KURDUNOĞLU RİSALESİ

 

TEK, BİR, GÜÇLÜ, BİLİCİ, HİKMETLİ OLAN TANRI’NIN ADIYLA

 

Hamdolsun o Tanrı’ya ki fani olmaz, bakidir, yok olmaz, daimdir, intikal etmez, kaimdir;

 

O Tanrı ki kendi saltanatıyla müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan), ayetleriyle görünür ve sırlarıyla gizlidir; öyle bir Tanrı ki O’nun buyruğu ile yüce kelimenin sancağı yaratık dünyasında yükseldi ve “Dilediğini işler” bayrağı milletler arasında dikildi.

 

O Tanrı’dır ki kendi Emrini halkın doğru yolu bulması için açıkladı, ayetlerini kendi hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtını göstermek için indirdi ve insan kitabının önsözünü “O Rahman, öğretti Kuran’ı, yarattı insanı, belletti ona duygu ve düşüncelerini ifade etmeyi.” (Rahman Suresi; 1–4.ayetler) ayetine göre beyan süsü ile süsledi. O’ndan başka tek, bir, güçlü, zorlu ve minnet yükleyici Tanrı yoktur.

 

Bağış göğünün ufkundan görünen nur ve isimler melekûtunun padişahı olan Allah’ın iradesinin doğduğu yerden parlayan salât ve selam, En Büyük Vasıta’nın ve En Yüce Kalem’in üzerine olsun.

 

O En Büyük Vasıta ve En Yüce Kalem ki, Tanrı O’nu kendi güzel isimlerinin doğuş yeri ve yüce sıfatlarının kaynağı yaptı. O Ulu Vasıta ve En Yüce Kalem sayesindedir ki Allah’ın tekliği nuru dünyanın ufkunda ve dünyadan vazgeçip yalnız Allah ile meşgul olma hükmü ümmetler arasında göründü. O ümmetler ki nurlu yüzlerle En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) yöneldiler ve manevi anlayış melekûtunda beyan lisanından çıkan “Mülk, melekût, azamet ve ceberut her şeye gücü yeten aziz ve feyyaz (ilim, ihsan, bereket, bolluk veren) Allah’a mahsustur” sözünün doğruluğunu itiraf ettiler.

 

Ey ünlü bilgin! Kulak ver Ben mazlumun sesine! O sana Allah rızası için öğüt veriyor ve seni her bir halde O’na yaklaştıracak öğütlerde bulunuyor. O’dur zengin ve yüce. Bil ki, insanoğlunun kulağı Tanrı kitap, risale ve levihlerinin bahis konusu yaptığı şu Gün’de bu çağrıyı işitmek için yaratılmıştır. İlk önce dünyevi bağlardan kesilme suyu ile nefsini arıt, başını Allah korkusu tacı ve vücudunu tevekkül giysisi ile süsle. Bunu yaptıktan sonra yerinden kalk ve yüzünü Beyt-i Azam’a, Kıdem Sultanı tarafından bütün yeryüzü sakinleri için tavaf yeri olarak takdir buyrulan Nokta’ya çevirerek şöyle yalvar;

 

“Ey İlahım, Ey İlahım, Ey İsteğim, Ey Tapılanım, Ey Efendim, Ey emellerimin ve ümitlerimin Gayesi! Sana yöneldiğimi, Senin cömertlik ipine yapıştığımı, Senin bağış eteğine sarıldığımı, Senin nefsinin takdisini ve Zat’ının kusursuzluğunu itiraf ettiğimi, birliğini ve tekliğini karar eylediğimi görüyorsun. Ben tanıklık ederim ki Sen gerçekten teksin, birsin, zatında ve varlığında tek olansın, hiçbir şeye ihtiyacı olmayıp tüm ihtiyaçların, övgülerin, yakarışların kendisine yöneldiği eşsiz kudretlisin. Saltanatında kendine bir ortak ve yeryüzünde kendine bir eş tayin etmedin. Bütün varlıklar, yaratılmalarından önce, Senin azamet dilinin şahadette bulunduğu şeye şahadet etmiştir. Sen Tanrısın, Senden başka Tanrı yoktur. Sen kullarının anmasından mukaddes ve yaratıklarının nitelemesinden arınmış olagelmişsindir. Rabbim! Görüyorsun, cahil Senin ilim denizini, susuz Senin beyan kevserini, zelil Senin izzet çadırını, fakir Senin zenginlik hazineni, dileyici Senin hikmet kaynağını, zayıf Senin kudretinin doğuş yerini, yoksul Senin kerem göğünü, dilsiz Senin anı melekûtunu aramakta…

 

Ey İlahım ve Sultanım! Ben şahadet ederim ki beni Seni anmak, Seni övmek, Senin emrine yardım etmek için yarattın, ben ise Senin ahdini bozan, kitabını bir yana atan, Seni ve ayetlerini inkâr eden düşmanlarına yardım ettim. Eyvahlar olsun beni Senin birlik okyanusunun enginlerine ve rahmet denizinin derinliklerine ulaşmaktan alıkoyan şu gafletim, utanılacak işlerim, hatalarım ve günahlarım için! Sen beni Kendi kelimeni yükseltmek ve Emrini açıklamak için varlık alanına çıkardın, fakat gafletim beni menetti, beni pençesine aldı; öyle ki, eserlerinin mahvına kalkıştım ve dostlarının, ayetlerine doğuş yeri, vahyine kaynak, sırlarına mahzen olanların kanını dökmeye koyuldum. Rabbim, Rabbim, Rabbim, Rabbim, Rabbim, Rabbim, Rabbim, Rabbim, Rabbim, ben tanıklık ederim ki Senin adalet ağacının meyveleri benim zulmüm yüzünden yerlere döküldü, isyanımın ateşi nedeniyle yaratıkların arasında Sana yaklaşmış olanların yürekleri kavruldu, kulların arasındaki temiz yüreklilerin ciğerleri eridi aktı. Yazıklar olsun bana rezilliğimden ötürü! Eyvahlar olsun bana zulmümden dolayı! Yazıklar olsun, yazıklar olsun Senden uzaklığım için, gafletim için, cehaletim için, zilletim için, Seni inkâr edişim için, Sana itiraz edişim için…

 

Nice günler var ki kullarına ve dostlarına beni korumalarını emir buyurdun; ben ise onları Sana ve Senin eminlerine zarar vermeleri için teşvik ettim. Nice geceler var ki beni Kendi fazlınla andın ve beni Kendi yoluna kılavuzladın; ben ise Sana ve Senin ayetlerine sırt çevirdim. İzzetine yemin olsun ey Tanrı’nın birliğine inananların emeli ve ey Senden başkasına sırt çevirmiş olanların ümidi! Kendime Senden başka bir yardımcı, Senden başka bir sultan, bir barınak ve sığınacak yer bulamıyorum. Ah, ah... Sana sırt çevirmiş olmam hürmetimin örtüsünü yırttı. N’olaydı toprak yığınlarının altına gömülmüş olsaydım da şu kötü amellerim yüzünden kulların arasında rezil olmasaydım.

 

Ya Rabbi! İşte ben asi, Senin affına ve ihsanına yöneldim! İşte ben zulüm dağı, başımı Senin rahmet ve bağış göğüne değdirmek isterim. İmdi ah, ah, büyük günahlarım Senin rahmet alanına yaklaşmama engel oldu ve büyük hatalarım beni Senin yakınlık sahandan uzak tuttu. Sana karşı olan vazifemde kusur etmiş, ahit ve misakını bozmuş, Senin adalet şehirlerinde oturanları ve memleketinde yaşayan erdem sahiplerini inletecek işler işledim. İlahi, ben Senin buyruklarını bıraktım, kendi nefsanî arzularımın kitabına uydum. Ah, ah, rezilliğim arttıkça Senin nezaketin arttı, isyan ateşim alevlendikçe Senin affın ve fazlın o ateşin üstünü örttü. İzzetine yemin olsun, ey Âlemin Gayesi ve Ümmetlerin Sevgilisi, sabrın beni gururlandırdı ve tahammülün beni cüretlendirdi. İlahi! Utanç gözyaşlarımı ve gafletimden ötürü ettiğim ahları görüyorsun. Ululuğuna ant olsun, Senin kerem alanından başka bir yerde bir sığınak bulamıyorum. ‘Ümidinizi kaybetmeyiniz’ sözünü bana işittirmiş olmana rağmen işte beni karamsarlık ve ümitsizlik denizine batmış görüyorsun. Kendime rahmet kubbelerinin altından başka oturacak bir yer bulamıyorum. İzzetine yemin olsun, zulmüm elem ipini kopardı ve isyanım Senin adalet kürsünün önünde yüzümü kararttı. Ya Rabbi! İşte Senin bağışlayıcılık kapının önünde yerlere serilmiş bir ölü. Bu ölü, Senin inayet elinden af kevserini istemeye sıkılıyor. Bana Seni anmak ve Seni övmek için bir dil verdin, o ise Sana yakın duranların ve kutsiyet menzillerinde oturanların yüreklerini yakacak şeyler söyledi. Sen bana Kendi eserlerini incelemek, ayetlerine bakmak ve şaheserlerini seyretmek için bir göz verdin, ben ise Senin iradeni bir yana attım, yaratıkların arasındaki temiz yüreklileri ve kulların arasındaki feragat erbabını inletecek işler işledim. Bana bir kulak verdin ki Senin zikrini, senanı, kerem göğünden ve irade havandan ineni onunla işiteyim; ben ise Senin emrini terk ettim, Senin kullarına, Senin eminlerine ve dostlarına sövmeyi emrettim ve Senin adalet tahtının önünde, memleketin içerisinde Senin birliğine inananların ve samimi dostlarının ahlarını göklere çıkaracak işler işledim. Bilmiyorum, ya İlahi, Senin cömertlik denizinin dalgaları karşısında hangi günahımı anayım? Senin lütuf ve bağış güneşlerinden saçılan ışıkların parıltıları karşısında hangi suçumdan bahsedeyim?

 

Beni kitabında anıp levihlerinde vasıflandırdığın kimselerden eyle; bunu Senden, şu anda, kitabındaki sırlar, kendi ilminde gizli olan şeyler, rahmet okyanusunda sedefler içerisinde saklı inciler yüzü hürmetine dilerim. İlahi! Acaba bu hüzünden sonra benim için bir sevinç, bu darlıktan sonra benim için bir ferahlık, bu zorluktan sonra benim için bir kolaylık mukadder mi? Heyhat, heyhat! Sen minberi Kendi zikrin için, Kelimenin yükselmesi için, Emri’nin açıklanması için yarattın; ben ise ona ahdini bozmak ve bunu ilan etmek için çıktım ve insanlara, Senin azamet çadırında oturanları ve ilim şehirlerinin ahalisini inletecek şeyler telkin ettim. Nice zamanlar Kendi bağış göklerinden beyan sofrasını en lezzetli yiyeceklerle indirdin, ben ise onu reddettim. Nice anlar oldu ki Sen beni rahmet akan cennet çeşmene çağırdın, ben ise kendi nefsanî arzularıma uyduğum için ondan yüz çevirdim. İzzetine yemin olsun, bilmiyorum hangi günahımdan ötürü bağışlanma dileyeyim ve tövbe edeyim? Bilmiyorum hangi zulmümden ötürü Senin cömertlik alanına ve kerem sahana döneyim? Suçlarım ve günahlarım sayıcıları saymaktan ve yazıcıları yazmaktan aciz bırakacak bir raddeye vardı. Ey karanlığı aydınlığa çeviren ve Tur’daki sırları açığa vuran Kimse! Her koşul altında her işimi Sana bırakabilmem ve işlerimi Sana havale edebilmem için bana yardım et. Ve sonra, ya İlahi, kaleminden ve takdir parmağından benim için yazılana beni razı kıl. Sen dilediğine gücü yetensin, yerlerde ve göklerde bulunanların dizginini elinde tutansın. Senden başka bilici ve hikmetli İlah yoktur.”

 

Ey Şeyh! Bil ki; insanların iftiraları, yüz çevirmeleri ve itirazları Yaratık Sultanı’nın inayet ipine yapışıp rahmet eteklerine sarılmış olan Kimse’ye hiçbir zarar veremez. Tanrı’ya yemin olsun, Baha (Hz.Bahaullah) kendiliğinden konuşmamıştır. O’nu konuşturan, bütün eşyayı Kendi zikir ve senasıyla Söyleten’dir. O’ndan başka tek, bir, güçlü ve muhtar (dilediği gibi davranan) İlah yoktur.

 

Gözü keskin, kulağı işitici, yüreği aydın ve açık fikirli kimseler, neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilip ayırt ederler. Ben mazlumun dilinden dökülen şu münacatı okuyunuz ve açık bir yürek ve tertemiz bir kulak ile üzerinde düşününüz, ola ki dünyevi bağlılıklardan bir parça kurtulur, gerek kendinize ve gerek insanlara karşı içinizde bir acıma duyarsınız;

 

“Ey İlah! Ey Tapılan! Ey Amaç! Ey Kerim! Ey Rahim! Canlar Senden, iktidarlar Senin kudret avucunda. Her kimi yüceltirsen yaratık dünyasının üstüne yükselir ve ‘Onu yüce bir yere kaldırdık’ mertebesine erer; her kimi Kendinden kovar atarsan topraktan daha alçak olur, yokluk bile ondan daha iyi sayılır. Ey Âlemlerin Rabbi! Bütün suçluluğumuzla, günahkârlığımızla ve Allah korkusundan uzaklığımızla beraber Doğruluk Yurdu’nu istiyoruz, Şevketli Sultan’ın huzuruna kavuşmayı arıyoruz. Emir emrin, hüküm hükmündür; kudret âlemi fermanına boyun eğendir. Her ne yaparsan sırf adalettir, fazlın kendisidir. Senin Rahman isminin görünüşlerinden tek bir belirti günah izini dünyadan siler kaldırır. Senin Zuhur gününün nesimlerinden tek bir nesim dünyayı taze bir giysiyle süsler. Ey Güçlü! Güçsüzlere güç, ölülere hayat ver; belki Seni bulurlar, manevi anlayış denizine giden yolu keşfederler ve Emrinde sarsılmadan kalırlar. Dünyanın türlü dillerinden Sana en büyük övgü ve şükranların kokusu saçılırsa hepsi de canın sevdiği ve gönlün sevgilisi olur, ister Arapça olsun ister Farsça, bir dil bundan yoksunsa ne söz ne mana bakımından anılmaya değer. Ey Rabbimiz! İstiyoruz ki herkese doğru yolu, Hak yolunu gösteresin. Sen güçlüsün, kuvvetlisin, bilicisin, görücüsün.”

 

Tanrı’dan adalet ve insaf sıfatlarını kazanmanız ve gözlerden uzak olanı bilip öğrenmeniz için size yardım etmesini dileriz. O, cidden, aziz ve muhtardır (dilediği gibi davranan). Sizden istediğimiz, zuhura gelen şeyler hakkında düşünmeniz, adalet ve insaf çerçevesinde sözler söylemenizdir. Böyle yaparsanız, belki de doğru sözlülük ve temiz yüreklilik güneşinin ışıkları parlamaya başlar da cehalet karanlığını dağıtır ve âlemi manevi anlayışın aydınlığına kavuşturur. Ben mazlum okula gitmemiş, bilginlerin ilmi münakaşalarında hazır bulunmamışımdır. Hayatıma yemin olsun, Ben kendim kendimi açıklamadım, Beni dilediği gibi açığa çıkaran Tanrı’dır. Kutlu ve yüce Tanrı’nın teyidine mazhar olmasını dilediğim Sultan Hazretleri’ne (İran Şahı Nasrettin Şah) hitaben sadır olan levihte Ben mazlumun dilinden şu sözler çıkmıştır;

 

 “Ey Sultan! Ben kullardan biri gibiydim ve yatağımda uyuyordum. Sübhan’ın nesimleri üzerime esti ve Bana bütün olmuş şeylerin ilmini öğretti. Bu Benim katımdan değil, her şeye gücü yeten Bilici’nin katındandır. Ve Bana yer ile gök arasında nida eylememi emir buyurdu; bu yüzden Benim başıma arifleri ağlatacak işler geldi. Ben halk arasında geçerli ilimleri okumadım, herhangi bir mektebe de gitmedim. Gerçeği söyleyip söylemediğimi içinde yetişip büyüdüğüm şehirden sorar anlarsınız. Bu, Aziz ve Hamid (övgüye değer) olan Rabbin irade rüzgârlarıyla harekete geçen bir yapraktır. Şiddetli rüzgârlar esmeye devam ederken onun kımıldamamasına imkân var mı? Hayır, İsim ve Sıfatların Padişahı’na yemin olsun ki, yok. O şiddetli rüzgârlar onu diledikleri gibi harekete geçirir. Âdemin Kıdem yanında varlığı mı olur? O’nun önlenemez fermanı geldi ve Beni bütün insanlar arasında Kendi zikriyle söyletti. Ben O’nun fermanı karşısında bir ölüden başka bir şey değildim, Rahman ve Rahim olan Rabbinin eli Beni başka bir hale koydu.”

 

Şimdi iyisi mi kendini En Yüce Kalem’in pınarından kaynayan feragat suyu ile arıt, olup biten veya inen şeyleri düşün ve sonra milletlerin kalplerinde için için yanan kin ve düşmanlık ateşini hikmet ve beyan vasıtasıyla elden geldiği kadar söndürmeye çalış. Tanrı elçilerinin gönderilmesinden ve kitapların indirilmesinden maksat insanların Tanrı’yı tanıyıp aralarında dostluk ve birlik yaratmaktır. Şimdi ise Tanrı şeriatının nefret ve inat aracı ve gerekçesi yapıldığı görülmektedir. Ne yazık ve ne kadar acınacak bir şeydir ki insanların çoğu kendilerinde olana yapışıyor, kendilerinde olanla meşgul oluyorlar, Tanrı’da olan şeylerden ise gafil ve perdelenmiş bulunuyorlar.

 

Söyle;

 

“İlahi, İlahi! Başımı adalet tacı ile taçlandır ve vücudumu insaf süsü ile süsle. Sen gerçekten mevhibe (ihsan, bağış) ve lütufların sahibisin.”

 

Adalet ve insaf, insanları koruyan iki koruyucudur. Bu ikisiyledir ki dünyayı iyileştiren ve ümmetleri koruyan metinler ve mübarek sözler zuhura gelir. Levihlerin birinde bu Mazlum’un kaleminden şu sözler sadır olmuştur;

 

“Yüce Allah’ın amacı, insan madeninde saklı mana cevherlerinin ortaya çıkarılması olmuştur, yani Emrine kaynak ve ilminin incilerine mahzen olarak tayin ettiği kimselerden; çünkü şanı yüce olan Tanrı’nın kendisi gözle görülmeyen gizli bir varlıktır. Bakınız Rahman Kuran’da ne buyuruyor; ‘Gözler O’nu fark edip kavrayamaz. Oysaki O gözleri görür/bilir. O Latif’tir (lütfü çok olup kendisi görülmeyen), Habîr’dir (her şeyden haberdardır)’” (En’am Suresi; 103.ayet)

 

Bugün Tanrı din ve mezhebinin özü, din ve mezhep çeşitliliğinin düşmanlık nedeni ve aracı yapılmamasıdır. Bugünkü esaslar ve kanunlar, bu muhkem ve metin sistemler, hep tek bir kaynaktan çıkmıştır; onlar tek bir ışığın ışınlarıdır. Aralarında görünen farklar, zaman ve devir gereğidir.

 

Ey Bahaîler! Gayret kuşağını sıkıca kuşanınız ve çalışınız ki inançlar arasındaki çekişme ve mücadeleler ortadan kalksın, izleri bile silinsin. Tanrı ve kullarına duyduğunuz sevginin hatırı için bu büyük ve yüce Emrin yardımına koyulunuz. Dinî nefret ve düşmanlık dünyayı yakacak bir yangındır, bu yangının söndürülmesi pek zordur; meğerki Tanrı’nın kudreti insanları bu boş ve kısır beladan kurtarsın. İki devlet arasında meydana gelen savaşa bir bakınız. Her iki taraf büyük can ve mal kaybına uğradı, nice köyler ve kasabalar dünya haritasından silinip yok oldu.

 

Tanrı beyanı bir lamba, ondan yayılan ışık ise şu sözlerdir; “Ey yeryüzü sakinleri! Hepiniz tek bir ağacın meyveleri ve tek bir dalın yapraklarısınız. Birbirinize büyük bir sevgi, birlik, dostluk ve ahenk ile davranınız. Gerçeklik güneşine ant olsun, birliğin nuru bütün dünyayı aydınlatır. Her şeyden haberdar olan biricik gerçek Tanrı bu sözün doğruluğuna şahittir.”

 

Çalışınız ki, insanlık camiasının korunması makamı olan bu yüceler yücesi makama eresiniz. Bu tüm gayelerin sultanı ve tüm emellerin şahıdır. Fakat adalet güneşini karartan koyu zulüm bulutları dağılmadıkça bu makam ve mertebenin gerçekleşmesi zor görünüyor. Koyu bulutlardan maksat, sanı ve kuruntu timsalleri olan İran ulemasıdır. Kimi vakit şeriat (yasa koyucu) dili ile ve kimi vakit hakikat ve tarikat (mistik) dili ile konuştuk. Güdülen nihai maksat ve gaye bu yüceler yücesi makamın zuhuru olagelmiştir. Tanrı, gerçekten, yeter bir tanıktır.

 

Ey Bahaîler! Bütün insanlarla samimi dostluk ve arkadaşlık kurunuz. Eğer sizde bir başkasında bulunmayan bir söz veya cevher varsa bunu onlara muhabbet ve şefkat dili ile söyleyiniz ve gösteriniz. Kabul olunur ve etki yaratırsa ne ala, aksi takdirde onları kendi hallerine bırakıp haklarında dua ediniz; sakın incitici bir davranışta bulunmayınız. Şefkat dili kalplerin mıknatısıdır. Tatlı dil, ruhun ekmeğidir, sözleri anlamla süsler, ilim ve hikmet güneşinin doğup parladığı ufuk gibidir.

 

Yukarıda bahsi geçen ulemadan maksat, ilim kisvesi taşıdıkları halde ilimden yoksun olan kimselerdir. Bu münasebetle, Sahife-i Fatimiyye başlığı altında Ebha’nın kaleminden sadır olan Saklı Sözler’in birkaç parçasını Sultan Hazretleri’ni muhatap tutan levihten alıntı yaparak buraya alıyoruz;

 

“Ey bilir geçinen bilmezler! Niçin dışta çobanlık davasında bulunuyor ve içte koyunlarıma kurt oluyorsunuz? Sizler, parlaklığıyla şehir ve diyarımın kervanlarını yoldan saptırıp ölüme sürükleyen yalancı tan yıldızına benzersiniz.”

 

Yine buyuruyor;

 

“Ey dışı süslü ve içi kirli! Siz, son derece temiz ve güzel göründüğü halde gerçek bilirkişinin eline düşünce bir damlası bile kabul olunmayan acı ve tuzlu bir suya benzersiniz. Evet, güneş ışığı tem toprağa hem aynana vurur, fakat ikisinin arasında dağlar kadar ve belki de dünyalar kadar fark var.”

 

Ve yine buyuruyor;

 

“Ey heves özü! Nice seherler Yersizin kaynağından senin yerine geldim. Seni yatağında Benden başkasıyla meşgul buldum. Ruhani bir şimşek gibi izzetimin ihtişamlı bulutuna dönerek yakınımdaki gizli yerlerde bulunan mukaddes askerlerime bir şey açmadım.”

 

Ve yine buyuruyor;

 

“Ey dünya kulu! Seherleri inayetimin tatlı rüzgârı sana uğradı. Seni gaflet döşeğinde uyur buldu. Haline ağlayarak geri döndü.”

 

Fakat gerçekten ilim ve ahlak ile donanmış bulunan ulema, dünya vücuduna baş ve ümmetlere göz gibidir. Doğru yolu göstermek bu mukaddes insanlara emanet edilen bir vazife olagelmiştir. Onları sevdiği ve hoşnut olduğu şeylerde başarılı kılmasını Tanrı’dan dileriz. O’dur insanların Mevlası, sonun ve ilkin Rabbi.

 

Ey Şeyh! Benden yüz çevirdiğini ve Bize itirazda bulunduğunu işittik. Halka Bana sövmelerini emretmiş, Tanrı kullarının katline fetva vermişsin.

 

“Hill (Hac veya umre için ihrama girilen yerler ile Harem, yani Mekke’nin sınırı arasına verilen ad) ve Harem’de (Mekke’de) kanımın dökülmesine dair acayip bir fetva çıkaran hâkime can kurban” diyenin Tanrı mükâfatını versin.

 

Gerçek söylüyorum, Tanrı yolunda başa gelenler ruhun sevgilisi ve gönlün arzusudur. O’nun yolunda öldürücü zehir baldan tatlıdır, çekilen eziyet berrak tatlı sudur. Sultan Hazretleri’nin (İran Şahı Nasrettin Şah) levihinde şöyle denmiştir;

 

“O’nun gerçek olan Nefsine yemin olsun, O’nun yolunda başa gelen belalardan ötürü sızlanmam ve sevgisi uğruna uğradığım sıkıntılardan dolayı üzülmem. Tanrı, belayı bu yeşil otlak için sabahın çiy damlası ve yer ile göğü aydınlatan bu kandil için fitil yapmıştır.”

 

Kalbini, müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nın Kabesi tarafında çevir, sonra ellerini, bütün varlıkların ellerini Rableri olan Tanrı’nın fazıl semasına kaldırtacak kadar samimi bir iman ile kaldır ve sonra yüzünü, bütün varlıkları O’nun parlak ufkuna yöneltecek bir yönelme ile O’na döndür ve söyle;

 

“Rabbim! Beni Senin cömertlik göğüne ve bağış denizine yönelmiş, başkasına arka çevirmiş görüyorsun. Senin Sina Dağı’ndan doğan zuhur aydınlığının belirtileri ve Senin günahları bağışlayıcı adının ufkundan parlayan fazıl güneşinin parıltıları yüzü hürmetine dilerim ki beni bağışlayasın ve merhamet gösteresin. Sonra, En Yüce Kaleminle, benim için, beni İsmin aracılığıyla yaratık dünyasında yükseltecek olan şeyi yaz. Rabbim! Beni Sana yönelmekte ve dünyanın kuvveti karşısında eğilmeyen ve ümmetlerin baskıları karşısında gerilemeyen dostlarının sesini işitmekte başarılı kıl; o dostların ki Sana doğru koşarak ‘Tanrı Rabbimizdir ve bütün yerlerde göklerde olanların da Rabbidir’ dediler.”

 

Ey Şeyh! Gerçek söylüyorum; mühürlü şarabın mührü Kayyum’un (kudretin kaynağı / baki, ezeli) ismiyle açılmıştır. Kendini mahrum etme. Ben mazlum Tanrı rızası için konuşuyorum, sen de inmiş ve olmuş şeyler hakkında Tanrı rızası için düşün. Böyle yaparsan belki bu kutlu Gün’de gerçek Feyyaz’ın (ilim, ihsan, bereket, bolluk veren) feyizlerinden pay alır, mahrum kalmazsın. Bu Allah için zor bir şey değildir; topraktan yaratılan Âdem Tanrı sözünün bereketiyle Arş’a kadar yükseldi, balıkçı Rabbani hikmet sahibi oldu, koyun çobanı Ebuzer ümmetlere efendi oldu.

 

Ey Şeyh! Bugün, insan icadı ilim ve fen günü değildir, çünkü bu ilimlere tamamıyla yabancı bir kimse manevi anlayış meclisindeki halis altın kürsü üzerinde şeref mevkisini işgal ettiği halde bu ilim ve fenlerde sivrilmiş kimsenin bundan yoksun kaldığı görülmektedir. İşaret ettiğim ilimlerden maksat sözle başlayıp sözle biten ilimlerdir, yoksa iyi sonuçlar ve eserler meydana getiren ve insanların refah ve mutluluğunu arttıran ilimler Tanrı katında daima makbul olagelmiştir. Sesime kulak verecek olursan sende olanı bırakır ve Rahman olan Rabbinin inayet kokularının saçıldığı Nokta’ya yönelirsin.

 

Belki adalet ve insafın ortaya çıkmasına yardımcı olur düşüncesiyle geçmiş olaylardan burada bir parça bahsetmek uygun olur görünüyor. Rahman olan Rabbi Tanrı’nın teyidine kavuşmasını dilediğim Sultan Hazretleri (İran Şahı Nasrettin Şah) İsfahan’da yola çıkacakları sırada Ben mazlum kendisinden izin alarak, üzerlerine salât ve selam olsun, İmamların mukaddes ve münevver mezarlarını ziyarete gittim. Dönüşte, Hilafet Merkezi’nde hüküm süren şiddetli sıcaktan ötürü Levasan’a gittik. Hareketimizin ardından kutlu ve yüce Tanrı’nın teyidine ermesini dilediğim Sultan Hazretleri’ne (İran Şahı Nasrettin Şah) suikast olayı yaşandı.

 

O günler çok gaileli ve dertli günlerdi. Gazap ateşi bütün şiddetiyle alevlenmiş bulunuyordu. Ben mazlum da dâhil olmak üzere birçok kimse tutuklandı. Tanrı’ya yemin olsun ki, bizim bu kötü işte hiçbir ilgimiz yoktu. Suçsuzluğumuz yapılan inceleme sonucunda belli olmuştu. Bununla beraber bizi de tutukladılar ve o günlerde saltanat merkezi olan Niyaveran’dan Tahran zindanına başı açık, yalınayak, zincire vurulmuş ve yaya olarak götürüldük. Bir sürü cellât ve memurun muhafazası altında son süratle yürütülürken yanımızda at üzerinde giden zalimin biri başımızdan külahımızı kapıp atmıştı. Tahran’da eşi benzeri görülmemiş bir yerde dört ay süresince tutulduk. Ben ve Benim gibi diğer mazlumların konulduğu zindana gelince; dar ve karanlık bir çukur buradan iyidir… Zindan binasının önüne gelince Bizi önce karanlık bir koridordan geçirdiler ve oradan üç dik merdivenden aşağı inerek tayin olunan yere ulaştık. Burası göz gözü görmeyen kapkaranlık bir zindandı. İçerideki hırsız, yol kesici ve kanlı katiller olmak üzere yüzeli kadar hapis arkadaşımızın zindanı dolduran bu kalabalığına rağmen bahsedilen koridordan başka bir hava deliği yoktu. Kalemlerin anlatmaktan aciz olduğu bir yer… İçeriyi dolduran iğrenç koku anlatılacak gibi değil. Mahpusların çoğu çırılçıplak denecek kadar giyimsizdi. Yatak namına bir şeyleri yoktu. Bu pis kokulu ve karanlık yerde çektiklerimizi ancak Allah bilir.

 

Zindanda kaldığımız süre içinde birçok gece ve gündüz Babiler’in yaptıkları, durumları ve davranışları hakkında derin derin düşündük. Bu grup mensuplarının, asil düşünceli ve yüksek anlayışlı olmalarına rağmen, nasıl olup ta Şah’ın şahsına karşı böyle bir suikast girişiminde bulunmuş olduklarının nedenleri hakkında araştırma yaptık. Sonuçta, Ben mazlum, zindandan çıkınca bu kimselerin ıslahı için elden geldiğince çalışmaya karar verdim.

 

Gecelerden bir gece, rüyamda, her yönden şu sözleri duydum;

 

“Muhakkak ki Biz Seni Seninle ve Senin kaleminle muzaffer kılacağız. Başına gelenlerden dolayı üzülme ve korkma, çünkü emniyettesin. Çok geçmeden, Tanrı dünyanın hazinelerini, yani Senin aracılığınla ve O’nu tanıyanların kalplerini dirilten İsmin aracılığıyla Senin yardımına koşacak insanları, meydana çıkarıp gönderecektir.”

 

Ben mazlum zindandan çıkınca, yüce Tanrı O’nu korusun, Şah Hazretleri’nin iradesine uyarak İran Devlet-i Aliye’si ve Rus Devlet-i Behiye’sinin yanımıza verdiği muhafızlarla birlikte Irak’a hareket ettik. Irak’a geldikten sonra, Tanrı’nın yardımı ve Rabbin fazıl ve rahmeti ile sağanak gibi ayet indirerek dünyanın her tarafına gönderdik. Bütün insanlara, özellikle de bu grup mensuplarına (Babiler), hikmet dolu vaazlarda ve şefkat dolu önerilerde bulunarak fesat ve kavgayı, mücadele ve savaşı yasakladık. Nihayet, Tanrı’nın inayetiyle, gaflet ve cehalet Allah korkusu ve anlayışa dönüştü, silah yerini barışa bıraktı.

 

T (Tahran) ilinin zindanında kaldığımız sürece taşıdığımız zincirler ve kokladığımız kötü kokular yüzünden pek az uyku yüzü görürdük! Bununla beraber bu kısa uyuklamalar esnasında başımın tepesinden göğsüme doğru, yüce bir dağın zirvesinden aşağı büyük bir sel akarmışçasına, bir şeylerin döküldüğünü hissederdim. Bunun etkisiyle bütün vücudum ateş içinde kalırdı. O sırada dil, hiçbir kimsenin işitmeye dayanamayacağı şeyleri okurdu.

 

Bu kavme (Babiler) hitaben nazil olan levihlerin bazı parçalarını buraya alıyoruz ki Ben mazlumun akıl, adalet ve insaf sahipleri tarafından takdir edilecek bir şekilde hareket etmiş olduğu herkesin gözünde ortaya çıksın.

 

“Ey Tanrı’nın şehir ve memleketlerinde oturan dostlar! Ben mazlum sizlere güvenilirlik ve dindarlık tavsiye ederim. Güvenilirlik ve dindarlık ışığı ile aydınlanan şehre ne mutlu! Bu ikisinin sayesindedir ki insanın makamı yükselir ve güvenlik kapısı bütün yaratık âlemi için açılır. Ne mutlu onlara yapışıp kıymetini takdir edenlere ve vay onların makamlarını inkâr edenlere!”

 

Başka bir münasebetle şu sözler nazil olmuştur;

 

“Biz Tanrı kullarına ve cariyelerine nefsanî arzu uykusundan uyanıp yerin ve göğün yaratanı olan Tanrı’ya yönelmeleri için dürüstlük ve Allah korkusu emrediyoruz. Âlemi aydınlatan Güneş Irak ufkundan parladığı sırada insanlara işte böyle buyurduk; Beni üzen şey ne mahpusluğum, ne belalarım ve ne de zalim kulların başıma getirdikleridir, hayır, Beni üzen şey Bana mensubiyet iddiasında bulundukları halde kalbimi ve kalemimi sızlatacak suçlar işleyen kimselerdir. Biz yeryüzünde fesat çıkaranlardan, halkın malına el uzatanlardan ve evlere sahiplerinin izni olmaksızın girenlerden uzağız; meğerki bu gibi kimseler tövbe edip günahları bağışlayıcı ve acıyıcı Tanrı’ya dönerler.”

 

Başka bir yerde de şöyle denmiştir;

 

“Ey insanlık camiası! Tanrı’nın rızasını kazanmaya, O’nun önlenemez ve metin olan Emrini yaymak için gereği gibi savaşmaya girişiniz. Tanrı yolunda yapılacak cihadın hikmet ve beyan ve güzel huy ve iyi davranış ordularıyla yapılmasını takdir ettik. İşte kuvvetli ve kudretli olanın katından hüküm böyle sadır oldu. Düzelmiş bir dünyada fesat çıkaranlar için ne şeref vardır ne de iftihar… Ey kavim! Tanrı’dan korkunuz, zalimlerden olmayınız.”

 

Ve yine başka bir münasebetle şöyle denmiştir;

 

“Birbirinize küfretmeyiniz. Biz, yeryüzünde oturanların birleşmesi ve ittifakı için bir araya geldik. İnsanlar arasında beyanımızın denizinden görünen şeyler buna tanıklık eder; fakat ne çare ki kavmin çoğu gerçeğe yabancı kalmıştır. Bir kimse size Tanrı yolunda küfredecek veya size bir zarar verecek olursa, sabır gösterip Her Şeyi İşitip Gören’e tevekkül ediniz. O, tanıklık eder, görür ve kendi saltanatının gücü ile dilediğini yapar. O, gerçekten güçlüler güçlüsüdür. Aziz ve azim olan Allah’ın kitabında ağız dalaşı ve mücadele sizin için yasak edilmiştir. Kendinize ve insanlığa faydası dokunacak şeylerle meşgul olunuz. Ulu Adı ile görünen Kıdem Sultanı işte size böyle buyuruyor. O’dur gerçekten buyurucu ve hikmetliler hikmetlisi…“

 

Başka bir levihte de şöyle yazılıdır;

 

“Kan dökmekten sakınınız. Dil kılıcını söz kınından çıkarınız, çünkü gönül kalelerini ancak onunla fethedebilirsiniz. ‘Öldürme’ hükmünü aranızdan kaldırdık. Sizde bilip anlamak arzusu varsa biliniz ki Tanrı’nın rahmeti bütün varlıkları çevreler.”

 

Şu da başka bir levihtendir;

 

“Ey kavim! Yeryüzünde fesat çıkarmayınız, kan dökmeyiniz, halkın malını haksız yere yemeyiniz, karga gibi ötüp şeytan gibi taşlananlara uymayınız.”

 

Başka bir yerde de şöyle denmiştir;

 

“Tanrı beyanının güneşi batmaz, ışığı sönmez. Bugün Sidret-ül-münteha’dan (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) kulağa şu söz geldi; Ben, Beni seven, buyruklarımı tutan ve Kitap’ta kendisi için yasak edilmiş şeyden sakınan kimseye aitim.”

 

Başka bir levihten;

 

“Bugün Tanrı’yı anmak, övmek ve hizmette bulunmak günüdür. Kendinizi bundan yoksun bırakmayınız. Sizlersiniz kelimelerin harfleri ve Kitabın kelimeleri… Sizler, inayet eli ile rahmet toprağına dikilmiş ve kerem yağmurları ile büyümüş fidanlarsınız. O sizleri şiddetle esen şirk (Tanrı’ya ortak koşma) rüzgârlarından ve küfür fırtınalarından korumuş, şefkat elleriyle büyütmüştür. Şimdi artık yaprak ve meyve verme zamanıdır. İnsan ağacının meyvesi ise iyi amel ve güzel huylardır. Bu meyveleri yoksunlardan esirgemeyiniz; kabul olunursa ne ala, amaç yerine gelmiş ve hayatın gayesi elde edilmiş olur, aksi takdirde bırakınız kendi boş tartışmalarıyla eğlensinler. Ey Tanrı’nın kavmi! Çalışınız ki çeşitli kavimlerin kalplerinde yer tutan kin ve husumet kirleri sizlerdeki sabır ve şefkat sularıyla temizlensin ve bu sayede Gerçeklik Güneşi’nin görünmesine kabiliyet ve beceri kazansın…”

 

İşrakat (Parıltılar) Levihi’nin dördüncü işrakında şöyle dedik;

 

“Her davanın bir yardımcıya ihtiyacı vardır. Bu Zuhur’un muzaffer askerleri güzel davranışlar ve ahlaktır. Bu askerlerin başbuğu Allah korkusudur. Her şeye sahip ve her şeye hâkim olan O’dur.”

 

Tecelliyat kitabının üçüncü tecellisinde şöyle dedik;

 

“İlim, fen ve sanat varlığın yükselip ilerlemesinin nedenidir. İlim vücudun kolu, yükselmek için kanat gibidir. Tahsil herkes için lüzumludur, ancak yeryüzünde bulunanların yararına olan ilimlerin herkese öğretilmesi gerekir, yoksa sözle başlayan ve sözle biten ilimlerin değil… İlim ve sanat sahibi olanların dünya halkına büyük hakları geçmiştir. Ana Kitap (Ümmü’l Beyan) sonunda bunun doğruluğuna tanıklık eder. İnsan için gerçek define O’nun ilmidir ki izzet, nimet, ferahlık, sevinç ve kıvancın sebebi olur. Ne mutlu itaat edenlere!”

 

Halkı ruhani ahlakın ve güzel davranışların ortaya çıkmasına neden olacak şeylere davet etmek cenabınızın bir vazifesidir. Böyle yapmalısınız ki herkes yükseltecek şeyi öğrenip var kuvvetleriyle terakki merdiveninin en üst kademelerine erişmeye çalışsın. Halkın terbiyesinde baş etken Tanrı korkusudur. Ne mutlu erenlere!

 

Kalem-i Ebha’nın Firdevs-i Ala’da birinci yaprağa yazdığı Tanrı sözü şudur;

 

“Gerçek söylüyorum; bütün yeryüzü sakinlerini koruyan sağlam kale Tanrı korkusudur. Odur insanlığı koruyacak neden, odur insanları muhafaza edecek araç. Evet, varlıkta insanı her yaraşmaz şeyden uzaklaştırıp koruyan bir işaret vardır ki bunun adına ‘hayâ’ (namus, edep, Allah korkusu ile günahtan kaçınma) demişlerdir; ancak bu, çok az sayıdaki kişiye haiz olmuştur; herkes buna sahip değildir. Hükümdarların ve dünyadaki ruhani liderlerin dine sarılması gerekir, çünkü Tanrı korkusu kalplere ancak din sayesinde telkin edilir.”

 

Firdevs-i Ala’da ikinci yaprağa yazdığımız ikinci söz şudur;

 

“En Yüce Kalem, şu anda, kudret ve iktidar mevkisinde bulunanlara, yani padişahlara, sultanlara, reislere, emirlere, ulema ve anlayış sahiplerine öğüt vererek onlara dine bağlılığı tavsiye ediyor. Dünyada düzenin ve imkân âleminde olanların güvenliğinin en büyük nedeni budur. Din direklerinin sarsılması cahillerin kuvvetlenmesine, cüret ve cesaretlerinin artmasına yol açar. Gerçek söylüyorum, dinin yüce makamına gelecek her halel şerirlerin gafletini arttırır ve sonuç karmaşa olur. İşitiniz ve ibret alınız, ey göz sahipleri!”

 

Sizin için anlatılan bu sözlere iyi kulak vereceğinizi ümit ederim; belki bu sayede insanları kendilerinde olandan vazgeçirerek Tanrı’da olana çevirmeyi başarırsınız. İnsaf ışığını ve adalet güneşini kara gaflet bulutundan kurtarıp açığa çıkarmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz. Hiçbir ışık adalet ışığına denk olamaz. Dünyada düzenin ve insanlığın rahatlığının aracı budur.

 

Sahife-i Beyan’da şu yüce söz yazılıp kayda geçmiştir;

 

“Söyle; Ey dostlar! Çalışınız ki Tanrı yolunda Ben mazlumun ve sizlerin başına gelen sıkıntılar boşuna gelmiş olmasın. İffet (temizlik, namus) eteğine yapışınız, güvenilirlik ve dindarlık ipine sarılmaktan da geri durmayınız. Nefsanî arzularınızı değil, dünyanın iyiliğini göz önünde bulundurunuz. Ey bu Mazlum’un hizbi! Sizsiniz âlemin çobanları. Koyunları nefis ve arzu kurdundan kurtarınız. Tanrı korkusu süsü ile süsleniniz. Kıdem kaleminden şu anda dökülen açık hüküm işte budur. Tanrı’ya yemin olsun, edep ve ahlak kılıcı çelik kılıçtan daha keskindir. Şu anda fıtrat sesleniyor; Ey kavim! Gün geldi. Rabbim, beni parlar parlamaz bütün beyan güneşlerinin tutulmasına neden olan bir nur ile meydana çıkardı. Rahman’dan korkunuz, gaflette kalanlardan olmayınız.”

 

Firdevs’in üçüncü yaprağında andığımız üçüncü söz şudur;

 

“Ey insanoğlu! Gözün eğer fazılda ise, kendi çıkarını terk edip insanların çıkarına çalış; yok eğer gözün adalette ise, kendin için seçtiğini başkası için seç. Alçak gönüllülük insanı izzet ve iktidar göklerine çıkarır, mağrurluk ise zillet ve hakirliğin dip bucağına indirir. Ey Tanrı’nın hizbi! Gün uludur ve çağrı büyük. Bir levihte irade semasından şu yüce söz inmişti; Bütün ruh âlemi işitici kuvvete çevrilse, ancak o zaman En Yüce Ufuk’tan (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) yükselen bu çağrıyı işitmeye liyakat kazanır denebilir; yoksa bu kirli kulaklar bu çağrıyı işitmeye layık değildir. Ne mutlu işitenlere ve vay gafillere…”

 

Yüce Allah’tan diler ve umarız ki, servet ve iktidarın kaynağı, güç ve istediğini seçebilme hakkının doğuş yerleri olanları, yani, Tanrı onların yardımcısı olsun, yeryüzü hükümdarlarını, Küçük Genel Barış’ı kurmaya muvaffak buyurur. Toplumların en büyük rahat ve asayiş nedeni budur. Bu dünyanın sultanları, Tanrı onları başarılı kılsın, insanlığı koruyacak olan bu en büyük isteğe el birliğiyle sarılsınlar. Ümit ederim ki insanlara refah ve mutluluk getirecek önlemleri almak için harekete geçerler. Büyük bir toplantı düzenlemelidirler. Ya bizzat kendileri veya vezirleri bu toplantıda hazır bulunarak insanlar arasında birlik ve uyumu oluşturmaya yardımcı olacak önlemleri hayata geçirmelidirler. Silahı bırakıp barışa yönelmelidirler. Hükümdarın biri bir başkası aleyhine harekete geçecek olursa geri kalanlar o saldırgan hükümdara karşı cephe alacaklardır. Böyle olur ise, iç güvenliği sağlayacak miktar haricinde askere, savaş araç gerecine ihtiyaç kalmaz. Hükümdarlar bu büyük hayır işini başaracak olurlarsa her memleketin halkı rahat rahat iş güçleriyle meşgul olur, insanların çoğunu inleten ve ağlatan durumlar ortadan kalkar. Onları kendi sevdiği ve hoşnut kaldığı şeylerle destekleyip kuvvetlendirmesini Tanrı’dan dileriz. Yukarıdaki Arş’ın ve aşağıdaki zeminin Rabbi, bu ve öbür dünyanın sahibi, gerçekten O’dur. Daha iyisi, büyük sultanların adı geçen toplantıda bizzat hazır bulunup alınacak kararları ilan etmeleridir. Bu işe ve hayata geçirilmesine ön ayak olacak herhangi bir sultan, Tanrı katında baş sultandır. Ne mutlu ona, ne devlet ona!

 

Bu topraklarda ne zaman halk askere çağrılacak olursa bir feryat ve korku ortalığı kaplar. Devletler her yıl asker sayısını arttırmaya çalışıyor, bunun da nedeni harbiye nazırlarının bu hususta birbirleriyle yarış edercesine ihtiraslı olmalarıdır. Öğrendiğimize göre, İran devleti bile, Tanrı yardımcısı olsun, askerini arttırmak istemektedir. Ben mazlumun kanaatince, tam donanımlı ve iyi eğitim görmüş yüz bin kişilik bir kuvvet yeterlidir. Cenabınızın adalet nurunu daha çok parlatacağı umulur. Tanrı’ya yemin olsun, adalet kuvvetli bir ordudur. Gönüllerin ve kalplerin fatihi, varlık sırlarının açıklayıcısı, sevgi ve cömertlik sancağının sahibi birinci derecede O’dur.

 

Tanrı ilimlerinin hazinesinde bir ilim vardır ki uygulanacak olursa korkuyu bir dereceye kadar izole eder. Bu öyle bir düzendir ki çocukluktan başlayarak uygulanması gerekir, bu takdirde korkunun ortadan kalkmasına yardımı olur. Korku ne kadar azalırsa cesaret o oranda çoğalır. Tanrı iradesi yardım ederse, Tanrı’nın beyan kaleminden bu konuda daha uzun açıklama yapılır, ilim ve fen sahasında dünyayı ve ümmetleri yenileyecek gelişmeler meydana gelir. Ve keza Sahife-i Hamra’da (Kırmızı Kitap) En Yüce Kalem ile yazılmış bir kelime vardır ki, onun sayesinde insanlarda gizli bulunan kuvvet tamamıyla görünür olur, hatta bir kat daha artar. Kullarını sevdiği ve hoşnut kaldığı şeylere muvaffak buyurmasını kutlu ve yüce Tanrı’dan dileriz.

 

Bugünlerde düşmanlar her tarafta baş kaldırmış, nefret ve düşmanlık ateşini alevlendirmiş bulunuyorlar. Ey yeryüzü sakinleri! Hayatıma ve hayatınıza yemin olsun, Ben mazlumun gönlünde liderlik hevesi yoktur ve olmamıştır. Bütün gayemiz dünya millet ve topluluklarını birbirinden ayıran nedenleri ortadan kaldırmak olmuştur. İstedik ki, bu sayede herkes dünyevi bağlılıklardan kurtulsun ve kendilerine yarar getirecek şeylerle meşgul olsun. Bizim dostlardan ricamız, yalan yanlış tozlarıyla eteğimizi kirletmemeleri, keramet ve mucize diye bildikleri şeylerle makam ve mertebemizde eksikliğe neden olmamaları, temiz ismimizi lekelemekten sakınmalarıdır.

 

Suphanallah! Bugün, akıllıların Ben mazlumdan fikir sormaları ve Hak’tan izzet ve asayiş yolunu öğrenmeye çalışmaları günüdür. Fakat herkes, aksine, bu parlayan Nur’u söndürmeye çalışıyor. Herkes bir kusur bulma peşinde veya itiraz vesilesi arayışında. İş öyle bir dereceye gelmiştir ki, bütün hal ve hareketlerim, açıklaması hoş olmayan bir takım yanlış tefsirlere uğruyor. Dostlarımızdan birinin bildirdiğine göre, Büyük Şehir’de (İstanbul) toplanan kimselerden birisi yana yakıla her yıl vatanından Akka’ya elli bin tümen (İran para birimi) gittiğini söylemiş. Muhasebecinin ve defterdarın kim olduğu anlaşılamamıştır.

 

Özetle, Ben mazlum bütün bu yapılanlar ve hakkımda söylenenler karşısında sabredip sessizliği korudum; çünkü Bizim bütün gayemiz, Yüce Allah’ın inayeti ve her şeyin ilerisindeki rahmetiyle, didişip boğuşma ve kan dökme hükmünü beyan kuvveti ile yeryüzünden silmektir. Her bir halde, ne söylenirse söylensin, kaderimize boyun eğmiş bir şekilde sabır göstermeyi tercih ettik ve söyleyenleri Tanrı’ya havale ettik. Bununla beraber, bu iftirayı cevapsız bırakmamayı gerekli gördük. Eğer, dedik, söylenen gerçekten doğru ise, bundan dolayı Varlığın Sahibi’ne ve görünenin görünmeyenin sultanı olan Zat’a şükürler sunulması gerekir; zira demek ki, O, İran’dan birini görevlendirmiş ve bu Zat, kimsesiz ve yardımcısız bir halde zindanda yattığı halde, İran üzerinde hâkimiyet kurabilmiş ve oradan her yıl vergi almaktadır. Böyle bir kudret eleştirilmeye değil, takdir ve övgüye layık olsa gerek. Fakat ne çare ki, bunun böyle olduğunu görüp anlamak insaflı olmaya bağlıdır. Ve eğer bir kimse Ben mazlumun işlerine vakıf olmak isterse, bilsin ki dünyanın eli altında esir gibi yaşayan ve ümmetlerin her türlü sitemine uğrayan bizler, birçok gün ve gece, geceyi yiyeceksiz gündüz ve gündüzü yiyeceksiz gece etmişizdir. Biz bu şeyleri ağza almaktan hoşlanmayız; bundan hoşlanmadığımız gibi aleyhimizde bu sözleri sarf eden kimse hakkında da şikâyette bulunmamış ve bulunmamaktayız. Bu kalenin duvarları içerisinde son derece saygın bir şahsın hayatını kazanmak için bir süre taş kırdığı ve bazı kimselerin de kimi vakit Tanrı taamı ile yani açlıkla karın doyurdukları vakidir. Herkese adalet ve insaf vermesini, herkesi tövbe etmeye ve sözünü geri almaya muvaffak buyurmasını kutlu ve yüce Tanrı’dan dileriz. O’dur işitici ve icap ettirici!

 

“Sübhansın Sen ey İlahım Allah! Benimle ilişkisi bulunmayan ve kalemleri zikrinden, lisanları beyanından, levihleri ağırlığını taşımaktan aciz bırakacak derecede zarar vermeye ve hor görmeye kalkışan kimselerin Bana edip eylediklerini görüyorsun. Kalbimin feryadını, iç varlığımdan gelen iniltiyi, şehirlerdeki eminlerin ve memleketindeki seçkinlerin başına ahit ve misakını bozan kimseler tarafından açılan belaları işitiyorsun. Ya Rab! Âşıkların her yönden duyulan iniltileri, Senin yakınlık alanından uzakta kaldıklarından ileri gelen sızlanmaları, Senin sevgin uğrunda dökülen kanlar ve Senin yolunda eriyen ciğerlerin yüzü hürmetine Senden diliyorum; Kendi dostlarını muhtar (dilediği gibi davranan) isminin sırlarından gafil kalan kimselerin zulmünden koru. Rabbim! Sen onları bütün eşyaya galip olan kudretinle kuvvetlendir, onlara sabır ve dayanma gücü ver. Sen gerçekten her şeye gücü yetensin, aziz ve bol bağışlayıcısın. Senden başka kerem sahibi ve feyyaz (ilim, ihsan, bereket, bolluk veren) ilah yoktur.”

 

Şu günlerde bazı kimseler adalet ve insafı bir yana atarak üzerime kin kılıcı ve düşmanlık mızrağı ile saldırmışlardır; hâlbuki insaf sahibi olanların şanı, dünyanın inkâr edip milletlerin terk ettiği bir Kimse’ye yardım elini uzatmak, dine ve Allah korkusuna sarılmaktır. Çoğu kimse Ben mazlumun ne istediğini ve niçin bunca belalara katlandığını öğrenememiştir. Özetle, bu sıralarda içimden sürekli “N’olaydı kavmim bilseydi” diyordum. Ben mazlum her şeyden kesilmiş olarak şu yüce sözleri söylemekteyim;

 

“Dalgalar müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nın gemisini sardı. Ey gemici! Fırtınadan korkma. Sabahı sabah eden Zat bu karanlık içerisinde seninledir; öyle bir karanlık ki, aziz ve muhtar olan Tanrı’nın esirgedikleri hariç olmak üzere bütün insanların yüreğine korku ve dehşet salmıştır.”

 

Ey İlahım Allah! İsteğimi isteğin için bıraktım. Bu zindanın ufkundan doğan ve parlayan Gerçeklik Güneşine ant olsun! Ben mazlumun daha iyi bir dünya yaratmaktan başka bir emel ve gayesi yoktur. Bunun böyle olduğuna görür göz sahibi olan her arif ve işlerin içyüzüne vakıf her âlim tanıklık eder. O, belalar içerisinde sabır ve tahammül ipine yapışmış ve düşmanların edip eyledikleri karşısında razılık göstermiş ve şöyle demiştir;

 

“Ey İlahım Allah! İsteğimi isteğin için bıraktım, irademi iradene feda ettim. İzzetine ant olsun, Kendimi ve bekamı (varlığımın devamını) sadece Senin Emrine hizmet etmek için isterim; varlığımı ancak Senin yolunda kurban olmak için severim.

 

Rabbim! Kendilerinden adalet ve insaf beklediğimiz kimselerin zulmederek ve doğruluktan ayrılarak aleyhimize ayaklandıklarını görüyor ve biliyorsun. Onlar görünürde Benimle fakat aslında saygınlığımı inkâr eden düşmanlarımla beraberdiler. İlahi, İlahi! Şahadet ederim ki, Sen kullarını Emrine yardım etsinler, Kelimeni yükseltsinler diye yaratın, onlar ise Senin düşmanlarına yardım ettiler. Varlığı kuşatan Emrin ve görünen ve görünmeyeni avucu içinde tutan İsmin yüzü hürmetine Senden dilerim ki, yeryüzü sakinlerini Senin adalet ziynetinle ziynetlendir, kalplerini Seni tanıma ışığı ile aydınlat. Rabbim! Görüyorsun Senin eminlerin, yaratıkların arasındaki hainlerin ve kulların arasındaki iftiracıların merhametine kalmıştır. İç yüzlerini Bizden daha iyi bildiğin kimseler tarafından başımıza getirilenleri bilirsin. Onlar, Sana yakın duranların perdelerini yırtacak işler işlediler. Vahyine kaynak ve doğuş yeri olan Kimse’nin günlerinde elden kaçırmış oldukları nimeti elde etmeleri için Sen onlara yardım et. Sen dilediğine gücü yetensin, göklerde ve yerlerde olan kimselerin dizginini avucu içinde tutansın.”

 

Derken gerçek imanın sesi ve yakarışları yükseldi. Bakınız ne diyor;

 

“Ey kavim! Tanrı’ya yemin olsun, Ben Beni açığa çıkaran ve indiren Kimse’ye kavuştum. Bu Gün Sina Dağı’nın kendi Mükellimine (Konuşan), Kermil Dağı’nın kendi Münziline (Gökten İndiren) ve Sidre’nin kendi Muallimine (Öğreten) gülümsediği gündür. Tanrı’dan korkunuz, inkâr vadisine sapanlardan olmayınız. İnayetin açığa çıkardığı şeyden kendinizi yoksun bırakmayınız. İsimlerin sahibi olan Rabbinizin İsmi ile ebedi hayat kevserini alınız ve O’nun aziz ve bedi hatırasına içiniz.”

 

Her bir halde insanlara dinen uygun olanı emrettik ve inkârı yasakladık. Varlığın Sahibi şahittir ki, Ben mazlum, Hak’tan halk için dostluk ve sevgi, birleşme ve fikir birliği getirecek şeylerden başka bir şey istememişimdir. Tanrı’ya yemin olsun, bu Mazlum istese de ikiyüzlülük yapamaz. O, dilediğini açığa çıkarmıştır. O’dur muktedir ve muhtar (dilediği gibi davranan).

 

Sultan Hazretleri’nin levihinde yazılı ulvi sözlerden bazılarını, sizde zikrolunan şeylerin Tanrı katından olduğuna tam kanaat oluşsun diye burada tekrarlıyoruz;

 

“Ey Sultan! Ben kullardan biri gibiydim ve yatağımda uyuyordum. Sübhanın nesimleri üzerime esti ve Bana bütün olmuş şeylerin ilmini öğretti. Bu Benim katımdan değil, her şeye gücü yeten Bilicinin katındandır. Ve Bana yer ile gök arasında nida eylememi emir buyurdu; bu yüzden Benim başıma arifleri ağlatacak işler geldi. Ben halk arasında geçerli ilimleri okumadım, herhangi bir mektebe de gitmedim. Gerçek söyleyip söylemediğimi içinde yetişip büyüdüğüm şehirden sorar anlarsınız. Bu, Aziz ve Hamid (övgüye değer) olan Rabbinin irade rüzgârlarıyla harekete gelen bir yapraktır. Şiddetli rüzgârlar esmekteyken onun kımıldamamasına imkân var mı? Hayır, İsimlerin ve Sıfatların Padişahı olana yemin olsun ki, yok. O şiddetli rüzgârlar onu diledikleri gibi harekete getirir. Âdemin Kıdem yanında varlığı mı olur? O’nun önlenemez fermanı geldi ve Beni bütün insanlar arasında Kendi zikriyle söyletti. Ben O’nun fermanı karşısında bir ölüden başka bir şey değildim, Rahman ve Rahim olan Rabbinin eli Beni başka bir hale koydu. Herhangi bir kimse, büyük küçük herkesin itirazına uğrayacak bir sözü kendiliğinden söyleyebilir mi? Kaleme Kıdem sırlarını öğretene yemin olsun ki, hayır! Meğerki bu kimse Güçlüler Güçlüsü’nün teyidine mazhar ola…

 

Ey Sultan! Ben mazluma adalet gözüyle bak ve sonra O’nun başına gelenler hakkında doğrulukla adil bir hüküm ver. Tanrı seni kulları arasında gölgesi ve bütün yeryüzü sakinleri için kudretinin alameti yapmıştır. Bizimle, Bize senetsiz kitapsız zulmetmiş olanlar arasında sen bir hüküm ver. Senin çevrende olanlar seni kendileri için severler; Ben ise seni senin için severim. Benim senin için istediğim şey, sadece seni fazıl yerine yaklaştırmak ve adalet yönüne yöneltmektir.

 

Ey Sultan! En Yüce Kalem’in cızırtısını ve Sidret-ül-münteha dalları üzerinde isimlerin mucidi ve yer ile göğün yaratıcısı olan Tanrı’ya temcitler okuyan Ölümsüzlük Kumrusu’nun ötüşünü dinleyecek olsan öyle bir makama erişirsin ki, orada Kendisine İbadet Edilen’in belirişinden başka bir şey görmez ve saltanatı kendi memleketinin en hakiri bulursun. O zaman o padişahlığı dileyene bırakır, Tanrı’nın yüzünün nuruyla aydınlanan Ufka yönelirsin. Evet, o zaman saltanat yükünü ancak ve ancak yüceler yücesi Rabbinin nusreti (yardımı, zaferi) hatırına taşımak istersin. Bu takdirde göklerdeki Mele-i Ala (Melekler Alemi) sana övgü şiirleri okur. Ne güzel makamdır bu yüceler yücesi makam! Keşke Tanrı’nın ismine uygun bir saltanat aracılığıyla bu makama yükselebilsen!”

 

Cenabınız veya bir başkası; “İhlâs Suresi’ni tercüme ediniz ki biricik gerçek Tanrı’nın doğurmamış ve doğmamış olduğu herkesçe iyiden iyiye bilinsin. Babiler Bahaullah’ta rûbubiyet (İlahlık) ve ulûhiyet (Tanrılık sıfatı) olduğuna inanmaktadırlar” demiş.

 

Ey Şeyh! Bu makam bir kimsenin kendinde ölüp Tanrı’da yaşaması makamıdır. Her ne zaman bu kelime, ulûhiyet, anılır ise, Benim mutlak yokluğuma işaret eder. Bu makam, ne Kendi fayda ve zararım ne de yaşayış ve dirilişim üzerinde hiçbir kontrolümün bulunmadığı bir makamdır.

 

Ey Şeyh! Acaba bu zamanın uleması Beyan Sidresi’nin Manevi Anlayış Sina’sında İmran Oğlu’na (Hz. Musa) gösterdiği belirtiler hakkında ne buyururlar? O Hazret kelimeyi yanar çalıdan işitti ve kabul etti. Bununla beraber çokları bu makamı anlamaktan yoksun kaldılar; çünkü onlar kendilerinde olan ile meşgul olup Tanrı’da olandan gafildiler. Bu münasebetle Seyit Fenderesk ne güzel söylüyor;

 

“Kavrayamaz bu konuyu fanilerin algısı, Ebu Nasır da olsa, İbn-i Sina da.”

 

Acaba ulema, başka herkesin ruhu kendisine feda olasıca, Nebilerin Hatemi’nden (Hz. Muhammed) sadır olan “Rabbinizi ayın on dördüncü gecesinde dolunayı görür gibi göreceksiniz.”, müminlerin Emiri Ali’nin (Hz. Ali) Hutbe-i Tütünciye’de geçen “Sina Dağı üzerinde Musa ile Konuşan’ın zuhurunu bekleyiniz” sözlerini ve selamet olsun üzerine, Ali oğlu Hüseyin’in (Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin) buyurduğu “Senden başka bir kimseye, Sana verilmeyen bir Zuhur verilecek mi? Öyle bir zuhur ki O’nu gösterecek olan Zat Seni ortaya çıkaran Zat’tır. Kör olsun o göz ki Seni görmez.” sözünü nasıl açıklıyor?

 

Bunlara benzer sözlere, üzerlerine selam ve sena olsun, evliyanın arasında da rastlanır. Bunlar meşhur olup güvenilir kitaplarda mevcuttur. Ne mutlu görür gözle bakıp doğruyu ve ancak doğruyu söyleyene! Ne mutlu o kimseye ki âlemlerin gayesi olan Zat’ın akıttığı beyan kevserinden içerek sanı ve kuruntulardan arınır, şüphe perdelerini Yüce Olan’ın ismiyle yırtar, dünya ve dünya ile ilgili her şeyden geçerek Sicn-i Azam’ın (En Büyük Hapishane; Akka) yolunu tutar!

 

Ey Şeyh! Hoş kokulu esinti başka esintilere benzemez. Tanrı sözü insan eliyle yazılı kitaplar arasında güneş gibi parlar. Ne mutlu bulana, tanıyana ve “Hamdolsun Sana ey âlemin Gayesi ve şükürler olsun Sana ey samimi dostların Sevgilisi” diyene…

 

İnsanlar, ulûhiyet (Tanrılık sıfatı) ve rûbubiyet (İlahlık) kavramlarından kastettiğimiz manayı anlayamamışlardır; zira anlamış olsalardı yerlerinden kalkar ve “Tövbeler olsun ya Rabbi” derlerdi. Hatem Hazretleri (Hz. Muhammed), başkasının ruhu kendisine feda, buyuruyor; “Bizim Tanrı’yla ilişkimiz çok çeşitlidir. Bazen, Biz O oluruz, O ise Biz, bazen de, O O’dur, Biz de Biz.”

 

Bu makamdan başkasını, Ebha’nın kaleminden nazil olan diğer makamları niçin anmıyorsunuz? Ben mazlumun dilinden çoğu gündüz ve gece şu yüce sözler sadır oldu;

 

“İlahi, İlahi! Ben Senin birliğine, tekliğine, Senden başka bir Tanrı bulunmadığına tanıklık ederim. Sen şimdiye kadar başkasının zikrinden ve başkalarının senasından mukaddes olduğun gibi bundan böyle de evvelce ve sonra olduğun gibi olacaksın. Ey Kıdem’in Sahibi! Beni Sana yaklaştıracak ve Senden başka her şeyden arıtacak şeyle destekle! Bunu Senden İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) beyan Sina’sındaki zuhur güneşinin parıltıları ve imkân âlemindeki bilgi denizinin dalgaları yüzü hürmetine dilerim. İzzetine yemin olsun! Ey bütün varlıkların İlahı ve mümkinlerin Emeli! Yüzümü, belki Senin dostlarının ayak bastığı bir nokta ile müşerref olur diye, dünyanın her noktasına sürmek isterim.”

 

Hakk’a yemin olsun! Kuruntular insanları yakinlik (şüphesizlik/sağlam iman) ufkundan yoksun bırakmış, zanlar onları mühürlü şaraptan alıkoymuştur. Gerçek söylüyorum; Ben kul ve Ben mazlum, varlık iddiasında bulunmaktan bile utanç duyarım, nerede kaldı daha üst makamlar… Görür göz sahibi olan bir kimse yeryüzünde her yürüdükçe utanç duyar, çünkü kendi nimet, izzet, servet, ulviyet ve kudretinin baş nedeninin, Tanrı’nın izniyle, âlemin ayakları altında yatan toprak olduğunu yakından görür. Bu gerçeğe vakıf olan herkesin kibir, gurur ve azamet denilen şeylerden uzak olacağı şüphesizdir. Söylenen şey Tanrı katındandı. O gerçekten şahadet etti ve eder; O’dur her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan…

 

İnsanlara iştir kulak, keskin göz ve açık bir fikirle yürek dileyiniz; ola ki Kalplerin İstediği’ne kavuşup Dost’un yönüne yönelirler. Ben mazlumun başına eşi görülmedik belalar gelmiştir; buna rağmen Emrimi açıklamakta hiçbir zaman duraklamadım. Teyide mazhar olmalarını yüce Tanrı’dan dilediğim padişah, imparator ve sultanlara, dünyanın asayişinin, birleşme ve ittifakının, gelişip güzelleşmesinin ve milletlerin refah ve mutluluğunun neye bağlı olduğunu bildirdik. Bunlar arasında Üçüncü Napolyon’un söylediği bir söz kulağımıza gelince kendisine Edirne’den bir levih gönderdik. Cevap vermediler. Daha sonra, Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) gelişimizden bir süre sonra vezirinden bize bir mektup geldi.  Mektubun baş tarafı Farsçaydı, son kısmı kendi el yazısıyla yazılmıştı. Mektupta iltifat ediliyor ve şöyle deniyordu; “Arzunuz gereği mektubu ulaştırdım, fakat şimdiye kadar bir cevap lütfetmediler. Bununla beraber İstanbul’daki sefirimize ve o taraflardaki konsoloslarımıza gereken talimatı verdik. Yapılmasını istediğiniz bir şey varsa, bildiriniz, yapalım.”

 

Bu mektuptan anlaşıldığına göre maksadımızın maddi yardım olduğunu sanmışlar. Onun için Sure-i Heykel’de O’nun (Üçüncü Napolyon) adına bazı ayetler nazil oldu. Emrimin Tanrı için ve Tanrı katından olduğuna kanaat getiresiniz diye bu ayetlerden bir kısmını buraya alıyoruz;

 

“Ey Paris padişahı! (Üçüncü Napolyon) Keşişe söyle çan çalmasın. Hakk’a yemin olsun, Ulu Çan İsm-i Azam heykelinde ortaya çıktı ve yüceler yücesi Rabbin irade parmakları onu ölümsüzlük ceberudunda (cennet / Allah’a varmanın 3. basamağı) kendi Ebha ismiyle çalmaktadır. İşte senin Rabbinin ulu ayetleri bir kere daha senin için indi ki bütün ulusların inleyip ağladığı, şehirlerin temelinin sarsıldığı, tüm gözlerin, bilici ve hikmetli Tanrı’nın diledikleri hariç,  dinsizlik tozları ile perdelendiği şu günlerde yerin ve göğün yaratıcısı olan Tanrı’nın zikrine kalkasın. Söyle; Muhtar (dilediği gibi davranan), Rahman olan İsminin güzel kokulu esişleri ile varlıkları diriltmek, dünyaya birlik getirmek ve onları gökten inen bu sofranın çevresinde toplamak için nurların gölgesinde geldi. Tanrı’nın nimeti size indikten sonra sakın inkâr etmeyiniz. Bu sizin için sizde olan her şeyden daha hayırlıdır, çünkü sizde olan fani, Tanrı’da olan ise bakidir. O gerçekten dilediğine hükmeder. Bağış rüzgârları Rahman olan Rabbinizin yönünden esti. Bu rüzgârlar kendisine dönenleri günahlarından, her türlü ağrı ve sızıdan kurtarıp temizler. Ne mutlu yüzlerini onlara çevirenlere ve vay yüzlerini onlardan döndürenlere!

 

İçindeki fıtrî kulak ile varlıkları dinleyecek olursan, onlardan “Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli), büyük bir ululuk içerisinde geldi” sesini işitirsin. Her şey kendi Rabbini ulular. Bazıları Tanrı’yı tanır ve O’nu anar, bazıları ise O’nu anar ve O’nu tanımaz. Bu apaçık levihte, keyfiyeti, işte bu suretle, kapsamlı şekilde açıkladık.

 

Ey padişah! Ölmezlik Şehrinin ötesindeki mukaddes ve beyaz noktanın üstünde yükselen bu Sina’da Yeşil Ağaç’tan alev alev görünen bu Ateşin ‘Benden başka günahları bağışlayıcı ve acıyıcı bir Tanrı yoktur’ çağrısına kulak ver. Biz, Ruhulkudüs ile kuvvetlendirdiğimiz Kimse’yi (Hz. İsa) yüceler yücesi ve nurlular nurlusu Rabbinizin irade ufkunda parlayan ve eserleri Batı’da görünen bu Nur’u haber vermek üzere size göndermiştik. Bugün O’na, o Nur’a yöneliniz; öyle bir gün ki Tanrı onu bütün günlerden üstün tutmuştur; öyle bir gün ki, Rahman, göklerde ve yerlerde bulunanların cümlesi üzerinde belirmiştir. Tanrı’nın hizmetine ve Emrinin zaferine kalk; o gerçekten sana görünen ve görünmeyen ordular ile yardım eder, seni güneşin doğduğu yerlere sultan yapar. Senin Rabbin gerçekten güçlüler güçlüsüdür, nurlular nurlusudur.

 

Rahman’ın hoş kokulu rüzgârları yaratıklar üzerine esti. Ne mutlu onları koklayıp sağlam, güzel ve doğru bir yürekle onlara yönelene! Sen kendi mabedini Benim İsmimin süsüyle, dilini zikrimle ve kalbini aziz ve yüce olan Sevgili ile süsle…

 

Biz senden, sendekinden ve bütün yeryüzü hazinelerinden daha değerli olan şeyi istedik. Senin Rabbin gerçekten her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır. Kullar arasında Benim ismimle kalk ve şöyle söyle; ‘Ey yeryüzü sakinleri! Size Yönelen’e yöneliniz. O, gerçekten aranızda Tanrı’nın Yüzü, içinizde O’nun hücceti (senet, vesika, delil) ve O’nun kanıtıdır. O size kimsenin gösteremeyeceği alametlerle gelmiştir.’ Sina ağacı, dünyanın göbeğinde sesini yükseltiyor ve Ruhulkudüs ümmetler arasında nida ediyor; ‘Âdemin İsteği açık bir saltanat ile geldi.’

 

Ey padişah! Bilgi göğünün yıldızları yere düştü, onlar ki kendilerinde olan şeylerle Benim Emrimin doğruluğunu ispat etmeye ve Benim ismimle Tanrı’yı anmaya çalışıyorlar. Fakat bakınız, Ben onlara kendi ululuğum ile gelince Bana arkalarını çeviriverdiler. Onlar cidden düşmüşlerdendir. İşte Ruh’un (Hz. İsa) hak üzere geldiği vakit size haber verdiği şey budur. Yahudi uleması O’na itirazlarda bulundular ve nihayet Ruhulkudüs’ü inletecek ve Allah’a yaklaşmış olanlara gözyaşı döktürecek işi işlediler.

 

Ey rahipler topluluğu! Kiliselerinize ve manastırlarınıza kapanıp oturmayınız. Oralardan Benim iznimle çıkınız ve kendinize ve başkalarına yarayacak işlerle uğraşınız. Din Günü’nün Sahibi size işte böyle emir veriyor. Kapanacaksanız Benim muhabbetimin kalesine kapanınız. Gerçek itikâf (dünya işlerinden el çekip Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için camiye/kiliseye kapanma ve ibadet etme) budur. N’olaydı bunu bir bilseydiniz! Evine kapanıp oturan bir kimse ölüden başka bir şey değildir. İnsana yaraşan, başkalarına yarayacak şeyler ortaya koymaktır. Meyve vermeyen kimse ateşe atılmaya layıktır. İşte size Rabbiniz böyle öğüt veriyor. O gerçekten izzet ve kerem sahibidir. Evleniniz ki sizden sonra yerinizi tutacak olanlar türesin. Biz sizi meşru ilişkilerden değil meşru olmayanlardan menetmiştik. Kendi nefsinizin telkinlerine uyup Tanrı’nın kanunlarını bir yana mı attınız? Allah’tan korkunuz, cahillerden olmayınız. İnsan evlenmezse dünyada Beni kim anar? İsimlerim ve sıfatlarım nasıl görünür? Düşününüz, Hak’tan perdelenip derin uykuya dalanlardan olmayınız. Evlenmemiş olan kimse (Hz. İsa) hainlerin kötü amelleri yüzünden ne oturacak ne de başını sokacak bir yere sahipti. Ondaki kutsiyet (mukaddeslik, arılık, temizlik) sizin sandığınızdan ileri gelmez, Bizce bilinenden ileri gelir. Sorunuz ki O’nun bütün sanıları aşan makamını öğrenesiniz. Ne mutlu anlayışlılara!

 

Ey İmparator! Harp ilanının (Kırım Harbi) nedenini soran Rus İmparatoru’na cevap olarak söylediğin bir söz kulağıma geldi. Senin Rabbin her şeyi bilen ve her şeyden haberi olandır. ‘Yatağımda uyuyordum, zulüm gören ve Karadeniz’de boğulan insanların feryadı beni uyandırdı’ demişsin. Böyle dediğini işittik ve senin Rabbin dediğime tanıktır. Seni uyandıran şeyin o feryat olmayıp senin kendi ihtirasların olduğuna tanıklık ederiz. Biz seni tarttık ve eksik bulduk. Bu sözlerden ne demek istediğimizi anla ve sezicilerden ol. Sana şu ölümlü hayatta lütfettiğimiz makama saygıdan dolayı fena bir söz söylemeyi sevmeyiz. Biz edep ve terbiyeyi seçtik ve onu Tanrı’ya yakın duranlar için bir huy yaptık. Edep ve terbiye, büyük küçük herkese yaraşan bir giyecektir. Ne mutlu onu kendi vücuduna ziynet yapana ve vay bu büyük fazıldan yoksun kalana! Sen sözünde samimi olsaydın, Aziz ve Hâkim’in katından sana gönderilen Tanrı Kitabı’nı tutup arkana atmazdın. Biz seni onunla denedik ve seni iddianda samimi bulmadık. Kalk ve elden geleni telafiye bak. Dünya ve sende olan her şey yok olacak, padişahlık senin ve atalarının Rabbi olan Tanrı’ya mahsus kalacaktır. İşleri kendi ihtiraslarına göre sınırlandırmak sana yaraşmaz. Mazlumun ahından sakın, O’nu zalimlerin oklarından koru.

 

Yaptıkların yüzünden ülkende durum değişecek, yaptıklarının cezası olmak üzere İmparatorluğun elinden gidecektir. O zaman kendini açık bir hüsran içinde bulacaksın. Oradaki bütün halk şiddetli bir sarsıntıya uğrayacaktır; meğerki bu Emrin zaferi için ayağa kalkasın ve bu Doğru Yol’da Ruh’a tabi olasın. İzzetin seni mağrur mu etti? Hayatıma yemin olsun, bu büyüklüğün devam etmez ve yakında sona erer; meğerki bu sağlam ipe yapışasın. Biz zilletin seni kovalamakta olduğunu görüyoruz, sen ise bunun farkında değilsin. Sana yaraşan, Kibriya’nın (Azametli Olan; Allah) yönünden gelen çağrıyı işitince, sende olanı bırakıp “Lebbeyk (buradayım, buyurunuz, emir sizindir)! Ey göklerin ve yerlerin İlahı!” demektir.

 

Ey padişah! Biz Irak’ta bulunuyorduk. Bir gün oradan ayrılmak saati çaldı. İslam Padişahı’nın (Osmanlı Sultanı Abdülaziz) fermanı üzerine O’nun bulunduğu yere (İstanbul) doğru yola çıktık. Oraya varınca, nifak erbabından çekmediğimiz eza ve cefa kalmadı. Bunların hikâyesi yazmakla bitmez. Bu hal karşısında Firdevs’in (Cennet’in) sakinleri ve kutsiyet hazirelerinde oturanlar feryat ve figan ettiler. Bununla beraber, kavmin gözleri kalın bir örtü ile örtülü kalmaya devam etti...”

 

Devam ederek dedik;

 

“Durumumuz gün geçtikçe ve hatta saatten saate daha da kötüleşti. Nihayet bizi ikamet etmeye zorunlu kılındığımız şehirden (Edirne) çıkarıp Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) gönderdiler. Bunu apaçık bir haksızlıkla yaptılar. ‘Bunlar hangi suçtan ötürü hapsedildiler?’ diye soranlara ‘Din’i yenilemeye kalktılar’ cevabı veriliyordu. Sizce eskisi daha makbulse niçin Tevrat ve İncil’deki şeriatları terk ettiniz? Cevap veriniz, ey kavim! Hayatıma yemin olsun, bugün sizin için hiçbir kaçacak yer yoktur. Eğer Benim suçum bu ise, bu suçu benden önce Tanrı Elçisi Muhammed, O’ndan önce Ruh (Hz. İsa) ve O’ndan önce Kelim (Hz. Musa) işlemiştir. Yok, eğer günahım Tanrı kelimesini yükseltmek ve Emrini açıklamaksa, baş günahkâr Benim. Bu günahı göklerin ve yerlerin padişahlığına değişmem.”

 

Yine devam ederek dedik;

 

“Bela arttıkça Baha’nın (Hz. Bahaullah) Tanrı’ya ve Emrine karşı sevgisi de arttı; şöyle ki gafiller sürüsünün Bana ettiği eza ve cefalar Beni maksadımdan hiçbir şekilde alıkoyamadı. Beni toprak yığınlarının altına gömseler, buluta binmiş olarak güçlüler güçlüsü Tanrı’ya davet eder bulurlar. Ben kendimi Tanrı yoluna feda etmişimdir. Ben Tanrı’nın sevgisi ve razılığı için belaya seve seve göğüs gererim. Bunun böyle olduğuna kimsenin katlanmadığı belalara katlanmakta olmam şahadet eder. Başımdaki saçın her bir teli Sina’daki ağacın söylediğini söylüyor ve damarlarımın her biri Tanrı’ya sesleniyor ve diyor; “Keşke dünyanın yaşaması ve dünyada bulunanların birleşmesi için Senin yolunda kesilsem.” İşte hüküm, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olanın katından böyle sadır oldu.

 

Bil ki; tebaalarınız aranızda Tanrı’nın emanetleridir. Onları kendinizi korur gibi koruyunuz. Kurtları kuzulara çoban yapmaktan sakınınız. Mağrurluk ve kibir sizi fakir ve gariplere bakmaktan geri tutmasın. Sen, Benim ismimle feragat ufkundan doğ ve sonra güçlüler güçlüsü olan Rabbinin emriyle melekûta doğru ilerle…”

 

Yine devam ederek dedik;

 

“İmparatorluğun bedenini İsmimin gösterişli giysisi ile süsle ve Emrimin yayılması için ayağa kalk. Bu senin için sende olan her şeyden daha hayırlıdır. Böyle yapınca, Tanrı senin adını hükümdarlar arasında yükseltir. O gerçekten her şeye gücü yetendir. İnsanlar arasında Tanrı’nın ismi ve saltanatı ile dolaş, ta ki senden insanlar arasında O’nun eserleri görünsün.”

 

Ve yine devam ederek dedik;

 

“Söyle; Ey kavim! Kendinizi Rahman’a mensup göstererek şeytanın işlediği işleri işlemek sizlere yaraşır mı? Sübhan’ın cemaline yemin olsun ki, hayır! N’olaydı bunu bilseydiniz! Gönüllerinizi dünya sevgisinden kaldırınız, dillerinizi iftira ile kirletmeyiniz ve üyelerinizi aziz ve övülmeye değer olan Tanrı’ya yaklaşmaktan menetmeyiniz. Dünya denilen şey, Vahyin doğduğu yönden yön çevirip kendinize hiçbir faydası olmayan şeylere yönelmenizdir. Bugün, sizi Tanrı’nın yönünden men eyleyen şey, esasında dünyadır; ondan sakınınız ve Manzar-ı Ekber’e, yani bu parlak ve nurani yere yaklaşınız. Ey kavim! Kan dökmeyiniz, bir kimse hakkında haksız hüküm vermeyiniz. Ferman her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Tanrı’nın katından işte böyle sadır oldu. Yeryüzünde düzen kurulduktan sonra fesat çıkaranlar, Kitap’ta tayin olunan sınırları aşmış olurlar. Sınıra tecavüz edenlerin meskeni ne yaman mesken!”

 

Ve yine devam ederek dedik;

 

“Komşunuzun malına hıyanet etmeyiniz. Dünyada güvenilir olunuz. Tanrı’nın size bağışlamış olduğu nimetlerden fakirleri yoksun bırakmayınız. Tanrı size sizde olanın iki katını verir. O gerçekten verici ve kerem sahibidir. Ey Baha Ehli! (Bahaîler) Gönül kalelerini hikmet ve beyan kılıcı ile elde ediniz. İhtiraslarına mağlup olarak mücadeleye girişenler, göze çarpar bir perde ile perdelidirler. Söyle; hikmet kılıcı yaz sıcağından daha kızgın ve çelik kılıçtan daha keskindir. N’olaydı bu gerçeği kavrayabilseydiniz. Onu Benim ismim ve saltanatım ile çekiniz, sonra ihtiras kalesine kapanmış olanların gönül şehirlerini onunla fethediniz. Ebha’nın Kalemi, gafillerin kılıcı altında otururken, size işte böyle emir veriyor. Bir kimsenin bir günah işlediğini anlarsanız onun üstünü örtünüz; ta ki Tanrı da sizin günahlarınızın üstünü örtsün. O gerçekten örtücüdür, büyük fazıl sahibidir. Ey zenginler topluluğu! Bir fakir görünce onu hor görmeyiniz. Neyden yaratılmış olduğunuzu göz önüne getiriniz. Hepiniz hor ve hakir bir sudan yaratılmışsınızdır.”