HZ. BAHAULLAH'IN LEVİHLERİ

 

İŞRAKAT (PARILTILAR) LEVHİ

 

Bu, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nın Sahifesidir.

 

Şanı hikmet ve beyan olan yüce Tanrı O’dur! Hamdolsun o Allah’a ki ululuk, güçlülük ve güzellikte tek, izzet, kuvvet ve celalde birdir. Hayallere sığmaz veya kendisi için eş veya benzer düşünülemez. Kendi doğru yolunu büyük bir açıklık ve güzellikle bildirdi. O gönlü her şeye tok ve hayal edilebilen her şeyden yücedir. Tanrı yeni yaradılışın zuhura gelmesini dileyince, Kendi İrade ufkundan çıkıp parlayan Nokta’yı (Hz.Bab) gönderdi. Bu Nokta her işaretten geçip her türlü şekle bürünerek insanların Rabbi olan Tanrı’nın emriyle makamların en yücesine erişti. Bu Nokta vasıtasıyladır ki, en gizli sırra ve en muammalı remze işaret eden şey belirdi. Bu Nokta’dır ki nurlu sayfada, temiz, kutlu ve parlak varakada İsm-i Azam’dan (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) haber vermek üzere zuhura geldi. Bu Nokta, Mesani’nin (Fatiha Suresi) başındaki ikinci harfle (B harfi) birleşince tefsir ve beyan göklerini aştı. Sonra Tanrı’nın ebedi nuru parladı, kesin kanıt semasının kalbinde tutuştu ve ondan iki Neyyir (cisimleşmiş nur, güneş) vücuda geldi. İşaretlerle işaretlenmeyen, ibarelerle tabir olunmayan, vasıflarla tanınmayan ve hiçbir eserle nitelenmeyen Rahman mübarek ve yüce olsun! Önünde ve sonunda lütuf ve ihsan sahibi buyurucu O’dur. O, o ikisi için kudret ve iktidar orduları içerisinden koruyucular ve muhafızlar tayin buyurdu. O’dur müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), aziz ve muhtar (dilediği gibi davranan). Nasıl ki Mesani iki kere nazil olmuşsa aynı şekilde hutbe de iki defa nazil oldu. Hamdolsun o Tanrı’ya ki Nokta’yı (Hz.Bab) meydana çıkardı. Onunla olmuş ve olacağın ilmini etraflıca bildirdi. O’nu Kendi ismine Çağırıcı ve ümmetleri korkudan titretip dünyanın ufkundan nurlar yağdıran Ulu Zuhuru’na Müjdeci kıldı. Gerçekten, Tanrı bu Nokta’yı kulları arasından temiz yüreklilere bir nur denizi, arka çevirenlere ve dinsizlere bir ateş parçası kıldı; o dinsizler ki, Tanrı’nın mükâfatını inançsızlığa ve semavi nimeti riyakârlığa tercih ettiler ve arkadaşlarını perişan bir meskene yönelttiler.  Onlar dünyada nifak çıkaran, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Heykeli’nin tahtına geçtiği ve çağırıcının mukaddes vadinin güven ve barış sığınağından Sesini yükselttiği Gün’de O’nun Misakını bozan kullardır.

 

Ey Beyancılar (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler)! Rahman’dan korkunuz. Tanrı Elçisi Muhammed’in, ondan önce Ruh’un (Hz. İsa) ve ondan daha önce Kelim’in (Tanrı ile konuşan; Hz. Musa) bahis konusu ettiği Kimse işte budur. Ve işte Beyan Noktası da (Hz.Bab) Arş’ın önünde durmuş şöyle haykırıyor; “Tanrı’ya ant olsun! Bu Nebe-i Azim’in (Büyük Haber’in) zikri için, peygamberlerin içlerinde gizli, mukaddeslerin gönüllerinde saklı ve En Yüce Kalem’le İsimlerin Sultanı olan Rabbinizin levihlerinde yazılı bu doğru yolun zikri için yaratıldınız.” Söyle; Ey nifak erbabı! Hıncınızdan geberiniz. İlminden hiçbir şeyin kaçmadığı Kimse işte ortaya çıktı, manevi anlayış dilberini gülümseten ve beyan melekûtunu donatan Kimse çıkageldi. O’nun zuhuru ve gelişi üzerine her yönelici dinlerin padişahı olan Tanrı’ya yöneldi, her oturan ayağa kalktı, her yatan ayaklanarak Yakin Tur’una (şüphesizlik / sağlam iman dağına) tırmandı. Tanrı bugünü iyilere nimet, kötülere şiddetli bir ceza, inananlara rahmet, inanmayanlara ve arka çevirenlere kahır kılmıştır. O, O’nun katından mutlak bir otorite ile görünmüş, yerde ve gökte hiçbir şeyin denk gelemeyeceği şeyi indirmiştir.

 

Ey Beyancılar (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler)! Rahman’dan korkunuz. Gece gündüz iman iddiasında bulunan Furkanilerin (Kuran’a iman etmiş olanlar; Müslümanlar) işlediklerini işlemeyiniz. Gece gündüz iman iddiasında bulunan Furkaniler İnsanların Padişahı gelince O’na arka çevirip kâfir oldular ve sonunda Ana Kitap’ı her şeyin dönüp dolaşıp vardığı yerde inleten bir zulümle ölümüne fetva verdiler. Ne zaman ki Tur’un Mükellimi (Dağda Konuşan) söze başladı ve Boru çalındı, tasdik harflerinden sayılanlar hariç yerde ve gökte olan herkes kendinden geçti. O zaman bu Furkanilerin ne söylediklerini, nasıl davrandıklarını ve nasıl bir vaziyet takındıklarını hatırlayınız.

 

Ey Beyancılar! Kuruntu ve sanılarınızı bir yana atıp insaf gözüyle Zuhur’un Ufkuna, O’ndan görünene, O’nun katından inene ve düşmanlarından çektiğine bakınız. O, kendi Emrini açıklamak ve Kelimesini yüceltmek için belaları kabul etmiş olandır. O, göklerin yaratıcısı Tanrı’nın Emri uğruna, bir kere T’de (Tahran), bir kere M’de (Mazenderan) ve sonra tekrar T’de (Tahran) hapse atıldı. Bu sonuncusunda, aziz ve cömert Tanrı’nın Emri’ne duyduğu özlemden ötürü, zincir ve prangalara vuruldu.

 

Ey Beyancılar! Tavsiyelerimi, kalemimden çıkanları, dilimin dediklerini unuttunuz mu? Yakinimi (Şüphesizliğimi, Sağlam İmanımı) bıraktınız da vehimlerinize mi saplandınız? Yolumdan sapıp da havanıza mı uydunuz? Yoksa Tanrı’nın usul ve zikrini bir yana mı attınız? Yoksa Tanrı’nın emir ve hükümlerini terk mi ettiniz? Allah’tan korkunuz. Zannı zancılara, kuruntuyu kuruntuculara, şüpheyi şüphecilere bırakınız da nurlu bir yüz ve temiz bir yürekle dinlerin sahibi olan Tanrı’nın doğdurduğu şüphesizlik güneşinin göründüğü ufka koşunuz.

 

Tanrı’ya şükürler olsun ki, En Yüce Yanılmazlığı yaratık âleminde İlahi Emri’nin Heykeli’ne (Tanrı Mazharı) zırh yaptı ve başka hiç kimseye bu yüce makamdan pay vermedi. Bu makam, ilahi kudret parmaklarının O’nun yüce Nefsi için dokuduğu kaftandır. Bu kaftan “O dilediğini yapar” tahtında oturmakta olan Kimse’den başka kimseye yakışmaz. Her kim En Yüce Kalem’den şu anda nazil olan bu gerçeği kabul ve itiraf ederse başlangıcın ve sonun Rabbi olan Tanrı’nın kitabında Allah’ın tekliği ve ilahi birlik kavramına inananlardan sayılır.

 

Söz gelip buraya dayanınca manevi anlayışın güzel kokusu saçıldı, Allah’ın Tekliği güneşi beyan semasının ufkundan parladı. Ne mutlu nidanın yüceler yücesi zirveye ve öteler ötesi uca çektiği kimseye! Ne mutlu ilkin ve sonun muradı olan Tanrı’nın muradını Benim yüce kalemimin cızırtısından sezene! Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) adımızla mührünü söktüğümüz şaraptan içmeyenler, Tanrı Birliği ışığıyla aydınlanmamış, yer ile göğün Rabbi ve ilkin ve sonun sahibi olan Tanrı’nın kitaplarında kastedileni anlamamış ve bundan dolayı her şeyi bilici ve her şeyden haberli olan Tanrı’nın kitabında Tanrı’ya ortak koşanlar arasına katılmış olur.

 

Ey muhterem sorucu! Kalemin yürümekten ve dilin söylemekten geri kaldığı günlerde göstermiş olduğun sabır takdire değer… Benden “Mutlak Yanılmazlık” denen Tanrı ayetini sormuş, üzerindeki örtüyü senin için kaldırmamı istemiş, sırrını, içeriğini, keyfiyetini, makam ve mertebesini, yücelik ve yüksekliğini sana açıklamamı dilemiştin. Tanrı’ya yemin olsun ki eğer ilim, şüphesizlik ve sağlam iman denizinin sedeflerinde saklı duran kesin kanıt incilerini dışarı dökecek ve manevi anlayış cennetindeki beyan köşklerinde gizli anlamların güzelliklerini açığa çıkaracak olursak muhakkak ki ulema her taraftan kıyameti koparır, Tanrı kullarını ilkte ve sonda Allah’a küfretmiş olan kurtların paralayıcı dişleri arasında görürsün. İşte bunun için, Tanrı’nın emriyle hikmete riayet ederek, dostlarımı Tanrı nimetini küfre değişip kendilerine uyan birçok kimsenin cehenneme gitmesine sebep olanlardan korumak üzere kalemimizi uzunca bir süre zapt ettik.

 

Ey gözünü Hakk’ın yüzüne çevirip bakan sorucu! Mele-i Ala’yı (Melekler Âlemi) yüce kelimesiyle cezp edene yemin olsun, melekût illerimdeki kuşların ve hikmet bahçelerimdeki kumruların, ancak mülk ve ceberut (cennet, Allah’a varmanın 3. basamağı) sultanı Tanrı’ya malum olan öyle ötüşleri ve ırlayışları vardır ki iğne ucu kadar açıklanacak olsa, zalimler muhakkak geçmişte söylenmeyeni söyler ve asırlar boyunca işlenmeyeni işlerler. Onlar, gerçekten, Tanrı’nın fazıl ve kesin kanıtını, Allah’ın hüccet (senet, vesika, delil) ve ayetlerini inkâr etmişlerdir. Onlar saptılar ve saptırdılar, fakat farkında değiller. Kuruntulara tapıyorlar lakin haberleri yok. Tanrı’yı bırakarak Tanrı diye bir takım zanlara sarılmışlar, ama bunu anlamıyorlar. Ulu denizi bir yana atarak ufak su birikintilerine koşuyorlar, fakat ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlar, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah’a arka çevirerek kendi havalarına uyuyorlar.

 

Söyle; Tanrı’ya ant olsun, Rahman kudret ve saltanatla geldi. O’nun gelişi ile dinlerin temelleri titredi ve beyan bülbülü manevi anlayışın en yüksek dalı üzerinde tatlı tatlı öttü. Tanrı bilgisinde saklı ve Kitap’ta yazılı olan Kimse işte ortaya çıktı.

 

Söyle; Bugün Tur Mükellimi’nin (Dağda Konuşan) zuhur tahtına oturduğu ve insanların âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya kıyam ettikleri gündür. Bugün yer kendi haberlerini anlatıp hazinelerini ortaya döktü, denizlerdeki inciler kıyıya vurdu, Sidre ağacı meyvelerini verdi, güneş kendi ışığını ve ay kendi nurlarını saçtı, gök kendi yıldızlarını ve saat kendi alametlerini gözler önüne serdi, kıyamet kendi büyük gücünü, kalemler kendi eserlerini ve ruhlar kendi sırlarını açıkladı. Ne mutlu O’nu tanıyana ve O’na erene! Vay O’nu inkâr edene ve O’na arka çevirene! Tanrı’dan kullarını Hakk’a geri dönmeye muvaffak buyurmasını dile. O, gerçekten, tövbeleri kabul edendir, günahları bağışlayıcıdır, acıyıcıdır.

 

Ey En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) yönelip bağış ellerinden mühürlü şarabı içen! Bil ki, “ismet”in çeşitli anlam ve dereceleri vardır. Bu isim, bir açıdan, Tanrı’nın sürçmekten koruduğu kimseler için düşünülebilir ve yine Tanrı’nın suç ve günahtan, yüz çevirmekten, küfürden, Tanrı’ya ortak koşmaktan ve buna benzer şeylerden koruduğu kimselere de karşılık gelir; fakat “Mutlak İsmet” makamı yapılması ve yapılmaması emredilenlerden, hata ve unutkanlıktan arınmış olan Kimse’ye mahsustur. Bu sıfat ile donanmış olan bir Kimse öyle bir ışıktır ki onu karanlık takip etmez, öyle bir doğrudur ki hata onu etkilemez. O suya şarap, göğe yer, ışığa ateş derse hiç şüphesiz ki doğrudur ve herhangi birinin itiraz etmeye veya niçin ve nasıl demeye hakkı yoktur. Her kim itirazda bulunursa âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın kitabındaki Hakk’a arka çevirmiş olanlar arasına girer. “O yaptığından hesaba çekilmez ama onlar hesaba çekilirler.” (Enbiya Suresi; 23.ayet) O beraberinde “Dilediğini yapar” bayrağı, kudret ve istediği gibi seçme orduları olduğu halde, görünmeyen gökten gelmiştir. O’ndan başka herkes Tanrı kanunlarına ve hükümlerine yapışmakla mükelleftir; her kim Tanrı’nın koyduğu kanun ve hükümlerden kıl kadar ayrılırsa ameli hiç olur. Bak ve hatırla; Tanrı Elçisi Muhammed gelince “… o Evi ziyaret etmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.” (Ali İmran Suresi; 97.ayet) demişti. O’nun dediği şüphesiz doğrudur. Ve yine O, namaz, oruç ve âlemin Mevlası ve ümmetlerin mürebbisi olan Tanrı’nın kitabında yazılı diğer ahkâmı getirmişti. Tanrı’nın bu hükümlerine uymak herkese farz kılınmıştı. O’nu inkâr eden, Tanrı’ya, ayetlerine, elçilerine ve kitaplarına küfretmiş olurdu. Doğru için yanlış, küfür için iman hükmü vermiş olsaydı O’nun bu hükümleri şüphesiz doğru olurdu. Bu makam, dille anlatılamayacak, suç ve günahtan eser bulunmayan bir makamdır. Haccı herkes için zorunlu kılan kutlu ayete bak. Ondan sonra gelenlerin kitapta emredilen şekilde hareket etmeleri mecburidir. Tanrı’nın koymuş olduğu sınırlara ve usullere tecavüz etmek hiç kimsenin seçimi ve yetkisi dâhilinde değildir; tecavüz edenler ulu tahtın Rabbi olan Tanrı’nın kitabındaki günahkârlar arasına girmiş olurlar.

 

Ey gözlerini Emrin Ufkuna dikmiş olan kimse! Bil ki, Tanrı’nın iradesi insanların koyduğu sınırlar ile sınırlanmaz. Tanrı hiçbir zaman onların yolunda yürümez. Herkese düşen O’nun doğru yolunda yürümektir. O sağa sol veya güneye kuzey derse doğrudur, bunda şüphe yoktur. O, kendi işinde övülmüştür, emrine itaat edilendir. Hükmüne ortak, saltanatına yardımcı yoktur, istediğini yapar, dilediği gibi hükmeder. Ve sonra şunu da bil ki, O’ndan başka her şey O’nun katından sadır olan tek bir kelime ile yaratılmıştır. Onlar için, O’nun emir ve izni olmadıkça, ne bir hareket var, ne bir sükûn...

 

Ey sevgi ve dostluk göklerinde uçan! Ey varlık âleminin sahibi olan Rabbin yüzünden saçılan ışıklara bakan! Mutlak ismette kendisine bir ortak ve yardımcı almadığını herkesin iyice bilmesini dileyerek, Kendi ilminde saklı ve örtülü şeyi sana açtığından dolayı, Tanrı’ya şükret. O’dur emir ve hükümlerin doğuş yeri ve O’dur ilim ve manevi anlayışın kaynağı… O’ndan başkası memur ve mahkûm, O ise her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan hâkim ve amirdir. Zuhur ayetlerinin güzel kokularına kapılıp kıyamet gününün sahibi olan Rabbinin bağış ellerinden Kevser suyunu içerek kendinden geçince şöyle söyle;

 

“İlahi! İlahi! Hamdolsun Sana ki beni Kendine kavuşturdun, Kendi ufkuna kılavuzladın, yolunu gösterdin, delilini açıkladın; kulların arasındaki âlim ve fakihlerin çoğunun ve Katından herhangi bir beyan ve kanıt olmaksızın onlara uyanların arka çevirdiği bir sırada beni Kendine yönelenlerden eyledin. Fazıl senindir ey İsimlerin İlahı ve sena Sana mahsustur ey Semanın Yaratıcısı! Çünkü mühürlü şarabını kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) isminle bana içirdin ve beni Kendine yaklaştırıp beyanının kaynağını, ayetlerinin doğuş yerini, emir ve hükümlerinin temelini, hikmet ve lütuflarının çıkış yerini bana tanıttın. Ne mutlu o yere ki, adımlarınla müşerref ve ulu tahtına merkez olmuştur. Ne mutlu o yere ki, izzet, saltanat, kudret ve iktidar gömleğinin güzel kokuları oradan yayılmıştır! Ben gözü ancak Senin güzelliğini görmek için sever, kulağı ancak Senin sesini ve ayetlerini işitmek için isterim.

 

İlahi! İlahi! Gözleri yaratılışlarındaki gayeden, yüzleri Senin Ufkuna yönelmekten, büyük kapında durmaktan, tahtının önüne gelmekten, fazıl güneşinin nurlarının parıltıları karşısında eğilmekten mahrum buyurma. Rabbim! Ben bütün kalbim, ruhum, el ve ayaklarım, dış ve iç dilimle Senin birliğine, tekliğine, Senin Tanrı olup Senden başka bir Tanrı bulunmadığına şahadet eden bir kimseyim. Sen yaratıkları Seni tanısınlar ve dünyada seviyelerini yükseltip kitap ve levihlerinde indirdiğin şeyler vasıtasıyla ruhlarının ilerlemesi için Emrine hizmet etsinler diye yarattın. Fakat yazık ki Kendini açıklayıp ayetlerini indirince Sana arka çevirdiler, Sana ve kuvvet ve kudretinle izhar buyurduğun şeye küfrettiler; Sana eziyet etmeye, nurunu ve Sidre ateşini söndürmeye kalkıştılar; zulümlerini Senin kanını döküp hürmet perdesini yırtmak isteyecek kadar ileri götürdüler. İnayet ellerinde büyüyüp isyankâr kulların şerrinden koruduğun ve ayetlerini yazdırmak için karşında durdurduğun kimse de (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi) böyle yaptı. Eyvahlar olsun Senin günlerinde işlediği işlerden dolayı! O, ahdini ve misakını bozdu, ayetlerini inkâr etti, arka çevirmeye kalkıştı, melekût ehlini inletecek kötülükler yaptı. Ne zaman ki hayal kırıklığına uğrayıp hüsran kokusunu kokladı, o zaman haykırdı ve Allah’a yakın temiz yürekli kulları ve celal çadırının sakinlerini hayretlere düşürecek şeyler söyledi.

 

İlahi! Görüyorsun ki toprak üzerinde çırpınan balık gibiyim. Ey yardım için kendisine başvurulan ve ey kadın erkek bütün insanların dizginini elinde tutan Kimse! Bana yardım et. Bana merhamet bağışla. Suç ve günahlarımı düşününce beni ümitsizlik sarar. Ne zaman bağış denizini, cömertlik göğünü ve fazıl güneşini düşünürsem, o zaman, sağdan, soldan, yukarından, aşağıdan ümit kokusu alırım; sanki bütün eşya bana Senin rahmet yağmurlarını müjdeler.

 

Ey muhlislerin dayanağı ve Allah’a yaklaşmış olanların gayesi! İzzetine yemin olsun ki, lütuf ve ihsanların, fazıl ve inayetlerin bana cesaret verdi; yoksa varlığı tek bir kelimeyle varlık alanına çıkarmış olan bir Kimse’yi anmak benim gibi bir kaybolmuşun haddi mi? Nitelemelerle nitelenemez ve anışlarla anılamaz olduğu kesin kanıt ile sabit bulunan bir Kimse’yi nitelemeye kalkışmak benim gibi bir yokluğun işi mi? O, yaratıklarının idrakinden ve mukaddeslerin ve kullarının anlayışından arıdır.

 

İşte önünde bir ölü, cömertliğinle onu Kendi dirilik kâsenden mahrum etme. İşte tahtının karşısında bir hasta, onu şifa denizinden alıkoyma. Bilirim ki kuldan zuhura gelen şeyler onun kendi sınırlarıyla sınırlanmış olup Senin huzuruna hiçbir şekilde layık değildir, bununla beraber, beni her bir halde Seni anmak, Seni övmek ve Emrine hizmette bulunmak için desteklemeni Senden dilerim. İzzet ve azametine yemin olsun, övgün olmasa dilim ne işime yarar? Hizmetin olmasa varlığımın bana ne faydası var? Ben gözü ancak Senin Yüce Ufkundan parlayan ışığı görmek için sever, kulağı ancak Senin tatlı sesini işitmek için isterim.

 

Ah! Ah! Bilmiyorum, ey Tanrım, ey dayanağım, ey ümidim, acaba benim için gözüme ışık, göğsüme genişlik ve yüreğime ferahlık verecek şeyi mi takdir buyurdun, yoksa ey Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sahibi ve Ümmetlerin Sultanı, bozulmaz yazgın beni Arş’ın önüne gelmekten uzak mı tuttu?

 

İzzetine, saltanatına, azamet ve iktidarına yemin olsun ki uzaklığın karanlığı beni öldürdü, nerede yakınlık aydınlığın, ey ariflerin İsteği? Ayrılığın ezici gücü beni helak etti, nerede kavuşma ışığın, ey muhlislerin Sevgilisi?

 

İlahi! Hakkını inkâr edip misakını bozan ve ayetlerinle mücadele edenlerin Senin yolunda bana neler ettiğini ve görünen nimetine, inen sözüne, tamamlanan deliline küfretmiş olanların elinden neler çektiğimi görüyorsun.

 

Rabbim! Dilim, yüreğim, canım, dışım ve içim, Senin birliğine, tekliğine, gücüne, kudretine, ululuğuna, saltanatına, izzetine, yüceliğine, istediği gibi davranabilen olduğuna ve Senin Tanrı olup Senden başka Tanrı bulunmadığına şahadet etmektedir. Şimdiye kadar tüm gözlerden ve anlayışlardan nihan olan bir hazineydin, bundan sonra da ezellerin ezelinde nasıldıysan yine öyle olacaksın. Dünyanın gücü Seni zayıflatmaz, milletlerin kudreti Seni korkutmaz. Bilgi kapısını, kullarına, vahyinin kaynağını, ayetlerinin doğuş yerini, zuhurunun semasını ve cemalinin güneşini tanımaları için açtın. Kendi Zuhurunu kitaplarında, sayfalarında ve mukaddes yazılarında bütün yeryüzü sakinlerine söz verdin, yüzündeki celal perdelerini kaldıracağını onlara vaat ettin, nasıl ki bunu Hicaz ufkundan Emir güneşinin doğmasına ve insanlar arasında hakikat nurunun parlamasına vasıta kıldığın Habip’ine (Hz. Muhammed; Allah’ın Sevgilisi) ‘Bir gün ki insanlar âlemlerin Rabbi önünde kıyama geçerler.” (Mutaffifin Suresi; 6.ayet) sözün ve ondan önce Sina Dağı’nda kendisiyle konuştuğun Kimse’ye (Hz. Musa) ‘… toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat’ (İbrahim Suresi; 5.ayet) müjdesi ile haber vermişsen evvel ve ahir Ruh’a (Hz. İsa), nebilere ve elçilerine de aynı şekilde haber verdin.

 

Senin bu Ulu Zikir ve Büyük Haber hakkında indirdiklerin En Yüce Kalem’in hazinelerinden çıkıp görünecek olsa, Kendi gücünle kurtardıkların ve Kendi fazıl ve kereminle korudukların hariç olmak üzere, ilim ve manevi anlayış illerinin tüm sakinleri yıldırım çarpmışa döner. Ben şahadet ederim ki, nebilerine ve temiz yürekli kullarına müjdelediğin Kimse’yi meydana çıkardın. O gerçekten izzet ve iktidar ufkundan ayet bayrakları ve beyan sancakları ile çıkıp gelerek kuvvet ve kudretinle herkesin gözü önüne dikildi ve herkesi En Yüce Zirve’ye ve En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) davet etti; öyle ki ne ulemanın zulmü ne askerlerin gücü O’na mani oldu. O, büyük bir sebat ve istikametle ayağa kalktı ve yüksek sesle “Gerçek söylüyorum, O Büyük Bağışlayıcı bulutlara binmiş olarak geldi. Ey yeryüzü sakinleri! Ak bir yüz ve aydın bir yürekle O’nu karşılayınız” diye seslendi. Ne mutlu Seni yüz yüze görene! Ne saadet Senin bağış ellerinden kavuşma şarabını içip ayetlerinden yayılan güzel kokuyu koklayana! Ne mutlu Senin fezanda uçup beyanınla cezp olana! Ne mutlu Senin tatlı sözlerinle büyülenerek En Yüce Cennet’e, Ulu Tahtının önünde bulunan o mükaşefe (hakikat ehline Allah’ın sırlarının görünmesi) ve müşahede (Allah âlemini görme) makamına girene!

 

Rabbim! Beni başkasından kes, öyle bir kes ki, ancak Senin iradenle kımıldar, ancak Senin isteğinle söz söyler ve ancak Seni anıp öven sesleri işitir olayım. Bunu Senden zuhuruna ufuk kıldığın mutlak ismetin yüzü hürmetine, yaratıkları yaratmakta ve Emrini açıklamakta vasıta ittihaz buyurduğun yüceler yücesi kelimen yüzü hürmetine ve isimleri inletip arifleri korkudan titreten bu ismin yüzü hürmetine dilerim.

 

Hamdolsun Sana ey İlahım ve şükürler olsun Sana ey Ümidim ki, bana doğru yolunu açık açık bildirdin ve Büyük Haberini açıkladın; kulların çoğu ve yaratıkların Sana arka çevirdiği bir sırada beni Vahiy ve Emir kaynağına yönelttin. Beni sevginde sabit, Kitabında benim için takdir buyurduğuna razı, Senin ve dostlarının hizmetine azimli kıl. Bunu Senden, ey ölümsüzlük illerinin Padişahı, En Yüce Kalem’in cızırtısı, Yeşil Ağaç’ta alazlanıp dile gelen ateş ve Baha ehline tahsis ettiğin gemi yüzü hürmetine dilerim. Ve sonra, ya İlahi, kullarını Emrini yükseltecek şeylerde ve kitabında indirdiğin amellerinde destekle. Sen dilediğin şeye muktedir ve müheyminsin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), bütün şeyleri Kendi avucunda tutansın. Senden başka güçlü, bilici ve hikmetli bir Tanrı yoktur.”

 

Ey Celil! Denizi ve dalgaları, güneşi ve pırıltıları, göğü ve yıldızları, sedefleri ve incileri Sana gösterdik. Bu büyük fazıldan ve âlemi saran keremden dolayı Tanrı’ya şükret.

 

Ey yüzünü Yüzün nurlarına çevirmiş olan! Türlü kuruntular yeryüzü sakinlerini sarmış, onları şüphesizlik ufkuna, parıltılarına, görünüşlerine ve ışıklarına bakmaktan geri tutmuştur. Çeşitli zanlar onları Kayyum’dan (kudretin kaynağı / baki, ezeli) menetmiştir. Arzularına göre söz söylerler fakat böyle yaptıklarının farkında değiller.

 

Kimisi diyor; “Ayetler indirildi mi?” De; Göklerin Rabbine yemin olsun, evet… Kimisi soruyor; “Saat geldi mi?” Delilleri ortaya koyana ant olsun, geçti bile... Gerçek söylüyorum; Hakka (Kaçınılmaz olan şey) geldi ve Hak, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtla göründü. Büyüleyici kadar güzel olan göründü ve insanlar korku ve ıstıraba düştü. Zelzeleler oldu ve milletler muktedir ve kudretli olan Tanrı’nın heybetinden inledi. Söyle; Sahha (sersemletici boru) çalındı ve bu Gün, tek ve dilediği gibi davranan Tanrı’nındır.

 

“Kıyamet tamam oldu mu?” Cevap ver; Rabler Rabbine ant olsun, evet… “Kıyamet koptu mu?” Evet, hem de Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) kendi ayetlerinin melekûtu ile geldi... “Halkı yerlere serilmiş görüyor musun?” Yüceler yücesi Rabbime ant olsun, evet… “Sökülmemiş ağaç kütükleri sökülüp atıldı mı?” Sıfatların sahibine ant olsun, dağlar bile ufalıp dağıldı… Dedi; “Cennet ve cehennem nerede?” De; Birincisi Benim mülakatım ve ikincisi senin nefsin, ey Tanrı’ya ortak koşan şüpheci… Dedi; “Teraziyi görmüyoruz” De; Rahman olan Rabbime yemin olsun, evet, onu görür gözü olanlardan başkası görmez… “Yıldızlar düştü mü?” Evet, Kayyum (kudretin kaynağı / baki ezeli) Sır Diyarı’ndayken (Edirne)… İbret alınız ey göz sahipleri… Kudret Elimizi azamet ve iktidar koynundan çıkardığımızda bütün işaretler ortaya çıktı. Vaat edilen zaman geldiğinde, Tellal (Nida Eden) sesini yükseltti ve Sina’nın ihtişamını tanımış olanlar, tereddüt çölünde yaratık âleminin Rabbi olan Rabbinin korkunç ihtişamı önünde düşüp bayıldılar. Nakur (boru) soruyor; “Sur çalındı mı?” Söyle; Zuhurun Sultanı’na yemin olsun, evet, Kendi Rahman isminin tahtına oturduğu zaman… Bütün aydınlıkların kaynağı olan Rabbi’nin rahmet sabahı tüm karanlıkları dağıttı. Rahman’ın rüzgârı esti ve ruhlar beden kabirlerinde kımıldadı. İşte Aziz ve Mennan (ihsanı bol) olan Tanrı’nın katından böyle olması takdir buyuruldu. Gaflet döşeğinde yatanlar soruyor; “Gök ne zaman yarıldı?” Sizler, gaflet ve sapkınlık kabirlerinde yatarken… Gafillerden biri gözlerini ovuşturuyor ve sağına soluna bakıyor. Ona söyle; Senin gözlerin görmeden kaldı. Bugün senin için sığınacak bir yer yok… Onlardan birisi soruyor; “Halk mahşerde toplandı mı?” Cevap ver; Rabbime ant olsun, evet. Sen boş inanç yatağında yatarken… Birisi diyor; “Kitap fıtrat kuvvetiyle indi mi?” Ona de; Gerçek imanın kendisi hayret içinde. Korkunuz ey anlayış sahipleri… Birisi diyor; “Ben başkalarıyla birlikte kör olarak mı bir araya getirildim?” Ona de; Bulutlara binene ant olsun, evet… Cennet mana gülleriyle süslendi ve cehennem günahkârların ateşiyle alevlendi. Misak Günü gelince, nur Zuhur Ufkundan parladı ve ufukları aydınlattı. Şüphede kalanlar zarar ettiler ve ikanın (sağlam biliş) doğuş yönüne yakinlik (şüphesizlik/sağlam iman) ışığı ile yönelenler kazandılar.

 

Ey yüzünü Zuhur’un Ufkuna çevirip bakan! Ne mutlu sana ki ruhlara kanat veren şu levih senin için indirildi. Onu ezberle, sık sık oku. Hayatıma yemin olsun, bu levih Rabbinin rahmet kapısıdır. Ne mutlu onu sabah akşam okuyana! İlmin dağını sarsıp ayakları sürçtüren bu Emir’de senin zikrini işittik. Baha (güzellik / nur, parlaklık, izzet) Aziz ve Vahhâb’a (bağışı sınırsız olan) yönelmiş olan Baha ehline (Bahaîler) olsun! Levih bitti ise de söz bitmedi. Sabırlı ol, Rabbin çok sabırlıdır.

 

Tanrı Kendi kudret ve saltanatı ile gelince yalancı dillerin söylediklerini öğrenesin diye Biz bu ayetleri bir müddet önce Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) girdiğimizde indirmiş ve sana göndermiştik. Zan yapısı sarsıldı, kuruntu göğü yarıldı; millet ise hala şek ve şüphe içerisinde münakaşada. Tanrı’nın iktidar ufkundan bütün bir ayet dünyası ile gelen hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarını inkâr ettiler. Kendilerine buyrulanı bırakıp Kitap’ta yasak edilmiş olanı aldılar. İlahlarını bir yana atarak kendi havalarına uydular. Onlar gerçekten gaflet ve sapıklık içerisindedirler. Ayetleri okur ve okuduklarını inkâr ederler, beyanları görür ve gördüklerine arka çevirirler. Onlar, gerçekten, şaşılacak derecede bir şüpheye saplanmışlardır.

 

Biz kendi dostlarımıza Tanrı korkusunu tavsiye ettik. Tanrı korkusu bütün güzel amellerin ve huyların doğuş noktasıdır. Tanrı korkusu, Baha şehrinde adalet ordusudur. Onun nurlu bayrağı altına gelip ona sımsıkı yapışana ne mutlu! Böyle bir kimse, Kayyum’ül Esma (Hz.Bab’ın bir eseri) kitabında sözü geçen Kızıl Gemi’nin yolcularındandır.

 

Ey Tanrı’nın kulları! Vücutlarınızı güvenilirlik ve dindarlık kaftanı ile donatınız. Rabbinize amel ve ahlak askerleriyle yardım ediniz. Biz sizi kitaplarımızda, sayfalarımızda, levihlerimizde ve diğer mukaddes yazılarımızda fesat ve mücadeleden menettik. Bu yasağın amacı sizin yükselmeniz ve yücelmenizdir, buna gök ve yıldızları, güneş ve parıltıları, ağaçlar ve yaprakları, deniz ve dalgaları, yer ve hazineleri şahadet ederler. Dostlarını bu kıymet biçilmez ve hayranlık verici kutlu makamda kendilerine yaraşır şeyler için desteklemesini Tanrı’dan dileriz. Ve yine, çevremizde bulunanların En Yüce Kalem’den sadır olan şeyleri uygulamayı başarmalarını da Kendinden dileriz.

 

Ey Celil! Güzelliğim ve inayetim senin üzerine olsun! Biz kullara dinen uygun olanı emrettik, onlar ise Benim kalbimi ve kalemimi inletecek işler yaptılar. İrade göğü ve melekûtumdan ineni işit. Benim mahzunluğum mahpusluğumdan veya düşmanlarımın edip eylediklerinden dolayı değil, hayır, Benim mahzunluğum Bana mensubiyet iddiasında bulundukları halde Beni inletip ağlatacak kötü işleri eyleyenler yüzündendir. Biz onları başka başka levihlerde her türlü öğütle öğütledik. Tanrı’dan onlara Kendi yardımını ihsan buyurmasını, Kendine yaklaştırmasını, kalplerine güven, ruhlarına huzur verecek şeylerle onları desteklemesini ve Kendi günlerine yaraşmayan şeylerden onları uzak tutmasını dileriz. Söyle; Ey yurdumdaki dostlarım! Size Tanrı hatırı için öğüt verenin öğütlerini dinleyiniz. O sizi yarattı, sizi yükseltecek ve size yarayacak şeyleri açıkladı, size Kendi doğru yolunu ve Büyük Haberi’ni öğretti.

 

Ey Celil! İnsanlara Tanrı korkusunu tavsiye et. Tanrı askerlerinin, güzel huylar ve iyi ameller ordusunun başkumandanı odur. Milletler bütün geçmiş asırlar boyunca onun eliyle fethedilmiş, zafer bayrakları en yüksek tepelere onun vasıtasıyla dikilmiştir.

 

Senin ve Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın katında güvenilir olmanın ve güvenilir olanın makamının ne demek olduğunu sana bildiriyoruz. Günlerden bir gün Yeşil Adamıza gitmek üzere yola çıktık. Oraya varınca ırmakları akar, ağaçları sarmaş dolaş gördük. Güneşin ışıkları ağaçların aralarında oynaşıp duruyordu. Sağa dönüp baktık ve işte o latif, şerif, yüce ve kutlu noktada kalemin tanımlamaktan ve Yaratık Mevlasının tarif etmekten aciz olduğu şeyi gördük. Sonra dönüp sola baktık ve işte orada Firdevs-i Ala simalarından bir simayı bir nur direği üzerinde durur gördük. Nur direği üzerinde duran o Firdevs-i Ala siması yüksek sesle şöyle nida ediyordu; “Ey yerde ve gökte oturan topluluklar! Bakınız şu güzelliğime, şu nuruma, şu görünüşüme ve şu parlayışıma. Biricik Gerçek Tanrı’ya yemin olsun!  Ben Güvenilirliğin Kendisiyim, onun tecellisiyim ve cemaliyim. Bana yapışan, Benim makamımı tanıyan ve Eteğime tutunan herkesi ödüllendireceğim. Ben Baha ehlinin en büyük süsüyüm, yaratık âlemindeki herkese izzet kaftanıyım. Ben dünyanın refahının yüce aracı ve tüm yaratıkların güven ufkuyum.”

 

İnsanları Varlığı Var Eden’e yaklaştıracak şeyi senin için indirdik.

 

En Yüce Kalem, Celil güzel Mevlasının inayetini görüp şükredenlerden olsun diye, bu en güzel ve en açık dilden (Arapça) en letafetli (hoş, nazik, yumuşak) dile (Farsça) geçiyor. Ey gözlerini En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) çevirip bakan kimse! Nida yüksek, işitir kulak ise yok denecek kadar az... Ben mazlum, yılanın kursağında Tanrı dostlarını anıyorum. Bu günlerde başımıza Mele-i Ala’yı (Melekler Âlemi) sızlatıp inleten bir bela geldi. Dünyanın reva gördüğü zulümler ve ümmetlerin işlediği kötülükler Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’nı istediğini söylemekten ve dilemekten alıkoyamaz. Yıllardır perde arkasına çekilip gizlenmiş olanlar kin ve husumet kılıcını ellerine alarak gizlendikleri yerlerden ortaya fırlamışlar, dil ve kalemin anlatamayacağı fenalıklar yapmışlardır. İnsafı olanlar Benim bu Emrin en başlangıcından beri, büyük küçük, bilir bilmez, efendi köle, her sınıf halk önünde, açık açık herkesi yüksek sesle Doğru Yol’a çağırdığıma tanıklık ederler. Bütün bu sürede bu Mazlum’un kalemden ve kendisinden başka bir yardımcısı yoktu. Tanrı Emri’nin asıl amacından haberi olmayanlar O’na karşı ayaklandılar. Bu tür insanlar, Tanrı’nın kitap ve levihlerinde söz ettiği ve insanları etkilerine, yaygaralarına ve aldatmalarına karşı uyardığı uğursuzlardır.

 

Ne mutlu o kimselere ki, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’nın zikri karşısında bütün dünya sakinlerini hiçe sayarlar, onları yok bilip Tanrı’nın kopmaz kulpuna öyle bir yapışırlar da ne şüpheler, ne işaretler, ne kılıçlar ve ne de toplar onları çekip ayırabilir ve ne de mahrumiyete uğratabilir. Ne mutlu Rasihlere (sağlam, dayanıklı, derinleşmiş), ne saadet sabitlere!

 

En Yüce Kalem bu husustaki dileğini göz önünde tutarak mutlak ismetin makam ve mertebelerini sana açıkladı. Maksat, Nebilerin Hatemi’nin (Hz. Muhammed), Kendisinden başkasının ruhu O’na feda, kendi makamında bir eşi, benzeri veya ortağı bulunmadığına herkesin iyiden iyiye kanaat getirmesidir. Evliya, Tanrı’nın salâvatı üzerlerine olsun, O’nun sözü ile yaratılmıştır. Onlar, O’ndan sonra, insanların en bilgilisi ve üstünü olup, kulluğun en son kertesinde dururlar. Tanrı zatının eş ve benzerlikten mukaddesliği ve varlığının ortak ve benzerden arınmışlığı O’nun ile sabit ve zahir olur. Gerçek tevhid (Allah’ın tekliğine inanma) ve manevi tefrit (saygı gösterme, ululama) makamı işte budur. Bundan önceki ümmet bu makamı hakkıyla idrak edip tanımaktan mahrum kalmıştır. Nokta Hazretleri (Hz.Bab), Kendisinden başkasının ruhu O’na kurban, “Hatem Hazretleri velayet sözünü ağızlarına almamış olsaydı velilik yaratılmazdı.” buyurmuştur. Bundan önceki ümmet Tanrı’ya ortak koşanlardan oldukları halde kendilerini Tanrı’nın birliğine inananlardan sayar, insanların en cahili oldukları halde kendilerini en âlim bilirlerdi. Bu gafillere ceza olarak, Ceza Günü’nde, onların akideleri, rütbe ve makamları her görücü göz sahibine ve işlerin iç yüzüne vakıf olanların hepsine ayan beyan malum olmuştur. Bu Zuhur’un mensuplarını bundan öncekilerin sanı ve kuruntularına saplanmaktan korumasını, onları gerçek tevhid güneşinin parıltılarından uzak tutmamasını Hak’tan dile.

 

Ey Celil! Bu dünyanın zulmüne uğramış bulunan Kimse buyuruyor; Adalet ayı örtüye bürünmüş, insaf güneşi bulut arkasına çekilmiş, bekçi ve koruyucunun yerine hırsız gelmiş oturmuş, eminin yerini hain almış. Geçen yıl bu şehre zalimin birisi gelerek idare dizginini ele aldı. O’ndan her an eziyet ve zarar geldi. Tanrı’ya ant olsun, bu zalim, varlığı feryada getiren işler işledi. Bununla beraber, bütün bir zulüm dünyası En Yüce Kalem’i hareketten geri tutamamış ve tutamaz. Halkın korunmasının ve güvenliğin sağlanmasının neye bağlı bulunduğunu, sırf bir fazıl ve rahmet eseri olarak, dünyada iktidar mevkisini işgal edenlere yazdık ki belki bu sayede halk zalimlerin şerrinden kurtulur. O, gerçekten koruyucudur, yardımcıdır, imdat eyleyicidir. Adalet Evi’nin üyeleri En Yüce Kalem’in semasının ufkundan sadır olan ve halkın terbiyesi, memleketlerin imarı, özel hayatın ve namusun korunması için gereken önlemlerin alınmasıyla ilgili esaslara gece gündüz özen göstermelidirler.

 

BİRİNCİ İŞRAK

Hikmet güneşi memleket idaresi semasının ufkundan yükselince şu yüce sözü söyledi; Servet, izzet ve kudret sahipleri dine saygıyı mümkün olan en iyi şekilde gözetmelidirler. Din dünya sakinlerini koruyup güvenlik içerisinde yaşatan parlak bir ışık ve sağlam bir kaledir, çünkü Tanrı’nın azameti karşısında duyulan korku insanlara iyi şeyler yapmayı ilham eder ve onları kötü şeyler yapmaktan uzak tutar. Dinin ışığı perdelenecek olursa karmaşa meydana gelir, adalet ve insaf nuru kararır, güven ve inanç güneşi aydınlık vermez olur. Her işe iyice vakıf olan Kimse bunun böyle olduğuna şahadet eder.

 

İKİNCİ İŞRAK

Büyük Barış’tır. Büyük barış, insanlığı koruyan vasıtaların başında gelir. Hükümdarlar insanlığı koruyup rahata kavuşturmakta baş sebep olan bu büyük vasıtaya elbirliğiyle sarılmalıdırlar. Tanrı kudret ve iktidarının kaynağı ve doğuş yerleri onlardır (hükümdarlardır). İnsanlığı rahata kavuşturacak şeylerin icrası için kendilerine destek olmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz. Bu konuda bundan önce daha geniş açıklama En Yüce Kalem’den nazil olmuştur. Ne mutlu ona göre davrananlara!

 

ÜÇÜNCÜ İŞRAK

Tanrı tarafından konulmuş sınırların tatbik ve icrasıdır. Bu sınırlara uyulması insanlığı yaşatan baş sebeptir. Tanrı’nın hikmet göğü iki ışıkla aydınlanır; meşveret ve şefkat, dünya düzeninin çadırı iki direğe dayanır; ceza ve ödül…

 

DÖRDÜNCÜ İŞRAK

Her davanın bir yardımcıya ihtiyacı vardır. Bu Zuhur’un muzaffer askerleri güzel davranışlar ve ahlaktır. Bu askerlerin başbuğu Allah korkusudur. Her şeye sahip ve her şeye hâkim olan O’dur.

 

BEŞİNCİ İŞRAK

Devlet memurlarının yakından kollanması ve görevlendirmelerin belli bir ölçü ve liyakate göre yapılmasıdır. Buna dikkat etmek, işin başında bulunan kimsenin ve her hükümdarın vazifesidir. Eminin yerini hain ve koruyucunun yerini soyguncu almamalıdır. Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) zaman zaman gelen memurlardan kimisi, Tanrı’ya şükürler, adalet süsü ile süslüydüler, kimisi ise, Allah korusun... Herkese hidayet buyurmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz ki emanet ve dindarlık ağacının meyvelerinden mahrum ve adalet ve insaf güneşinin ışıklarından yasaklı kalmasınlar.

 

ALTINCI İŞRAK

İnsanlar arasında birlik ve ittifaktır. İttifak sayesindedir ki ümmetler Emir ışığıyla aydınlanmışlardır. Bunu sağlayacak vasıtaların en etkilisi ise insanların birbirlerinin yazılarını ve dillerini anlamalarıdır. Bundan önce de bazı levihlerimizde buyurmuş olduğumuz üzere, Adalet Evi eminleri ya mevcut dillerden birini veya yeni bir dili seçip aynı şekilde seçilecek bir yazı ile birlikte bütün dünya okullarında çocuklara öğretsinler, bu takdirde dünya tek bir vatan ve tek bir kıt’a haline gelir. Bilgi ağacının en güzel meyvesi “Hepiniz tek bir ağacın meyveleri ve tek bir dalın yapraklarısınız; iftihar, sadece kendi vatanını sevenin değil, âlemi sevenindir.” yüce sözüdür. Bu konuda, bundan önce, dünyanın bayındırlığına ve ümmetlerin birleşmesine sebep olacak şeyleri indirmişizdir. Ne mutlu erenlere ve buna göre hareket edenlere!

 

YEDİNCİ İŞRAK

En Yüce Kalem çocukların talim ve terbiyesine önem verilmesini herkese tavsiye eder. Bu münasebetle Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) gelişimizin ilk yıllarında Kitab-ı Akdes’te Tanrı iradesi semasından şu ayetler inmişti;

 

“Her babaya, oğluna ve kızına okuma yazma sanatını ve Kutsal Levih’te belirtilmiş olan her şeyi öğretmesi farz kılınmıştır. Kendisine emredileni yapmayan olursa ve eğer zenginse, Eminler, eğitimleri için gerekli olanı ondan almalıdırlar. Eğer zengin değilse, bu konu Adalet Evi’ne aittir. Gerçekten de, onu fakir ve muhtaçlar için sığınak kıldık. Oğlunu veya bir başkasının oğlunu yetiştiren bir kimse, oğullarımdan birini yetiştirmiş gibidir; dünyayı kaplayan Nurum, İnayetim ve Rahmetim onun üzerine olsun.”

 

SEKİZİNCİ İŞRAK

Şu anda Kalem-i Ebha ile yazılan bu paragraf, Kitab-ı Akdes’in bir bölümü sayılır. İlahi Adalet Evi’nin erlerine insanların ileriyle ilgilenmek görevi verilmiştir. Onlar, gerçekten de Allah’ın kulları arasında O’nun Eminleri ve O’nun ülkelerinde yetki kaynaklarıdır.

 

Ey Allah’ın hizbi! Dünyanın eğitmeni adalettir. Çünkü adalet, mükâfat ve ceza sütunları üzerinde durur. Bu iki sütun, insanlığın hayat kaynağıdır. Her günün yeni bir sorunu ve her sorun için uygun bir çözüm olduğu için işler Adalet Evi’ne sorulmalıdır ki, onlar da zamanın ihtiyaç ve koşullarına göre hareket etsinler. Allah’ın Emrine hizmet için, O’nun hatırına kalkanlar görünmeyen Melekût’tan ilahi ilham alırlar. Herkesin onlara itaat etmesi gerekir. Devlet’in tüm işleri Adalet Evi’nden sorulmalı, fakat ibadet Allah’ın Kitabı’nda nazil ettiğine uygun olarak yapılmalıdır.

 

Ey Baha ehli! Sizler, Allah’ın sevgisinin doğduğu yerler ve inayetinin kaynaklarısınız. Dillerinizi bir kimseye küfretmekle ve hakaret etmekle kirletmeyiniz. Gözünüzü de yakışıksız şeylerden koruyunuz. Sizde olanı gösteriniz. Eğer olumlu karşılanırsa, amacınıza ulaşılmış olunur; aksi halde itiraz etmek boşunadır. Onu kendi haline bırakınız ve Koruyucu ve Kendi Kendine Var Olan Rabbe dönünüz. Bırakın fesat ve kavgayı, üzüntüye bile neden olmayınız. Allah’ın sevecen rahmet ağacının gölgesinde gerçek eğitim almanızı ve Allah’ın arzu ettiğine uygun davranacağınızı umut etmekteyiz. Hepiniz bir ağacın yaprakları ve bir denizin damlalarısınız.

 

DOKUZUNCU İŞRAK

Tanrı dini ve Tanrı yolu, Kıdem Sultanı’nın irade semasından, sadece yeryüzü sakinlerinin birlik ve ittifakını sağlamak için inmiş ve meydana çıkmıştır. Onu anlaşmazlık ve bozuşma sebebi yapmayınız. Birlik güneşinin doğup âlemi aydınlatması, her şeyden önce, Tanrı dini ve şeriatı ile mümkündür. Dünyanın gelişmesi, toplumların eğitimi, insanların güvenliği ve yeryüzünde rahatlığın kurulup kökleşmesi Tanrı usul ve ahkâmına bağlıdır. Bu büyük bağışın asıl sebebi odur. O, dirilik kadehini sunar, ölümsüzlük bağışlar, ebedi nimet saçar. İktidar dizginini elde bulunduranlar, bilhassa da Tanrı’nın Adalet Evi’nin üyeleri, bu esası koruyup en yüksek mertebede tutmak için elden gelen gayreti göstermelidirler. Onlar, aynı zamanda, elleri altında bulunan halkın durumunu yakından araştırmak ve her bir hizbin edip eylediklerini öğrenmek ile de yükümlüdürler. Anlaşmazlıkların ortadan kalkıp dünya ufuklarının ittifak ışığı ile aydınlanabilmesi için, Tanrı kudretini temsil edenlerden, yani padişahlar ve reislerden,  gayret göstermelerini isteriz. Herkes En Yüce Kalem’den sadır olan şeylere yapışıp ona göre hareket etmekle yükümlüdür. Biricik gerçek Tanrı şahit ve kâinatın bütün zerreleri tanıktır ki, insanlığı yüceltecekerkse Ka , ilerletecek, yetiştirecek, koruyacak ve olgunlaştıracak şeyleri bildirdik; kitaplarımızda ve levihlerimizde En Yüce Kalem’le indirdik. Kullarına yardımcı olmasını Hak’tan dileriz. Ben mazlumun herkesten istediği, adalet ve insaftır; sadece işitmekle yetinilmemeli, Ben mazlumdan zuhura gelen şeyler hakkında düşünülmelidir. Rahmani melekût semasının ufkundan parlayan beyan güneşine yemin olsun ki ortada bir açıklayıcı veya söyleyici olsaydı Ben Kendimi hiçbir zaman kulların yaygaralarına, alaylarına ve iftiralarına maruz bırakmazdım. Irak’a gelişimiz sırasında Tanrı Emri sönmüş ve vahyin güzel kokuları kesilmiş bulunuyordu. Çokları bitkin, solgun, hatta ölü gibiydi. Onun için boruya ikinci defa üflendi, “Sur’a bir defa daha üfledik.” mübarek sözü azamet lisanından sadır oldu. Dünyayı vahiy ve ilhamın hoş kokularıyla dirilttik. Şimdi korkularından perde arkasına gizlenmiş olanlar Bana saldırmak maksadıyla meydana çıkmışlardır. Onlar, bu en büyük nimetin ilerlemesini engelleyip inkâr vadisine sapmışlardır. Ey insaf erbabı! Eğer bu dava inkâr edilirse dünyada ispatı mümkün veya doğruluğu kabule değer hangi dava var? Arka çeviriciler bu zuhurun ayetlerini toplamaya teşebbüs etmişler, kimde buldularsa, yüzlerine gülerek, ellerinden almışlardır. Bu yön çeviriciler, hangi mezhebin üyesinin yanındaysalar o mezhebe mensup gibi davranmaktadırlar. Söyle; Ölünüz hıncınızdan, işte O, hiçbir göz ve kulak ve dirayet ve adalet ve insaf sahibi olanın inkâr edemeyeceği bir dava ile gelmiştir. Bunun böyle olduğuna şu nurlu anda Kıdem Kalemi tanıklık eder.

 

Ey Celil! Selam sana! Tanrı’nın dostlarına iyi ameller işlemelerini tavsiye ederiz. İnşallah O’nun Vahiy göğünden gönderilen şeylere sıkıca sarılır ve yardım görürler. Bu ilahi beyandan yükselen faydalar O’nun hükümlerine itaat edenlere nasip olur. Onları O’nun katında hoşa giden ve kabul gören amellere mümkün kılması, bu ciddi Emir’de adaletli ve insaflı davranmalarına izin vermesi ve O’nun Kutsal Yazılarını öğrenip adımlarını O’nun doğru yoluna kılavuzlamasını Tanrı’dan dileriz.

 

Hazreti Mübeşşir (Hz.Bab), Kendisinden başkasının canı O’na feda, bazı kurallar koymuş, fakat bunlar Tanrı’nın İzhar Edeceği Kimse’nin onayına bırakılmıştı. Ben mazlum bunlardan bazılarını Kitab-ı Akdes’te başka ibareler ile olduğu gibi bıraktım, bir kısmına ise değinmedim. Emir O’nun elindedir, istediğini yapar ve dilediği gibi hükmeder. O aziz ve hamiddir. En Yüce Kalem’den sadır olan hükümlerin bir kısmı ise tamamen yenidir. Ne mutlu erenlere ve ne mutlu buna göre davrananlara! Tanrı kulları çalışmalı, durmadan çalışmalı ki, milletlerin yüreklerinde için için yanan kin ve husumet ateşi sönsün; sönsün de varlık ağaçları göz görmedik meyvelerle donansın. O, gerçekten, şefkatli ve keremli öğütçüdür. Ey Bahaîler! Bağış göğünün ufkundan parlayan Nur, sizlerin, her sabit ve müstakim (doğru, temiz, namuslu) olanın ve her rüsûh (derinlik, incelik) ve ilim sahibinin üzerine olsun!

 

Altın ve gümüşün sağladığı menfaat ve kazanç hakkında sormuştun. Bundan birkaç yıl önce Tanrı’nın ismi Zeynel Mukarrebin adına, Ebha’nın bahası (güzellik / nur, parlaklık, izzet) O’nun üzerine olsun, Rahman’ın melekûtundan şu beyanat zahir olmuştu;

 

“İnsanların çoğu buna muhtaç görünüyorlar, çünkü ortada bir kazanç olmaz ise, işler geri kalır. Kendi soydaşına, yurttaşına veya kardeşine sevgi, saygı ve koruma duygusuyla faizsiz borç para verecek kimseye az rastlanır. Onun için, insanlara fazlımızın bir eseri olmak üzere, faizi de halk arasında kullanılabilecek diğer muameleler arasına aldık; yani borç para faizi, bu açık hükmün irade semasından nazil olduğu andan itibaren, helaldir, iyidir, temizdir. Bu inayete karşılık olarak, yeryüzü sakinlerinin büyük bir sevinç ve ferahlık içerisinde Âlemlerin Sevgilisi’ni hatırlayacakları ümit edilir. O, gerçekten, dilediği gibi hükmeder. O, faizi bundan önce haram kılmış olduğu gibi şimdi de helal kılmıştır. Emir melekûtu O’nun avucu içindedir; yapar ve emreder, O emir vericidir, her şeyi bilendir.

 

Ey Zeynel Mukarrebin! Bu açık fazlından dolayı Rabbine şükürler sun. İran ulemasının çoğu yüz bin hile ve oyuna başvurarak faiz parasını şer’i bir kulp takarak yemekle meşgul bulunuyorlardı. Onlar, farkına bile varmadan, Tanrı’nın emir ve hükümleri ile oynamaktadırlar. Fakat bu işte ölçü ve insaf gözetilmelidir. En Yüce Kalem, Tanrı’nın bir hikmetine uyarak, kulları rahatlatmak için, herhangi bir sınır koymaktan geri durmuştur. Tanrı dostlarına adalet ve insaf çerçevesinde davranmalarını, dostların merhametini ve birbirlerine karşı şefkatini gösterecek şekilde hareket etmelerini tavsiye ederiz. İnşallah herkes Hakk’ın dilinden cari olan şeylere göre davranmayı başarır. Söylenen şekilde hareket edilecek olursa elbette Yüce Allah kendi fazlının semasından iki katını ihsan eder. O, gerçekten, fazıl sahibidir, günahları bağışlayıcıdır, rahmetle vasıflanmıştır. Yüceler Yücesi Ulu Tanrı’ya övgü olsun!”

 

Fakat bu işlerin tatbik ve icrası, zamanın ve hikmetin gereğine göre olabilmesi için, Adalet Evi üyelerine havale edilmiştir. Bir kere daha herkese, adalet, insaf, muhabbet ve gönül hoşluğu ile davranmasını tavsiye ederiz. Bu gibiler, gerçekten, Baha’nın mensupları ve Kızıl Gemi’nin yolcularıdır. İsimlerin Mevlası ve göklerin yaratıcısı olan Tanrı’nın selamı onlara olsun!

 

BEŞARET (MÜJDELER) LEVHİ

 

Bu, Ebha’nın Akka Zindanı’nda

En Yüce Ufuk’tan (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) yükselen nidasıdır!

 

O’dur açıklayıcı, bilici ve haberli! Nidanın ve Yüce Kelime’nin yükselmesinden maksat, kulakların beyan kevserinin (cennet suyu) sularıyla yalan rivayetlerden arınarak, gökleri ve isimleri Yaratmış Olan’ın bilgi hazinesinden çıkan iyi ve kutlu sözü işitme becerisini kazanmalarıdır. Buna biricik gerçek Tanrı tanık ve O’nun isim ve sıfatlarını yansıtanlar vakıftır. Ne mutlu insaflılara!

 

BİRİNCİ BEŞARET

Bu Ulu Zuhur’da Ana Kitap’tan bütün yeryüzü sakinlerine inayet buyrulan ilk müjde cihat hükmünün Kitap’tan silinmesidir. Şükürler olsun o büyük fazıl sahibi cömert Tanrı’ya ki O’nun vasıtasıyla ilahi fazıl kapısı göklerde ve yerlerde bulunan herkese açıldı.

 

İKİNCİ BEŞARET

Milletlerin birlikte yaşayıp iyi geçinmelerine izin verilmiştir. Ey kavim! Bütün dinlerle dostça muaşerette bulununuz. Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın emir semasının ufkundan izin ve irade güneşi işte bu şekilde parladı.

 

ÜÇÜNCÜ BEŞARET

Çeşitli dillerin öğrenilmesidir. Bu hüküm En Yüce Kalem’den daha önce de sadır olmuştur. Krallar, Tanrı onların yardımcısı olsun veya dünyada idare ve iktidar dizginini ellerinde tutan devletliler bir araya gelerek aralarında meşveret etsinler ve dünya dili olmak üzere ya mevcut dillerden birisini seçsinler veya yeni bir dil icat etsinler; bu dili bütün dünya okullarında çocuklara öğretsinler. Yazı meselesinde de aynı şekilde davransınlar. Bu takdirde dünya tek bir kıt’a halini alır. Ne mutlu nidayı işitip Ulu Arş’ın Rabbi’nin katından sadır olan bu buyruğu yerine getirene!

 

DÖRDÜNCÜ BEŞARET

Bu mazlum taifeyi (Bahaîler) koruyup yardımına koşacak her hükümdara, yarış edercesine, muhabbet ve hizmette bulunmak, herkes için bir farzdır. Ne mutlu buna göre davrananlara!

 

BEŞİNCİ BEŞARET

Bahaîler, topraklarında yaşadıkları her devlete karşı güvenilirlik, sadakat ve samimiyet göstermelidirler. Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucu’nun katından inen işte budur. Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan) Padişahı’nın irade semasından inen bu Ulu Emir’e yardımda bulunmak bütün yeryüzü sakinleri için bir zorunluluktur; ola ki, bazı milletlerin yüreklerinde yanan düşmanlık ateşi İlahi hikmet ve Rabbani (İlahi, Tanrısal) öğüt suyu ile söner de dünyanın ufukları birlik ışığı ile aydınlanır. Ümit olunur ki, biricik gerçek Tanrı’nın kudretini temsil edenlerin çabalarıyla silah salaha (barış, dine olan bağlılık) dönüşür, fesat ve kavga insanlar arasından kalkar.

 

ALTINCI BEŞARET

Detayı bundan önce En Yüce Kalem’den nazil olan Küçük Barış’tır. Ne mutlu ona sarılıp bilici ve hikmetli Tanrı’nın katından sadır olan buyruğa göre davrananlara!

 

YEDİNCİ BEŞARET

Kılık kıyafet insanların kendi seçimine bırakılmıştır; fakat ey kavim, cahillere alay mevzusu olmaktan sakınınız.

 

SEKİZİNCİ BEŞARET

Tanrı’nın bahası (güzellik / nur, parıltı, izzet) ve selamı üzerine olsun, Ruh Hazretleri’nin (Hz. İsa) milletine mensup rahip ve keşişlerin davranışları Tanrı katında anılmıştır; fakat bugün artık inzivayı bırakıp halka karışmaları, gerek kendilerine gerek başkalarına faydası dokunacak şeyler ile meşgul olmaları gerekir. Hepsine evlenme izni verdik. Evlensinler ki, onlardan görünen ve görünmeyen şeylerin ve Yüce Kürsi’nin (taht / Arş’ı Azam’ın altında bir düzlükte olan ve Levh-i Mahfuz’un bulunduğu yer / Allah’ın azametini, kudretini ve büyüklüğünü gösteren ve Arş’ın altında olduğu bildirilen, Allah’ın yarattığı en büyük varlıklardan biri) Rabbi olan Tanrı’yı anacak kimseler meydana gelsin.

 

DOKUZUNCU BEŞARET

Günah işlemiş olan bir kimse kendisini Allah’tan başka her şeyden çekilmiş ve azade gördüğü bir sırada Tanrı’nın af ve bağışlanma dilemelidir. Bir kimsenin başkalarının yanında kendi suç ve günahından bahsetmesi (Hıristiyanlıktaki günah çıkarma âdeti) caiz değildir, çünkü böyle bir itiraf o suç ve günahların Tanrı tarafından affına sebep olmaz. Bundan başka, halk önünde böyle bir ikrar ve itiraf zillet ve hakarete neden olur. Yüce Allah ise Kendi kullarının zilletini sevmez. O, şefkatlidir, keremlidir. Günahkâr, kendisi ile Tanrı arasında, rahmet denizinden rahmet ve kerem semasından bağışlanma dileyerek şöyle söylemelidir;

 

“İlahi! İlahi! Benim günahlarımı, babamın ve anamın günahlarını bağışla; bunu Senden, tatlı beyanınla cezp olmuş olarak yüce zirveye ve büyük şehadet meydanına koşan âşıkların kanı yüzü hürmetine, ilminde gizli sırların yüzü hürmetine, ihsan denizinde saklı incilerin yüzü hürmetine dilerim. Sen merhametliler merhametlisisin, Senden başka affedici ve kerem sahibi bir Tanrı yoktur.

 

Rabbim! Görüyorsun; suçun özü Senin ihsan denizine, zayıf Senin iktidar melekûtuna ve yoksul Senin zenginlik güneşine yöneldi. Rabbim! Onu, Kendi iyiliğine ve cömertliğine bakarak umduğundan mahrum buyurma, onu günlerine özgü feyizlerinden alıkoyma, onu yerde ve gökte bulunanlara açtığın kapıdan kovma. Ah! Ah! Hatalarım beni mukaddes huzuruna yakın gelmekten men eyledi ve günahlarım beni celal çadırına yaklaşmaktan alıkoydu. Yapma dediğini yaptım, yap dediğini yapmadım. Beni Sana yaklaştıracak ve benimle bağışların arasında perde olan suçlardan temizleyecek şeyi fazıl ve ihsan kaleminden benim için yazmanı İsimlerin Sultanı yüzü hürmetine Senden dilerim. Sen muktedirsin, Sen feyyazsın. Senden başka izzet ve fazıl sahibi bir İlah yoktur.”

 

ONUNCU BEŞARET

Kitap imhası hükmünü kitaplardan ve levihlerden kaldırdık. Bu, Nebe-i Azim’i (Büyük Haber) gönderen Tanrı’nın katından bir inayettir.

 

ON BİRİNCİ BEŞARET

Her türlü ilim ve fen tahsili dinen uygundur. Kastedilen, faydalı ve insanları ilerletecek ilimlerdir. Emir ve hikmet sahibinin katından hüküm işte böyle sadır oldu.

 

ON İKİNCİ BEŞARET

Herkesin sanat, ticaret ve benzeri bir işle meşgul olması gerekir. Böyle bir iş ile uğraşıyor olmanız biricik gerçek Tanrı’ya ibadetten sayılır. Ey kavim! Tanrı’nın rahmet ve lütfünü düşünün, düşünün de sabah akşam O’na şükürler sunun. Vaktinizi avarelik ve tembellik ile öldürmeyin, kendinize ve başkalarına yararlı olacak şeylerle uğraşın. Ufkundan hikmet ve beyan güneşinin doğduğu bu levihte emir işte böyle sadır oldu. Tanrı katında insanların en kötüsü oturup başkalarından isteyendir. Maddi vasıtalara, bütün vasıtaların sağlayıcısı olan Tanrı’ya tevekkül ederek, sıkıca sarılın. Her kim bir sanat veya kazanç sağlayacak bir işle meşgul olursa böyle bir davranış Tanrı katında ibadetle aynı sayılır. Bu, ancak O’nun herkesi içine alan büyük fazlındandır.

 

ON ÜÇÜNCÜ BEŞARET

Milletin işleri Tanrı Adalet Evi’nin üyeleriyle ilgilidir. Onlardır Tanrı’nın kullar arasında eminleri ve onlardır Tanrı memleketlerinde Emrin sahipleri… Ey Tanrı’nın hizbi! Dünyanın eğiticisi adalettir; çünkü adalet ceza ve ödül denilen iki direğe dayanır. Bu iki direk insanlığın iki hayat kaynağıdır, çünkü her günün ve zamanın bir gereği vardır. İşte bu sebeptendir ki, işler Adalet Evi üyelerine bırakılmıştır; hal ve zaman neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar. Allah’ın hatırı için Emrin hizmetine kalkanlar, Tanrı’nın göze görünmeyen ilhamları ile esinlenirler; herkesin bu gibilere itaat etmesi gerekir. İdare işleri tamamıyla Adalet Evi’yle ilgilidir, ibadet ise Kitap’ta yazılı olduğu şekildedir.

 

Ey Bahaîler! Sizler muhabbet kaynakları ve Tanrı inayetinin doğuş yerlerisiniz. Dilinizi bir kimseye sövmek veya lanet etmekle kirletmeyiniz. Gözünüzü yaraşmaz şeylerden koruyunuz. Sizde olanı gösteriniz; kabul olundu ise ne ala, aksi takdirde ısrarcı ve saldırgan tavırlar batıldır; müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’a yönelerek onu kendi haline bırakınız. Kedere sebep olmayınız, nerede kaldı ki fesat ve kavga... Tanrı inayeti ağacının gölgesinde büyüyüp Tanrı iradesine göre davranacağınızı ümit ederiz. Hepiniz tek bir ağacın yaprakları ve tek bir denizin damlalarısınız.

 

ON DÖRDÜNCÜ BEŞARET

Ölüleri ziyaret maksadıyla yolculuk yapmaya lüzum yoktur, hali vakti yerinde olanlar bu gibi yolculukların masraflarını Adalet Evi’ne ödeyecek olurlarsa Tanrı katında daha hoş karşılanacak bir harekette bulunmuş olurlar. Ne mutlu böyle davrananlara!

 

ON BEŞİNCİ BEŞARET

Cumhuriyetin faydası dünyadaki bütün insanları içine alsa da saltanattaki şevket (büyüklük, heybet) de Tanrı’nın işaretlerindendir; istemeyiz ki memleketler ondan mahrum kalsınlar. Yetkililer bu ikisini bir araya getirecek olurlarsa Tanrı katında ödülleri büyük olur.

 

Geçmiş mezheplerde, zamanın gereği olarak, din uğruna savaşmak, bir kısım kitapları yok etmek, başka milletler ile dostluk ve muaşerette bulunmamak, bazı kitapları okumamak gibi bir takım hükümler konmuştur. Onun için, bu Ulu Zuhur’da, bu Büyük Haber’de, Tanrı’nın lütuf ve bağışları âlemi sararak, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan) Sahibi’nin irade ufkundan, yukarıda yazılı olduğu üzere, yeni hükümler nazil oldu. Bu güzel ve kutlu günde indirdiği şeylerden dolayı Yüce Tanrı’ya şükrederiz. Dünyanın yüz bin dili olsa da sonu olmayan bir güne kadar Tanrı’ya şükretse, bu evraklarda yazılı inayetlerden bir inayetin hakkını ödemekten muhakkak ki aciz kalır. Bunun böyle olduğuna her basiret sahibi arif ve her haberdar âlim şahadet eder. Tanrı kudret ve kuvvetini temsil eden kral ve imparatorların Tanrı’nın emir ve hükümlerini yerine getirmeyi başarmalarını ve destek olmalarını Yüce Allah’tan dilerim.

 

O’dur güçlü ve kuvvetli, O’dur çağrılara cevap veren.

 

KELİMAT-I FİRDEVSİYE

(CENNET SÖZLERİ)

 

O,  Beyan Melekûtu’nda Gerçeğin Gücüyle Söz Söyleyendir.

 

Ey adalet ve insaf sahipleri ve ey sadakat ve iyilik timsalleri! Ben mazlum inleyip ağlayarak “İlahi! İlahi! Dostlarımı feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) tacı ile süsle ve takva (Allah’tan ve yasakladıklarından korkma) kaftanı ile donat” diyorum.

 

Bahaîler Rabbe açıklayıcı sözleri ile yardım etmeli, halka davranış ve ahlak ile yol göstermelidirler. İş sözden daha etkilidir.

 

Ey Haydar Ali! Tanrı’nın sena ve bahası (güzellik / nur, parlaklık, izzet) senin üzerine olsun! Söyle; insan, güvenilirlik, iffet, akıl ve ahlak ile yükselir, hıyanet, yalancılık, cehalet ve nifak ile alçalır. Hayatıma yemin olsun. İnsanı yücelten ziynet ve servet değil, edep ve irfandır (manevi anlayış). İranlıların çoğu yalan ve zan ile yetişmişlerdir. Bu gibilerle isimler halicinden geçip kutsiyet denizinin kıyısında çadır kuranların mertebesi arasında ne büyük fark var! Velhasıl bugünkü insanlar, az bir istisna ile En Yüce Cennet’teki güvercinlerin ötüşlerini dinlemeye layık değil. “Kullarım içinde şükredenler o kadar az ki…” (Sebe Suresi; 13.ayet) İnsanların çoğu evham ile yoğrulmuş. Kuruntu denizinin bir damlasını yakin (şüphesizlik/sağlam iman) okyanusunun tamamına tercih ederler, manayı bir yana atarak sözlere yapışırlar, Tanrı ayetlerinin kaynağını bırakarak boş şeylerle oyalanırlar. İnşallah, siz her koşulda kuruntu putlarını kırar, halkı Hak’tan ayıran perdeleri yırtmakta başarılı olursunuz. İş, vahiy ve ilhamın mazharı olan Kıyamet Günü’nün Padişahı’nın elindedir.

 

Belirttiğiniz kişinin bir kısım mübelliğ (dini tebliğ eden kişiler) hakkında söylediklerini işittik. Bu kişi aslında gerçeği konuşmuştur. Hakikaten de bazı mübelliğiler diyar diyar geziyor, Hakk’ın ismiyle tebliğ yapıyor, fakat aslında Tanrı Emri’ni baltalıyorlar. Bu türlü tebliğin de adını nusret ve Emri yayma koymuşlar. Hâlbuki mübelliğin ne gibi özellikler taşıması gerektiği Tanrı’nın levihlerinde açık açık yazılıdır. Hak, celali celil olsun, gece gündüz, insanoğlunun makam ve mertebesini yükseltecek şeyler söylemiş ve öğretmiştir. Buna her insaf sahibi şahit, her görür göz sahibi vakıftır.

 

Bahaîler, topluluk içerisinde, mum gibi, etrafa ışık verirler, Tanrı’nın isteğine yapışırlar. Bu makam, makamların sultanıdır. Ne mutlu Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı Tanrı’nın katında olana göz dikip dünyada olan şeyleri bir yana atana!

 

Söyle; İlahım! İlahım! İraden çevresinde döndüğümü, cömertlik ufkuna baktığımı, bağış güneşi ışıklarının parıltısını beklediğimi görüyorsun. Ey ariflerin gönüllerinin sevgilisi ve ey Tanrı’ya yakın duranların isteği! Dilerim ki, dostlarını Senin iradene yapışarak kendi iradelerinden vazgeçmeye muvaffak buyurasın. Rabbim! Onları Tanrı korkusu süsü ile süsle; onları feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) aydınlığı ile aydınlat ve sonra kelimeni yaratıkların arasında yüceltmek ve Emrini kulların içerisinde açıklamak için onları hikmet ve beyan orduları ile kuvvetlendir. Sen her istediğine gücü yetensin ve Senin avucundadır her şeyin dizgini. Senden başka güçlü ve günahları bağışlayıcı bir Tanrı yoktur.

 

Ey yüzünü Benim cemalime çevirip bakan! Bu günlerde derin bir hüzün ve kedere sebep olan bir olay meydana geldi. Hakk’a mensubiyet iddiasında bulunan bazı zalimler sadakat, emanet ve insaf kavramları ile taban tabana zıt bir harekette bulundular. Malum şahıs, hakkındaki büyük inayet ve ihsana rağmen, Tanrı’nın gözünü yaşartacak bir kötülük yaptı. Durumu aydınlatıp uyanıklığı sağlayacak şeyi evvelce bildirmiştik. Belki aklını başına toplar da sözünü geri alır diye olayı birkaç yıl örtbas ettiysek de bir yararı olmadı. Bilahare herkesin önünde Tanrı Emri’nin mahvına yürüdü, insaf perdesini yırttı, ne kendine ne de Tanrı Emri’ne acıdı. Şimdi ise başkalarının kötü işlerinin sebep olduğu keder onunkini gölgede bıraktı. Hak’tan gafillerin dönüp tövbe etmelerini dile. O’dur günahları bağışlayıcı, O’dur fazıl ve kerem sahibi.

 

Bu günlerde herkes el ele verip Tanrı Emri’nin zaferi ile uğraşmalı ki belki gafiller ebedi kurtuluşa götüren yola girerler.

 

Hülasa, türlü hiziplerin türemesi zayıflığa neden olmuştur. Her bir hizip ayrı bir yol tutmuş, başka bir amaç gütmüştür. Kör ve bilgisiz oldukları halde, kendilerini görür ve bilir sanırlar. İslam milletinin ileri gelenleri buna bir örnek olarak anılabilir. Bir kısım arifler, uyuşukluk ve inzivaya sebep olan esaslara dayanmışlardır. Hayatıma yemin olsun, bu hal insanı makamından düşürür ve gururunu arttırır. İnsan ağacından meyve husule gelmeli… Meyvesiz insan, Ruh Hazretleri’nin (Hz. İsa) dediği gibi, meyvesiz ağaca benzer. Meyvesiz ağaç ise yakılmaya layıktır.

 

Bu kimseler, insanların uyuşukluğa sürüklenip evhama kapılmalarına sebep olan bir takım fikirler ileri sürmüşlerdir. Onlar, gerçekte, farkı kaldırmışlar ve kendilerini Hak sanmışlardır. Hak, her şeyden arıdır. Her şeyde O’nun işaretleri görünür. İşaretler O’ndandır, yoksa Kendisi değildir. Dünya defterinde her şey anılmış ve görünürdür. Kâinat tablosu en büyük bir kitaptır. Her göz sahibi, Doğru Yol’a ve Büyük Haber’e ulaştıracak şeyi onda bulur. Güneşin parıltılarına bakınız. Işığı varlığı sarmaktadır. Parıltı ondandır, onun zuhurudur, kendisi değildir. Yerde görülen her şey onun kudretinden, ilminden ve fazlından bir izdir, o ise hepsinden arınmıştır.

 

Mesih Hazretleri (Hz. İsa) “İlim ve hikmet sahiplerinin mahrum bulunduğu şeyi Sen çocuklarına ihsan buyurdun” demiştir. Sebzevarlı bilge (Hacı Molla Hadi Sebzevari; Hz. Bahaullah ile aynı dönemde yaşamış olan meşhur bir İranlı filozof ve şair) bile “İşitir kulak yok, yoksa Sina dağındaki ağacın ezgisi her bir ağaçta mevcuttur.” diyor. Yalın gerçek hakkında bir soru sormuş olan bir filozofa yazdığımız bir levihte bu adı geçen ünlü bilgeyi muhatap tutarak “Eğer şu söz gerçekten senin sözünse dünyanın en yüce noktasındaki insan ağacından yükselen bu sesi niçin işitmedin? İşittin de can korkusu seni gereğini yapmaktan alıkoydu ise, böyle bir kimse anılmaya değmez; yok eğer işitmedinse, demek ki işitir kulaktan mahrumsun.” demiştik. Özetle, söze gelince âlemin kıvancı, işe gelince ümmetlerin utancıdırlar.

 

Biz Sur’a üfledik. Sur, Bizim En Yüce Kalemimizdir. Biz boruyu çalınca, Tanrı’nın Kendi inayetiyle korudukları istisna olmak üzere, bütün insanlar yıldırım çarpmışa dönerek bayıldılar. Tanrı eskiden beri inayetlidir.

 

Söyle; Ey ulema topluluğu! Kalemimin cızırtısı başlar başlamaz beyan melekûtu onu dinlemeye hazırlandı ve onun yüce ve ulu teması (konusu) karşısında bütün diğer temalar silikleşti. Böyle bir Kalem’i sansürlemeye mi çalışıyorsunuz? Tanrı’dan korkunuz ve kendi zan ve vehimlerinize uymayınız. Sizi inkâr edilemez bir bilgi ve sarsılmaz bir imanla doldurmak için gelmiş Olan’ı izleyiniz.

 

Suphanallah! İnsanın hazinesi beyanıdır. Ben mazlum onu, Tanrı’yı inkâr edenlerin pusuda beklediklerini düşünerek, açığa vurmakta durakladım. Koruma, âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır. Biz O’na güvendik ve işleri O’na havale ettik. O, bizim ve her şey için kâfidir. O, Kendi izin ve fermanı ile İktidar Güneşi’ni âlemin ufkundan doğdurdu. Ne mutlu görüp tanıyana ve vay arka çevirip inkâr edene!

 

Bu Mazlum her zaman sevgi dolu bir anlayışla davranmıştır. Bilgelikleri sözde kalmayıp dünyada bir meyve ve devamlı kalacak eser bırakan âlimleri severim. Bu mübarek kimselere saygı göstermek herkesin vazifesidir. Ne mutlu böyle davrananlara, ne mutlu tanıyanlara ve ne mutlu her bir durumda insaf ile hareket edip adaletimin sağlam ipine yapışanlara!

 

İran ahalisi koruyucu ve yardımcıyı bırakmış, cahillerin kuruntularına kapılmıştır. Bu kuruntulara öyle sıkı sarılmışlar ki ayırmak mümkün değil; meğerki Hak, celil olsun O’nun celali, Kendi kudret kollarını açsın ve ayırsın. Hizipler ile hakikat arasındaki perdeleri iktidar parmağı ile kaldırarak onlara korunmanın, yücelmenin ve yükselmenin neye bağlı olduğunu öğretmesini ve bunu bilerek biricik Dost’un katına koşturmasını Hak’tan dile.

 

Ebha Kalem’in En Yüce Cennet’te

Birinci Yaprağa Yazdığı Tanrı Sözü

Gerçek söylüyorum; bütün yeryüzü sakinlerini koruyan sağlam kale, Tanrı korkusudur. Odur insanlığı koruyacak ve himaye edecek olan sebep… Evet, varlıkta, insanı her yaraşmaz şeyden uzaklaştırıp koruyan bir işaret vardır ki, bunun adına hayâ (namus, edep, Allah korkusu ile günahtan kaçınma) demişlerdir, fakat bu az kimseye mahsustur, herkes bu rütbe ve makama haiz olamaz.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

İKİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

En Yüce Kalem, şu anda, kudret ve iktidar mevkiinde bulunanlara, yani padişahlara, sultanlara, reislere, emirlere, ulema ve ileri gelenlere öğüt vererek, onlara dini ve dine bağlılığı tavsiye eder. Dünyanın düzeni ve imkân dünyasında olanların güvenliği için en büyük sebep odur. Din direklerinin sarsılması cahillerin kuvvetlenmesine, cüret ve cesaret bulmalarına yol açar. Gerçek söylüyorum, Din’in yüce makamına gelecek her halel kötülerin gafletini arttırır ve sonuç karmaşa olur. İşitiniz ey göz sahipleri ve ibret alınız ey bakış sahipleri!

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

ÜÇÜNCÜ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Ey insanoğlu! Gözün fazılda ise kendi çıkarını bırakıp insanların çıkarı için çalış ve eğer gözün adalette ise kendin için seçtiğini başkaları için seç. Alçak gönüllülük insanı izzet ve iktidar göklerine çıkarır, mağrurluk ise zillet ve hakaretin dip bucağına indirir. Ey Tanrı’nın kulları! Gün ulu ve nida büyük... Bir levihte irade semasından şu yüce söz inmişti; “Ruhtaki bütün kuvvet tamamıyla işitici kuvvete çevrilirse, ancak o zaman En Yüce Ufuk’tan (Ufku Ala; ruh makamının en son mertebesi) yükselen bu nidayı işitmeye liyakat kazanır denilebilir, yoksa bu kirli kulaklar bu nidayı işitmeye layık değil. Ne mutlu işitenlere ve vay gafillere!”

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

DÖRDÜNCÜ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Ey Allah’ın kulları! İktidar mevkisinde bulunanları nefsanî arzuların kötülüklerinden koruyup adalet ve hidayet ışığı ile aydınlatmasını Yüce Allah’tan dileyiniz. Muhammed Şah (İran Şahı) hazretlerinden, bütün o yüce makamına rağmen, iki kötü davranış sadır olmuştur; birisi, fazıl ve ihsan sahibi Nokta-i Ula Hazretleri’nin (Hz.Bab) sürgün edilmesi, öbürü, memleket işlerini büyük bir dirayetle idare eden vezirin idamıdır. (Söz edilen vezir Mirza Abul Kasım Farahani’dir. 1821’de İran Başbakanı oldu, 1835’de Muhammed Şah tarafından ölüme mahkûm edildi.)

 

Sultanların iyilikleri gibi, hataları da büyük olabilir. İktidar ve yetkinin getirdiği gururdan başı dönmeyip adaletten sapmayan, çevresindeki lüks, servet, ihtişam ve emrindeki asker ve silah gücünden etkilenip hakkaniyeti bir yana bırakmayan bir sultan Mele-i Ala (Melekler Âlemi) nezdinde yüce bir rütbe ve makama sahip olur. Herkese böyle asil bir ruha yardım etmek ve iyi davranmak düşer. Ne mutlu o hükümdara ki nefsinin dizginlerine sahip çıkar, öfkesini denetler ve adalet ve insafı adaletsizlik ve zulme tercih eder.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

BEŞİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

En büyük nimet ve ihsan, birinci derecede, hikmet olmuş ve olmaya devam edecektir. Hikmet insanın yanılmaz koruyucusudur. İnsana yardım eder ve güç verir. Hikmet, Tanrı’nın habercisi ve O’nun Her Şeyi Bilici isminin işaretidir. Hikmet sayesinde insanın makamının yüceliği belli olur. Hikmet, varlık okulunda, her şeyi bilen ve en önde gelen öğretmendir. Adalet şehrinin baş hatibi hikmettir. Dokuz senesinde dünyayı zuhurun müjdesiyle aydınlatandır. Dünyanın başlangıcında mana merdivenine çıkan eşsiz hâkim odur. O Rahman’ın iradesiyle Beyan minberine yerleşince iki kelime söyledi. Birincisinden sevindirici vaadin müjdesi, ikincisinden sakındırıcı vaadin korkusu ve bu iki türlü vaatten korku ve ümit meydana geldi. Dünyanın düzeni bu iki esas üzerine kuruldu. Yüce olsun büyük fazıl sahibi olan hikmetli Tanrı!

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

ALTINCI YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ