; “Ruhum sana feda olsun ey arz ki, Rahman’ın Sevgilisi kendi saltanatını geçmiş ve gelecek her şeye vaat olunan İsminin kudretiyle, bu Gün’de, senin üzerinde kurdu.” Bu Gün, güzel kokulu her şeyin, kokusunu, Benim gömleğimin rayihasından aldığı gündür. Benim gömleğim, kendi rayihasını (güzel kokusunu) bütün yaratık dünyasına saçmıştır. Bu Gün, ebedi hayat suyunun Rahman’ın irade kaynağından fışkırdığı gündür. Ey Mele-i Ala’nın (Melekler Âlemi) mensupları! Koşunuz, candan ve yürekten koşunuz, doyuncaya kadar içiniz!
Söyle; Bilinmez’in, Görünmezler Görünmezi’nin Mazharı O’dur. Sizde görür göz yok mu? Saklı mücevheri gömüsünden çıkarıp önünüze koyan O’dur. Sizde arayıcılık yok mu? Bütün geçmiş ve geleceklerin Sevgilisi O’dur. Gönüllerinizi ve ümitlerinizi O’ndan daha iyisine mi bağlayacaksınız?
Ey Kalem! Sesini işittik ve sessizliğini mazur gördük. Ya nedir seni bu kadar şaşırtıp sersemleten sebep?
Ey bütün âlemlerin Sevgilisi! Beni benden alan şey, Senin huzurunun verdiği sarhoşluktur.
Kalk ve Rahman’ın kendi adımlarını Rızvan’a yöneltip içerisine girdiğini dünyaya müjdele. Herkesi, Allah’ın kendi Arş-ı Ala’sına karargâh yaptığı bu güzel bahçeye kılavuzla. Sen, çalınması bütün ölmüşlerin dirilmesine bir alamet olan kuvvetli Borumuzsun.
Söyle; Bu bahçe, bütün dalları üzerinde “İnsanların gözlerinden gizli olan Kimse kudret ve saltanatla zahir oldu” şahadetinin damgasını taşımaktadır. Onun yaprakları hışırdıyor ve diyor; “Ey yerde ve gökte oturanlar! Şimdiye dek görünmemiş olan şimdi göründü. Yüzünü ezelden beri yaratıkların gözlerinden saklı tutan Kimse şimdi ayan oldu.” Dalları arasından tatlı tatlı esip geçen rüzgâr fısıldıyor; “Padişahlar Padişahı meydana çıktı. Padişahlık O’nundur.” Çağlayıp akan ırmaklar şırıldıyor; “Kimsenin görmediği ve sırrına kimsenin vakıf olmadığı Kimse peçesini kaldırdı ve nurlu Cemalini açtı.”
Bu Cennet’in içerisindeki en yüksek odalardan semavi huriler çağrışıp seslendiler; “Ey yücelerde oturanlar! Sevininiz! Kadim’in (başlangıcı olmayan, ezeli) parmakları, Ebha ismiyle, göklerin tam ortasında, en büyük çanı çalmakta. İnayet elleri ebedi hayat kadehlerini dolaştırmakta… Yaklaşınız, doya doya içiniz. İçiniz afiyetle siz ey hasret çekenler ve ey özlem içinde olanlar!”
Bu Gün, Tanrı İsimleri Mazharı’nın celal (büyüklük, ululuk) çadırından çıkıp yerde ve gökte bulunanlara yüksek sesle “Cennet bardaklarını ve onların içindeki hayat verici suları bir yana bırakınız; çünkü işte Baha milleti (Bahaîler) İlahi huzurun kutlu konutuna girdi ve her şeyin sahibi olan yüce Mevlalarının cemali kadehinden kavuşma şarabını içti” diye nida buyurduğu gündür.
Ey Kalem! Yaratık dünyasını bırak ve yüzünü bütün isimlerin Rabbi olan Rabbine döndür. Sonra, dünyayı ebedi günlerin sultanı olan Rabbinin lütuf ve inayet süsleriyle süsle. Biz öyle bir Gün’ün hoş kokularını alıyoruz ki, onda bütün milletlerin Canan’ı (Tanrı’sı) kendi en üstün isimlerinin ışığını bütün görünen ve görünmeyen illerin üzerine saçmış, onları en güzel lütuf ve inayetlerinin parıltısına boğmuştur.
Tanrı’nın yaratıklarına acıma ve merhamet gözünden başka bir gözle bakma! Zira Bizim inayetimiz bütün yaratılmış şeyleri içine alır ve keremimiz bütün yer ve gökleri çevreler. Bu Gün, hakiki Tanrı kullarının cana can katan lika (kavuşma) sularından pay aldıkları gündür. Bu Gün, O’na yakın duranların yavaş akan ölümsüzlük ırmağından kana kana içebildiği gündür. Bu Gün, O’nun birliğine inanmış olanların, her şeyin Sonu ve Yüceler Yücesi Varlığı tanımak sayesinde huzur şarabından içtikleri gündür. Biliniz ki, bu Gün’de Celal (büyüklük, ululuk) ve Azamet dili, o Yüceler Yücesi ve her şeyin sonu olan Varlığın dilinden şöyle hitap buyuruyor; “Padişahlık benimdir. İstisnasız, Hâkim Benim.”
Biricik Sevgili’nin çağrısı vasıtasıyla insanların gönüllerini çek. Söyle; Sizde dinlemek istek veya yeteneği var ise, işte size Tanrı’nın Sesi… Sizde bilmek arzu ve kabiliyeti var ise, işte size Tanrı Zuhuru’nun Kaynağı… Sizde tanımak eğilimi ve hevesi var ise, işte size Tanrı Emri’nin doğuş yeri… Sizde insaf çerçevesinde hüküm vermek arzusu ve becerisi var ise, işte size Tanrı Buyruğunun Kaynağı… Sizde görür göz var ise, işte size gizli ve aşikâr Sır… Ey dünyalılar! Başka bütün isimlerin üstünde olan İsmim ile kendinizde olanı atınız ve derinliklerinde hikmet ve beyan incileri gömülü bu Deniz’in, Rahman adımla dalgalanmakta olan bu Umman’ın (okyanus) içine dalınız. Ana Kitabı elinde tutan Zat size böyle buyuruyor.
Sevgililer Sevgilisi geldi. Sağ elinde isminin mühürlü içkisi… Ona doğru koşup kana kana içen ve “Hamdolsun Sana ey Tanrı’nın ayetlerini açıkça gösteren!” diye haykırana ne mutlu! En güçlü Tanrı’nın doğruluğuna yemin olsun ki, gizli olan her şey gerçeğin kudretiyle bu Gün ayan oldu. Bütün semavi feyizler Tanrı’nın kerem ve inayetiyle gökten yere indirildi. Ebedi hayat suları insanlara bol bol sunuldu. Sevgilinin eli bu suyu kadeh kadeh dolaştırıyor. Yaklaşınız, bir an bile durmayınız.
Din bilginlerinin kuruntuları ve yeryüzünün orduları sebebiyle O’nun Emri’nin yolundan sapmayarak feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanatlarıyla uçup gölgesi tüm yaratılışın üzerine düşen mukadder makama erenlere ne mutlu! Ey insanlar! İçinizden kim dünyayı bırakıp bütün isimlerin Rabbi olan Allah’a yaklaşacak? Yaratılmış her şeyin üstünde olan İsmimle insan katındakini bırakıp tüm görünen ve görünmeyeni bilen Allah’ın emrettiği şeylere var gücüyle yapışacak er nerede? O’nun keremi insanlara bu suretle indirildi! Hüccet (senet, vesika, delil) böylece tamam oldu! O’nun kanıtı inayet ufkundan böyle parladı. Ne mutlu inanıp ta “Övgüler Sana özgüdür, Sen ey Âlemlerin Mahbubu (Sevgilisi)! Ululansın Senin Adın, Sen ey her anlayışlı yüreğin Sevgilisi!” diyenlere!
Ey Bahaîler! O, Kutlu Konut’tan çıkıp Rahman ismiyle bütün yaratık dünyasına tecelli buyurduğu Nokta’ya giderken, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Dili’nin Lahuti (ilahi) inciler saçmak üzere harekete geldiği Gün’ü, o mesut Gün’ü, her andıkça sevininiz, büyük bir sevinçle sevininiz. Tanrı tanıktır ki, o Gün’ün sırlarını açığa vuracak olsak yerin ve göğün tüm sakinleri, güçlü, bilici ve hikmetli Tanrı’nın korudukları hariç, muhakkak bayılıp düşer ve ölürler.
Tanrı sözlerinin, O’nun kesin kanıtlarını vahiy eden Kişi üzerinde nasıl sarhoş edici bir etkisi var ki işte Kalem artık hareket edemiyor. Şu sözlerle bu levih bitsin; “Benden başka yüceler yücesi, güçlüler güçlüsü, üstünler üstünü ve biliciler bilicisi bir Tanrı yoktur.”
15. Vahiy Kalemi nida ediyor; “Bu Gün mülk Allah’ındır!” Kudret Dili çağırıyor; “Bu Gün hüküm Tanrı’nındır!” Yüceler Anka’sı ölmez Dal’dan haykırıyor; “Bütün ululuk, o hiçbir şeye benzemeyen ve her şeyi zorlayan Rabbe aittir.” Mistik Kumru, ebedi cennet bahçesindeki kutlu çardağından ilan ediyor; “Bu Gün’de bütün nimetlerin kaynağı, günahları bağışlayan ve biricik Allah’tır!” Arş Kuşu gözlerden gizli mukaddes yuvasında cıvıldıyor; “Bu Gün, mutlak üstünlük, eşi ve eşiti bulunmayan muktedir ve kahredici Allah’a mahsustur!” Her şeyin hakikati, her şey içerisinden sesleniyor; “Bu Gün, bütün bağış, eşsiz ve ortaksız, koruyucu ve günahların üstünü örtücü Tanrı’dan saçılmaktadır!” Celalin (büyüklüğün, ululuğun) Özü tepemden sesini yükseltiyor ve ne kaleme ne dile gelen yücelerden ses veriyor; “Tanrı tanıktır ki, günlerine başlangıç ve son olmayan Varlık, bu Gün, izzet ve celal içerisinde gelmiştir! Görücü, bilici, koruyucu, kaplayıcı, nurlu, hikmetli, kudretli, celil (ulu), müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan), yüce Tanrı ancak O’dur!”
Ey kendilerine iç göz bağışlananlardan başka herkesin O’ndan yüz çevirdiği böyle bir Gün’de, Allah’ın rızasını arayıp, O’nun sevgisine sarılan kulum! Gözlerin görmez olduğu bir Gün’de O’nu aramış olduğun için Cenab-ı Hak kendi lütuf ve inayetiyle seni bol bol ödüllendirsin ve sana dünyalar durdukça duran iyi mükâfatlar bağışlasın. Bil ki, kötü ve kıskanç kimselerin Tanrı hükmüyle üzerimize yağdırdıkları bela yağmurlarının ufacık bir serpintisinden sana bahsedecek olsak gözlerinden yaş boşanır, gece gündüz halimize ağlarsın. N’olaydı Allah’ın saltanatını ve kudretinin büyüklüğünü bildiren bu Zuhur’un harikalarını görecek keskin bir göz ve kadrini bilecek insaflı bir yürek bulunsaydı! Keşke böyle bir kimse himmet etse de (yardım etse de / emek verse de) Allah rızası için bu halka gizli ve aşikâr öğütte bulunsa! Belki bu sayede bir parça kımıldarlar ve zalimlerin elinde kalan bu Mazlum’un yardımına koşmanın birinci ödevleri olduğunu hatırlarlardı.
Şu anda arkamda Ruhulkudüs’ün şöyle çağırdığını işitir gibi oluyorum; “Gözü sende olan Varlığı kederlendirmek istemezsen konuyu değiştir, tonunu başkalaştır.” Söyle; Hakk’ın inayet ve kudretiyle şimdiye kadar kimseden yardım dilemedim ve bundan sonra da dilemeyeceğim. Irak’ta sürgünde bulunuyorken Hakk’ın teyidiyle Bana yardım eli uzatan O’dur. Bir takım insan toplulukları Benimle mücadele halindeyken Beni kanatları altına alan O’dur. Ancak kötü yüreklilerin inkâr edebileceği büyük bir şeref ve izzetle o şehirden çıkmaya Beni muktedir kılan O’dur.
Söyle; Ordum Tanrı’ya güvenim ve taraftarlarım Hakk’a tevekkülümdür. Sevgim sancağım ve yoldaşım, âlemlerin güçlüler güçlüsü ve nurlular nurlusu olan mutlak sultanı, Rab Allah’tır.
Ey Tanrı sevgisi yolunun yolcusu! Kalk ve O’nun Emrine yardım et. Söyle; Ey halk! Bu Genç’i (Hz.Bahaullah) bu dünyanın geçici boş nimetlerine ve öbür dünyanın zevküsefasına değişmeyiniz. Hakk’a yemin olsun ki, O’nun saçının bir teli yerde ve gökte olan her şeyden daha azizdir. Ey insanlar! Sakınınız ki sahip olduğunuz altın ve gümüş sizi O’ndan ayırmasın. Başka hiçbir şeyin size fayda sağlamadığı, her direğin sarsıldığı, derilerin bile ürperdiği, gözlerin yuvalarından dehşet içerisinde fırladığı bu Gün’de O’nun sevgisi ruhlarınızın hazinesi olsun. Söyle; Allah’tan korkunuz, Zuhurunu hafife alıp da O’ndan yüz çevirmeyiniz. Allah’ın önünde yere kapanınız, gece gündüz O’nu ululayınız. Ruhun, bütün kâinatın suları bir araya getirilse gene de söndürülemeyecek bir şiddetle, dünyanın göbeğinde yanmakta olan bu Ateş’in aleviyle tutuşsun. İmdi, Rabbinin zikir ve senasıyla meşgul ol. Belki bu sayede senin sözlerinin bereketiyle kullarımız arasındaki gafiller ayar, doğruların yüreğine sevinç ve ferahlık gelir.
16. Söyle; Ey insanlar! Bu Gün, eşsiz bir gündür. Bu Gün’de milletlerin muradını övecek dilin ve kabul süsüyle süslenmek isteyecek amelin de eşsiz olması gerek. İnsan soyu, kendi makamına yakışan ve mukadderatına layık işleri başarabilmek ümidiyle bu Gün’ü özlemektedir. Dünya işlerinin, kendisini her şeyin Rabbini tanımaktan alıkoyamadığı kişiye ne mutlu!
İnsan kalbi öyle körleşmiştir ki, ne şehrin yıkılışı, ne dağın parçalanışı ve ne de yerin çatlaması onun uyuşukluğunu giderebiliyor. Semavi kitaplarda verilen haberler geldi çıktı! O kitaplarda yazılı alametler göründü! Nida yükseldikçe yükseldi. Bununla beraber, Hakk’ın yoluna kılavuzlanmış olanlar hariç, herkes gaflet sarhoşu!
Bakınız, dünya bugün nasıl yeni yeni felaketlerle karşılaşıyor. Belası her gün bir kat daha katmerleşiyor. Reis Suresi’nin nazil olduğu tarihten bu güne kadar dünya bir gün olsun rahat yüzü görmedi, insanların hayatı bir gün asude geçmedi. Dünya bazen mücadele ve düşmanlıklarla çalkalandı, bazen savaşlar içerisinde kıvrandı ve zorlu hastalıklara maruz kaldı. Hastalık, ümitsizlik merhalesine yaklaşıyor. Durum böyle iken, hakiki Doktor tedaviden menediliyor, şarlatanlara rağbet gösteriliyor, istedikleri gibi harekette serbest bırakılıyorlar. Fitne ve fesat tozu gönülleri tozlandırmış, gözleri kör etmiştir. Çok geçmeden Allah’ın bu Günü’nde ellerinin işlemiş olduğu işlerin neticelerini göreceklerdir. İşte her şeyden haberdar olan Kimse, kudretinin sonu olmayan Varlığın emriyle sizi bu suretle uyarıyor.
17. Büyük Haber’in hakkı için! Rahman açık bir saltanatla geldi. Terazi kuruldu! Yeryüzündekiler bir araya toplandı! Sur çalındı ve çalınmasıyla beraber gözler dehşet içinde yuvalarından fırladı. Tanrı ayetlerinin nefesiyle dirilip ellerini Tanrı’dan başka her şeyden çekenler istisna olmak üzere yerde gökte bulunanların tümünün yürekleri hopladı.
Bu Gün, dünyanın kendi haberlerini bir bir anlattığı Gün’dür. Dikkatle bakacak olursanız, onun yükünün zalimler olduğunu görürsünüz. Evham ayı yarıldı, gök el ile tutulur derecede koyu bir duman çıkardı. Halkı, her şeye muktedir ve kahredici olan Rabbin korkusuyla yere devrilmiş görüyoruz. Duyurucu nida etti, insanlar O’nun gazabının şiddetinden kaçıştı. Sol yandaki insanlar inliyor, sağ taraftakiler ise güzel konutlar içerisinde Rahman’ın ellerinden can katıcı şarabı alıp büyük bir mutluluk içerisinde içiyorlar. Yer sarsıldı, dağlar yok oldu, melekler görünerek karşımızda saf bağladı. Halkın çoğu sarhoş ve şaşkın, öfkeleri yüzlerinden belli... Haksızlık yapanları Biz işte böyle bir araya topladık. Biz onları kendi putlarına doğru koşuyor görüyoruz. Söyle; bu Gün kimse Allah’ın hükmünden azade değildir. Bu Gün, cidden yaman bir gündür. Biz onlara kendilerini doğru yoldan saptıranları gösteriyoruz, onlar ise bunları ayırt edemiyorlar. Gözleri mest… Gerçekten kör bir insan kalabalığı… Delilleri iftiralarıdır! İftiraları, her tehlikeye düşene yardım elini uzatan Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah tarafından mahkûm. İblis onların kalplerine kötülük telkin etmiştir. Onları kimsenin savamayacağı bir işkence yakalamıştır. Günahkârların sicil defteri ellerinde olduğu halde acele adımlarla kötülere doğru koşuyorlar. İşte onların eylemleri…
Söyle; gökler dürüldü, yer O’nun avucunun içine alındı, fesat işleyenler perçemlerinden yakalandı, hala anlamıyorlar. Su içiyorlar ama kokmuş olduğunun farkında bile değiller. Söyle; nida yükseldi, ölüler mezarlarından kalktı, kalkanlar şaşkın şaşkın bakınıyorlar. Kimisi Rahmet Tanrısı’nın huzuruna koşuyor, kimisi cehennem ateşinin içine baş aşağı düşüyor, kimisi de hayran hayran bakıp duruyor. Allah’ın ayetleri indirildi, onlar hala inkâr ediyor, Allah’ın kesin kanıtı zahir oldu, onlar hala gafil. Gözleri Rahman’ın yüzüne ilişince yüzleri buruşuyor, oyun ve eğlencelerinden geri kalmıyorlar. Cehennem ateşine doğru koşarken aydınlığa koşuyoruz sanıyorlar. Ne vahim bir zan! Söyle; sevinseniz de, öfkenizden patlasanız da, gökler yarılmış ve Tanrı göz kamaştırıcı saltanatıyla insanların arasına inmiştir. Kulaklar bütün yaratıkların “Padişahlık güçlüler güçlüsü, biliciler bilicisi, hikmetliler hikmetlisi olan Allah’ındır” sesiyle çınlıyor.
Şunu da bil ki, Biz, imandan payını almamış olanların işledikleri işler yüzünden elemli bir hapishaneye atılmış, istibdat ve zulüm askerleriyle çevrilmiş bulunuyoruz. Bununla beraber, dünyanın hiçbir sevinci bu Genç’in (Hz.Bahaullah) duyduğu sevince denk gelmez. Tanrı’ya yemin olsun! Zalimlerin zulmü O’nu hiç üzmez, doğruluğunu inkâr etmiş olanların zorbalıkları O’nu asla kederlendirmez.
Söyle; bela Benim Zuhurumun ufkudur. İnayet güneşi o ufuktan parlıyor ve çevresine ne halkın evham bulutlarının ne de zulümcülerin kuruntu sislerinin karartamayacağı bir ışık saçıyor.
Sen gafillerin yaygaralarına ve düşmanların kılıçlarına bakmayarak Rabbinin izinde yürü ve O’nun seni andığı gibi sen de O’nun kullarını an… Rabbinin hoş kokularını yay ve O’nun Emri’nin hizmetinde bir an bile duraklama. Gafur (bağışlayan) ve kerim olan Rabbinin zafer günü uzak değildir.
18. Söyle; Gönül toprağınızdan hikmet ve anlayış fidanları bitsin diye, arşımızdan Rabbani Beyan ırmakları akıttık. Teşekkür etmiyor musunuz? Rablerine ibadet etmekten utanç duyanlar kovulanlardan olacaklardır. Ayetlerimiz onlara okununca böbürlenirler ve bu halleriyle Allah’ın şeriatına aykırı hareket etmiş olduklarını bilmezler. Onu inkâr etmek cüretini gösterenler ise kapkara bir bulutun gölgesinde yer alacaklardır. Onlar kendi hava ve hevesleriyle meşgulken “Saat” ansızın gelip çatmıştır. Onlar perçemlerinden yakalanmış olduklarının farkında değiller.
Mutlaka gelmesi gereken şey gelmiştir! Bakınız, ondan nasıl kaçıyorlar! Sakınılmaz olan şey meydana gelmiştir! Bakınız onu nasıl arkalarına atmışlar! Bu Gün, her bir kimsenin kendi kendisinden kaçacağı gündür, nerede kaldı ki akrabalarından… Sizde görür göz olsaydı bu manzarayı görürdünüz. Söyle; Tanrı’ya yemin olsun! Sur üflendi ve işte bütün insanlar karşımızda bayılıp düştü! Duyurucu nida etti ve davetçi sesini yükselterek “Padişahlık güçlüler güçlüsü ve düşkünlerin yardımcısı olan Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah’ındır!” diye bağırdı.
Bu Gün, bütün gözlerin dehşet içerisinde bakakaldığı gündür. Bu Gün, her şeyi bilen hikmetli Rabbinin kurtarmak istedikleri hariç olmak üzere, bütün yeryüzü sakinlerinin yürek çarpıntısına uğradığı gündür. Merhamet Tanrısı’nın ışık ve neşe saçan bir yürek ihsan ettikleri hariç tüm yüzler karardı. Mecid (ulu, şanlı) ve Hamid (övgüye değer) olan Tanrı’nın yüzünü görmekten alenen imtina gösteren kimselerin gözleri sarhoş gözlerdir.
Söyle; Kuran’ı okumadınız mı? Okuyunuz ki gerçeği bulasınız. Bu kitap gerçekten Doğru Yol’dur. Bu Yol, Allah’ın tüm yerde ve gökte bulunanlara Doğru Yolu’dur. Kuran’a karşı ihmalkâr davranmış olsanız [bile] Beyan size uzak sayılmaz. Bakınız, işte o gözlerinizin önünde; açınız, okuyunuz. Okursanız belki Tanrı Elçilerini ağlatıp inletecek işleri işlemekten geri durursunuz.
Mezarlarınızdan çıkınız. Daha ne zamana kadar uyuyacaksınız? İkinci sur çalındı. Neye bakıyorsunuz? Bu, Rahman olan Rabbinizdir. Bakınız O’nun ayetlerini nasıl da inkâr ediyorsunuz! Yer büyük bir sallanışla sallandı ve yüklerini attı. Bunun böyle olduğunu teslim etmez misiniz? Söyle; dağların pamuk gibi savrulduğunu, Tanrı Emri’nin heybeti karşısında halkın nasıl kızmış olduğunu görüp itiraf etmez misiniz? Bakınız, evleri bomboş harabelere, kendileri de boğulmuş orduya benzemişler.
Bu Gün, Rahman’ın açık bir saltanatla irfan (manevi anlayış) bulutları içerisinde indiği gündür. O, insanların yaptıklarını çok iyi bilir. O’ndaki şan ve azamet kimsenin görmezden gelemeyeceği kadar açıktır, ne mutlu anlayanlara! Her dinin seması yarıldı, insan algılayışının yeri çatladı. Allah’ın melekleri indi. Söyle; bu Gün, herkesin birbirini aldattığı gündür, nereye kaçıyorsunuz? Dağların yerinde yeller esiyor, gökler dürülüyor, bütün yer O’nun avucuna teslim ediliyor; nerede anlayışlılar? Sizi kim koruyabilir? Rahman’a yemin olsun ki, hiç kimse! Aziz, mecid (ulu, şanlı) ve kerim olan Allah’tan başka hiç kimse! Dölyatağında bir yük taşıyan her kadın kendi yükünü attı. Biz, insanların ve meleklerin bir noktaya toplandığı bu Gün’de, insanları sarhoş görüyoruz.
Söyle; Allah hakkında bir şüphe var mı? Bakınız, işte kudret kuşağını kuşanmış ve sultanlık kaftanına bürünmüş olduğu halde Kendi inayet semasından inmiştir. O’nun alametlerinden şüphe var mı? Gözlerinizi açınız ve O’nun açık ve kesin kanıtını görünüz. Cennet sağınızda, yanı başınızda, cehennem ise alevler saçmakta. Onun yakıcı, kavurucu alevlerine bakınız. Size karşı beslediğimiz inayetin bir eseri olmak üzere cennete doğru koşunuz ve hayatın kendisi demek olan şarabı Rahman’ın ellerinden içiniz.
Ey Baha Ehli! (Bahaîler) İçiniz, afiyetler olsun size! Sizler gerçekten iyi halde olanlarsınız. Bu, Tanrı’ya yakın olanların erdiği bir nimettir. Rahman olan Rabbinizin size önce Kuran’da ve sonra Beyan’da mükâfat olmak üzere vaat buyurduğu akarsu işte budur.
Ey Bana yönelmiş olan kulum! Bu zindanda bu levihi senin adına indirmiş olduğundan dolayı Allah’a şükürler sun. Nurlu ve bilici Rabbinin günlerini halka hatırlat. Hikmet ve beyan sularıyla senin için imanın temellerini işte bu suretle attık. “O’nun Saltanat Tahtı sular üzerinde duruyordu” denilmiştir. Allah’ın tahtının durduğu su, işte bu sudur. İyi düşün ki manasını anlayasın. Söyle; Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya senalar olsun!
19. Gerçek bilgi ve aydın fikir sahipleri bilirler ki, Allah’ın göze görünmeyen hüviyet ve Zatı ortaya çıkıştan ve belirmeden, yükseliş ve inişten, giriş ve çıkıştan arınmıştır; her niteleyenin nitelemesinden, her anlayışlının anlayışından üstündür. Başı bulunmayan başlangıçtan beri kendi Zatında saklıdır ve sonu bulunmayan sona kadar kendi öz varlığında gözlerden gizlidir. “Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir” (En’am Suresi 103.ayet)
Tanrı’nın Zatını tanıma kapıları bu şekilde bütün varlıklara kapalı olduğundan dolayı “… Rahmeti geniştir” (Bakara Suresi; 261.ayet) “…rahmetim her şeyi kuşatır” (Araf Suresi; 156.ayet) buyruğuna göre, sınırsız rahmet sahibi olan Yüce Varlık, pırıldayan Mukaddeslik Cevherlerini ruhani âlemden insan kılığına büründürerek halk arasında göründürmüştür. Bunlar, Tanrı’nın ezeli Zatını, değişmez hüviyetini temsil ederler.
Bu kutsiyet Aynaları’nın, bu ezeli izzet Kaynakları’nın her biri ve hepsi, evrenin merkezi Güneşi, Özü ve nihai Amacı olan Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileridir. Bilgileri bilgisinden, güçleri gücünden, saltanatları saltanatından, güzellikleri güzelliğinden, zuhurları zuhurundandır. Tanrı bilgilerinin hazineleri, Tanrı hikmetinin defineleri, sonsuz feyizlerin mazharları, Ezeliyet Güneşi’nin doğuş yerleri onlardır… Bu Mukaddes Heykeller, Solmayan Nur’un ışığını aksettirirler. Bu Ezeliyet Aynaları, Gaipler Gaibi’nin (Gizliler Gizlisi’nin) ifadelerinden başka bir şey değillerdir. Bilgi, güç, padişahlık, ululuk, rahmet, hikmet, izzet ve kerem gibi Allah’ın bütün isim ve sıfatları bu Tanrı Cevherlerinin zuhurlarıyla görünür ve meydana çıkar.
Bu sıfatlar bazı peygamberlere verilmiş bazılarından esirgenmiş değildir. Tanrı’ya yakın duran bütün nebiler ve seçkin erenler bu sıfatlarla sıfatlanmış ve bu isimlerle isimlendirilmişlerdir. Aralarındaki fark, bu sıfat ve isimlerin bazılarında daha şiddetle parlaması ve daha şaşaalı olmasıdır; nasıl ki “Yemin olsun biz, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmışızdır.” (İsra Suresi; 55.ayet) denilmiştir.
İmdi anlaşıldı ki, bu yüce sıfatların ve sonsuz isimlerin mazharları Tanrı’nın nebileri ve seçkin velileridir. Bu sıfatlardan bir kısmı o nurlu heykellerde bazen tamamıyla tezahür etmeyebilir. Fakat bu, onların bütün Tanrı isim ve sıfatlarının mazharlığı makamlarına halel vermez. Tanrı sıfatlarından birinin bu mücerret (saf, katışıksız, yalın, soyut) ruhlarda görülmemesi, bu İlahi sıfat ufuklarının ve Rabbani isim madenlerinin o sıfata bilfiil sahip bulunmadıklarına işaret etmez. Bu aydın varlıklardan ve bu güzel simalardan her biri, Allah’ın saltanat ve azamet gibi bütün sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Ellerinde dünya saltanatı bulunmaması, onların gerçek saltanat ve azametinden hiçbir şey eksiltmez…
20. Kesin olarak şunu bil ki, Görünmez Varlık kendi Özünü hiçbir yolla somutlaştırıp insanlara keşfettirmez. O, şimdiye kadar her türlü nitelendirme ve algılayışın üstünde olduğu gibi bundan sonra da öyle kalacaktır. İzzetli Hitap sesi her an “Ben Tanrı’yım. Benden başka bilici ve hikmetli bir Tanrı yoktur. Ben Kendimi insanlara açıkladım ve Zuhurumun alametlerinin parlayış noktası olan Kimseyi gönderdim. O’ndan başka eşsiz, haberdar ve hikmetli bir Tanrı bulunmadığını O’nun vasıtasıyla bütün yaratıklara tanıklık ettirdim” diye ilan etmektedir. İnsan gözünden ebediyen gizli olan Zat, ancak kendi Mazharı vasıtasıyla bilinebilir. Allah Mazharlarının kendi doğruluklarının en büyük delili yine kendileridir.
21. Ey Selman! Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’na giden yollar herkes için kapalıdır. Hiçbir algı O’nun mukaddes alanına erişemez. Bu böyle olunca, o Kıdem Sultanı, inayetinin bir eseri ve fazlının bir delili olmak üzere, Birlik Ufku’ndan Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Güneşlerini (Tanrı Elçileri) insanlar arasında doğdurarak bu Mukaddes Varlıkları tanımanın Kendi Zatı’nı tanımak olmasını kararlaştırmıştır. Her kim Onları tanırsa Tanrı’yı tanımış olur. Her kim Onları dinlerse Tanrı’yı dinlemiş olur. Her kim Onların doğruluğuna tanıklık ederse Tanrı’nın doğruluğuna tanıklık etmiş olur. Onlara arka çeviren Tanrı’ya arka çevirmiş sayılır. Onları inkâr eden Tanrı’yı inkâr etmiş demektir. Onlar yer ile gökleri birbirine bağlayan Köprülerdir. Onlar, Allah’ın yer ve gök padişahlıklarında kurulmuş Terazilerdir. Onlar insanlar arasında Tanrı’nın Zuhuru, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarıdır.
22. Tanrı emanetinin Hamileri insanlara yeni bir hüküm ve taze bir Emir ile gönderilir. Bunların hepsi Tanrı iradesinin semasından indirilmiş ve Rabbin karşı durulmaz Emrini yürütmek için ortaya çıkarılmış olduklarına göre tek bir şahıs ve tek bir zat sayılırlar; çünkü hepsi aynı Tanrı sevgisi kadehinden içerler, hepsi tevhit (Allah’ın tekliği) ağacının meyvelerinden yerler.
Tanrı Mazharları’nın iki makamı vardır. Biri mutlak soyutlama (tecerrüt) ve mutlak birlik makamıdır. Bu makamda Onların hepsini aynı isimle isimlendirir ve aynı sıfatla sıfatlandırsanız, gerçekten sapmamış olursunuz. Nasıl ki buyrulmuştur: “Allah’ın resullerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız.” (Bakara Suresi; 285.ayet) Hepsi halkı Tanrı’nın birliğine çağırıyor, O’nun tükenmez fazıl ve inayetinin Kevseriyle (cennet suyuyla) müjdeliyorlar. Hepsi peygamberlik elbisesini giymiş, cümlesi izzet kaftanına bürünmüştür. Bunun içindir ki, Kuran Noktası (Hz.Muhammed) “Ben bütün peygamberlerim” ve “Ben ilk Âdem, ilk Nuh, ilk Musa ve ilk İsa’yım” buyurmuştur. Tanrı Mazharları’nın birliğine ve aynılığına işaret eden buna benzer sözler, İmam Ali’nin, diğer Tanrı Sözü mecralarının ve Tanrı Bilgisi mücevherleriyle dolu Hazinelerin dillerinden sadır olmuştur. Bunların hepsi mukaddes din kitaplarında yazılıdır. Bu Simalar, Tanrı Hükmünün Merkezi, Tanrı buyruğunun Doğuş Noktalarıdır. Bu Emir, çokluk perdelerinden ve taaddüt (çoğalma, sayısı artma) arızalarından arınmıştır, nasıl ki buyrulmuştur; “Emrimiz tek bir Emirdir.” Emir bir ve aynı olunca, o Emir sahiplerinin de bir ve aynı olmaları gerektir. İmamlar, o kesin bilgi çırağları, (aydınlık veren lamba, ışık) “Muhammed ilkimizdir, Muhammed sonumuzdur, Muhammed hepimizdir” dememişler midir?
Şurasını çok iyi bilmelisin ki, bütün peygamberler Tanrı Emri’nin başka başka giysiler içinde görünen heykelleridir. İnce bir bakışla bakarsan, onların aynı cennette gezdiklerini, aynı havada uçtuklarını, aynı tahtta oturduklarını, aynı sözü söylediklerini, aynı Dini yaydıklarını görürsün. Varlık Özlerinin, o solmaz ve ölçülmez Lâhut (Kutsal Tanrı Âlemi) Güneşlerinin birliği işte böyle bir birliktir! İmdi, Tanrı Mazharlarından biri “Ben bütün peygamberlerin dönüşüyüm” derse gerçeği söylemiş olur. Aynı şekilde, sonraki her Zuhur’da evvelki Zuhur’un dönüşü bir olgudur. Önceki her zaman sonrakini tasdik ve teyit eder…
İkinci makam ayrılık makamıdır. Bu makam, yaratık dünyasıyla ve beşeri hallerle ilgilidir. Bu bakımdan, Tanrı Mazharlarının ayrı bir şahsiyeti, sınırları belirlenmiş bir görevi, mukadder bir sistemi ve bazı özel sınırları vardır. Her biri ayrı bir isimle isimlenmiş, ayrı bir vasıfla vasıflanmıştır. Kurdukları şeriat ve yükümlü oldukları görev başka başkadır, nasıl ki Kuran’da buyrulmuştur; “İşte resuller! Biz onların bazısını bazısına üstün kılmışızdır. Allah onlardan bazısıyla konuşmuştur. Bazılarını da derecelerle yüceltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya açık ayetler verdik ve onu Ruhulkudüs ile güçlendirdik.” (Bakara Suresi; 253. ayet)
Tanrı Bilgisi Kaynaklarının söz ve ifadelerinde görülen başkalık, aralarındaki bu makam ve memuriyetin başkalığından ileri gelir, yoksa Onların söyledikleri bütün sözler, İlahi Hikmetin sırlarına yol bulanlara göre, aynı gerçeğin başka başka şekillerde ifadesidir. Bu anlattığımız makamları birbirlerinden ayırt edemeyen birçok kimse gerçekte bir olan Tanrı Mazharlarının söyledikleri sözlerdeki başkalığa bakarak şaşırıp sarsılır.
Bütün bu ifade başkalıkları makam ayrılığından ileri gelir. Bu suretle, birlik ve soyutluk bakımından, Rablik, Allahlık, Teklik, Salt Cevherlik gibi sıfatlar, hepsi birlikte, Allah’ın Zuhuru tahtında oturup bütun (kesilme, uzaklaşma) kürsüsünde duran o Varlık Cevherlerine genellenmiştir. Tanrı’nın Zuhuru onların zuhuruyla zahir olur, Tanrı’nın Cemali onların cemaliyle tecelli eder. “Rablik” nağmelerinin bu Birlik Heykellerinden işitilmiş olması bundan ötürüdür.
Tanrı Mazharları ikinci, yani, ayrılık, insanlık, sınırlılık, özellik makamlarıyla ilgili bütün sözlerinde, işlerinde ve davranışlarında Tanrı’ya karşı mutlak bir kulluk, fakirlik ve fanilik gösterirler, nasıl ki “Ben, insan resulden başka neyim ki?” (İsra Suresi; 93.ayet) buyrulmuştur.
Eğer külli Mazharlardan biri “Ben Allah’ım” derse gerçeği söylemiş olur, bunda en ufak bir şüphe yoktur. Çünkü kaç kere açıklayıp ispat ettiğimiz üzere Allah’ın zuhuru, isimleri ve sıfatları, bu dünyada, onların (Mazharların) zuhurları, isimleri ve sıfatları ile görünür, nasıl ki “Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.” (Enfal Suresi; 17.ayet) ve “O seninle el tutuşup sözleşenler var ya, onlar gerçekte Allah ile bey’atleşiyorlar.” (Fetih Suresi; 10.ayet) buyrulmuştur. Öte yandan eğer Onlardan biri “Ben Tanrı’nın elçisiyim” iddiasında bulunursa gerçeği söylemiş olur, bunda tereddüt ve şüphe yoktur, nasıl ki buyrulmuştur; “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah'ın Resulü…” (Ahzab Suresi; 40.ayet) Bu bakımdan, Onlar hep Hakiki Sultan’ın, o Ezeli Varlığın elçileridir. Eğer herhangi bir peygamber “Ben peygamberlerin sonuyum” derse doğru demiş olur, bunda zerre kadar şüphe yoktur, çünkü hepsi tek bir şahıs, tek bir ruh, tek bir zuhur hükmündedirler. Hepsi de o hakiki Ruhlar Ruhu ve Ezeli Özler Özü olan Tanrı’nın “ilklik”, “sonluk”, “öncelik”, “ahirlik (sonunculuk)”, “zahirlik (görünürlük)” ve “batınlık (gizlilik)” sıfatlarının mazharlarıdırlar. Peygamberler “Biz Tanrı’nın kullarıyız” derseler bu da tartışılmaz açık bir gerçektir, çünkü Onlar görünüşte hiçbir insanın eremeyeceği yüksek bir kulluk ile zahir olurlar. Bunun içindir ki, bu Varlık Cevherleri, Kadim (başlangıcı olmayan) ve ezeli kutsiyet denizlerine daldıkları veya Tanrı sırlarının en üst tepesine çıktıkları sıralarda kendilerinden “Rablik” ve “Allahlık” iddiaları duyulur.
Doğru düşünülürse, Onların bu halde bulunurken kendilerini mutlak Varlık ve Kalıcılık karşısında bir hiçten başka bir şey saymadıkları görülüp teslim edilir. Onlar, o Mukaddes Alan’da kendilerinden bahsetmeyi Tanrı’ya ortak koşma bilirler; çünkü kendilerinden bahsetmek demek, müstakil bir varlık olma iddiasında bulunmak demektir. Bu ise, erenler katında, büyük bir hatadır. O Mukaddes Huzur’da O’ndan başkasının anılması, aklın, kalbin, dilin Sevgili’den başka biriyle meşgul olması, gözün O’nun cemalinden başka bir şeye bakması, kulağın O’nun nağmesinden başka bir şey işitmesi, ayağın O’nun yolundan başka bir yolda yürümesi ne kadar büyük bir hata!
Onlar bu makamda söz söylerken Rablik ve buna benzer iddialarda, elçilik makamında söz söylerken ise peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır. Aynı şekilde, hal ve mevkiinin gereğine göre türlü iddialarda bulunarak cümlesini, Emir âleminden yaratılış âlemine ve Ulûhiyet (İlahlık, ibadet edilmeye hakkı olan) âleminden kulluk âlemine kadar hepsini, Kendilerine yormuşlardır. Bundan dolayı, İlahlık, Rablik, Peygamberlik, Nebilik, Elçilik, Velilik, İmamlık, Kulluk gibi bütün iddiaları hep doğrudur, haktır, tereddüt ve şüpheden arınmıştır. Yaptığımız şu açıklamalar ve getirdiğimiz delil ve ispatlar iyi düşünülür ve kavranırsa, Gayb (gizlilik) Mazharları’nın ve Kutsiyet Matlaları’nın (doğuş yerlerinin) sözleri arasındaki farklılıklara şaşırıp kalmaya ve sarsılıp sürçmeye mahal kalmaz.
23. Geçmiş nesilleri hatırlayınız. Ne zaman Tanrı’nın İnayet Güneşi zuhur ufkundan görünüp dünyaya aydınlık getirmiş ise o asrın insanları O’nun aleyhine ayaklanmışlar, O’nu inkâr etmişler, halk önderleri sayılan kimseler kendilerine uyanları kışkırtarak Tanrı Rahmeti’nin Temsilcilerine yönelmekten menetmişlerdir.
Bakınız, asrın din ulularının verdikleri fetvalara dayanan halk Tanrı Dostu İbrahim’i ateşe atmış, Tanrı ile yüz yüze konuşan Musa’ya yalancı ve iftiracı demişlerdir. Tanrı Ruhu İsa’nın, bütün o yumuşak yürekliliğine ve mazlumluğuna rağmen, nasıl davranışlara maruz kaldığını düşününüz. O Varlık Özünün, o Görünür ve Görünmezin Mevlasının karşılaştığı muhalefet o derece şiddetliydi ki başını sokacak yer bulamıyordu. Diyar diyar dolaşmış, uzun müddet oturacak bir yer bulamamıştı. Nebilerin Mührü Muhammed’in başına gelenleri hatırlayınız. Tanrı’nın birliğini ve kendi peygamberliğinin doğruluğunu ileri sürmesi üzerine Yahudi ve putperest din büyüklerinin bu özel Allah adamına etmedikleri eziyet kalmamıştır! Emrinin doğruluğuna yemin olsun! O Hazret’in, Tanrı misakını bozup kesin kanıtını reddeden ve ayetleriyle mücadele edenlerin elinden ve dilinden çektiği zulüm ve zahmetler Kalemimi inletiyor, bütün yaratıkları büyük bir ağlayışla ağlatıyor. Gerçeğe ulaşacak yolu bulasın diye geçmiş zamanların olaylarını işte sana böyle anlatıyoruz.
Nebilerin, elçilerin, seçkinlerin uğradıkları bela ve musibetleri öğrendiniz. Şimdi de bir parça yapılan zulüm ve cefaların sebepleri üzerinde düşününüz. Hiçbir zaman, hiç bir zuhurda peygamberler düşmanlarının küfründen, muhaliflerinin zulmünden, iyilik ve takva (Allah korkusu, dini yasaklara uyma) kisvesine bürünmüş yalancı din ulularının saldırı ve iftiralarından azade kalmamışlardır. Gece gündüz, ancak Hak Taala’nın bildiği nice ıstıraplar çekmişlerdir.
Bu Mazlum’un halini göz önüne getiriniz. Gün gibi açık deliller O’nun doğruluğuna tanıklık etmesine, kesin doğrulukla verdiği haberler aynen çıkmasına, din bilgilerinden sayılmamasına, mektep medrese görmemesine, din adamları arasındaki münazara ve münakaşa usullerine yabancı bulunmasına rağmen insanlara İlahi ilim ve hikmet incileri saçtığı halde, bu neslin O’ndaki otoriteyi nasıl reddettiğine, O’na karşı nasıl isyan bayrağı açmış olduğuna şahitsiniz! Günlerinin çoğu düşmanların pençesinde geçti. O’nun çektikleri, nihayet işte bu mihnetli mahpuslukla, düşmanlarının haksız yere attıkları bu zindan ile son haddini bulmuştur. Umarım ki, keskin bir göz ve aydın bir fikir ile olup bitenleri göz önüne getirir ve bunlar üzerinde düşünerek, bugün çoklarının göremediği veya görmek istemediği gerçekleri görmeyi başarırsınız. Umarım ki, Hakk’ın inayetiyle, O’nun Günü’nün hoş kokularını koklamaya, sonsuz fazlından pay almaya, Ezel Sultanı’nın ismiyle dalgalanmakta olan büyük denizden doya doya içmeye, O’nun Emri’nde dağlar gibi sabit ve sarsılmaz kalmaya müeyyed olursunuz (kuvvetlenirsiniz, doğrulanırsınız, yardım görürsünüz)
Söyle; Ne Sübhansın sen ey İlahım Allah ki, bütün Mukaddeslere Kendi kudretinin sayısız tecellileri karşısında acizliklerini itiraf ve her peygambere Kendi solmaz celalinin (büyüklüğünün, ululuğunun) önünde hiçliğini söylettin. Semanın kilitlerini açıp Mele-i Ala’yı (Melekler Alemi) cezp ederek vecde getiren İsminin yüzü hürmetine Senden dilerim ki, Beni Sana hizmet etmeye ve Kitabında emrettiğin şeyleri tutmaya müeyyed kılasın (kuvvetlendiresin, doğrulayasın, yardım edesin). Ey Rabbim! Sen bende olanı bilirsin, ben ise Sen’de olanı bilmem. Sen her şeyi bilicisin, her şeyden haberdarsın.
|