İŞRAKAT (PARILTILAR) LEVİHİ

 

Bu, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nın Sahifesidir.

 

Şanı hikmet ve beyan olan yüce Tanrı O’dur! Hamdolsun o Allah’a ki ululuk, güçlülük ve güzellikte tek, izzet, kuvvet ve celalde birdir. Hayallere sığmaz veya kendisi için eş veya benzer düşünülemez. Kendi doğru yolunu büyük bir açıklık ve güzellikle bildirdi. O gönlü her şeye tok ve hayal edilebilen her şeyden yücedir. Tanrı yeni yaradılışın zuhura gelmesini dileyince, Kendi İrade ufkundan çıkıp parlayan Nokta’yı (Hz.Bab) gönderdi. Bu Nokta her işaretten geçip her türlü şekle bürünerek insanların Rabbi olan Tanrı’nın emriyle makamların en yücesine erişti. Bu Nokta vasıtasıyladır ki, en gizli sırra ve en muammalı remze işaret eden şey belirdi. Bu Nokta’dır ki nurlu sayfada, temiz, kutlu ve parlak varakada İsm-i Azam’dan (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) haber vermek üzere zuhura geldi. Bu Nokta, Mesani’nin (Fatiha Suresi) başındaki ikinci harfle (B harfi) birleşince tefsir ve beyan göklerini aştı. Sonra Tanrı’nın ebedi nuru parladı, kesin kanıt semasının kalbinde tutuştu ve ondan iki Neyyir (cisimleşmiş nur, güneş) vücuda geldi. İşaretlerle işaretlenmeyen, ibarelerle tabir olunmayan, vasıflarla tanınmayan ve hiçbir eserle nitelenmeyen Rahman mübarek ve yüce olsun! Önünde ve sonunda lütuf ve ihsan sahibi buyurucu O’dur. O, o ikisi için kudret ve iktidar orduları içerisinden koruyucular ve muhafızlar tayin buyurdu. O’dur müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), aziz ve muhtar (dilediği gibi davranan). Nasıl ki Mesani iki kere nazil olmuşsa aynı şekilde hutbe de iki defa nazil oldu. Hamdolsun o Tanrı’ya ki Nokta’yı (Hz.Bab) meydana çıkardı. Onunla olmuş ve olacağın ilmini etraflıca bildirdi. O’nu Kendi ismine Çağırıcı ve ümmetleri korkudan titretip dünyanın ufkundan nurlar yağdıran Ulu Zuhuru’na Müjdeci kıldı. Gerçekten, Tanrı bu Nokta’yı kulları arasından temiz yüreklilere bir nur denizi, arka çevirenlere ve dinsizlere bir ateş parçası kıldı; o dinsizler ki, Tanrı’nın mükâfatını inançsızlığa ve semavi nimeti riyakârlığa tercih ettiler ve arkadaşlarını perişan bir meskene yönelttiler.  Onlar dünyada nifak çıkaran, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Heykeli’nin tahtına geçtiği ve çağırıcının mukaddes vadinin güven ve barış sığınağından Sesini yükselttiği Gün’de O’nun Misakını bozan kullardır.

 

Ey Beyancılar (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler)! Rahman’dan korkunuz. Tanrı Elçisi Muhammed’in, ondan önce Ruh’un (Hz. İsa) ve ondan daha önce Kelim’in (Tanrı ile konuşan; Hz. Musa) bahis konusu ettiği Kimse işte budur. Ve işte Beyan Noktası da (Hz.Bab) Arş’ın önünde durmuş şöyle haykırıyor; “Tanrı’ya ant olsun! Bu Nebe-i Azim’in (Büyük Haber’in) zikri için, peygamberlerin içlerinde gizli, mukaddeslerin gönüllerinde saklı ve En Yüce Kalem’le İsimlerin Sultanı olan Rabbinizin levihlerinde yazılı bu doğru yolun zikri için yaratıldınız.” Söyle; Ey nifak erbabı! Hıncınızdan geberiniz. İlminden hiçbir şeyin kaçmadığı Kimse işte ortaya çıktı, manevi anlayış dilberini gülümseten ve beyan melekûtunu donatan Kimse çıkageldi. O’nun zuhuru ve gelişi üzerine her yönelici dinlerin padişahı olan Tanrı’ya yöneldi, her oturan ayağa kalktı, her yatan ayaklanarak Yakin Tur’una (şüphesizlik / sağlam iman dağına) tırmandı. Tanrı bugünü iyilere nimet, kötülere şiddetli bir ceza, inananlara rahmet, inanmayanlara ve arka çevirenlere kahır kılmıştır. O, O’nun katından mutlak bir otorite ile görünmüş, yerde ve gökte hiçbir şeyin denk gelemeyeceği şeyi indirmiştir.

 

Ey Beyancılar (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler)! Rahman’dan korkunuz. Gece gündüz iman iddiasında bulunan Furkanilerin (Kuran’a iman etmiş olanlar; Müslümanlar) işlediklerini işlemeyiniz. Gece gündüz iman iddiasında bulunan Furkaniler İnsanların Padişahı gelince O’na arka çevirip kâfir oldular ve sonunda Ana Kitap’ı her şeyin dönüp dolaşıp vardığı yerde inleten bir zulümle ölümüne fetva verdiler. Ne zaman ki Tur’un Mükellimi (Dağda Konuşan) söze başladı ve Boru çalındı, tasdik harflerinden sayılanlar hariç yerde ve gökte olan herkes kendinden geçti. O zaman bu Furkanilerin ne söylediklerini, nasıl davrandıklarını ve nasıl bir vaziyet takındıklarını hatırlayınız.

 

Ey Beyancılar! Kuruntu ve sanılarınızı bir yana atıp insaf gözüyle Zuhur’un Ufkuna, O’ndan görünene, O’nun katından inene ve düşmanlarından çektiğine bakınız. O, kendi Emrini açıklamak ve Kelimesini yüceltmek için belaları kabul etmiş olandır. O, göklerin yaratıcısı Tanrı’nın Emri uğruna, bir kere T’de (Tahran), bir kere M’de (Mazenderan) ve sonra tekrar T’de (Tahran) hapse atıldı. Bu sonuncusunda, aziz ve cömert Tanrı’nın Emri’ne duyduğu özlemden ötürü, zincir ve prangalara vuruldu.

 

Ey Beyancılar! Tavsiyelerimi, kalemimden çıkanları, dilimin dediklerini unuttunuz mu? Yakinimi (Şüphesizliğimi, Sağlam İmanımı) bıraktınız da vehimlerinize mi saplandınız? Yolumdan sapıp da havanıza mı uydunuz? Yoksa Tanrı’nın usul ve zikrini bir yana mı attınız? Yoksa Tanrı’nın emir ve hükümlerini terk mi ettiniz? Allah’tan korkunuz. Zannı zancılara, kuruntuyu kuruntuculara, şüpheyi şüphecilere bırakınız da nurlu bir yüz ve temiz bir yürekle dinlerin sahibi olan Tanrı’nın doğdurduğu şüphesizlik güneşinin göründüğü ufka koşunuz.

 

Tanrı’ya şükürler olsun ki, En Yüce Yanılmazlığı yaratık âleminde İlahi Emri’nin Heykeli’ne (Tanrı Mazharı) zırh yaptı ve başka hiç kimseye bu yüce makamdan pay vermedi. Bu makam, ilahi kudret parmaklarının O’nun yüce Nefsi için dokuduğu kaftandır. Bu kaftan “O dilediğini yapar” tahtında oturmakta olan Kimse’den başka kimseye yakışmaz. Her kim En Yüce Kalem’den şu anda nazil olan bu gerçeği kabul ve itiraf ederse başlangıcın ve sonun Rabbi olan Tanrı’nın kitabında Allah’ın tekliği ve ilahi birlik kavramına inananlardan sayılır.

 

Söz gelip buraya dayanınca manevi anlayışın güzel kokusu saçıldı, Allah’ın Tekliği güneşi beyan semasının ufkundan parladı. Ne mutlu nidanın yüceler yücesi zirveye ve öteler ötesi uca çektiği kimseye! Ne mutlu ilkin ve sonun muradı olan Tanrı’nın muradını Benim yüce kalemimin cızırtısından sezene! Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) adımızla mührünü söktüğümüz şaraptan içmeyenler, Tanrı Birliği ışığıyla aydınlanmamış, yer ile göğün Rabbi ve ilkin ve sonun sahibi olan Tanrı’nın kitaplarında kastedileni anlamamış ve bundan dolayı her şeyi bilici ve her şeyden haberli olan Tanrı’nın kitabında Tanrı’ya ortak koşanlar arasına katılmış olur.

 

Ey muhterem sorucu! Kalemin yürümekten ve dilin söylemekten geri kaldığı günlerde göstermiş olduğun sabır takdire değer… Benden “Mutlak Yanılmazlık” denen Tanrı ayetini sormuş, üzerindeki örtüyü senin için kaldırmamı istemiş, sırrını, içeriğini, keyfiyetini, makam ve mertebesini, yücelik ve yüksekliğini sana açıklamamı dilemiştin. Tanrı’ya yemin olsun ki eğer ilim, şüphesizlik ve sağlam iman denizinin sedeflerinde saklı duran kesin kanıt incilerini dışarı dökecek ve manevi anlayış cennetindeki beyan köşklerinde gizli anlamların güzelliklerini açığa çıkaracak olursak muhakkak ki ulema her taraftan kıyameti koparır, Tanrı kullarını ilkte ve sonda Allah’a küfretmiş olan kurtların paralayıcı dişleri arasında görürsün. İşte bunun için, Tanrı’nın emriyle hikmete riayet ederek, dostlarımı Tanrı nimetini küfre değişip kendilerine uyan birçok kimsenin cehenneme gitmesine sebep olanlardan korumak üzere kalemimizi uzunca bir süre zapt ettik.

 

Ey gözünü Hakk’ın yüzüne çevirip bakan sorucu! Mele-i Ala’yı (Melekler Âlemi) yüce kelimesiyle cezp edene yemin olsun, melekût illerimdeki kuşların ve hikmet bahçelerimdeki kumruların, ancak mülk ve ceberut (cennet, Allah’a varmanın 3. basamağı) sultanı Tanrı’ya malum olan öyle ötüşleri ve ırlayışları vardır ki iğne ucu kadar açıklanacak olsa, zalimler muhakkak geçmişte söylenmeyeni söyler ve asırlar boyunca işlenmeyeni işlerler. Onlar, gerçekten, Tanrı’nın fazıl ve kesin kanıtını, Allah’ın hüccet (senet, vesika, delil) ve ayetlerini inkâr etmişlerdir. Onlar saptılar ve saptırdılar, fakat farkında değiller. Kuruntulara tapıyorlar lakin haberleri yok. Tanrı’yı bırakarak Tanrı diye bir takım zanlara sarılmışlar, ama bunu anlamıyorlar. Ulu denizi bir yana atarak ufak su birikintilerine koşuyorlar, fakat ne yaptıklarını bilmiyorlar. Onlar, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) Allah’a arka çevirerek kendi havalarına uyuyorlar.

 

Söyle; Tanrı’ya ant olsun, Rahman kudret ve saltanatla geldi. O’nun gelişi ile dinlerin temelleri titredi ve beyan bülbülü manevi anlayışın en yüksek dalı üzerinde tatlı tatlı öttü. Tanrı bilgisinde saklı ve Kitap’ta yazılı olan Kimse işte ortaya çıktı.

 

Söyle; Bugün Tur Mükellimi’nin (Dağda Konuşan) zuhur tahtına oturduğu ve insanların âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya kıyam ettikleri gündür. Bugün yer kendi haberlerini anlatıp hazinelerini ortaya döktü, denizlerdeki inciler kıyıya vurdu, Sidre ağacı meyvelerini verdi, güneş kendi ışığını ve ay kendi nurlarını saçtı, gök kendi yıldızlarını ve saat kendi alametlerini gözler önüne serdi, kıyamet kendi büyük gücünü, kalemler kendi eserlerini ve ruhlar kendi sırlarını açıkladı. Ne mutlu O’nu tanıyana ve O’na erene! Vay O’nu inkâr edene ve O’na arka çevirene! Tanrı’dan kullarını Hakk’a geri dönmeye muvaffak buyurmasını dile. O, gerçekten, tövbeleri kabul edendir, günahları bağışlayıcıdır, acıyıcıdır.

 

Ey En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) yönelip bağış ellerinden mühürlü şarabı içen! Bil ki, “ismet”in çeşitli anlam ve dereceleri vardır. Bu isim, bir açıdan, Tanrı’nın sürçmekten koruduğu kimseler için düşünülebilir ve yine Tanrı’nın suç ve günahtan, yüz çevirmekten, küfürden, Tanrı’ya ortak koşmaktan ve buna benzer şeylerden koruduğu kimselere de karşılık gelir; fakat “Mutlak İsmet” makamı yapılması ve yapılmaması emredilenlerden, hata ve unutkanlıktan arınmış olan Kimse’ye mahsustur. Bu sıfat ile donanmış olan bir Kimse öyle bir ışıktır ki onu karanlık takip etmez, öyle bir doğrudur ki hata onu etkilemez. O suya şarap, göğe yer, ışığa ateş derse hiç şüphesiz ki doğrudur ve herhangi birinin itiraz etmeye veya niçin ve nasıl demeye hakkı yoktur. Her kim itirazda bulunursa âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın kitabındaki Hakk’a arka çevirmiş olanlar arasına girer. “O yaptığından hesaba çekilmez ama onlar hesaba çekilirler.” (Enbiya Suresi; 23.ayet) O beraberinde “Dilediğini yapar” bayrağı, kudret ve istediği gibi seçme orduları olduğu halde, görünmeyen gökten gelmiştir. O’ndan başka herkes Tanrı kanunlarına ve hükümlerine yapışmakla mükelleftir; her kim Tanrı’nın koyduğu kanun ve hükümlerden kıl kadar ayrılırsa ameli hiç olur. Bak ve hatırla; Tanrı Elçisi Muhammed gelince “… o Evi ziyaret etmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.” (Ali İmran Suresi; 97.ayet) demişti. O’nun dediği şüphesiz doğrudur. Ve yine O, namaz, oruç ve âlemin Mevlası ve ümmetlerin mürebbisi olan Tanrı’nın kitabında yazılı diğer ahkâmı getirmişti. Tanrı’nın bu hükümlerine uymak herkese farz kılınmıştı. O’nu inkâr eden, Tanrı’ya, ayetlerine, elçilerine ve kitaplarına küfretmiş olurdu. Doğru için yanlış, küfür için iman hükmü vermiş olsaydı O’nun bu hükümleri şüphesiz doğru olurdu. Bu makam, dille anlatılamayacak, suç ve günahtan eser bulunmayan bir makamdır. Haccı herkes için zorunlu kılan kutlu ayete bak. Ondan sonra gelenlerin kitapta emredilen şekilde hareket etmeleri mecburidir. Tanrı’nın koymuş olduğu sınırlara ve usullere tecavüz etmek hiç kimsenin seçimi ve yetkisi dâhilinde değildir; tecavüz edenler ulu tahtın Rabbi olan Tanrı’nın kitabındaki günahkârlar arasına girmiş olurlar.

 

Ey gözlerini Emrin Ufkuna dikmiş olan kimse! Bil ki, Tanrı’nın iradesi insanların koyduğu sınırlar ile sınırlanmaz. Tanrı hiçbir zaman onların yolunda yürümez. Herkese düşen O’nun doğru yolunda yürümektir. O sağa sol veya güneye kuzey derse doğrudur, bunda şüphe yoktur. O, kendi işinde övülmüştür, emrine itaat edilendir. Hükmüne ortak, saltanatına yardımcı yoktur, istediğini yapar, dilediği gibi hükmeder. Ve sonra şunu da bil ki, O’ndan başka her şey O’nun katından sadır olan tek bir kelime ile yaratılmıştır. Onlar için, O’nun emir ve izni olmadıkça, ne bir hareket var, ne bir sükûn...

 

Ey sevgi ve dostluk göklerinde uçan! Ey varlık âleminin sahibi olan Rabbin yüzünden saçılan ışıklara bakan! Mutlak ismette kendisine bir ortak ve yardımcı almadığını herkesin iyice bilmesini dileyerek, Kendi ilminde saklı ve örtülü şeyi sana açtığından dolayı, Tanrı’ya şükret. O’dur emir ve hükümlerin doğuş yeri ve O’dur ilim ve manevi anlayışın kaynağı… O’ndan başkası memur ve mahkûm, O ise her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan hâkim ve amirdir. Zuhur ayetlerinin güzel kokularına kapılıp kıyamet gününün sahibi olan Rabbinin bağış ellerinden Kevser suyunu içerek kendinden geçince şöyle söyle;

 

“İlahi! İlahi! Hamdolsun Sana ki beni Kendine kavuşturdun, Kendi ufkuna kılavuzladın, yolunu gösterdin, delilini açıkladın; kulların arasındaki âlim ve fakihlerin çoğunun ve Katından herhangi bir beyan ve kanıt olmaksızın onlara uyanların arka çevirdiği bir sırada beni Kendine yönelenlerden eyledin. Fazıl senindir ey İsimlerin İlahı ve sena Sana mahsustur ey Semanın Yaratıcısı! Çünkü mühürlü şarabını kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) isminle bana içirdin ve beni Kendine yaklaştırıp beyanının kaynağını, ayetlerinin doğuş yerini, emir ve hükümlerinin temelini, hikmet ve lütuflarının çıkış yerini bana tanıttın. Ne mutlu o yere ki, adımlarınla müşerref ve ulu tahtına merkez olmuştur. Ne mutlu o yere ki, izzet, saltanat, kudret ve iktidar gömleğinin güzel kokuları oradan yayılmıştır! Ben gözü ancak Senin güzelliğini görmek için sever, kulağı ancak Senin sesini ve ayetlerini işitmek için isterim.

 

İlahi! İlahi! Gözleri yaratılışlarındaki gayeden, yüzleri Senin Ufkuna yönelmekten, büyük kapında durmaktan, tahtının önüne gelmekten, fazıl güneşinin nurlarının parıltıları karşısında eğilmekten mahrum buyurma. Rabbim! Ben bütün kalbim, ruhum, el ve ayaklarım, dış ve iç dilimle Senin birliğine, tekliğine, Senin Tanrı olup Senden başka bir Tanrı bulunmadığına şahadet eden bir kimseyim. Sen yaratıkları Seni tanısınlar ve dünyada seviyelerini yükseltip kitap ve levihlerinde indirdiğin şeyler vasıtasıyla ruhlarının ilerlemesi için Emrine hizmet etsinler diye yarattın. Fakat yazık ki Kendini açıklayıp ayetlerini indirince Sana arka çevirdiler, Sana ve kuvvet ve kudretinle izhar buyurduğun şeye küfrettiler; Sana eziyet etmeye, nurunu ve Sidre ateşini söndürmeye kalkıştılar; zulümlerini Senin kanını döküp hürmet perdesini yırtmak isteyecek kadar ileri götürdüler. İnayet ellerinde büyüyüp isyankâr kulların şerrinden koruduğun ve ayetlerini yazdırmak için karşında durdurduğun kimse de (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi) böyle yaptı. Eyvahlar olsun Senin günlerinde işlediği işlerden dolayı! O, ahdini ve misakını bozdu, ayetlerini inkâr etti, arka çevirmeye kalkıştı, melekût ehlini inletecek kötülükler yaptı. Ne zaman ki hayal kırıklığına uğrayıp hüsran kokusunu kokladı, o zaman haykırdı ve Allah’a yakın temiz yürekli kulları ve celal çadırının sakinlerini hayretlere düşürecek şeyler söyledi.

 

İlahi! Görüyorsun ki toprak üzerinde çırpınan balık gibiyim. Ey yardım için kendisine başvurulan ve ey kadın erkek bütün insanların dizginini elinde tutan Kimse! Bana yardım et. Bana merhamet bağışla. Suç ve günahlarımı düşününce beni ümitsizlik sarar. Ne zaman bağış denizini, cömertlik göğünü ve fazıl güneşini düşünürsem, o zaman, sağdan, soldan, yukarından, aşağıdan ümit kokusu alırım; sanki bütün eşya bana Senin rahmet yağmurlarını müjdeler.

 

Ey muhlislerin dayanağı ve Allah’a yaklaşmış olanların gayesi! İzzetine yemin olsun ki, lütuf ve ihsanların, fazıl ve inayetlerin bana cesaret verdi; yoksa varlığı tek bir kelimeyle varlık alanına çıkarmış olan bir Kimse’yi anmak benim gibi bir kaybolmuşun haddi mi? Nitelemelerle nitelenemez ve anışlarla anılamaz olduğu kesin kanıt ile sabit bulunan bir Kimse’yi nitelemeye kalkışmak benim gibi bir yokluğun işi mi? O, yaratıklarının idrakinden ve mukaddeslerin ve kullarının anlayışından arıdır.

 

İşte önünde bir ölü, cömertliğinle onu Kendi dirilik kâsenden mahrum etme. İşte tahtının karşısında bir hasta, onu şifa denizinden alıkoyma. Bilirim ki kuldan zuhura gelen şeyler onun kendi sınırlarıyla sınırlanmış olup Senin huzuruna hiçbir şekilde layık değildir, bununla beraber, beni her bir halde Seni anmak, Seni övmek ve Emrine hizmette bulunmak için desteklemeni Senden dilerim. İzzet ve azametine yemin olsun, övgün olmasa dilim ne işime yarar? Hizmetin olmasa varlığımın bana ne faydası var? Ben gözü ancak Senin Yüce Ufkundan parlayan ışığı görmek için sever, kulağı ancak Senin tatlı sesini işitmek için isterim.

 

Ah! Ah! Bilmiyorum, ey Tanrım, ey dayanağım, ey ümidim, acaba benim için gözüme ışık, göğsüme genişlik ve yüreğime ferahlık verecek şeyi mi takdir buyurdun, yoksa ey Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sahibi ve Ümmetlerin Sultanı, bozulmaz yazgın beni Arş’ın önüne gelmekten uzak mı tuttu?

 

İzzetine, saltanatına, azamet ve iktidarına yemin olsun ki uzaklığın karanlığı beni öldürdü, nerede yakınlık aydınlığın, ey ariflerin İsteği? Ayrılığın ezici gücü beni helak etti, nerede kavuşma ışığın, ey muhlislerin Sevgilisi?

 

İlahi! Hakkını inkâr edip misakını bozan ve ayetlerinle mücadele edenlerin Senin yolunda bana neler ettiğini ve görünen nimetine, inen sözüne, tamamlanan deliline küfretmiş olanların elinden neler çektiğimi görüyorsun.

 

Rabbim! Dilim, yüreğim, canım, dışım ve içim, Senin birliğine, tekliğine, gücüne, kudretine, ululuğuna, saltanatına, izzetine, yüceliğine, istediği gibi davranabilen olduğuna ve Senin Tanrı olup Senden başka Tanrı bulunmadığına şahadet etmektedir. Şimdiye kadar tüm gözlerden ve anlayışlardan nihan olan bir hazineydin, bundan sonra da ezellerin ezelinde nasıldıysan yine öyle olacaksın. Dünyanın gücü Seni zayıflatmaz, milletlerin kudreti Seni korkutmaz. Bilgi kapısını, kullarına, vahyinin kaynağını, ayetlerinin doğuş yerini, zuhurunun semasını ve cemalinin güneşini tanımaları için açtın. Kendi Zuhurunu kitaplarında, sayfalarında ve mukaddes yazılarında bütün yeryüzü sakinlerine söz verdin, yüzündeki celal perdelerini kaldıracağını onlara vaat ettin, nasıl ki bunu Hicaz ufkundan Emir güneşinin doğmasına ve insanlar arasında hakikat nurunun parlamasına vasıta kıldığın Habip’ine (Hz. Muhammed; Allah’ın Sevgilisi) ‘Bir gün ki insanlar âlemlerin Rabbi önünde kıyama geçerler.” (Mutaffifin Suresi; 6.ayet) sözün ve ondan önce Sina Dağı’nda kendisiyle konuştuğun Kimse’ye (Hz. Musa) ‘… toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat’ (İbrahim Suresi; 5.ayet) müjdesi ile haber vermişsen evvel ve ahir Ruh’a (Hz. İsa), nebilere ve elçilerine de aynı şekilde haber verdin.

Senin bu Ulu Zikir ve Büyük Haber hakkında indirdiklerin En Yüce Kalem’in hazinelerinden çıkıp görünecek olsa, Kendi gücünle kurtardıkların ve Kendi fazıl ve kereminle korudukların hariç olmak üzere, ilim ve manevi anlayış illerinin tüm sakinleri yıldırım çarpmışa döner. Ben şahadet ederim ki, nebilerine ve temiz yürekli kullarına müjdelediğin Kimse’yi meydana çıkardın. O gerçekten izzet ve iktidar ufkundan ayet bayrakları ve beyan sancakları ile çıkıp gelerek kuvvet ve kudretinle herkesin gözü önüne dikildi ve herkesi En Yüce Zirve’ye ve En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) davet etti; öyle ki ne ulemanın zulmü ne askerlerin gücü O’na mani oldu. O, büyük bir sebat ve istikametle ayağa kalktı ve yüksek sesle “Gerçek söylüyorum, O Büyük Bağışlayıcı bulutlara binmiş olarak geldi. Ey yeryüzü sakinleri! Ak bir yüz ve aydın bir yürekle O’nu karşılayınız” diye seslendi. Ne mutlu Seni yüz yüze görene! Ne saadet Senin bağış ellerinden kavuşma şarabını içip ayetlerinden yayılan güzel kokuyu koklayana! Ne mutlu Senin fezanda uçup beyanınla cezp olana! Ne mutlu Senin tatlı sözlerinle büyülenerek En Yüce Cennet’e, Ulu Tahtının önünde bulunan o mükaşefe (hakikat ehline Allah’ın sırlarının görünmesi) ve müşahede (Allah âlemini görme) makamına girene!

 

Rabbim! Beni başkasından kes, öyle bir kes ki, ancak Senin iradenle kımıldar, ancak Senin isteğinle söz söyler ve ancak Seni anıp öven sesleri işitir olayım. Bunu Senden zuhuruna ufuk kıldığın mutlak ismetin yüzü hürmetine, yaratıkları yaratmakta ve Emrini açıklamakta vasıta ittihaz buyurduğun yüceler yücesi kelimen yüzü hürmetine ve isimleri inletip arifleri korkudan titreten bu ismin yüzü hürmetine dilerim.

 

Hamdolsun Sana ey İlahım ve şükürler olsun Sana ey Ümidim ki, bana doğru yolunu açık açık bildirdin ve Büyük Haberini açıkladın; kulların çoğu ve yaratıkların Sana arka çevirdiği bir sırada beni Vahiy ve Emir kaynağına yönelttin. Beni sevginde sabit, Kitabında benim için takdir buyurduğuna razı, Senin ve dostlarının hizmetine azimli kıl. Bunu Senden, ey ölümsüzlük illerinin Padişahı, En Yüce Kalem’in cızırtısı, Yeşil Ağaç’ta alazlanıp dile gelen ateş ve Baha ehline tahsis ettiğin gemi yüzü hürmetine dilerim. Ve sonra, ya İlahi, kullarını Emrini yükseltecek şeylerde ve kitabında indirdiğin amellerinde destekle. Sen dilediğin şeye muktedir ve müheyminsin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), bütün şeyleri Kendi avucunda tutansın. Senden başka güçlü, bilici ve hikmetli bir Tanrı yoktur.”

 

Ey Celil! Denizi ve dalgaları, güneşi ve pırıltıları, göğü ve yıldızları, sedefleri ve incileri Sana gösterdik. Bu büyük fazıldan ve âlemi saran keremden dolayı Tanrı’ya şükret.

 

Ey yüzünü Yüzün nurlarına çevirmiş olan! Türlü kuruntular yeryüzü sakinlerini sarmış, onları şüphesizlik ufkuna, parıltılarına, görünüşlerine ve ışıklarına bakmaktan geri tutmuştur. Çeşitli zanlar onları Kayyum’dan (kudretin kaynağı / baki, ezeli) menetmiştir. Arzularına göre söz söylerler fakat böyle yaptıklarının farkında değiller.

 

Kimisi diyor; “Ayetler indirildi mi?” De; Göklerin Rabbine yemin olsun, evet… Kimisi soruyor; “Saat geldi mi?” Delilleri ortaya koyana ant olsun, geçti bile... Gerçek söylüyorum; Hakka (Kaçınılmaz olan şey) geldi ve Hak, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtla göründü. Büyüleyici kadar güzel olan göründü ve insanlar korku ve ıstıraba düştü. Zelzeleler oldu ve milletler muktedir ve kudretli olan Tanrı’nın heybetinden inledi. Söyle; Sahha (sersemletici boru) çalındı ve bu Gün, tek ve dilediği gibi davranan Tanrı’nındır.

 

“Kıyamet tamam oldu mu?” Cevap ver; Rabler Rabbine ant olsun, evet… “Kıyamet koptu mu?” Evet, hem de Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) kendi ayetlerinin melekûtu ile geldi... “Halkı yerlere serilmiş görüyor musun?” Yüceler yücesi Rabbime ant olsun, evet… “Sökülmemiş ağaç kütükleri sökülüp atıldı mı?” Sıfatların sahibine ant olsun, dağlar bile ufalıp dağıldı… Dedi; “Cennet ve cehennem nerede?” De; Birincisi Benim mülakatım ve ikincisi senin nefsin, ey Tanrı’ya ortak koşan şüpheci… Dedi; “Teraziyi görmüyoruz” De; Rahman olan Rabbime yemin olsun, evet, onu görür gözü olanlardan başkası görmez… “Yıldızlar düştü mü?” Evet, Kayyum (kudretin kaynağı / baki ezeli) Sır Diyarı’ndayken (Edirne)… İbret alınız ey göz sahipleri… Kudret Elimizi azamet ve iktidar koynundan çıkardığımızda bütün işaretler ortaya çıktı. Vaat edilen zaman geldiğinde, Tellal (Nida Eden) sesini yükseltti ve Sina’nın ihtişamını tanımış olanlar, tereddüt çölünde yaratık âleminin Rabbi olan Rabbinin korkunç ihtişamı önünde düşüp bayıldılar. Nakur (boru) soruyor; “Sur çalındı mı?” Söyle; Zuhurun Sultanı’na yemin olsun, evet, Kendi Rahman isminin tahtına oturduğu zaman… Bütün aydınlıkların kaynağı olan Rabbi’nin rahmet sabahı tüm karanlıkları dağıttı. Rahman’ın rüzgârı esti ve ruhlar beden kabirlerinde kımıldadı. İşte Aziz ve Mennan (ihsanı bol) olan Tanrı’nın katından böyle olması takdir buyuruldu. Gaflet döşeğinde yatanlar soruyor; “Gök ne zaman yarıldı?” Sizler, gaflet ve sapkınlık kabirlerinde yatarken… Gafillerden biri gözlerini ovuşturuyor ve sağına soluna bakıyor. Ona söyle; Senin gözlerin görmeden kaldı. Bugün senin için sığınacak bir yer yok… Onlardan birisi soruyor; “Halk mahşerde toplandı mı?” Cevap ver; Rabbime ant olsun, evet. Sen boş inanç yatağında yatarken… Birisi diyor; “Kitap fıtrat kuvvetiyle indi mi?” Ona de; Gerçek imanın kendisi hayret içinde. Korkunuz ey anlayış sahipleri… Birisi diyor; “Ben başkalarıyla birlikte kör olarak mı bir araya getirildim?” Ona de; Bulutlara binene ant olsun, evet… Cennet mana gülleriyle süslendi ve cehennem günahkârların ateşiyle alevlendi. Misak Günü gelince, nur Zuhur Ufkundan parladı ve ufukları aydınlattı. Şüphede kalanlar zarar ettiler ve ikanın (sağlam biliş) doğuş yönüne yakinlik (şüphesizlik/sağlam iman) ışığı ile yönelenler kazandılar.

 

Ey yüzünü Zuhur’un Ufkuna çevirip bakan! Ne mutlu sana ki ruhlara kanat veren şu levih senin için indirildi. Onu ezberle, sık sık oku. Hayatıma yemin olsun, bu levih Rabbinin rahmet kapısıdır. Ne mutlu onu sabah akşam okuyana! İlmin dağını sarsıp ayakları sürçtüren bu Emir’de senin zikrini işittik. Baha (güzellik / nur, parlaklık, izzet) Aziz ve Vahhâb’a (bağışı sınırsız olan) yönelmiş olan Baha ehline (Bahaîler) olsun! Levih bitti ise de söz bitmedi. Sabırlı ol, Rabbin çok sabırlıdır.

 

Tanrı Kendi kudret ve saltanatı ile gelince yalancı dillerin söylediklerini öğrenesin diye Biz bu ayetleri bir müddet önce Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) girdiğimizde indirmiş ve sana göndermiştik. Zan yapısı sarsıldı, kuruntu göğü yarıldı; millet ise hala şek ve şüphe içerisinde münakaşada. Tanrı’nın iktidar ufkundan bütün bir ayet dünyası ile gelen hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarını inkâr ettiler. Kendilerine buyrulanı bırakıp Kitap’ta yasak edilmiş olanı aldılar. İlahlarını bir yana atarak kendi havalarına uydular. Onlar gerçekten gaflet ve sapıklık içerisindedirler. Ayetleri okur ve okuduklarını inkâr ederler, beyanları görür ve gördüklerine arka çevirirler. Onlar, gerçekten, şaşılacak derecede bir şüpheye saplanmışlardır.

 

Biz kendi dostlarımıza Tanrı korkusunu tavsiye ettik. Tanrı korkusu bütün güzel amellerin ve huyların doğuş noktasıdır. Tanrı korkusu, Baha şehrinde adalet ordusudur. Onun nurlu bayrağı altına gelip ona sımsıkı yapışana ne mutlu! Böyle bir kimse, Kayyum’ül Esma (Hz.Bab’ın bir eseri) kitabında sözü geçen Kızıl Gemi’nin yolcularındandır.

 

Ey Tanrı’nın kulları! Vücutlarınızı güvenilirlik ve dindarlık kaftanı ile donatınız. Rabbinize amel ve ahlak askerleriyle yardım ediniz. Biz sizi kitaplarımızda, sayfalarımızda, levihlerimizde ve diğer mukaddes yazılarımızda fesat ve mücadeleden menettik. Bu yasağın amacı sizin yükselmeniz ve yücelmenizdir, buna gök ve yıldızları, güneş ve parıltıları, ağaçlar ve yaprakları, deniz ve dalgaları, yer ve hazineleri şahadet ederler. Dostlarını bu kıymet biçilmez ve hayranlık verici kutlu makamda kendilerine yaraşır şeyler için desteklemesini Tanrı’dan dileriz. Ve yine, çevremizde bulunanların En Yüce Kalem’den sadır olan şeyleri uygulamayı başarmalarını da Kendinden dileriz.

 

Ey Celil! Güzelliğim ve inayetim senin üzerine olsun! Biz kullara dinen uygun olanı emrettik, onlar ise Benim kalbimi ve kalemimi inletecek işler yaptılar. İrade göğü ve melekûtumdan ineni işit. Benim mahzunluğum mahpusluğumdan veya düşmanlarımın edip eylediklerinden dolayı değil, hayır, Benim mahzunluğum Bana mensubiyet iddiasında bulundukları halde Beni inletip ağlatacak kötü işleri eyleyenler yüzündendir. Biz onları başka başka levihlerde her türlü öğütle öğütledik. Tanrı’dan onlara Kendi yardımını ihsan buyurmasını, Kendine yaklaştırmasını, kalplerine güven, ruhlarına huzur verecek şeylerle onları desteklemesini ve Kendi günlerine yaraşmayan şeylerden onları uzak tutmasını dileriz. Söyle; Ey yurdumdaki dostlarım! Size Tanrı hatırı için öğüt verenin öğütlerini dinleyiniz. O sizi yarattı, sizi yükseltecek ve size yarayacak şeyleri açıkladı, size Kendi doğru yolunu ve Büyük Haberi’ni öğretti.

 

Ey Celil! İnsanlara Tanrı korkusunu tavsiye et. Tanrı askerlerinin, güzel huylar ve iyi ameller ordusunun başkumandanı odur. Milletler bütün geçmiş asırlar boyunca onun eliyle fethedilmiş, zafer bayrakları en yüksek tepelere onun vasıtasıyla dikilmiştir.

 

Senin ve Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın katında güvenilir olmanın ve güvenilir olanın makamının ne demek olduğunu sana bildiriyoruz. Günlerden bir gün Yeşil Adamıza gitmek üzere yola çıktık. Oraya varınca ırmakları akar, ağaçları sarmaş dolaş gördük. Güneşin ışıkları ağaçların aralarında oynaşıp duruyordu. Sağa dönüp baktık ve işte o latif, şerif, yüce ve kutlu noktada kalemin tanımlamaktan ve Yaratık Mevlasının tarif etmekten aciz olduğu şeyi gördük. Sonra dönüp sola baktık ve işte orada Firdevs-i Ala simalarından bir simayı bir nur direği üzerinde durur gördük. Nur direği üzerinde duran o Firdevs-i Ala siması yüksek sesle şöyle nida ediyordu; “Ey yerde ve gökte oturan topluluklar! Bakınız şu güzelliğime, şu nuruma, şu görünüşüme ve şu parlayışıma. Biricik Gerçek Tanrı’ya yemin olsun!  Ben Güvenilirliğin Kendisiyim, onun tecellisiyim ve cemaliyim. Bana yapışan, Benim makamımı tanıyan ve Eteğime tutunan herkesi ödüllendireceğim. Ben Baha ehlinin en büyük süsüyüm, yaratık âlemindeki herkese izzet kaftanıyım. Ben dünyanın refahının yüce aracı ve tüm yaratıkların güven ufkuyum.”

 

İnsanları Varlığı Var Eden’e yaklaştıracak şeyi senin için indirdik.

 

En Yüce Kalem, Celil güzel Mevlasının inayetini görüp şükredenlerden olsun diye, bu en güzel ve en açık dilden (Arapça) en letafetli (hoş, nazik, yumuşak) dile (Farsça) geçiyor. Ey gözlerini En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) çevirip bakan kimse! Nida yüksek, işitir kulak ise yok denecek kadar az... Ben mazlum, yılanın kursağında Tanrı dostlarını anıyorum. Bu günlerde başımıza Mele-i Ala’yı (Melekler Âlemi) sızlatıp inleten bir bela geldi. Dünyanın reva gördüğü zulümler ve ümmetlerin işlediği kötülükler Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’nı istediğini söylemekten ve dilemekten alıkoyamaz. Yıllardır perde arkasına çekilip gizlenmiş olanlar kin ve husumet kılıcını ellerine alarak gizlendikleri yerlerden ortaya fırlamışlar, dil ve kalemin anlatamayacağı fenalıklar yapmışlardır. İnsafı olanlar Benim bu Emrin en başlangıcından beri, büyük küçük, bilir bilmez, efendi köle, her sınıf halk önünde, açık açık herkesi yüksek sesle Doğru Yol’a çağırdığıma tanıklık ederler. Bütün bu sürede bu Mazlum’un kalemden ve kendisinden başka bir yardımcısı yoktu. Tanrı Emri’nin asıl amacından haberi olmayanlar O’na karşı ayaklandılar. Bu tür insanlar, Tanrı’nın kitap ve levihlerinde söz ettiği ve insanları etkilerine, yaygaralarına ve aldatmalarına karşı uyardığı uğursuzlardır.

 

Ne mutlu o kimselere ki, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’nın zikri karşısında bütün dünya sakinlerini hiçe sayarlar, onları yok bilip Tanrı’nın kopmaz kulpuna öyle bir yapışırlar da ne şüpheler, ne işaretler, ne kılıçlar ve ne de toplar onları çekip ayırabilir ve ne de mahrumiyete uğratabilir. Ne mutlu Rasihlere (sağlam, dayanıklı, derinleşmiş), ne saadet sabitlere!

 

En Yüce Kalem bu husustaki dileğini göz önünde tutarak mutlak ismetin makam ve mertebelerini sana açıkladı. Maksat, Nebilerin Hatemi’nin (Hz. Muhammed), Kendisinden başkasının ruhu O’na feda, kendi makamında bir eşi, benzeri veya ortağı bulunmadığına herkesin iyiden iyiye kanaat getirmesidir. Evliya, Tanrı’nın salâvatı üzerlerine olsun, O’nun sözü ile yaratılmıştır. Onlar, O’ndan sonra, insanların en bilgilisi ve üstünü olup, kulluğun en son kertesinde dururlar. Tanrı zatının eş ve benzerlikten mukaddesliği ve varlığının ortak ve benzerden arınmışlığı O’nun ile sabit ve zahir olur. Gerçek tevhid (Allah’ın tekliğine inanma) ve manevi tefrit (saygı gösterme, ululama) makamı işte budur. Bundan önceki ümmet bu makamı hakkıyla idrak edip tanımaktan mahrum kalmıştır. Nokta Hazretleri (Hz.Bab), Kendisinden başkasının ruhu O’na kurban, “Hatem Hazretleri velayet sözünü ağızlarına almamış olsaydı velilik yaratılmazdı.” buyurmuştur. Bundan önceki ümmet Tanrı’ya ortak koşanlardan oldukları halde kendilerini Tanrı’nın birliğine inananlardan sayar, insanların en cahili oldukları halde kendilerini en âlim bilirlerdi. Bu gafillere ceza olarak, Ceza Günü’nde, onların akideleri, rütbe ve makamları her görücü göz sahibine ve işlerin iç yüzüne vakıf olanların hepsine ayan beyan malum olmuştur. Bu Zuhur’un mensuplarını bundan öncekilerin sanı ve kuruntularına saplanmaktan korumasını, onları gerçek tevhid güneşinin parıltılarından uzak tutmamasını Hak’tan dile.

 

Ey Celil! Bu dünyanın zulmüne uğramış bulunan Kimse buyuruyor; Adalet ayı örtüye bürünmüş, insaf güneşi bulut arkasına çekilmiş, bekçi ve koruyucunun yerine hırsız gelmiş oturmuş, eminin yerini hain almış. Geçen yıl bu şehre zalimin birisi gelerek idare dizginini ele aldı. O’ndan her an eziyet ve zarar geldi. Tanrı’ya ant olsun, bu zalim, varlığı feryada getiren işler işledi. Bununla beraber, bütün bir zulüm dünyası En Yüce Kalem’i hareketten geri tutamamış ve tutamaz. Halkın korunmasının ve güvenliğin sağlanmasının neye bağlı bulunduğunu, sırf bir fazıl ve rahmet eseri olarak, dünyada iktidar mevkisini işgal edenlere yazdık ki belki bu sayede halk zalimlerin şerrinden kurtulur. O, gerçekten koruyucudur, yardımcıdır, imdat eyleyicidir. Adalet Evi’nin üyeleri En Yüce Kalem’in semasının ufkundan sadır olan ve halkın terbiyesi, memleketlerin imarı, özel hayatın ve namusun korunması için gereken önlemlerin alınmasıyla ilgili esaslara gece gündüz özen göstermelidirler.

 

BİRİNCİ İŞRAK

Hikmet güneşi memleket idaresi semasının ufkundan yükselince şu yüce sözü söyledi; Servet, izzet ve kudret sahipleri dine saygıyı mümkün olan en iyi şekilde gözetmelidirler. Din dünya sakinlerini koruyup güvenlik içerisinde yaşatan parlak bir ışık ve sağlam bir kaledir, çünkü Tanrı’nın azameti karşısında duyulan korku insanlara iyi şeyler yapmayı ilham eder ve onları kötü şeyler yapmaktan uzak tutar. Dinin ışığı perdelenecek olursa karmaşa meydana gelir, adalet ve insaf nuru kararır, güven ve inanç güneşi aydınlık vermez olur. Her işe iyice vakıf olan Kimse bunun böyle olduğuna şahadet eder.

 

İKİNCİ İŞRAK

Büyük Barış’tır. Büyük barış, insanlığı koruyan vasıtaların başında gelir. Hükümdarlar insanlığı koruyup rahata kavuşturmakta baş sebep olan bu büyük vasıtaya elbirliğiyle sarılmalıdırlar. Tanrı kudret ve iktidarının kaynağı ve doğuş yerleri onlardır (hükümdarlardır). İnsanlığı rahata kavuşturacak şeylerin icrası için kendilerine destek olmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz. Bu konuda bundan önce daha geniş açıklama En Yüce Kalem’den nazil olmuştur. Ne mutlu ona göre davrananlara!

 

ÜÇÜNCÜ İŞRAK

Tanrı tarafından konulmuş sınırların tatbik ve icrasıdır. Bu sınırlara uyulması insanlığı yaşatan baş sebeptir. Tanrı’nın hikmet göğü iki ışıkla aydınlanır; meşveret ve şefkat, dünya düzeninin çadırı iki direğe dayanır; ceza ve ödül…

 

DÖRDÜNCÜ İŞRAK

Her davanın bir yardımcıya ihtiyacı vardır. Bu Zuhur’un muzaffer askerleri güzel davranışlar ve ahlaktır. Bu askerlerin başbuğu Allah korkusudur. Her şeye sahip ve her şeye hâkim olan O’dur.

 

BEŞİNCİ İŞRAK

Devlet memurlarının yakından kollanması ve görevlendirmelerin belli bir ölçü ve liyakate göre yapılmasıdır. Buna dikkat etmek, işin başında bulunan kimsenin ve her hükümdarın vazifesidir. Eminin yerini hain ve koruyucunun yerini soyguncu almamalıdır. Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) zaman zaman gelen memurlardan kimisi, Tanrı’ya şükürler, adalet süsü ile süslüydüler, kimisi ise, Allah korusun... Herkese hidayet buyurmasını biricik gerçek Tanrı’dan dileriz ki emanet ve dindarlık ağacının meyvelerinden mahrum ve adalet ve insaf güneşinin ışıklarından yasaklı kalmasınlar.

 

ALTINCI İŞRAK

İnsanlar arasında birlik ve ittifaktır. İttifak sayesindedir ki ümmetler Emir ışığıyla aydınlanmışlardır. Bunu sağlayacak vasıtaların en etkilisi ise insanların birbirlerinin yazılarını ve dillerini anlamalarıdır. Bundan önce de bazı levihlerimizde buyurmuş olduğumuz üzere, Adalet Evi eminleri ya mevcut dillerden birini veya yeni bir dili seçip aynı şekilde seçilecek bir yazı ile birlikte bütün dünya okullarında çocuklara öğretsinler, bu takdirde dünya tek bir vatan ve tek bir kıt’a haline gelir. Bilgi ağacının en güzel meyvesi “Hepiniz tek bir ağacın meyveleri ve tek bir dalın yapraklarısınız; iftihar, sadece kendi vatanını sevenin değil, âlemi sevenindir.” yüce sözüdür. Bu konuda, bundan önce, dünyanın bayındırlığına ve ümmetlerin birleşmesine sebep olacak şeyleri indirmişizdir. Ne mutlu erenlere ve buna göre hareket edenlere!

 

YEDİNCİ İŞRAK

En Yüce Kalem çocukların talim ve terbiyesine önem verilmesini herkese tavsiye eder. Bu münasebetle Sicn-i Azam’a (En Büyük Hapishane; Akka) gelişimizin ilk yıllarında Kitab-ı Akdes’te Tanrı iradesi semasından şu ayetler inmişti;

 

“Her babaya, oğluna ve kızına okuma yazma sanatını ve Kutsal Levih’te belirtilmiş olan her şeyi öğretmesi farz kılınmıştır. Kendisine emredileni yapmayan olursa ve eğer zenginse, Eminler, eğitimleri için gerekli olanı ondan almalıdırlar. Eğer zengin değilse, bu konu Adalet Evi’ne aittir. Gerçekten de, onu fakir ve muhtaçlar için sığınak kıldık. Oğlunu veya bir başkasının oğlunu yetiştiren bir kimse, oğullarımdan birini yetiştirmiş gibidir; dünyayı kaplayan Nurum, İnayetim ve Rahmetim onun üzerine olsun.”

 

SEKİZİNCİ İŞRAK

Şu anda Kalem-i Ebha ile yazılan bu paragraf, Kitab-ı Akdes’in bir bölümü sayılır. İlahi Adalet Evi’nin erlerine insanların ileriyle ilgilenmek görevi verilmiştir. Onlar, gerçekten de Allah’ın kulları arasında O’nun Eminleri ve O’nun ülkelerinde yetki kaynaklarıdır.

 

Ey Allah’ın hizbi! Dünyanın eğitmeni adalettir. Çünkü adalet, mükâfat ve ceza sütunları üzerinde durur. Bu iki sütun, insanlığın hayat kaynağıdır. Her günün yeni bir sorunu ve her sorun için uygun bir çözüm olduğu için işler Adalet Evi’ne sorulmalıdır ki, onlar da zamanın ihtiyaç ve koşullarına göre hareket etsinler. Allah’ın Emrine hizmet için, O’nun hatırına kalkanlar görünmeyen Melekût’tan ilahi ilham alırlar. Herkesin onlara itaat etmesi gerekir. Devlet’in tüm işleri Adalet Evi’nden sorulmalı, fakat ibadet Allah’ın Kitabı’nda nazil ettiğine uygun olarak yapılmalıdır.

 

Ey Baha ehli! Sizler, Allah’ın sevgisinin doğduğu yerler ve inayetinin kaynaklarısınız. Dillerinizi bir kimseye küfretmekle ve hakaret etmekle kirletmeyiniz. Gözünüzü de yakışıksız şeylerden koruyunuz. Sizde olanı gösteriniz. Eğer olumlu karşılanırsa, amacınıza ulaşılmış olunur; aksi halde itiraz etmek boşunadır. Onu kendi haline bırakınız ve Koruyucu ve Kendi Kendine Var Olan Rabbe dönünüz. Bırakın fesat ve kavgayı, üzüntüye bile neden olmayınız. Allah’ın sevecen rahmet ağacının gölgesinde gerçek eğitim almanızı ve Allah’ın arzu ettiğine uygun davranacağınızı umut etmekteyiz. Hepiniz bir ağacın yaprakları ve bir denizin damlalarısınız.

 

DOKUZUNCU İŞRAK

Tanrı dini ve Tanrı yolu, Kıdem Sultanı’nın irade semasından, sadece yeryüzü sakinlerinin birlik ve ittifakını sağlamak için inmiş ve meydana çıkmıştır. Onu anlaşmazlık ve bozuşma sebebi yapmayınız. Birlik güneşinin doğup âlemi aydınlatması, her şeyden önce, Tanrı dini ve şeriatı ile mümkündür. Dünyanın gelişmesi, toplumların eğitimi, insanların güvenliği ve yeryüzünde rahatlığın kurulup kökleşmesi Tanrı usul ve ahkâmına bağlıdır. Bu büyük bağışın asıl sebebi odur. O, dirilik kadehini sunar, ölümsüzlük bağışlar, ebedi nimet saçar. İktidar dizginini elde bulunduranlar, bilhassa da Tanrı’nın Adalet Evi’nin üyeleri, bu esası koruyup en yüksek mertebede tutmak için elden gelen gayreti göstermelidirler. Onlar, aynı zamanda, elleri altında bulunan halkın durumunu yakından araştırmak ve her bir hizbin edip eylediklerini öğrenmek ile de yükümlüdürler. Anlaşmazlıkların ortadan kalkıp dünya ufuklarının ittifak ışığı ile aydınlanabilmesi için, Tanrı kudretini temsil edenlerden, yani padişahlar ve reislerden,  gayret göstermelerini isteriz. Herkes En Yüce Kalem’den sadır olan şeylere yapışıp ona göre hareket etmekle yükümlüdür. Biricik gerçek Tanrı şahit ve kâinatın bütün zerreleri tanıktır ki, insanlığı yüceltecekerkse Ka , ilerletecek, yetiştirecek, koruyacak ve olgunlaştıracak şeyleri bildirdik; kitaplarımızda ve levihlerimizde En Yüce Kalem’le indirdik. Kullarına yardımcı olmasını Hak’tan dileriz. Ben mazlumun herkesten istediği, adalet ve insaftır; sadece işitmekle yetinilmemeli, Ben mazlumdan zuhura gelen şeyler hakkında düşünülmelidir. Rahmani melekût semasının ufkundan parlayan beyan güneşine yemin olsun ki ortada bir açıklayıcı veya söyleyici olsaydı Ben Kendimi hiçbir zaman kulların yaygaralarına, alaylarına ve iftiralarına maruz bırakmazdım. Irak’a gelişimiz sırasında Tanrı Emri sönmüş ve vahyin güzel kokuları kesilmiş bulunuyordu. Çokları bitkin, solgun, hatta ölü gibiydi. Onun için boruya ikinci defa üflendi, “Sur’a bir defa daha üfledik.” mübarek sözü azamet lisanından sadır oldu. Dünyayı vahiy ve ilhamın hoş kokularıyla dirilttik. Şimdi korkularından perde arkasına gizlenmiş olanlar Bana saldırmak maksadıyla meydana çıkmışlardır. Onlar, bu en büyük nimetin ilerlemesini engelleyip inkâr vadisine sapmışlardır. Ey insaf erbabı! Eğer bu dava inkâr edilirse dünyada ispatı mümkün veya doğruluğu kabule değer hangi dava var? Arka çeviriciler bu zuhurun ayetlerini toplamaya teşebbüs etmişler, kimde buldularsa, yüzlerine gülerek, ellerinden almışlardır. Bu yön çeviriciler, hangi mezhebin üyesinin yanındaysalar o mezhebe mensup gibi davranmaktadırlar. Söyle; Ölünüz hıncınızdan, işte O, hiçbir göz ve kulak ve dirayet ve adalet ve insaf sahibi olanın inkâr edemeyeceği bir dava ile gelmiştir. Bunun böyle olduğuna şu nurlu anda Kıdem Kalemi tanıklık eder.

 

Ey Celil! Selam sana! Tanrı’nın dostlarına iyi ameller işlemelerini tavsiye ederiz. İnşallah O’nun Vahiy göğünden gönderilen şeylere sıkıca sarılır ve yardım görürler. Bu ilahi beyandan yükselen faydalar O’nun hükümlerine itaat edenlere nasip olur. Onları O’nun katında hoşa giden ve kabul gören amellere mümkün kılması, bu ciddi Emir’de adaletli ve insaflı davranmalarına izin vermesi ve O’nun Kutsal Yazılarını öğrenip adımlarını O’nun doğru yoluna kılavuzlamasını Tanrı’dan dileriz.

 

Hazreti Mübeşşir (Hz.Bab), Kendisinden başkasının canı O’na feda, bazı kurallar koymuş, fakat bunlar Tanrı’nın İzhar Edeceği Kimse’nin onayına bırakılmıştı. Ben mazlum bunlardan bazılarını Kitab-ı Akdes’te başka ibareler ile olduğu gibi bıraktım, bir kısmına ise değinmedim. Emir O’nun elindedir, istediğini yapar ve dilediği gibi hükmeder. O aziz ve hamiddir. En Yüce Kalem’den sadır olan hükümlerin bir kısmı ise tamamen yenidir. Ne mutlu erenlere ve ne mutlu buna göre davrananlara! Tanrı kulları çalışmalı, durmadan çalışmalı ki, milletlerin yüreklerinde için için yanan kin ve husumet ateşi sönsün; sönsün de varlık ağaçları göz görmedik meyvelerle donansın. O, gerçekten, şefkatli ve keremli öğütçüdür. Ey Bahaîler! Bağış göğünün ufkundan parlayan Nur, sizlerin, her sabit ve müstakim (doğru, temiz, namuslu) olanın ve her rüsûh (derinlik, incelik) ve ilim sahibinin üzerine olsun!

 

Altın ve gümüşün sağladığı menfaat ve kazanç hakkında sormuştun. Bundan birkaç yıl önce Tanrı’nın ismi Zeynel Mukarrebin adına, Ebha’nın bahası (güzellik / nur, parlaklık, izzet) O’nun üzerine olsun, Rahman’ın melekûtundan şu beyanat zahir olmuştu;

 

“İnsanların çoğu buna muhtaç görünüyorlar, çünkü ortada bir kazanç olmaz ise, işler geri kalır. Kendi soydaşına, yurttaşına veya kardeşine sevgi, saygı ve koruma duygusuyla faizsiz borç para verecek kimseye az rastlanır. Onun için, insanlara fazlımızın bir eseri olmak üzere, faizi de halk arasında kullanılabilecek diğer muameleler arasına aldık; yani borç para faizi, bu açık hükmün irade semasından nazil olduğu andan itibaren, helaldir, iyidir, temizdir. Bu inayete karşılık olarak, yeryüzü sakinlerinin büyük bir sevinç ve ferahlık içerisinde Âlemlerin Sevgilisi’ni hatırlayacakları ümit edilir. O, gerçekten, dilediği gibi hükmeder. O, faizi bundan önce haram kılmış olduğu gibi şimdi de helal kılmıştır. Emir melekûtu O’nun avucu içindedir; yapar ve emreder, O emir vericidir, her şeyi bilendir.

 

Ey Zeynel Mukarrebin! Bu açık fazlından dolayı Rabbine şükürler sun. İran ulemasının çoğu yüz bin hile ve oyuna başvurarak faiz parasını şer’i bir kulp takarak yemekle meşgul bulunuyorlardı. Onlar, farkına bile varmadan, Tanrı’nın emir ve hükümleri ile oynamaktadırlar. Fakat bu işte ölçü ve insaf gözetilmelidir. En Yüce Kalem, Tanrı’nın bir hikmetine uyarak, kulları rahatlatmak için, herhangi bir sınır koymaktan geri durmuştur. Tanrı dostlarına adalet ve insaf çerçevesinde davranmalarını, dostların merhametini ve birbirlerine karşı şefkatini gösterecek şekilde hareket etmelerini tavsiye ederiz. İnşallah herkes Hakk’ın dilinden cari olan şeylere göre davranmayı başarır. Söylenen şekilde hareket edilecek olursa elbette Yüce Allah kendi fazlının semasından iki katını ihsan eder. O, gerçekten, fazıl sahibidir, günahları bağışlayıcıdır, rahmetle vasıflanmıştır. Yüceler Yücesi Ulu Tanrı’ya övgü olsun!”

 

Fakat bu işlerin tatbik ve icrası, zamanın ve hikmetin gereğine göre olabilmesi için, Adalet Evi üyelerine havale edilmiştir. Bir kere daha herkese, adalet, insaf, muhabbet ve gönül hoşluğu ile davranmasını tavsiye ederiz. Bu gibiler, gerçekten, Baha’nın mensupları ve Kızıl Gemi’nin yolcularıdır. İsimlerin Mevlası ve göklerin yaratıcısı olan Tanrı’nın selamı onlara olsun!

 

BEŞARET (MÜJDELER) LEVİHİ

 

Bu, Ebha’nın Akka Zindanı’nda

En Yüce Ufuk’tan (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) yükselen nidasıdır!

 

O’dur açıklayıcı, bilici ve haberli! Nidanın ve Yüce Kelime’nin yükselmesinden maksat, kulakların beyan kevserinin (cennet suyu) sularıyla yalan rivayetlerden arınarak, gökleri ve isimleri Yaratmış Olan’ın bilgi hazinesinden çıkan iyi ve kutlu sözü işitme becerisini kazanmalarıdır. Buna biricik gerçek Tanrı tanık ve O’nun isim ve sıfatlarını yansıtanlar vakıftır. Ne mutlu insaflılara!

 

BİRİNCİ BEŞARET

Bu Ulu Zuhur’da Ana Kitap’tan bütün yeryüzü sakinlerine inayet buyrulan ilk müjde cihat hükmünün Kitap’tan silinmesidir. Şükürler olsun o büyük fazıl sahibi cömert Tanrı’ya ki O’nun vasıtasıyla ilahi fazıl kapısı göklerde ve yerlerde bulunan herkese açıldı.

 

İKİNCİ BEŞARET

Milletlerin birlikte yaşayıp iyi geçinmelerine izin verilmiştir. Ey kavim! Bütün dinlerle dostça muaşerette bulununuz. Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’nın emir semasının ufkundan izin ve irade güneşi işte bu şekilde parladı.

 

ÜÇÜNCÜ BEŞARET

Çeşitli dillerin öğrenilmesidir. Bu hüküm En Yüce Kalem’den daha önce de sadır olmuştur. Krallar, Tanrı onların yardımcısı olsun veya dünyada idare ve iktidar dizginini ellerinde tutan devletliler bir araya gelerek aralarında meşveret etsinler ve dünya dili olmak üzere ya mevcut dillerden birisini seçsinler veya yeni bir dil icat etsinler; bu dili bütün dünya okullarında çocuklara öğretsinler. Yazı meselesinde de aynı şekilde davransınlar. Bu takdirde dünya tek bir kıt’a halini alır. Ne mutlu nidayı işitip Ulu Arş’ın Rabbi’nin katından sadır olan bu buyruğu yerine getirene!

 

DÖRDÜNCÜ BEŞARET

Bu mazlum taifeyi (Bahaîler) koruyup yardımına koşacak her hükümdara, yarış edercesine, muhabbet ve hizmette bulunmak, herkes için bir farzdır. Ne mutlu buna göre davrananlara!

 

BEŞİNCİ BEŞARET

Bahaîler, topraklarında yaşadıkları her devlete karşı güvenilirlik, sadakat ve samimiyet göstermelidirler. Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucu’nun katından inen işte budur. Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan) Padişahı’nın irade semasından inen bu Ulu Emir’e yardımda bulunmak bütün yeryüzü sakinleri için bir zorunluluktur; ola ki, bazı milletlerin yüreklerinde yanan düşmanlık ateşi İlahi hikmet ve Rabbani (İlahi, Tanrısal) öğüt suyu ile söner de dünyanın ufukları birlik ışığı ile aydınlanır. Ümit olunur ki, biricik gerçek Tanrı’nın kudretini temsil edenlerin çabalarıyla silah salaha (barış, dine olan bağlılık) dönüşür, fesat ve kavga insanlar arasından kalkar.

 

ALTINCI BEŞARET

Detayı bundan önce En Yüce Kalem’den nazil olan Küçük Barış’tır. Ne mutlu ona sarılıp bilici ve hikmetli Tanrı’nın katından sadır olan buyruğa göre davrananlara!

 

YEDİNCİ BEŞARET

Kılık kıyafet insanların kendi seçimine bırakılmıştır; fakat ey kavim, cahillere alay mevzusu olmaktan sakınınız.

 

SEKİZİNCİ BEŞARET

Tanrı’nın bahası (güzellik / nur, parıltı, izzet) ve selamı üzerine olsun, Ruh Hazretleri’nin (Hz. İsa) milletine mensup rahip ve keşişlerin davranışları Tanrı katında anılmıştır; fakat bugün artık inzivayı bırakıp halka karışmaları, gerek kendilerine gerek başkalarına faydası dokunacak şeyler ile meşgul olmaları gerekir. Hepsine evlenme izni verdik. Evlensinler ki, onlardan görünen ve görünmeyen şeylerin ve Yüce Kürsi’nin (taht / Arş’ı Azam’ın altında bir düzlükte olan ve Levh-i Mahfuz’un bulunduğu yer / Allah’ın azametini, kudretini ve büyüklüğünü gösteren ve Arş’ın altında olduğu bildirilen, Allah’ın yarattığı en büyük varlıklardan biri) Rabbi olan Tanrı’yı anacak kimseler meydana gelsin.

 

DOKUZUNCU BEŞARET

Günah işlemiş olan bir kimse kendisini Allah’tan başka her şeyden çekilmiş ve azade gördüğü bir sırada Tanrı’dan af ve bağışlanma dilemelidir. Bir kimsenin başkalarının yanında kendi suç ve günahından bahsetmesi (Hıristiyanlıktaki günah çıkarma âdeti) caiz değildir, çünkü böyle bir itiraf o suç ve günahların Tanrı tarafından affına sebep olmaz. Bundan başka, halk önünde böyle bir ikrar ve itiraf zillet ve hakarete neden olur. Yüce Allah ise Kendi kullarının zilletini sevmez. O, şefkatlidir, keremlidir. Günahkâr, kendisi ile Tanrı arasında, rahmet denizinden rahmet ve kerem semasından bağışlanma dileyerek şöyle söylemelidir;

 

“İlahi! İlahi! Benim günahlarımı, babamın ve anamın günahlarını bağışla; bunu Senden, tatlı beyanınla cezp olmuş olarak yüce zirveye ve büyük şehadet meydanına koşan âşıkların kanı yüzü hürmetine, ilminde gizli sırların yüzü hürmetine, ihsan denizinde saklı incilerin yüzü hürmetine dilerim. Sen merhametliler merhametlisisin, Senden başka affedici ve kerem sahibi bir Tanrı yoktur.

 

Rabbim! Görüyorsun; suçun özü Senin ihsan denizine, zayıf Senin iktidar melekûtuna ve yoksul Senin zenginlik güneşine yöneldi. Rabbim! Onu, Kendi iyiliğine ve cömertliğine bakarak umduğundan mahrum buyurma, onu günlerine özgü feyizlerinden alıkoyma, onu yerde ve gökte bulunanlara açtığın kapıdan kovma. Ah! Ah! Hatalarım beni mukaddes huzuruna yakın gelmekten men eyledi ve günahlarım beni celal çadırına yaklaşmaktan alıkoydu. Yapma dediğini yaptım, yap dediğini yapmadım. Beni Sana yaklaştıracak ve benimle bağışların arasında perde olan suçlardan temizleyecek şeyi fazıl ve ihsan kaleminden benim için yazmanı İsimlerin Sultanı yüzü hürmetine Senden dilerim. Sen muktedirsin, Sen feyyazsın. Senden başka izzet ve fazıl sahibi bir İlah yoktur.”

 

ONUNCU BEŞARET

Kitap imhası hükmünü kitaplardan ve levihlerden kaldırdık. Bu, Nebe-i Azim’i (Büyük Haber) gönderen Tanrı’nın katından bir inayettir.

 

ON BİRİNCİ BEŞARET

Her türlü ilim ve fen tahsili dinen uygundur. Kastedilen, faydalı ve insanları ilerletecek ilimlerdir. Emir ve hikmet sahibinin katından hüküm işte böyle sadır oldu.

 

ON İKİNCİ BEŞARET

Herkesin sanat, ticaret ve benzeri bir işle meşgul olması gerekir. Böyle bir iş ile uğraşıyor olmanız biricik gerçek Tanrı’ya ibadetten sayılır. Ey kavim! Tanrı’nın rahmet ve lütfünü düşünün, düşünün de sabah akşam O’na şükürler sunun. Vaktinizi avarelik ve tembellik ile öldürmeyin, kendinize ve başkalarına yararlı olacak şeylerle uğraşın. Ufkundan hikmet ve beyan güneşinin doğduğu bu levihte emir işte böyle sadır oldu. Tanrı katında insanların en kötüsü oturup başkalarından isteyendir. Maddi vasıtalara, bütün vasıtaların sağlayıcısı olan Tanrı’ya tevekkül ederek, sıkıca sarılın. Her kim bir sanat veya kazanç sağlayacak bir işle meşgul olursa böyle bir davranış Tanrı katında ibadetle aynı sayılır. Bu, ancak O’nun herkesi içine alan büyük fazlındandır.

 

ON ÜÇÜNCÜ BEŞARET

Milletin işleri Tanrı Adalet Evi’nin üyeleriyle ilgilidir. Onlardır Tanrı’nın kullar arasında eminleri ve onlardır Tanrı memleketlerinde Emrin sahipleri… Ey Tanrı’nın hizbi! Dünyanın eğiticisi adalettir; çünkü adalet ceza ve ödül denilen iki direğe dayanır. Bu iki direk insanlığın iki hayat kaynağıdır, çünkü her günün ve zamanın bir gereği vardır. İşte bu sebeptendir ki, işler Adalet Evi üyelerine bırakılmıştır; hal ve zaman neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar. Allah’ın hatırı için Emrin hizmetine kalkanlar, Tanrı’nın göze görünmeyen ilhamları ile esinlenirler; herkesin bu gibilere itaat etmesi gerekir. İdare işleri tamamıyla Adalet Evi’yle ilgilidir, ibadet ise Kitap’ta yazılı olduğu şekildedir.

 

Ey Bahaîler! Sizler muhabbet kaynakları ve Tanrı inayetinin doğuş yerlerisiniz. Dilinizi bir kimseye sövmek veya lanet etmekle kirletmeyiniz. Gözünüzü yaraşmaz şeylerden koruyunuz. Sizde olanı gösteriniz; kabul olundu ise ne ala, aksi takdirde ısrarcı ve saldırgan tavırlar batıldır; müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’a yönelerek onu kendi haline bırakınız. Kedere sebep olmayınız, nerede kaldı ki fesat ve kavga... Tanrı inayeti ağacının gölgesinde büyüyüp Tanrı iradesine göre davranacağınızı ümit ederiz. Hepiniz tek bir ağacın yaprakları ve tek bir denizin damlalarısınız.

 

ON DÖRDÜNCÜ BEŞARET

Ölüleri ziyaret maksadıyla yolculuk yapmaya lüzum yoktur, hali vakti yerinde olanlar bu gibi yolculukların masraflarını Adalet Evi’ne ödeyecek olurlarsa Tanrı katında daha hoş karşılanacak bir harekette bulunmuş olurlar. Ne mutlu böyle davrananlara!

 

ON BEŞİNCİ BEŞARET

Cumhuriyetin faydası dünyadaki bütün insanları içine alsa da saltanattaki şevket (büyüklük, heybet) de Tanrı’nın işaretlerindendir; istemeyiz ki memleketler ondan mahrum kalsınlar. Yetkililer bu ikisini bir araya getirecek olurlarsa Tanrı katında ödülleri büyük olur.

 

Geçmiş mezheplerde, zamanın gereği olarak, din uğruna savaşmak, bir kısım kitapları yok etmek, başka milletler ile dostluk ve muaşerette bulunmamak, bazı kitapları okumamak gibi bir takım hükümler konmuştur. Onun için, bu Ulu Zuhur’da, bu Büyük Haber’de, Tanrı’nın lütuf ve bağışları âlemi sararak, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan) Sahibi’nin irade ufkundan, yukarıda yazılı olduğu üzere, yeni hükümler nazil oldu. Bu güzel ve kutlu günde indirdiği şeylerden dolayı Yüce Tanrı’ya şükrederiz. Dünyanın yüz bin dili olsa da sonu olmayan bir güne kadar Tanrı’ya şükretse, bu evraklarda yazılı inayetlerden bir inayetin hakkını ödemekten muhakkak ki aciz kalır. Bunun böyle olduğuna her basiret sahibi arif ve her haberdar âlim şahadet eder. Tanrı kudret ve kuvvetini temsil eden kral ve imparatorların Tanrı’nın emir ve hükümlerini yerine getirmeyi başarmalarını ve destek olmalarını Yüce Allah’tan dilerim.

 

O’dur güçlü ve kuvvetli, O’dur çağrılara cevap veren.

 

KELİMAT-I FİRDEVSİYE

(CENNET SÖZLERİ)

 

O,  Beyan Melekûtu’nda Gerçeğin Gücüyle Söz Söyleyendir.

 

Ey adalet ve insaf sahipleri ve ey sadakat ve iyilik timsalleri! Ben mazlum inleyip ağlayarak “İlahi! İlahi! Dostlarımı feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) tacı ile süsle ve takva (Allah’tan ve yasakladıklarından korkma) kaftanı ile donat” diyorum.

 

Bahaîler Rabbe açıklayıcı sözleri ile yardım etmeli, halka davranış ve ahlak ile yol göstermelidirler. İş sözden daha etkilidir.

 

Ey Haydar Ali! Tanrı’nın sena ve bahası (güzellik / nur, parlaklık, izzet) senin üzerine olsun! Söyle; insan, güvenilirlik, iffet, akıl ve ahlak ile yükselir, hıyanet, yalancılık, cehalet ve nifak ile alçalır. Hayatıma yemin olsun. İnsanı yücelten ziynet ve servet değil, edep ve irfandır (manevi anlayış). İranlıların çoğu yalan ve zan ile yetişmişlerdir. Bu gibilerle isimler halicinden geçip kutsiyet denizinin kıyısında çadır kuranların mertebesi arasında ne büyük fark var! Velhasıl bugünkü insanlar, az bir istisna ile En Yüce Cennet’teki güvercinlerin ötüşlerini dinlemeye layık değil. “Kullarım içinde şükredenler o kadar az ki…” (Sebe Suresi; 13.ayet) İnsanların çoğu evham ile yoğrulmuş. Kuruntu denizinin bir damlasını yakin (şüphesizlik/sağlam iman) okyanusunun tamamına tercih ederler, manayı bir yana atarak sözlere yapışırlar, Tanrı ayetlerinin kaynağını bırakarak boş şeylerle oyalanırlar. İnşallah, siz her koşulda kuruntu putlarını kırar, halkı Hak’tan ayıran perdeleri yırtmakta başarılı olursunuz. İş, vahiy ve ilhamın mazharı olan Kıyamet Günü’nün Padişahı’nın elindedir.

 

Belirttiğiniz kişinin bir kısım mübelliğ (dini tebliğ eden kişiler) hakkında söylediklerini işittik. Bu kişi aslında gerçeği konuşmuştur. Hakikaten de bazı mübelliğiler diyar diyar geziyor, Hakk’ın ismiyle tebliğ yapıyor, fakat aslında Tanrı Emri’ni baltalıyorlar. Bu türlü tebliğin de adını nusret ve Emri yayma koymuşlar. Hâlbuki mübelliğin ne gibi özellikler taşıması gerektiği Tanrı’nın levihlerinde açık açık yazılıdır. Hak, celali celil olsun, gece gündüz, insanoğlunun makam ve mertebesini yükseltecek şeyler söylemiş ve öğretmiştir. Buna her insaf sahibi şahit, her görür göz sahibi vakıftır.

 

Bahaîler, topluluk içerisinde, mum gibi, etrafa ışık verirler, Tanrı’nın isteğine yapışırlar. Bu makam, makamların sultanıdır. Ne mutlu Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı Tanrı’nın katında olana göz dikip dünyada olan şeyleri bir yana atana!

 

Söyle; İlahım! İlahım! İraden çevresinde döndüğümü, cömertlik ufkuna baktığımı, bağış güneşi ışıklarının parıltısını beklediğimi görüyorsun. Ey ariflerin gönüllerinin sevgilisi ve ey Tanrı’ya yakın duranların isteği! Dilerim ki, dostlarını Senin iradene yapışarak kendi iradelerinden vazgeçmeye muvaffak buyurasın. Rabbim! Onları Tanrı korkusu süsü ile süsle; onları feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) aydınlığı ile aydınlat ve sonra kelimeni yaratıkların arasında yüceltmek ve Emrini kulların içerisinde açıklamak için onları hikmet ve beyan orduları ile kuvvetlendir. Sen her istediğine gücü yetensin ve Senin avucundadır her şeyin dizgini. Senden başka güçlü ve günahları bağışlayıcı bir Tanrı yoktur.

 

Ey yüzünü Benim cemalime çevirip bakan! Bu günlerde derin bir hüzün ve kedere sebep olan bir olay meydana geldi. Hakk’a mensubiyet iddiasında bulunan bazı zalimler sadakat, emanet ve insaf kavramları ile taban tabana zıt bir harekette bulundular. Malum şahıs, hakkındaki büyük inayet ve ihsana rağmen, Tanrı’nın gözünü yaşartacak bir kötülük yaptı. Durumu aydınlatıp uyanıklığı sağlayacak şeyi evvelce bildirmiştik. Belki aklını başına toplar da sözünü geri alır diye olayı birkaç yıl örtbas ettiysek de bir yararı olmadı. Bilahare herkesin önünde Tanrı Emri’nin mahvına yürüdü, insaf perdesini yırttı, ne kendine ne de Tanrı Emri’ne acıdı. Şimdi ise başkalarının kötü işlerinin sebep olduğu keder onunkini gölgede bıraktı. Hak’tan gafillerin dönüp tövbe etmelerini dile. O’dur günahları bağışlayıcı, O’dur fazıl ve kerem sahibi.

 

Bu günlerde herkes el ele verip Tanrı Emri’nin zaferi ile uğraşmalı ki belki gafiller ebedi kurtuluşa götüren yola girerler.

 

Hülasa, türlü hiziplerin türemesi zayıflığa neden olmuştur. Her bir hizip ayrı bir yol tutmuş, başka bir amaç gütmüştür. Kör ve bilgisiz oldukları halde, kendilerini görür ve bilir sanırlar. İslam milletinin ileri gelenleri buna bir örnek olarak anılabilir. Bir kısım arifler, uyuşukluk ve inzivaya sebep olan esaslara dayanmışlardır. Hayatıma yemin olsun, bu hal insanı makamından düşürür ve gururunu arttırır. İnsan ağacından meyve husule gelmeli… Meyvesiz insan, Ruh Hazretleri’nin (Hz. İsa) dediği gibi, meyvesiz ağaca benzer. Meyvesiz ağaç ise yakılmaya layıktır.

 

Bu kimseler, insanların uyuşukluğa sürüklenip evhama kapılmalarına sebep olan bir takım fikirler ileri sürmüşlerdir. Onlar, gerçekte, farkı kaldırmışlar ve kendilerini Hak sanmışlardır. Hak, her şeyden arıdır. Her şeyde O’nun işaretleri görünür. İşaretler O’ndandır, yoksa Kendisi değildir. Dünya defterinde her şey anılmış ve görünürdür. Kâinat tablosu en büyük bir kitaptır. Her göz sahibi, Doğru Yol’a ve Büyük Haber’e ulaştıracak şeyi onda bulur. Güneşin parıltılarına bakınız. Işığı varlığı sarmaktadır. Parıltı ondandır, onun zuhurudur, kendisi değildir. Yerde görülen her şey onun kudretinden, ilminden ve fazlından bir izdir, o ise hepsinden arınmıştır.

 

Mesih Hazretleri (Hz. İsa) “İlim ve hikmet sahiplerinin mahrum bulunduğu şeyi Sen çocuklarına ihsan buyurdun” demiştir. Sebzevarlı bilge (Hacı Molla Hadi Sebzevari; Hz. Bahaullah ile aynı dönemde yaşamış olan meşhur bir İranlı filozof ve şair) bile “İşitir kulak yok, yoksa Sina dağındaki ağacın ezgisi her bir ağaçta mevcuttur.” diyor. Yalın gerçek hakkında bir soru sormuş olan bir filozofa yazdığımız bir levihte bu adı geçen ünlü bilgeyi muhatap tutarak “Eğer şu söz gerçekten senin sözünse dünyanın en yüce noktasındaki insan ağacından yükselen bu sesi niçin işitmedin? İşittin de can korkusu seni gereğini yapmaktan alıkoydu ise, böyle bir kimse anılmaya değmez; yok eğer işitmedinse, demek ki işitir kulaktan mahrumsun.” demiştik. Özetle, söze gelince âlemin kıvancı, işe gelince ümmetlerin utancıdırlar.

 

Biz Sur’a üfledik. Sur, Bizim En Yüce Kalemimizdir. Biz boruyu çalınca, Tanrı’nın Kendi inayetiyle korudukları istisna olmak üzere, bütün insanlar yıldırım çarpmışa dönerek bayıldılar. Tanrı eskiden beri inayetlidir.

 

Söyle; Ey ulema topluluğu! Kalemimin cızırtısı başlar başlamaz beyan melekûtu onu dinlemeye hazırlandı ve onun yüce ve ulu teması (konusu) karşısında bütün diğer temalar silikleşti. Böyle bir Kalem’i sansürlemeye mi çalışıyorsunuz? Tanrı’dan korkunuz ve kendi zan ve vehimlerinize uymayınız. Sizi inkâr edilemez bir bilgi ve sarsılmaz bir imanla doldurmak için gelmiş Olan’ı izleyiniz.

 

Suphanallah! İnsanın hazinesi beyanıdır. Ben mazlum onu, Tanrı’yı inkâr edenlerin pusuda beklediklerini düşünerek, açığa vurmakta durakladım. Koruma, âlemlerin Rabbi olan Allah’tandır. Biz O’na güvendik ve işleri O’na havale ettik. O, bizim ve her şey için kâfidir. O, Kendi izin ve fermanı ile İktidar Güneşi’ni âlemin ufkundan doğdurdu. Ne mutlu görüp tanıyana ve vay arka çevirip inkâr edene!

 

Bu Mazlum her zaman sevgi dolu bir anlayışla davranmıştır. Bilgelikleri sözde kalmayıp dünyada bir meyve ve devamlı kalacak eser bırakan âlimleri severim. Bu mübarek kimselere saygı göstermek herkesin vazifesidir. Ne mutlu böyle davrananlara, ne mutlu tanıyanlara ve ne mutlu her bir durumda insaf ile hareket edip adaletimin sağlam ipine yapışanlara!

 

İran ahalisi koruyucu ve yardımcıyı bırakmış, cahillerin kuruntularına kapılmıştır. Bu kuruntulara öyle sıkı sarılmışlar ki ayırmak mümkün değil; meğerki Hak, celil olsun O’nun celali, Kendi kudret kollarını açsın ve ayırsın. Hizipler ile hakikat arasındaki perdeleri iktidar parmağı ile kaldırarak onlara korunmanın, yücelmenin ve yükselmenin neye bağlı olduğunu öğretmesini ve bunu bilerek biricik Dost’un katına koşturmasını Hak’tan dile.

 

Ebha Kalem’in En Yüce Cennet’te

Birinci Yaprağa Yazdığı Tanrı Sözü

Gerçek söylüyorum; bütün yeryüzü sakinlerini koruyan sağlam kale, Tanrı korkusudur. Odur insanlığı koruyacak ve himaye edecek olan sebep… Evet, varlıkta, insanı her yaraşmaz şeyden uzaklaştırıp koruyan bir işaret vardır ki, bunun adına hayâ (namus, edep, Allah korkusu ile günahtan kaçınma) demişlerdir, fakat bu az kimseye mahsustur, herkes bu rütbe ve makama haiz olamaz.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

İKİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

En Yüce Kalem, şu anda, kudret ve iktidar mevkiinde bulunanlara, yani padişahlara, sultanlara, reislere, emirlere, ulema ve ileri gelenlere öğüt vererek, onlara dini ve dine bağlılığı tavsiye eder. Dünyanın düzeni ve imkân dünyasında olanların güvenliği için en büyük sebep odur. Din direklerinin sarsılması cahillerin kuvvetlenmesine, cüret ve cesaret bulmalarına yol açar. Gerçek söylüyorum, Din’in yüce makamına gelecek her halel kötülerin gafletini arttırır ve sonuç karmaşa olur. İşitiniz ey göz sahipleri ve ibret alınız ey bakış sahipleri!

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

ÜÇÜNCÜ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Ey insanoğlu! Gözün fazılda ise kendi çıkarını bırakıp insanların çıkarı için çalış ve eğer gözün adalette ise kendin için seçtiğini başkaları için seç. Alçak gönüllülük insanı izzet ve iktidar göklerine çıkarır, mağrurluk ise zillet ve hakaretin dip bucağına indirir. Ey Tanrı’nın kulları! Gün ulu ve nida büyük... Bir levihte irade semasından şu yüce söz inmişti; “Ruhtaki bütün kuvvet tamamıyla işitici kuvvete çevrilirse, ancak o zaman En Yüce Ufuk’tan (Ufku Ala; ruh makamının en son mertebesi) yükselen bu nidayı işitmeye liyakat kazanır denilebilir, yoksa bu kirli kulaklar bu nidayı işitmeye layık değil. Ne mutlu işitenlere ve vay gafillere!”

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

DÖRDÜNCÜ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Ey Allah’ın kulları! İktidar mevkisinde bulunanları nefsanî arzuların kötülüklerinden koruyup adalet ve hidayet ışığı ile aydınlatmasını Yüce Allah’tan dileyiniz. Muhammed Şah (İran Şahı) hazretlerinden, bütün o yüce makamına rağmen, iki kötü davranış sadır olmuştur; birisi, fazıl ve ihsan sahibi Nokta-i Ula Hazretleri’nin (Hz.Bab) sürgün edilmesi, öbürü, memleket işlerini büyük bir dirayetle idare eden vezirin idamıdır. (Söz edilen vezir Mirza Abul Kasım Farahani’dir. 1821’de İran Başbakanı oldu, 1835’de Muhammed Şah tarafından ölüme mahkûm edildi.)

 

Sultanların iyilikleri gibi, hataları da büyük olabilir. İktidar ve yetkinin getirdiği gururdan başı dönmeyip adaletten sapmayan, çevresindeki lüks, servet, ihtişam ve emrindeki asker ve silah gücünden etkilenip hakkaniyeti bir yana bırakmayan bir sultan Mele-i Ala (Melekler Âlemi) nezdinde yüce bir rütbe ve makama sahip olur. Herkese böyle asil bir ruha yardım etmek ve iyi davranmak düşer. Ne mutlu o hükümdara ki nefsinin dizginlerine sahip çıkar, öfkesini denetler ve adalet ve insafı adaletsizlik ve zulme tercih eder.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

BEŞİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

En büyük nimet ve ihsan, birinci derecede, hikmet olmuş ve olmaya devam edecektir. Hikmet insanın yanılmaz koruyucusudur. İnsana yardım eder ve güç verir. Hikmet, Tanrı’nın habercisi ve O’nun Her Şeyi Bilici isminin işaretidir. Hikmet sayesinde insanın makamının yüceliği belli olur. Hikmet, varlık okulunda, her şeyi bilen ve en önde gelen öğretmendir. Adalet şehrinin baş hatibi hikmettir. Dokuz senesinde dünyayı zuhurun müjdesiyle aydınlatandır. Dünyanın başlangıcında mana merdivenine çıkan eşsiz hâkim odur. O Rahman’ın iradesiyle Beyan minberine yerleşince iki kelime söyledi. Birincisinden sevindirici vaadin müjdesi, ikincisinden sakındırıcı vaadin korkusu ve bu iki türlü vaatten korku ve ümit meydana geldi. Dünyanın düzeni bu iki esas üzerine kuruldu. Yüce olsun büyük fazıl sahibi olan hikmetli Tanrı!

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

ALTINCI YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

İnsanların kandili adalettir. Onu zulüm ve doğru yoldan sapmışlığın rüzgârları ile söndürmeyiniz. Adaletten gaye insanlar arasında birliğin oluşmasıdır. Bu yüce sözde Tanrı’nın hikmet denizi dalgalanır. Dünyanın defterleri onun izah ve tefsirine yetmez. Âlem bu süs ile süslenecek olursa “Allah’ın geniş nimetinden her birini zenginleştireceği…” gün (Nisa Suresi; 130.ayet) sözünün güneşi dünya semasının ufkundan doğup parlar. Bu beyanın kadrini biliniz, çünkü beyan, En Yüce Kalem ağacının en latif meyvelerindendir. Ne mutlu işitip erene! Gerçek söylüyorum, Tanrı iradesinin semasından inen şeyler dünyaya düzen verir ve dünyadakilere birlik getirir. İşte Mazlum’un dili bu büyük zindanda (Akka) böyle söyledi.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

YEDİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Ey her ümmetin ilim ve hikmet sahipleri! Yabancılığa gözünüzü kapayınız, birliğe bakınız, bütün yeryüzü sakinlerini rahat ve huzura kavuşturacak vasıtalara yapışınız. Bu bir karış dünya tek bir vatan, tek bir makamdır. İhtilafa neden olan övünçlerinizden vazgeçiniz, ittifak sebeplerine yöneliniz. Bahaîler için övünç ilim, hikmet, amel ve ahlakladır, yoksa vatan ve makam ile değil… Ey yeryüzü sakinleri! Bu semavi sözün kadrini biliniz, çünkü bu söz, bilicilik denizinde gemi, görücülük cihanında güneş gibidir.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

SEKİZİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Eğitim sistemi çocuklara öncelikle din terbiyesi vermeli, ta ki, Tanrı kitaplarında yazılı ödül ve ceza hükümleri onları yapılmayacak şeylerden uzak tutup yapılacak şeylerin süsü ile süslesin. Fakat çocuklara verilecek dini talim ve terbiye, onlarda bağnazlık ve cahilce gurur doğuracak derecede olmamalıdır.

 

Adalet Ev üyeleri, aralarında meşveret ederek (görüşerek, istişare ederek) kitapta görünüşe göre eksik kalmış hükümleri tamamlasınlar ve icra mevkisine koysunlar. Tanrı dilediğini onlara ilham edecektir. O müdebbirdir (önlem alan, düşünceli), bilicidir.

 

Bundan önce insanlara iki konuşma dili emretmiştik; [şimdi] iki dilin tek bir dil haline dönüşmesine çalışılmalıdır. Bu, mevcut yazılar için de böyledir. Böyle yapılırsa, insanın ömrü çeşitli diller öğrenmek için boşu boşuna harcanmamış olur, dünya tek bir şehir ve tek bir kıt’a halini alır.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

DOKUZUNCU YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Gerçek söylüyorum, her şeyin yeteri kadar olanı makbuldür, sınırın aşılması zarar getirir. Batılıların medeniyetine bakınız; bu medeniyet dünyayı ne kadar ıstıraba düşürmüş ve nasıl ürkütmekte… Şeytani bir makine icat edilmiş ve daha önce kimsenin görüp duymadığı ölçüde felaket saçan acımasız bir silaha dönüşmüş. İnsanlar tek bir ortak amaç edinmedikçe ve evrensel bir dinde birleşmedikçe, bu tür güçlü ve karşı konulmaz bozuklukların temizlenmesi mümkün değildir. Bu Mazlum’un çağrısına kulak veriniz ve Küçük Barış’a sıkıca sarılınız.

 

Dünyada garip ve şaşırtıcı şeyler mevcuttur, ama bunlar insanların aklının ve kavrayışının üstündedir. Bu şeyler dünyanın tüm atmosferini değiştirecek güce ve öldürücü zehre sahiptirler. Suphanallah! Şaşırtıcı bir şey gözledik. Şimşek veya onun gibi bir güç bir kullanıcı tarafından kontrol edilmekte ve onun emriyle hareket etmekte. Sağlam ve yenilmez emrinin kuvvetiyle dilediğini ortaya çıkarmaya muktedir olan Güçlü Rabbin şanı celil olsun!

 

Ey Baha Ehli (Bahaîler)! Nazil olan her emir varlık âlemi için sağlam bir kaledir. Sizleri korumaktan ve yüceltmekten başka bir isteğim yoktur.

 

Adalet Evi üyelerine Tanrı’nın kullarını, cariyelerini ve çocuklarını korumalarını tavsiye ederim. Adalet Evi üyeleri her bir durumda halkın çıkarlarını göz önünde tutmakla sorumludurlar. Ne mutlu o emire ki esirin elinden tutar, o zengine ki yoksula bakar, o adaletliye ki mazlumun hakkını zalimden alır ve o emine ki Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucu’nun katından emredilene göre hareket eder. 

 

Ey Haydar Ali! İzzetim ve övgüm senin üzerine olsun. Öğütlerim dünyayı sardı. Buna rağmen sevinç ve mutluluk yerine hüzün ve keder getirdi; çünkü Beni sevdiğini iddia eden bazıları gurura kapıldılar ve Bana öyle sıkıntılar verdiler ki geçmiş dinlerin müritleri ve İran uleması Beni böyle üzmemişti.

 

Bundan önce de dediğimiz gibi; Felaketim, mahpusluğum ve düşmanlarımdan Bana gelen fenalıklar değil; felaketim, Bana mensubiyet iddiasında bulunan dostların kalp ve kalemimi incitecek davranışlarıdır. Tekrar tekrar nazil olan bu gibi beyanat gafiller üzerinde etki bırakmadı, çünkü nefsanî arzularının esiri olmuş görünüyorlar. Dönüp tövbe eylemeleri için herkese yardımcı olmasını Tanrı’dan dile. Nefis kendi zevkinin peşinde oldukça suç ve hatanın önüne geçilemez. Ümit ederiz ki, ilahi gücün eli ve semavi inayet yağmurları tüm insanlara ulaşır ve onları affedicilik ve lütuf kaftanıyla süsler ve onları O’nun kulları arasında O’nun Emrine zarar verecek şeylerden korur. O gerçekten güçlüdür, kuvvetlidir, acıyıcıdır ve günahları bağışlayıcıdır.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

ONUNCU YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

Ey dünya sakinleri! İbadet amacıyla inzivaya çekilmek ve dünya zevklerinden rahatsızlık verecek kadar mahrum kalmak kabul şerefiyle müşerref olmaz. Göz ve akıl sahipleri neşe ve ferahlık verecek şeylere bakarlar. Böyle şeyler, zan soyundan ve vehim rahminden çıkıp doğar. Bu gibi hareketler bilen kişilere yaraşır şeyler olmamıştır ve olamaz. Tarih boyunca bazı kimseler dağların kovuklarında yaşamışlar, kimisi de gecelerini mezarlıklarda geçirmişler. Söyle; Mazlum’un öğüdünü dinleyiniz, sizdekinden vazgeçip sözüne güvenilir Öğütçü’nün buyruğuna sarılınız. Kendinizi sizin için yaratılmış olan şeylerden mahrum etmeyiniz.

 

Muhtaçlara nafaka vererek yardımcı olmak Tanrı’nın çok sevdiği ve beğendiği bir iştir, başta gelen güzel davranışlardan sayılır. Bakınız Rahman Kuran’da ne buyuruyor; “Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile ötekileri kendi nefislerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden/doymazlığından korunanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr Suresi; 9.ayet) Bu konuda bu söze sözlerin padişahı dense gerçekten uygundur. Ne mutlu kardeşini kendinden üstün tutana! Böyle bir kimse, bilici ve hikmetli Tanrı’nın katında Sefine-i Hamra’da (Kızıl Gemi’de) yolculuk eden Bahaîlerdendir.

 

En Yüce Kalem’in En Yüce Cennet’te

ON BİRİNCİ YAPRAĞA YAZDIĞI TANRI SÖZÜ

İsim ve sıfat mazharlarına bundan böyle bu En Büyük Zuhur’da ortaya çıkan şeylere bağlı bulunmalarını, anlaşmazlığa sebebiyet vermemelerini ve sonu gelmeyen bir sona kadar şu evraklarda nazil olan parlak sözlerin ufuklarına bakmalarını emrediyoruz. Anlaşmazlık kan dökülmesinin ve halkın perişanlığının nedenidir. Mazlum’un sözünü dinleyiniz, ondan şaşmayınız.

 

Bir kimse bu Zuhur’da En Yüce Kalem’den nazil olan şeyleri düşünecek olursa, bu Mazlum’un bütün bu yazılardan maksadının, Kendisi için bir mevki ve makam elde etmek olmayıp sadece insanları yüksek sözler ile En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) çekmek ve yeryüzü sakinlerine din ayrılığı yüzünden meydana gelen didişme ve boğuşmalardan kurtaracak şeyleri işitme becerisini kazandırmak olduğunu kesin bir doğrulukla anlar. Kalbim, kalemim, dışım ve içim buna tanıklık eder. Ümit ederim, herkes içinde saklı hazinelere yönelir.

 

Ey Baha Ehli (Bahaîler)! İlim, bilim ve sanatın kaynağı düşünce gücünün yansımasıdır. Çalışınız ki bu gerçek madenden hikmet ve beyan incileri çıkarak insanlığın birlik ve güvenliğine neden olsun.

 

Bu Mazlum bütün darlık, genlik, izzet ve zahmet hallerinde herkesi sevgiye, dostluğa, şefkat ve birliğe davet etmiştir. Her ne zaman bir parça yücelme ve yükselme alametleri belirse perde arkasında saklı kimseler hemen meydana çıkarak kılıçtan keskin iftiralarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Bu gibiler bir takım itiraz ve uydurma sözlere yapışarak Tanrı ayetleri denizinden uzak düşmüşlerdir.

 

Arada bu perdeler bulunmasaydı İran iki üç sene gibi az bir zamanda beyan kuvvetinin etkisi altına girer, devlet ve milletin şanı yükselirdi; çünkü maksat ve gaye, gizlisi saklısı olmadan, bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış olurdu. Velhasıl, kâh açık açık, kâh üstü örtülü, ne söylemek gerekirse hepsini söyledik. İran’ın ıslahından sonra Kelime’nin güzel kokuları başka memleketlerde de duyuldu; çünkü En Yüce Kalem’den sadır olan şeyler bütün dünyanın terbiye ve gelişmesine sebep ve her hastalığa şifa verici en etkili ilaçtır. N’olaydı anlayıp bilselerdi!

 

Bugünlerde, Baha ve inayetim üzerlerine olsun, Afnan ve Emin hazretleri huzurumuza gelmiş ve Bize kavuşmuştur. Nebil’in oğlu Nebil ve Semender’in oğlu da huzurumuzda olup kavuşma şarabını içmektedirler. Tanrı’dan onlara dünya ve ahiretin iyi şeylerini takdir buyurmasını, Kendi fazıl semasından ve rahmet bulutundan bereket yağmuru ve katından rahmet yağdırmasını dileriz. O merhametliler merhametlisidir, büyük fazıl ve kerem sahibidir.

 

Ey Haydar Ali! Cud (Muhammed Cevad-i Kazvini; İran’lı bir Bahaî olup Hz.Bahaullah kendisine İsmullahi’l Cud, yani Tanrı’nın İnayeti lakabını vermiştir.) adına gönderdiğin öbür mektubunuz mukaddes huzura erişti. Allah’a hamdolsun, Allah’ın tekliği inancı ve takdis ışığı ile aydınlanmış, muhabbet ve sevgi ateşi ile tutuşmuştu. Gözlere görücülük kuvveti ihsan buyurmasını ve taze bir ışıkla ışıklandırmasını Hak’tan dile; ola ki, eşi ve benzeri bulunmayan şeye ererler.

 

Bugün, Ana Kitap’ın ayetleri güneş gibi parlamakta... Onlar geçmiş ve geleceğin sözleriyle kıyaslanamaz. Mazlum, Kendi Emrine başkalarının sözlerinden delil ve ispat getirmeyi sevmez, O’dur çevreleyen, O’ndan başkasıdır çevrelenen. Söyle; Ey kavim! Siz sizdekini okuyun, biz de bizdekini okuruz. Tanrı’ya yemin olsun, bizdekinin anıldığı yerde âlemlerin anışları ve ümmetlerin yazıları anılmaya değmez. Her bir halde, “Din Günü’nün sahibi ve ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı O’dur.” diyen kimse buna şahadet eder.

 

Suphanallah! Hakikate göz yuman Beyaniler (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) acaba hangi hüccet (senet, vesika, delil) ve kanıt ile İmkânın Efendisi’ne arka çevirmişlerdir? Bu Emrin makamı, zuhura gelmiş ve gelecek olan makamların üstündedir.

 

Bugün, böyle bir varsayımdan Tanrı’ya sığınırız, Beyan Noktası (Hz.Bab) hazır olsa da bu Emrin doğruluğunu kabulde bir an için duraklasa, bizzat kendisinin şu sözünün kapsamına dâhil olur. Demiştir ve O’nun dediği hakikattir; “Men Yuzhiruhullah’ın (Allah’ın Tezahür Ettiği Kimse’nin) yeryüzünde en yüksek makamı işgal eden kimseyi reddetmeye salahiyeti vardır.” Söyle; Ey bilgisizler! Bugün o Hazret “’O’na kulluk edenlerin birincisi Benim.” demektedir. Halkın manevi anlayış birikimi kıt, anlayışı cılızdır. En Yüce Kalem onların fakirliğine ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın zenginliğine tanıklık eder. Süphandır o Zat ki, yaratıkları yaratmıştır, O’dur görünmeyenleri kemal üzere bilen... Ana Kitap nazil oldu ve İnayet Rabbi en yüce izzet tahtına oturdu. Gün ağardı, ama insanlar anlamıyorlar. Ayetler gönderildi, ama o ayetleri nazil eden Kimse büyük bir üzüntü içinde.  Gerçekten de, benim başıma gelenler varlık âlemini ağlattı.

 

Söyle, Ey Yahya (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi)! Kendinde yeterli bir bilgi görüyorsan bir ayet getir. Müjdecim (Hz.Bab) bundan önce böyle söylemişti, şu anda ise “O’na kulluk edenlerin birincisi Benim.” demektedir. İnsaf et, kardeşim. Benim beyan denizim çalkalanır dururken sende ne beyan olabilir? Benim Kalemimin cızırtısının yanında senin sesin mi işitilir? Benim kudretimin göründüğü yerde senin kudretin mi olur? Allah için insaf et, sen karşımda ayakta dururken, sana müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın ayetlerini dikte ettirdiğimi hatırla. Sakın, Yalan Timsali (Mirza Yahya’yı Hz. Bahaullah’a isyan etmesi için kışkırtan İsfahanlı Seyyid Muhammed) seni bu açık gerçeği teslim etmekten alıkoymasın.

 

Ey yüzünü yüzüme çevirip bakan! Söyle; damlanın hatırı için Tanrı ayetleri denizinden mahrum oldunuz, zerreye sarılarak Gerçeklik Güneşi’nin nurlarının parıltılarından uzak kaldınız. Baha (Hz.Bahaullah) olmasaydı kim herkesin önünde böyle bir söz söyleyebilirdi? İnsaf ediniz, zalimlerden olmayınız. Denizler O’nunla dalgalandı, sırlar O’nunla açıklandı, ağaçlar “Mülk ve melekût, ayetleri indiren ve delilleri açıklayan Tanrı’ya mahsustur.” diye dile geldi. Müjdeci (Hz.Bab) hazretlerinin Farsça Beyan kitabını adalet gözü ile okuyup inceleyiniz. O sizi sırata kılavuzlar. O, bundan önce, ulu adının tahtında oturmuşken söylediği şeyi şimdi de söylemektedir.

 

O taraftaki dostların durumlarını anlatmışsın. Hamdolsun Allah’a, her biri Yüce Allah tarafından anılmak şerefine nail olmuştur. Hepsinin isimleri Beyan Melekûtu’nda Azamet Dili’nden dökülmüştür. Ne mutlu şefkat ve kerem sahibi Rablerinin ellerinden vahiy ve ilham şarabını içmiş olan kimselere! Tam bir sebat ve istikamet göstermeye muvaffak olmalarını ve hikmet ve beyan askerlerinden yardım görmelerini Tanrı’dan dileriz. O güçlüdür, kuvvetlidir. Onlara Benim tarafımdan selam söyle; acıyıcı ve günahları bağışlayan Rablerinin bağış semasının ufkundan anış güneşinin kendileri için nasıl parladığını onlara müjdele.

 

Hüseyin’den söz etmişsin. Biz onun vücudunu affedicilik kaftanıyla donattık ve başını bağış tacıyla süsledik. Bu açık ve parlak inayetten ötürü insanlar arasında övünebilir. Söyle; Üzülme, bu kutlu ayetin inmesi üzerine yeni doğmuş gibi oldun. Söyle ona; Artık suçun günahın yok, Tanrı Kendi büyük zindanında (Akka) beyanının kevseri ile seni yıkayıp temizledi. Seni Kendi zikir ve senasıyla desteklemesini ve göze görünmez askerleriyle yardım etmesini yüce ve kutlu Tanrı’dan dileriz. O güçlüdür, kuvvetlidir.

 

Tar’lılardan (Isfahan yakınlarında bir köy) bahsetmişsiniz. Biz bakışlarımızı Tanrı’nın oradaki kullarına çevirdik. İlk söz olarak onlara Beyan Noktası’nın (Hz.Bab) bu Zuhur için buyurmuş olduğu şeyi hatırlamalarını tavsiye ederiz. Bu öyle bir Zuhur’dur ki, isimler onunla sarsıldı, kuruntu onunla devrildi, Ululuk Dili kendi En Yüce Ufku’ndan (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) “Tanrı’ya yemin olsun ki olmuş ve olacak şeyleri sevindiren gizli hazine ve saklı sır meydana çıktı.” diye seslendi. Beyan Noktası “O, ne Benim ne de Beyan’da anılan şeyler ile işaretlenen birisidir.” demiştir ve O’nun dediği hakikattir.

 

Biz onlara adalet ve insaf, dürüstlük ve dindarlık, insanlar arasında Tanrı kelime ve mertebelerinin yükselmesine sebep olacak davranışlar tavsiye ederiz. Ben adaletle öğüt verenim. Kaleminden imkân âleminin sakinleri için tatlı rahmet suyu ve sözünden hayat kevseri akan Zat bu dediğime tanıklık eder. Mütealı (yüksek, yüce) olsun bu büyük kerem ve ihsan!

 

Ey Tar ahalisi! Muhtar’ın (dilediği gibi davranan) sesine kulak veriniz. O sizi âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya yaklaştıracak şey ile anıyor. O size Akka zindanından yöneliyor, hiçbir kuvvetin mahvedemeyeceği ve hiçbir arka çeviricinin değiştiremeyeceği bir Kitap’ta isim ve zikirlerinizi ebedi kılacak şeyi sizin için indiriyor. Halkta olanı bırakınız, Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Buyurucu’nun size buyurduğuna sarılınız. Bugün Sidret’ül Münteha (arşın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) seslenip “Ey kavim! Meyvelerime ve yapraklarıma bakınız. Hışırtıma kulak veriniz. Sakınınız ki kavmin şüpheleri sizi yakinlik (şüphesizlik/sağlam iman) nurundan ayırmasın”. Beyan okyanusu “Ey dünyanın sakinleri! Dalgalarıma ve Benden görünen hikmet ve beyan incilerine bakınız.” demektedir. Tanrı’dan korkunuz, gafillerden olmayınız.

 

Bugün Mele-i Ala’da (Melekler Âlemi) büyük bayram var, çünkü Tanrı kitaplarındaki yazılı vaatler gerçekleşti. Gün, en büyük neşe günüdür. Herkes, büyük bir sevinç ve neşe içerisinde yakınlık sahasına koşmalı, uzaklık cehenneminden kurtulmalı.

 

Ey Tar’lılar! Ulu İsmimin kuvvetiyle manevi anlayış kadehini kavrayınız ve Tanrı’nın Misakına karşı gelip, O’nun delillerini ve kesin kanıtlarını inkâr eden ve O’nun tüm yeri ve göğü kaplayan ayetlerine itiraz eden insanlara rağmen içiniz.

 

Beyan’a (Hz.Bab’ın Kutsal Kitabı) sırt çevirenler Şiilerin gittiği yola gidiyorlar. Onları kendi sanı ve kuruntuları ile baş başa bırakınız. Onlar, bilici ve hikmetli Tanrı’nın kitabındaki “en mahrum kalmış” kimselerdendir. Şimdi tüm Şii uleması minberlerde Hakk’a sövüp lanet okumakla meşgul... Suphanallah! Devletabadi de (Mirza Yahya’nın İran’daki temsilcisi) onlara uyarak minbere çıkmış, levihi haykırtan ve kalemi inleten sözler söyleyip duruyor. Bir onun davranışına, bir de, baham ve inayetim üzerine olsun, Eşref’in davranışına bakınız ve düşününüz. Bir onu, bir de bu İsmimin aşkı uğruna kurban yerine koşup canlarını seve seve Âlemlerin Emeli uğruna feda eden dostları düşününüz.

 

Emir apaçık ve gün gibi parlak... Ne çare ki kavim kendi perdeleriyle perdelenmiştir. Onları gittikleri yanlış yoldan dönmeye muvaffak buyurmasını Hak’tan dileriz. O gerçekten tövbeleri kabul eden acıyıcı Tanrı’dır.

 

Ey Tar’lılar! Sizleri bu makamdan selamlar, kutlu ve yüce Tanrı’dan Kendi ihsan elleri ile size sebat ve istikamet şarabından içirmesini dileriz. O feyyazdır (ilim, irfan, bereket, bolluk veren), azizdir, övgüye değerdir. Kendi bencil ihtiraslarıyla oyalanıp boş kuruntulara yapışan, olgunlaşmamış insanları kendileriyle baş başa bırakınız. O gerçekten sizin yardımcınız ve imdadınıza yetişendir. O dilediğini yapmaya muktedirdir. Tek, bir, eşsiz, güçlü ve kuvvetli Tanrı ancak O’dur.

 

Zuhur’un doğuş yerine yönelip bu kutlu, aziz ve bedi günde manevi anlayış ülkesinde beyan dilinden sadır olanın doğruluğunu kabul ve itiraf edenlere tarafımızdan selam ve senalar olsun!

 

TERAZAT (SÜSLER) LEVİHİ

 

İsimler Üzerine Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) Olan İsmim İle

 

En büyük övgü ve şükran, Adların Sahibi ve Göklerin Yaratıcısı Olan’a yaraşır; O’nun zuhurunun denizi âlemin gözleri önünde çalkalanıp durmakta… Emrinin Güneşi her perdenin içinden parlar, yemini hükümsüzlüğün ötesindedir. Despotların yasakları ve firavunların zulmü O’nu dilediğinden geri koymadı. Ne şanlıdır O’nun saltanatı! Ne büyüktür O’nun iktidarı!

 

Ne şaşılacak şey! Ayetler dünyayı kapladığı, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlar nur gibi her yönden görünüp parladığı halde bu cahil insanlar yine de gaflet uykusunda ve hatta sırt çevirmekte... N’olaydı sırt çevirmekle yetinselerdi! Hayır, bununla yetinmeyerek Kutlu Ağacı kesmek için aralarında görüşüp duruyorlar. Emrin ilk günlerinden başlayarak nefsanî arzularının kulu olan kimseler büyük bir zulüm ve sapmışlıkla Tanrı ışığını söndürmeye çalıştılar. Fakat Tanrı onların bu amaçlarına ulaşmalarına izin vermedi, Kendi saltanatı ile nurunu açıkladı ve Kendi kudreti ile onu korudu; öyle ki, sonunda yer ve gök onun ışığı ile aydınlandı ve parlayışı ile parladı. Hamdolsun her bir halde O’na!

 

Sübhansın sen ey âlemlerin İlahı ve ümmetlerin İsteği! Sen İsm-i Azam’la (En Büyük İsim;  Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) zahir olansın ki o İsim vasıtasıyla hikmet ve beyan incileri Senin bilgi okyanusundaki sedeflerden çıkıp gözler önüne serildi ve Talat Güneşi’nin doğmasıyla beraber bütün cihanı aydınlatan ışıklarla diyanet gökleri süslendi.

 

Yaratıklarının arasında hüccetini (senet, vesika delil) ve hizmetkârlarının arasında kesin kanıtını tamamlayan Kelimen yüzün hürmetine Senden dilerim ki, Emrinin yüzünü aydınlatacak, aralarında Kudret’ini arttıracak ve hidayet (Hak yoluna kılavuzlama) sancaklarını memleketinde yükseltecek andıracak kullarına yardım et.

 

Rabbim! Onları fazıl ipine yapışmış ve kerem kaftanının eteklerine sarılmış görüyorsun. Onları Kendine yaklaştıracak ve başkasından ayıracak şeylere muvaffak buyur. Ey Varlığın Sultanı! Ey görünen ve görünmeyen şeylerin Koruyucusu! Emrinin hizmetine kalkanları Kendi iradenle dalgalanan bir deniz, Sidre ateşiyle yanan bir meşale ve irade semasının ufkundan parlayan bir yıldız eyle. Bunu dilerim Senden. Sen, dünyanın gücüyle yenilmeyen ve ümmetlerin kuvveti karşısında acze düşmeyen bir güçlüsün.

 

Ey beyanımın şarabını manevi anlayış kadehinden içen kimse! Bugün, İsimlerin Sahibi tarafından kudret eliyle dikilen En Yüce Cennet’teki Sidret’ül Münteha’nın (arşın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) hışırtısından şu yüce sözler işitildi;

 

Birinci teraz (süs) ve Ana Kitap’ın ufkundan parlayan ilk nur, insanın, nefsinin yücelmesi ve alçalmasına, zillet ve izzetine, varlık ve yoksulluğuna sebep olacak şeyleri tanıması hakkındadır. İfa mertebesine ve olgunluğa ulaşan insanın servete ihtiyacı olur. Bu servet, sanat ve ticaretten meydana gelirse akıllılarca beğenilir ve hoş karşılanır. İnsanlığın terbiyesini ve ümmetlerin ıslahını gaye edinip bu uğurda çalışanlar, hikmet Kevserlerinin sakinlerinden ve doğru yolun kılavuzlarındandır. Onlar halkı doğru yola kılavuzlar, varlığı yükseltecek ve ilerletecek şeyleri onlara bildirirler. Doğru yol, insanı idrak kaynağına ve gerçek anlayışın merkezine kılavuzlar ve izzet, şeref ve gerçek büyüklüğe kavuşturur.

Ümit ederim ki, her şeyi bilen Hikmetli’nin inayetiyle gözlerdeki perde kalkar ve görücülük artar da insanlar niçin yoktan var edilmiş olduklarının sebebini bulup anlarlar. Bugün körlüğü azaltıp görücülüğü arttıran her şey iltifata layıktır. Bu görücülük, biliciliğin elçisi ve kılavuzudur. Hikmet sahiplerinin katında, anlayışın keskinliği bakış açısının genişliğine bağlıdır. Baha’ya mensup olanlar her bir halde yaraşanı yapıp öğrenmekle yükümlüdürler. 

 

İkinci teraz diğer tüm dinlerin inananlarıyla samimiyet içinde beraber yaşamak ve iyi geçinmek, Sina Dağı’nda Musa ile Konuşan’ın getirdiğini ilan etmek ve her konuda insafa riayet etmektir.

 

Vefa duygusu ve temiz yürekle donanmış olanlar bütün yeryüzü sakinleriyle iyi geçinmelidirler, çünkü bu, birleşme ve ittifak doğurur; birleşme ve ittifak ise âlemin düzeni ve ümmetlerin hayatı demektir. Ne mutlu şefkat ve merhameti içtenlikle benimseyip kin ve husumeti bırakanlara!

 

Ben Mazlum bütün dünya halklarına hoşgörülü ve iyiliksever olmalarını tavsiye ederim. Bu ikili dünyadaki karanlığı dağıtacak iki lamba ve milletleri gerçek bilgiye kavuşturacak iki öğretmendir. Ne mutlu erenlere ve vay gafillere!

 

Üçüncü teraz güzel karakterdir. Güzel karakter, biricik gerçek Tanrı’nın insanlara ihsan buyurduğu en güzel örtüdür. Tanrı Kendi dostlarının vücutlarını bu süs ile süsler. Hayatıma yemin olsun, onun ışığı güneşin ışığından ve onun parıltısı güneşin parıltısından üstündür. Buna kavuşmuş olanlar insanlar arasında mücevher sayılır. Dünyanın izzet ve yükselmesi buna bağlıdır. Güzel karakter halkı doğru yola ve Büyük Haber’e kılavuzlar. Ne mutlu Mele-i Ala’ya (Melekler Alemi) mahsus karakter ve sıfatlarla donanmış olanlara!

 

Sana yakışan, gözünü her koşulda adalet ve doğruluğa dikmektir. En Yüce Kalemimden Saklı Sözler’de (Hz.Bahaullah’ın bir eseri) şu yüce hitap sadır olmuştu;

 

“Ey Ruh Oğlu! En çok sevdiğim şey insaftır. Bana rağbetin varsa ondan yüz çevirme; güvenimi kazanmak istersen ondan gafil olma. Bir şeyi başkalarının gözüyle değil kendi gözünle görür, başkalarının bilgisi ile değil kendi bilginle bilirsen buna muvaffak olursun. Gereğini artık sen düşün. Bu benim Sana bir ihsanım, senin için bir inayetimdir. Onu gözden ırak tutma.”

 

İnsaf ve adalet sahipleri, çok yüksek bir makama ve yüce bir mertebeye sahiptir. İyilik ve Tanrı korkusu ışığı bu gibi kimselerden saçılır. İnsanların ve memleketlerin bu iki ışık kaynağından mahrum kalmamaları ümit olunur.

 

Dördüncü teraz güvenilir olmakla ilgilidir. Güvenilirlik, gerçekten dünyada yaşayan herkes için bir güvence kapısı ve Rahman’ın katından izzet alametidir. Ona kavuşan, servet elde etmiş olur. Güvenilirlik, halkın rahat ve güvenliği için en büyük kapıdır. Her şeyin kıvamı ona bağlıdır. İzzet, büyüklük ve servet dünyaları onun ışığı ile aydınlanır ve parlar.

 

Bundan bir süre önce En Yüce Kalem’den şu tatlı sözler sadır olmuştu;

 

“Senin ve Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın katında güvenilir olmanın ve mertebesinin ne olduğunu sana bildiriyoruz. Günlerden bir gün Yeşil Ada’mıza gitmek üzere yola çıktık. Oraya varınca ırmaklarını akar, ağaçlarını birbirine sarılır gördük. Güneş ışınları ağaçların aralarında oynaşıyordu. Sağa dönüp baktık ve işte orada Kalem’in vasıflandırmaktan ve o latif, şerif, yüce ve kutlu noktada Yaratık Mevlasının gördüğünü tariften aciz olduğu şeyi gördük. Sonra sola dönüp baktık ve işte orada Firdevs-i Ala simalarından bir simayı bir nur direği üzerinde durur gördük. Nur direği üzerinde duran o Firdevs’i Ala siması, yüksek sesle şöyle çağırıyordu; “Ey yerde ve gökte oturan topluluklar! Bakınız şu güzelliğime, şu nuruma, şu görünüşüme ve şu parlayışıma. Biricik gerçek Tanrı’ya yemin olsun ki, Ben Güvenilirliğim, onun Mazharıyım, onun Cemaliyim. Ben, Bana sarılan, Benim rütbemi ve makamımı kavrayan ve Benim eteğime yapışan herkesin ödülünü vereceğim. Ben Baha ehlinin en büyük süsüyüm. Bu yaratık âlemindeki herkesin izzet kaftanıyım. Ben, dünyanın refahına en ulu vesile ve bütün varlıkların güven ufkuyum.” İnsanları Varlığı Var Eden’e yaklaştıracak şeyi senin için işte böyle indirdik.

 

Ey Bahaîler! O sizin vücutlarınız için en güzel süs, başlarınız için en şahane taçtır. Her şeyden haberdar olan Buyurucu’nun katından sadır olan buyruğa uyarak onu alınız.

 

Beşinci teraz Tanrı kullarının mevki ve mertebelerinin korunmasıdır. Bu konuda hiçbir tolerans gösterilmemeli, doğruyu söylemekten çekinilmemelidir. Bahaîler hiçbir kimsenin hakkını inkâr etmemeli, hüner erbabını (bir beceri, meslek, uzmanlık sahibi olanları) muhterem tutmalı, bundan öncekilerin yaptığı gibi dillerini şunu bunu karalamakla kirletmemelidir.

 

Bu Gün fen güneşi Batı göklerinin ufkundan görünmekte ve hüner ırmağı o tarafın denizinden çıkıp akmaktadır. İnsaflı söz söyleyip nimetin kadrini bilmek gerek. Tanrı’ya yemin olsun, insaf kelimesi güneş gibi parlar ve ışık saçar. Hak’tan herkesi onun ışıkları ile aydınlatmasını dileriz. O her şeye gücü yetendir, icabete layık ancak O’dur. Bu günlerde doğruluk ve dürüstlük yalancılığın pençesinde, adalet zulüm kırbaçları altında, fesat dumanı dünyayı sarmış bulunmakta; öyle ki nereye bakılırsa saf saf olmuş askerden başka bir şey görülmez ve hangi yöne dönülse kılıç şakırtılarından başka bir şey işitilmez. Hak’tan dileriz ki, Kendi kudret mazharlarını dünyaya düzen verecek ve ümmetleri rahata kavuşturacak şeylere muvaffak buyursun.

 

Altıncı teraz; Bilgi Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Herkesin bunu elde etmek için gayret göstermesi mecburidir. Bugünkü sanatlar ve aletler, O’nun En Yüce Kalem’den kitap ve levihlere akseden ilim ve hikmetinin neticeleridir. En Yüce Kalem, hikmet, beyan ve zanaat incilerini kendi hazinelerinden çıkarıp gözler önüne seren kalemdir.

 

Bugün yerin sırları insan kendi gözüyle görmeden önce apaçık görülüyor. Gerçekten de hızla ortaya çıkan gazete dünyanın aynasıdır. Çeşitli milletlerin ve kavimlerin fiil ve uğraşılarını hem gösteriyor hem bildiriyor. Gazete, gözü, kulağı ve dili olan bir aynadır. Bu hayret verici bir zuhur ve büyük bir olaydır. Fakat gazete yazarı şahsi garezden sakınmalı, adalet ve insaf sahibi olmalı, ancak dikkatli bir araştırmadan sonra doğruluğuna kanaat getirdiği şeyleri yazmalıdır.

 

Gazetelerin Ben mazluma dair yazdıklarının çoğu gerçekten uzaktır. İyi ve doğru sözün makam ve mertebesi, ilim semasının ufkundan parlayan güneşin makam ve mertebesi kadar yüksektir. Bu deniz bütün âlemin gözleri önünde dalgalanmakta, hikmet ve beyan Kalemimin eserleri meydanda…

 

Gazetelerde Benim T (Tahran) ilinden kaçıp Irak’a gittiğim yazılmıştır. Suphanallah! Ben Kendimi bir an gizlemedim; her zaman herkesin gözü önündeyim. Biz kaçmadık ve kaçmayız; bilakis cahil insanlardır ki Bizden kaçıyor. Biz, anavatanımızdan saygıdeğer iki devletin, İran ve Rus devletlerinin, atlıları eşliğinde ayrıldık ve izzet ve iktidar ile Irak’a geldik. Hamdolsun Allah’a ki Benim durumum gök gibi yüce ve güneş kadar aşikâr... Gizlilik bu makama uğramaz, korkuya ve sükûta burada yer verilmez.

 

Kıyametin sırları ve saatin alametleri hep göz önünde; ne çare ki insanlar perdeli ve gaflette… “Denizler kaynatıldığında,” (Tekvir Suresi; 6.ayet), “Sayfalar açılıp göz önüne konulduğunda,” (Tekvir Suresi; 10.ayet) Biricik gerçek Tanrı’ya ant olsun ki, sabah yelleri esti, ışık parladı, gecenin karanlığı dağıldı. Ne mutlu tanıyanlara!

 

Şaşılacak şey! Kalem ne yazacağını şaşırmış, dil tereddüt içinde. Yıllarca süren çetin zahmetlerden, mahpusluktan, esirlik ve eziyetten sonra yırtılan perdelerin yerine daha kalınları ortaya çıkmış, gözler önüne serilmiş, idrak ışığını örtmüştür. Ortaya atılan yeni iftiralar eskilerinden kat kat katmerli.

 

Ey Beyaniler (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler)! Rahman’dan korkunuz. Sizden önceki ümmeti göz önüne getiriniz. Niyet neydi, sonuç ne oldu? Tanrı’nın Kendi kudretiyle korudukları istisna olmak üzere, bütün söyledikleri yalan dolan, tüm işittikleri boş batıl...

 

Âlemin İsteği Olan’a yemin olsun ki, bir kimse her türlü etkiden kurtulmuş olarak durup düşünecek olursa, muhakkak Neyyir-i Azam’a (En Büyük Parlaklık) yönelir ve kendi sanı tozlarından ve kuruntu dumanlarından yıkanıp arınır. Acaba bundan önceki ümmetin sapkınlığının sebebi neydi ve kimdi? Onlar hâlâ şu ana kadar Hakk’a arka çevirmekte ve kendi havalarına uymakta inat edip duruyorlar. Ben ne söylüyorsam Tanrı hatırı için söylüyorum. İsteyen kabul eder, isteyen reddeder. Tanrı olmuş ve olacak hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

 

Ey Beyaniler (Hz. Bahaullah’ı inkâr eden Babiler)! Hak ile halk arasına perde gerenler, Hadi Devletabadi (Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi Mirza Yahya’nın İran’daki temsilcisi) gibilerdir. Bu sarıklı ve asalı kimseler halka gerçekle ilgisi olmayan bir takım inançlar aşılamışlardır, bu yüzden zavallı halk, şimdiye kadar, bilinmeyen bir kimsenin bilinmeyen bir yerden çıkıp gelmesini bekler durur. İbret alınız ey fikir sahipleri!

 

Ey Hadi (Hadi Devletabadi kastedilmiştir)! Güvenilir Öğütçü’nün sesine kulak ver. Soldan sağa geç. Zannı bırak, yakine (şüphesizlik/sağlam iman) yapış. Sapkınlığa sebep olma. Nur parlamakta, Emir apaçık görünmekte, ayetler âlemi sarmakta. Yüzünü müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’ya çevir. Allah aşkına liderlik çabandan vazgeç, halktan elini çek. Senin işin esası hakkında haberin, bilgin yok.

 

Ey Hadi! Tanrı yolunda ikiyüzlülüğü bırak. Tanrı’ya ortak koşanlarla birlikteyken onlar gibi, Tanrı birliğine inananlarla birlikteyken onlar gibisin. O memlekete canlarını ve mallarını feda etmiş olanları düşün, düşün de öğüt al ve uyan. Hangisi daha iyi? Canını, bedenini, varını yoğunu kaybetmemeye çalışan mı, yoksa bütün bunları Tanrı yolunda feda eden mi? İnsaf et, zalimlerden olma. Adalete sarıl, insafa yapış ki belki dini tuzak yapmaktan ve dünyalık için Hakk’a göz kapatmaktan geri durursun. Senin ve sana benzeyenlerin zulmü En Yüce Kalem’i böyle şeyler yazmaya mecbur edecek dereceye varmıştır. Tanrı’dan kork. Müjdeci (Hz.Bab) “O, her bir halde, ‘Benim Tanrı, Benden başka müheymin ve kayyum İlah yoktur’ diyecek’” demiştir.

 

Ey Beyaniler! Dostlarla (Hz.Bahaullah’a sadık Bahaîlerle) görüşmenizi yasaklamışlar. Acaba neden? Tanrı rızası için insafa geliniz ve gafillerden olmayınız. Görür göz sahibi olanların ve Cemal-i Mübarek’in (Hz.Bahaullah’ın Kendisi) katında bu yasağın amacı son derece açıktır. Böylece hiç kimse onun (Hadi’nin) sırlarını ve amellerini öğrenmeyecek.

 

Ey Hadi! Sen Bizimle beraber değildin. İşin iç yüzüne vakıf değilsin. Zan ile hareket etme. Şimdi her şeyden vazgeçip kendi gözünle meydandaki eserlere bak ve zuhura gelmiş olan şeyler hakkında düşün. Kendine ve halka acı. Bundan öncekiler gibi sapkınlığa sebep olma. Yol açık, delil parlak. Zulmü adalete, doğru yoldan sapmışlığı insafa çevir. Umarım ki vahyin hoş kokuları seni destekler de iç kulağın “…Allah de, sonra da bırak onları saplandıkları batakta oynayadursunlar” (En’am Suresi; 91.ayet) kutlu sözünü işitmekle şereflenir. Oraya (Kıbrıs) gittin ve kendisini (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi) gördün. Şimdi insafa gel de söyle, kendini ve başkalarını şüpheye düşürme. Cahil ve bihabersin. Sesimi işit, Tanrı bilgisinin denizine gel; böyle yaparsan, belki anlama süsü ile süslenir, Tanrı’dan başkasından kesilirsin. Saraylarda oturanlardan kulübelerde oturanlara varıncaya kadar her sınıftan insanın önünde örtüsüz perdesiz göklere yükselen nidaya kulak ver, ver de bütün millet ve ümmetleri Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Padişahı’na çağır. O fazıl güneşinin ufkundan parlayan söz işte budur.

 

Ey Hadi! Ben Mazlum, dünyayı gönlünden silmiş olarak, içlerde yanan kin ve husumet ateşini söndürmeye var kuvvetimle çalıştım. Her adalet ve insaf sahibi olanın Yüce Allah’a şükürler sunup bu Büyük Emrin hizmetine kalkması gerektir; belki bu sayede ateşin yerini ışık ve nefretin yerini sevgi alır. Tanrı’ya ant olsun, bu Mazlum’un güttüğü gaye bundan ibarettir. Bu Büyük Emrin izhar ve ispatı uğrunda her bela ve felakete katlandık. Eğer insaflı konuşursan bu dediğime sen kendin de şahadet edersin. Tanrı doğruyu söyler ve doğru yola kılavuzlar. O’dur güçlü, kuvvetli ve O’dur güzel…

 

Zalimlerin zulmü ve zorbaların baskısı karşısından Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’dan ayrılmayan Baha Ehli’ne (Bahaîler) Benden selam ve sena olsun.

 

DÜNYA LEVİHİ

 

Beyan Melekûtu’nda Söyleyici İsmimle

 

En büyük övgü ve şükran, bu sağlam hapishaneyi Ali Ekber ve Emin Hazretleri’nin huzuruyla süsleyen, onları ikan (sağlam biliş), istikamet ve şüphesizlik ışıklarıyla nurlandıran ve iyiyle kötüyü ayıran Sultan’a layık ve yaraşır. Tanrı’nın ve yerlerde ve göklerde olanların bahası (güzellik / nur, parıltı, izzet) onların üzerlerine olsun!

 

Nur, baha, tekbir ve sena Tanrı Emri’nin Elleri’nin üzerlerine olsun. Onlardadır ki sabır ışığı parladı ve muktedir, aziz ve dilediği gibi davranan Tanrı’nın isteği sabit oldu. Onlarladır ki, izzet denizi dalgalandı ve yaratıkların mevlası olan Tanrı’nın inayet kokusu etrafa yayıldı. Onları Kendi askerleriyle korumasını, Kendi saltanatıyla esirgemesini ve her şeye galip gelen kudretiyle desteklemesini Yüce Tanrı’dan dileriz. Padişahlık, Göğün Yaratanı’na ve İsimler Melekûtunun Sahibi’ne mahsustur.

 

Ulu Haber buyuruyor; Ey İranlı ashap! Sizler rahmet kaynakları, şefkat ve muhabbetin doğuş yerleri oldunuz. Varlık ufukları akıl ve hikmet ışığınız ile aydınlanmıştır. Şimdi ne oldu da kendi elinizle kendi kendinizin ve dostlarınızın mahvolmasına neden oluyorsunuz?

 

Ey Afnan! Ey kendi Kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Kökümden biten dal! Baha ve inayetim senin üzerine olsun. Tanrı Emri’nin otağı ne geniş bir otak! Daha şimdiden bütün milletler ve kavimlerin üzerine gölgesini salmıştır ve yakında insan cinsini bir araya getirip içerisinde barındıracaktır. Hizmet günün gelmiş çatmıştır. Sayısız levihler sana olan lütuf ve inayetlerin şahididir. Emrimin yardımı için ayağa kalk, beyan kuvvetinle insanların gönül kalelerini fethet. Senden, düşkünlük ve sefalet içinde olanların sükûn ve rahatını sağlayacak şeyler sadır olsun. Gayret kemerini kuşan ki esirleri zincirlerinden kurtarıp hakiki özgürlüğe kavuşturabilesin.

 

Adalet bugün kendi haline ağlıyor, İnsaf zulüm boyunduruğu altında inliyor. Kalın istibdat bulutları yeryüzünü karartmış, onda oturanları sarmış. Güçlü Hükümdar’ın emrine uyarak nurlu Kalemimizin yardımıyla her insan cesedine yeni bir ruh üfledik, her kelimeye taze ve kudret zerk ettik. Bütün yaratıklar bu evrensel kalkınmanın eserlerini ilan ediyor. Bu Mazlum’un Kalemi vasıtasıyla verilen en büyük ve en sevinçli müjde budur. Neden korkuyorsunuz, sevgili dostlarım? Sizi ürküten kim? Tek bir damlacık, şu şüphe içindeki neslin hamurunu oluşturan sert çamuru eritmeye yeter. Sizin bir araya gelmeniz bile bu böbürlenmiş kuru kalabalığı dağıtmaya kâfi.

 

Didişme ve boğuşma vahşi hayvanlara yakışır. Tanrı’nın inayeti, güzel sözler ve övgüye değer amellerin yardımıyla, Babi cemaatinin (Hz.Bab’a iman edenler) kılıçları kınlarına geri sokulmuştur. İyi insanlar öteden beri varlık bahçelerini söz gücüyle ele geçirmişlerdir. Söyle; Ey dostlar! Hikmeti elden bırakmayınız. En Yüce Kalem’in öğütlerini can kulağıyla dinleyiniz. Yeryüzü sakinlerinin sizin elinizden ve dilinizden emin olması gerekir.

 

Kitab-ı Akdes’te T (Tahran) ili konusunda milleti düşündürecek ve gözlerini açacak şey nazil olmuştur. Dünyanın zalimleri milletlerin haklarını gasp etmişlerdir. Onlar var kuvvetleriyle kendi nefsanî arzularının tatminiyle meşguldür. Y (Yezd) ilinin zalimi (Yezd Valisi Mahmut Mirza kastedilmiştir. Verdiği emirle yedi Bahaî öldürülmüştü), Mele-i Ala’ya (Melekler Âlemi) kanlı gözyaşları döktürecek kötü bir iş yaptı.

 

Ey Benim beyanımın şarabından içen ve Benim zuhurumun ufkuna bakaduran! Ne oldu da İran halkı ilim ve fende ön safı işgal etmiş olduğu halde şimdi bütün dünya milletlerinin en gerisi olmuştur? Ey kavim! Bu kutlu ve aydın günde kendinizi Feyyaz’ın (ilim, ihsan, bolluk, bereket veren) feyzinden mahrum bırakmayınız. Bugün, Rahman’ın rahmet bulutundan hikmet ve beyan yağmurları yağmakta… Ne mutlu Emir hakkında insaflı hüküm verene! Vay zulüm yoluna gidene!

 

Ben Mazlum’un Kaleminden nazil olan öğütler dünyanın ilerlemesi ve milletlerin yükselmesi için en etkili ve diriltici sebeptir. Her görür göz sahibi bunun böyle olduğunu teslim eder. Ey kavim! Kalkınız ve Hakk’ın kudretiyle nefsinizi yenmeye azmediniz; ediniz ki, halk kendi boş kuruntularının doğurduğu putlara tapınmaktan kurtulsun. Bu putların kendilerine tapan bu zavallılara verdiği zarar ve yüklediği sefalet artık yeter. Bu putlar, insanı kemal yolunda ilerlemekten alıkoyan engellerdir. İlahi Kudret Eli’nin insanlara uzanarak onları şu düştükleri alçaklık çamurundan çekip çıkarmasını dileriz.

 

Bir levihte şöyle nazil olmuştur; “Ey Tanrı’nın kavmi! Yalnız kendinizi ilgilendiren şeylerle meşgul olmayınız, düşüncelerinizin mevzusu insanlığın kalkınması, gönül ve ruhların kötülüklerden arınması olsun. Bunun yolu iyi ameller, faziletli bir hayat ve güzel huydur. Cesurca hareketler bu Emrin zaferini sağlar ve temiz karakter onun etki sahasını geliştirir. Ey Baha Ehli! (Bahaîler; Hz.Bahaullah’a iman edenler) Hakkaniyete (hak ve adalete uygunluk) yapışınız. Bu, Ben Mazlum’un sizlere buyurduğu ve serbest irademin her biriniz için ilk seçimidir.

 

Dostlar! Can arttırıcı bu İlahi baharda size yaraşan şey, üzerinize yağmakta olan rahmet sağanaklarıyla ruhlarınıza tazelik ve dinçlik vermektir. Ululuk Güneşi parlıyor, bağış bulutu gölge salıyor. Kendini böyle büyük bir nimetten mahrum bırakmayıp Dostu bu yeni elbise içinde tanıyanlara ne büyük bir ödül mukadder! Uyanık olunuz! İblisler sizi yakalamak için pusu kurmuşlardır. Görücü ismin aydınlığıyla kendinizi sizi saran karanlıklardan kurtarınız. Görüşünüz evrensel olsun, kendi dar sahanızla sınırlı kalmasın. İblis, insanoğlunun kalkınmasına ve ruhaniyetle ilerlemesine engel olan kimsedir.

 

Bütün milletlerin ve adaletli hükümetlerin menfaatlerini destekleyecek ve seviyelerini yükseltecek yolları aramak bugün herkesin mükellef bulunduğu bir ödevdir. En Yüce Kalem her ayetle sevgi ve birlik kapılarını açmıştır. Bir zaman önce şöyle demiştik ve Bizim dediğimiz gerçektir; “Her din ve mezhebin salikleriyle samimi dostluk ve arkadaşlık ediniz.” İnsanları birbirinden uzaklaştırıp bozuşturan sebepler En Yüce Kalem’den çıkan bu sözle ortadan kalkmıştır. Tanrı’nın irade semasından varlık dünyasının seviyesini yükseltmek ve insan ruhunu yüceltmek maksadıyla indirilen şeyler bütün insanlığın talim ve terbiyesine yarar en etkili vasıtadır. Eskilerin dilinden ve kaleminden çıkan hikmetli sözlerin sultanı bu En Büyük Zuhur’da Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Padişahı’nın irade semasından nazil olmuştur. Eskiden “Vatan sevgisi imandandır” (Hz. Muhammed’in bir hadisi) buyrulmuştu. Bu Gün ise Azamet Dili “Övünç vatanını sevenin değil bütün dünyayı sevenindir” buyuruyor. Bu ulvi sözle gönül kuşlarına yeni bir uçuş öğretmiş, taze bir yön göstermiş, sınırlama ve taklidi Tanrı kitabından silmiştir.

 

Ben Mazlum, Tanrı hizbini didişmeden ve karışıklık çıkartmaktan men ederek iyi davranışlara ve güzel ruhani ahlaka davet ettim. Bugün Emrin zaferini sağlayacak olanlar iyi davranış ve ahlâktır. Ne mutlu bu ikisine sarılana ve vay onlardan yön çevirene…

 

Ey Tanrı’nın hizbi! Sizlere edep tavsiye ederim. Bütün iyi huyların en önde geleni, birinci derecede, edeptir. Ne mutlu o kimseye ki edep nuruyla aydınlanmış ve doğruluk ziyneti ile süslenmiştir. Edep sahibinin büyük bir makamı vardır. Ümit ederim ki, Ben Mazlum ve herkes ona ereriz, ona yapışır, ona sarılır, ona bakarız. İsm-i Azam’ın (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) kaleminden sadır olan sağlam hüküm işte budur.

 

Bugün insan madeninden istikamet incilerinin çıktığı gündür. Ey adalet fırkası! Işık gibi parlayınız, Yanar Çalı’daki ateş gibi alevleniniz. Sevgi ateşiniz milletleri bir araya toplayıp kaynaştırır, düşmanlık ateşi ise onları dağıtır ve boğuşturur. Kullarını düşmanlarının şerrinden korumasını Tanrı’dan dileriz. O’nun kudreti her şeyi çepeçevre kapsar. 

 

Hamdolsun şanı yüce olan biricik gerçek Tanrı’ya ki, En Yüce Kalem anahtarıyla gönül kapılarını açtı. Bu Kalem vasıtasıyla inen her bir ayet, güzel huyların ve temiz amellerin ihtişamını görünür kılan bir kapıdır. Çağrılarımız ve mesajımız sadece tek bir memleket veya halka mahsus değildir; davet ve haberimizin sınırları bütün insanlıktır. Bugün insanlar kendileri için indirilen ve inayet kılınan bu Emre sımsıkı sarılmalıdır. İnsanlık hakiki özgürlüğe o zaman, ancak o zaman kavuşur. Dünya, Zuhur Güneşinin ışıklarıyla aydınlanmıştır; çünkü altmış yılında (Miladi 1844; Hz. Bab’ın Emrini açıkladığı tarih), O’ndan başkalarının Ruhu O’na feda olsun, Hak yolunun Müjdecisi (Hz.Bab) Tanrı Ruhu’nun taze bir zuhurunu müjdeledi ve seksen yılında (Miladi 1863; Hz.Bahaullah’ın Emrini açıkladığı tarih) bu taze Zuhur’u tahakkuk ettirerek dünyayı bu Vaat Edilmiş Nur’a, bu Hayranlık Verici Yeni Ruh’a kavuşturdu. Bakınız bugün insanlık nasıl genel itibarıyla Tanrı’nın yüce Kelimesini, insanların ruhça dirilip bir araya toplanması olayının sebebi ve gereği olan bu kelimeyi, işitip dinleme yeteneğine kavuşmuş bulunuyor.

 

Akka hapishanesinde insanların yükselmesine ve memleketlerin bayındırlığına hizmet edecek olan hükümler Kızıl Sayfa’da nazil olmuştur. Şu aşağıdakiler İmkân Sahibi’nin kaleminden o sayfada sadır olan hükümlerdendir. Halk idaresinin temel prensipleri şunlardır;

 

Birinci; Adalet Evi vezirleri, dünyanın şu aşırı masraflardan kurtulması için Küçük Barış’ı vücuda getirmelidirler. Bu mesele gereklidir; çünkü çatışma ve mücadele, zahmet ve sıkıntının baş kaynağıdır.

 

İkinci; Diller tek bir dile münhasır olmalı ve bu dil bütün dünya okullarında öğretilmelidir.

 

Üçüncü; Milletler arasında dostluk, muhabbet ve birliği sağlayacak önlemlere başvurulmalıdır.

 

Dördüncü; Kadın erkek herkes ticaret, ziraat veya başka bir işten elde edecekleri kazancın belli bir miktarını çocukların eğitim ve terbiyesine harcanmak üzere güvenilir bir kimseye bırakacaktır. Bu şekilde biriken paralar Adalet Evi eminlerinin bilgisi içinde çocukların yetiştirilmesinde kullanılacaktır.

 

Beşinci; ziraat işlerine büyük önem verilmelidir. Bu konu sırada beşinci olmakla beraber gerçekte başta gelir. Dış memleketlerde ziraat işleri çok ilerlemiştir; İran’da ise henüz bu sahada gereken faaliyet görülmemektedir. Tanrı’nın teyidine mazhar olmasını temenni ettiğim Şah’ın bu büyük ve önemli konuya öncelik ve önem vereceğini ümit ederiz.

 

Özetle, insanlar Kızıl Sayfa’da En Yüce Kalem’den sadır olan hükümleri uygulama sahasına koyarlarsa dünyada yaygın olan diğer kurallar bir yana bırakılabilir.

 

Bazı konular En Yüce Kalem’den tekrar tekrar nazil olmaktadır; bunun amacı iktidar dizginini ellerinde tutanların ve Tanrı izzetini temsil edenlerin bir fırsat bulup bunların uygulanması için yardımcı olmalarıdır. Bu meselelerle cidden ilgilenip araştırma yapan bir kimse bulunsaydı her şeye nüfuz eden mutlak iradeden sadır olan şeyleri Tanrı rızası için açıklardık, fakat nerede araştırıcı? Nerede soruşturucu? Nerede adaletli? Nerede insaflı? Gün geçmiyor ki yeni bir zulüm ateşi yakılmasın veya doğru yoldan saptırmayı amaçlayan yeni bir kılıç çekilmesin. Suphanallah! İran’ın büyükleri ve yüksek sosyal mevki sahibi asilzadeleri vahşilikleriyle öyle övünüyorlar ki insan bu hikâyeler karşısında hayrete düşüyor.

 

Ben Mazlum, gece gündüz yaratıkların Mevlasına şükürler sunuyor. Şükrediyorum, çünkü verilen öğütlerin etkisini göstermekte olduğunu görüyorum. Gerçekten bu hizbe ait olanların huy ve davranışları takdire değer bir seviyeye yükselmiştir, çünkü insanlığın övünmesini gerektiren bir olay meydana gelmiştir. İşaret ettiğim olay, dostların hükümet otoritelerinden düşmanlarının affedilmelerini istemeleridir. (Aşkabat’ta bir Bahaî’nin şehit edilmesi üzerine diğer Bahaîlerin Vali’den katillerin affedilmelerini istemesi kastedilmiştir) İnsanların sözlerinin doğruluğunun şahidi, gerçekten, dürüst amellerdir. İyilerin dünyayı nurlu davranışlarla aydınlatacaklarını umarız. Herkesi, kendi günlerinde, Kendi sevgisi ve Emri üzerinde dimdik durmakta başarılı kılmasını kutlu ve yüce Tanrı’dan dileriz.

 

Ey Tanrı’nın hizbi! En Yüce Kalem âlemler göstermiş, gözlere gerçek aydınlık bağışlamıştır.  Fakat İran ahalisinin çoğu faydalı beyanlardan, kutlu ilim ve fenlerden mahrum kalmaya devam ediyor. Geçen gün dostlardan birisi için En Yüce Kalem’den şu yüce söz sadır oldu, bundan maksat, yüz çevirenlerin bunu bırakıp doğru yöne dönmeleri, Tanrı usulü ile ilgili meseleleri anlayıp yaymaları ümididir.

 

Arka çevirenlerle inkâr vadisine sapanlar dillerine dört sözü dolamışlardır. Bunlardan birincisi boyun vurmak, ikincisi kitap yakmak, üçüncüsü başka milletlerden uzak durmak ve dördüncüsü başka hizipleri yok etmek… Şimdi, Tanrı kelimesinin fazlı ve iktidarı sayesinde, bu dört büyük set ortadan kalkmış, bu dört açık emir levihten silinip çıkarılmıştır. Yırtıcı hayvanlara mahsus vasıflar yerlerini ruhani sıfatlara bırakmıştır. Celil olsun O’nun iradesi, celil olsun kudreti, azim olsun O’nun saltanatı! Şimdi celali celil olan Hak’tan dileyiniz ve dileyelim ki, Şii hizbini Kendi doğru yoluna kılavuzlasın, yaraşmaz vasıflardan onları kurtarsın. Adı geçen bu hizbe ait her bir ferdin dilinden her gün lanet yağıyor. Sanki ‘melun’ kelimesi bu hizbin günlük yemeği!

 

“İlahi! İlahi! Senin Baha’nın iniltisini ve gece gündüz ettiği feryadı işitiyorsun. Sen bilirsin ki O kendisi için herhangi bir mevki ve makam istememiştir; O’nun biricik emeli Senin kullarının ruhlarını temizlemek ve kendilerini her an her yönden saran kin ve husumet ateşinden onları kurtarmak olmuştur. Rabbim! Mukarreplerin (cennette derecesi en yüksek olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) elleri Senin cömertlik göğüne ve samimi dostlarının elleri Senin ihsan havana kalkmıştır. Senin ihsan denizinden, fazıl göğünden ve cömertlik güneşinden bekledikleri şeyi onlardan esirgeme. Rabbim! Milletler arasında seviyelerini yükseltecek edep ve terbiyeyi edinmeleri için onları destekle. Sen, gerçekten, aziz ve bağışı sınırsız olansın.”

 

Ey Tanrı’nın hizbi! Genel halkın özgürlüğüne, rahatına, sükûnuna, gelişme ve yükselmesine kefil olan şeyi işitiniz. İran için bir kanun ve sistem gerek; fakat işin doğrusu, bunun, Tanrı’nın teyidine kavuşmasını dilediğim Şah hazretleri, din büyükleri ve devlet ricalinin arzu ve becerisiyle meydana gelmesidir. Bunların bilgisi çerçevesinde bir merkez seçilmeli, bu kişiler orada bir araya gelmeli, aralarında tartışmalı ve halkın güvenliğine, refahına, servet ve faydasına olacağını düşündükleri önlemleri belirleyerek uygulama sahasına koymalıdırlar. Böyle yapılmazsa, anlaşmazlık ve ihtilal meydana gelir.

 

Daha önce Kitab-ı Akdes’te ve diğer bazı levihlerde nazil olan esaslara göre, işler hükümdarlara, adaletle görev yapan reislere ve Adalet Evi eminlerine havale edilmiştir. Bu konuyu insaf ve basiret çerçevesinde inceleyerek üzerinde düşünecek olanlar, bu söylenilen şeylerde adalet güneşinin parıltılarını hem dış hem iç gözleriyle görmezden gelemezler.

 

İngiliz milletinin Londra’da şimdilerde uygulamakta olduğu yöntem Bizce hoş bulunmaktadır, çünkü bu yöntem hem saltanat hem millet meşvereti ruhu ile süslenmiştir.

 

Usul ve kanun kitaplarında insanları koruyucu bir hüküm olmak üzere bir “kısas” sözü vardır. Kısas korkusu insanları yaraşmaz kötü işler işlemekten ancak görünürde engeller. İnsanları görünür ve görünmezde koruyup kötü iş işlemekten engelleyen bir kuvvet var ise, o da Tanrı korkusudur. Asıl koruyucu ve manevi esirgeyici budur. İşte bu büyük bağışın gerçek olması için elden gelen yapılmalıdır. Ne mutlu benim En Yüce Kalem’imin yazdıklarına kulak verip günlerinin başlangıcı olmayan Buyurucu’nun katından buyrulan şeylere göre davrananlara!

 

Ey Allah’ın hizbi! Biricik Dost’un öğütlerini can kulağıyla dinleyiniz. Tanrı sözü gönüllere kök salmış bir fidana benzer. Onu hikmet ve beyan kevseriyle (cennet suyuyla) sulayınız ki, iyice kök tutup dalları göklere ve daha ötesine yükselebilsin.

 

Ey dünya halkı! Bu En Büyük Zuhur’un üstünlüğü, anlaşmazlık, fesat ve ikiyüzlülüğün sebeplerinin Kitap’tan silinerek, yerlerine dostluk, birlik ve uzlaşma sebeplerinin konulmuş olmasıdır. Ne mutlu buna göre davrananlara!

 

Dostlara fesat kokusu duyulan her şeyden sakınmalarını hatta kaçmalarını tekrar tekrar tavsiye ettik. Dünya inkılâp içerisinde çalkalanıyor, türlü ideolojiler ortaya çıkıyor. Adalet aydınlığıyla onları aydınlatmasını, her durumda haklarında hayırlı olan şeyi onlara tanıtmasını Yüce Tanrı’dan dileriz. Her şeyden ve herkesten müstağni (doygun, gönlü tok) yüce Tanrı O’dur.

 

Bundan önce şu yüce sözü söylemiştik; Ben Mazlum’a mensup olanlar vermekte yağdırıcı bulut, kötülük emreden nefsi dizginlemekte ise yanar ateş olmalıdırlar.

 

Suphanallah! Bu günlerde insana hayret veren bir olay meydana geldi. Söylendiğine göre geçenlerde birisi (Cemalettin Afgani kastedilmiştir) İran’ın başkentine gelmiş ve birçok devlet büyüğünü kendisine mürit yapmış. Bu cidden acınacak ve ağlanacak bir hal! Ne oldu da bu yüksek makam sahipleri kendileri için böyle bir zilleti kabul ettiler? İstikamete ne oldu? Onur nereye gitti? Azamet ve hikmet güneşi İran’ın ufkundan parlamaktayken kendi büyüklerini bir takım cahillere oyuncak yapacak dereceye düşmüş görüyoruz.

 

Bu şahıs, Mısır gazetelerinde ve Beyrut’ta çıkan Dairet’ül Maarif’te bu hizip hakkında bilirkişileri hayrete düşürecek yazılar yazmıştır. Bu şahıs, sonradan Paris’e giderek Urvet’ül Vüska adlı bir gazetenin yayınına başlamış, her tarafa ve ezcümle Akka’ya da yollamıştır. Kendisi bu vesileyle elden kaçırdığını telafi etmek kabilinden yalandan bir muhabbet girişiminde de bulunmuştur. Hâsılı Ben Mazlum onun hakkında sessiz kalmayı seçtim. O’nu koruyup Kendi adalet ve insaf nuru ile nurlandırmasını Hak’tan dileriz. O’nun Tanrı’ya şöyle yalvarması gerektir;

 

“İlahi! İlahi! Beni kendi bağış ve veriş kapında durur, Kendi lütuf ve bağış ufuklarına bakar görüyorsun. Kullarını Senin Kendi günlerine yaraşan ve zuhur ve saltanatına yakışan şeylere muvaffak buyurmanı Senin tatlı sesin ve kaleminin cızırtısı yüzü hürmetine Senden dilerim.  Ey Yaratıkların Mevlası! Sen gerçekten, dilediğini yapmaya muktedir olansın. Göklerde ve yerlerde bulunanlar Senin kuvvet ve kudretine, Senin ihsan ve azametine tanıklık eder. Sana özgüdür övgü, ey âlemlerin İlahı ve ariflerin Sevgilisi! İlahi! Görüyorsun ki fakirlik özü Senin zenginlik denizini, günah cevheri Senin veriş ve bağışlama pınarını özlüyor. İlahi! Kendi ululuğuna yaraşanı ve fazıl semana yakışanı takdir buyur. Sen, gerçekten, büyük fazıl sahibi bir buyurucu ve zafere ulaştırıcısın. Senden başka böyle bir İlah yoktur.”

 

Ey Tanrı’nın hizbi! Bu gün herkesin gözü mübarek “Dilediğini işler” sözüne bakar olmalıdır; çünkü bu mertebeye eren bir kimse gerçek Tanrı birliği ışığına ermiş ve onunla aydınlanmış olur; bu gibilerin dışında kalanlar ise Tanrı Kitabı’nda zan ve vehim erbabı diye anılır ve yazılır. Mazlum’un sesine kulak veriniz ve makamlarınızın doğruluğunu ve istikametini koruyunuz. Bu konu herkese lazım ve herkesçe yapılması gereklidir. Mazlum, bütün günlerde, örtüsüz perdesiz, âlemin gözü önünde ilim, fen, hikmet, rahat, refah ve servet kapılarını açan anahtar hizmetini görecek şeyleri söylemiştir. Zalimlerin zulmü En Yüce Kalem’i cızırdamaktan geri tutmadı. Şüphecilerin ve fesatların şüpheleri onu yüceler yücesi Kelimeyi açık açık söylemekten men edemedi. Bahaîleri bundan önceki hizbin bağımlısı olduğu kuruntu ve sanılardan koruyup uzak tutmasını gerçek Tanrı’dan niyaz ederim.

 

Ey Tanrı’nın hizbi! Halkı doğru yola kılavuzlamakla meşgul olup nefis ve şehvetin vesveselerinden kurtulmuş ve korunmuş âlimler, Âlemlerin İsteği’nin katında manevi anlayış göğünün yıldızları sayılır. Bu gibilere saygı gösterilmesi gerekir. Onlardır akıcı pınarlar, ışık saçan yıldızlar, kutlu ağacın meyveleri, Tanrı kudretinin eserleri ve Tanrısal hikmet denizleri. Ne mutlu onlara yapışanlara! Böyle bir kimse, Ulu Arş’ın Rabbi olan Tanrı’nın Kitabı’nda ermişlerdendir.

 

Ey Baha ehli! Ey Kızıl Gemi’nin yolcuları! Arş’ın ve zeminin Rabbi olan Tanrı’nın bahası (güzellik / nur, parlaklık, izzet), sizlerin ve sizin tatlı sesinizi işitip bu aziz ve bedi levihte emredildikleri şeye göre davrananların üzerlerine olsun.

 

 

 

DAL SURESİ

 

Ebha Ufkunda Baki olan O’dur!

 

Gerçekten, Tanrı Emri beyan bulutları üzerinde geldi ve Tanrı’ya ortak koşanlar bugün büyük azap içindedirler.

 

Vahiy orduları Levih göğünden ilham sancakları ve güçlüler güçlüsü Tanrı’nın adıyla indi! Şu anda, Tanrı’nın tekliğine inananlar Tanrı’nın zafer ve saltanatına seviniyorlar, inkâr edenlerse açık bir şaşkınlık içinde…

 

Ey insanlar! Tanrı’nın yer ve gök arasındaki bütün yaratık âlemini kuşatan rahmetinden kaçıyor musunuz? Kendi nefislerini Tanrı’nın rahmetine tercih edenlerden ve kendilerini o rahmetten mahrum bırakanlardan olmayınız. Gerçekten, her kim Tanrı’nın bu rahmetine arka çevirirse büyük bir zarara uğramış olur. Rahmet ayete benzer, onlar tek bir gökten inerler. Tanrı birliğine inananlar onunla hayat şarabından, Tanrı’ya ortak koşanlar ise kızgın (kor alevli) sudan içer, Tanrı ayetleri böylelerine okunduğunda içleri nefret ateşiyle kavrulur. İşte onlar kendi nefislerini Tanrı’nın rahmetine tercih ederler de gaflet içinde olanlardan sayılır. Ey insanlar! Kelimenin gölgesine giriniz ve sonra ondaki mana ve beyan şarabını içiniz, çünkü Sübhan’ın kevseri onun içinde saklıdır. Bu Kelime rahman olan Rabbinin irade ufkundan harika nurlarla görünmüştür.


Söyle; Gerçekten, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Denizi bu En Büyük Okyanus’tan doğmuştur. Ne mutlu o kimseye ki, onun kenarında oturur ve onun kıyısına yerleşenlerin arasına katılır. Gerçekten, bu en kutsal Ebha heykeli, bu Kutsal Dal, Sidret-ul Münteha’dan
(Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) çıkmıştır. Ne mutlu o kimseye ki, O’nun gölgesine girer ve orada rahat eder. Söyle; Gerçekten, Emrin Dalı Tanrı’nın irade toprağına diktiği bu kökten bitmiştir. Bu kök, dalı tüm yaratık âlemini kuşatan bir makama kadar yükselten bir köktür. Bu yüce, mübarek, ulaşılmaz ve kudretli eser için (Hz. Abdülbaha kastedilmektedir) Tanrı’ya şükürler olsun!  Ey insanlar! O’na yaklaşınız ve kudretli ve her şeyi bilen Tanrı’nın iradesiyle O’nun bilgi ve hikmet meyvelerinden tadınız. Her kim bu meyvelerden tatmazsa, dünyadaki diğer her şeyden tatmış da olsa, Tanrı nimetinden mahrum kalmış olur. N’olaydı da bunu bilenlerden olsaydınız.

 

Söyle; bir fazıl olarak Ulu Levihten bir söz söylendi ve Tanrı o sözü Kendi kaftanıyla süsledi. Onu tüm dünyaya sultan kıldı ve yaratıkları arasında Kendi azamet ve iktidarına bir alamet yaptı. Öyle ki, onun sayesinde insanlar aziz, muktedir ve hâkim olan Rablerini övsünler ve onun sayesinde yaratıcılarını yüceltsinler ve her şeyin içinde mevcut olan Tanrı nefsini takdis etsinler. Bu gerçekten bilici ve kadim (başlangıcı olmayan, ezeli) Olan’ın katından gönderilen bir vahiydir.

 

Söyle; Ey kavim, O’nun (Hz. Abdülbaha) zuhuru için Tanrı’ya şükrediniz, çünkü O sizin için en büyük fazıl, en mükemmel nimettir. O’nun sayesinde çürümüş her kemik canlanır. Her kim O’na yönelirse Tanrı’ya yönelmiş, her kim O’ndan yüz çevirirse Benim cemalimden yüz çevirmiş ve kanıtlarımı inkâr etmiş olur ve Bana karşı gelenlerden sayılır. O gerçekten sizin aranızda Tanrı’nın yadigârı ve içinizde Tanrı’nın emanetidir. Size Tanrı’nın zuhuru ve Tanrı’ya yakın olan kulların arasında O’nun tecessümüdür.

 

Yaratıcınız olan Tanrı’nın haberini size işte böyle ulaştırmak için emir aldım ve bana emredileni size ilettim. Tanrı’nın Kendisi, melekleri, elçileri ve mukaddes kulları buna tanıklık eder. O’nun güllerinden Rızvan’ın güzel kokularını koklayınız ve kendini bundan mahrum edenlerden olmayınız. Tanrı’nın size olan fazlını takdir ediniz ve kendinizi O’ndan perdelemeyiniz. 

 

Biz gerçekten O’nu bir insan şeklinde gönderdik. Dilediğini Kendi hikmetli ve bozulmaz Emriyle yaratan Rabbe şükürler olsun! Kendilerini Dal’ın (Hz. Abdülbaha) gölgesinden mahrum bırakanlar, gerçekten, şaşkınlık çöllerinde kaybolmuşlardır ve kendi nefsanî arzularının ateşiyle yanarlar. Onlar helak olmuşlardandır. Ey kavim! Tanrı’nın gölgesine koşunuz, koşunuz ki sizi, O’nun merhametli ve affedici İsminin gölgesinden başka sığınak ve gölge bulunamayacak günün kavurucu sıcaklığından korusun. Ey kavim! Kendinizi iman giysisiyle donatınız ki, O sizi şüphe ve kuruntu oklarından koruyabilsin. İnsanların sahip olduğu her şeyden vazgeçip mukaddes ve nurlu manzaraya yönelenlerin dışında, hiç kimse böyle günlerde gerçek imana kavuşup Emir’de sağlam olamaz. Ey kavim! Tanrı’yı bırakıp Cibt’den mi (Put) yardım istiyorsunuz? Muktedir ve kadir Rabbinizi bırakıp Tağut’a mı (Büyücü, şeytan / İslam’dan önce Mekke’de tapılan iki put / Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibadetten alıkoyan şeytanî varlık ve güçler) tapıyorsunuz? Ey kavim! Onları bırakınız ve rahman olan Rabbinizin adıyla hayat kadehini alınız. Tanrı’ya yemin olsun, onun bir damlası bile dünyaya hayat verir.  Ne olurdu, bilenlerden olsaydınız…

 

Söyle; Bu Gün hiç kimse için Tanrı Emri’nden başka sığınacak yer, Tanrı’dan başka kurtuluş yoktur. Bu gerçeğin kendisidir ve bu gerçek dışında her şey apaçık sapmışlıktır. Tanrı gerçekten herkese Kendi Emrini yaymayı, gücü ve kapasitesi yettiği oranda, farz kılmıştır. Kudret ve iktidar parmağıyla ihtişam ve azametli levihler üzerine yazılmış emir budur. Her kim bu Emir’de bir kimseyi diriltecek (canlandıracak) olursa bütün kulları diriltmiş gibi olur. Rab böyle bir amelde bulunan kimseyi Kıyamet Günü’nde Birlik Rızvan’ına gönderecek ve onu koruyucu, güçlü ve cömertlik Nefsinin kaftanıyla süsleyecektir. Rabbinize işte böyle yardım edebilirsiniz; bu Gün’de bundan başka hiçbir şey sizin ve babalarınızın Rabbi olan Tanrı’nın katında anılmayacaktır.

 

Sana gelince, ey kul, levihte sana tavsiye etmiş olduğumuz şeye kulak ver, sonra her an Rabbinin fazlını iste. Sonra levihi Tanrı’ya ve O’nun ayetlerine inananlar arasında yay, öyle ki onda yazılı olana uysunlar ve övgüye değer olanların arasına katılsınlar. Söyle; Ey kavim! Dünyada fesada neden olmayınız ve kimse ile münakaşa etmeyiniz; çünkü böyle bir davranış Rablerinin gölgesinde gerçekten emin bir makama erişmiş olanlara yakışmaz. Susamış birine rastlarsanız, ona Kevser ve Tesnim (Cennetteki iki ırmak) kadehinden içiriniz; dinlemeye hazır bir kulak bulursanız, ona muktedir, aziz ve rahim olan Tanrı’nın ayetlerini okuyunuz! Söze güzel sözlerle başlayınız ve sonra Tanrı’nın sığınağına yöneldiklerini görürseniz Tanrı Emri’nden söz ediniz; aksi takdirde onları kendi hallerine bırakınız ve cehennemin dibindeki yerlerinde terk ediniz. Mana incilerini her şaşkının önüne saçmayınız. Çünkü kör ışığı görmekten mahrumdur ve bir taş parçasını kutsal ve kıymetli bir inciden ayırt edemez. Sen bir taş parçasına kudretli ve kutsal ayetleri bin yıl bile okusan bir şey anlar mı? Ona bir etkisi olur mu? Rahman ve rahim olan Rabbine yemin olsun ki, hayır! Kulağı sağır olan birine Tanrı’nın bütün ayetlerini okusan tek bir harfini bile işitebilir mi? Aziz ve kadim olan Cemaline yemin olsun ki, hayır!

 

Bazı hikmet ve beyan incilerini sana işte böyle sunduk ki, gönlünü bu dünyadan kaldırasın ve gözlerini Rabbinin yönüne yöneltesin. Ruh ve izzet, senin ve kutsiyet ovasında ikamet eden ve Rablerinin Emri’nde sapasağlam duranların üzerine olsun!

 

SELMAN LEVİHİ

 

Benim Üzgün İsmimle!

 

Ey Selman! Can şehrinden Rahman’ın tatlı yelleri gibi çıkarak varlıklar ve imkân ehli üzerine es. İstikamet ayağı, feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanadı ve Tanrı sevgisinin ateşiyle tutuşmuş bir yürekle gez, dolaş. Böyle yap ki kışın soğuğu sana tesir etmesin ve Allah’ın birliği vadisinde yürümekten alıkoymasın.

 

Ey Selman! Bu günler, açık ve sabit “La İlahe İllallah” (yoktur Allah’tan başka bir ilah) zikrinin hüküm sürdüğü günlerdir; çünkü nefy edatı (zikrin Arapçası’nın ‘yoktur’ şeklinde olumsuz bir edat ile başlaması) olumlu edatın ve ona mazhar olanın önünde gelmiştir. Hiç kimse, şimdiye kadar, Rabbin bu latifesine dikkat etmemiştir. Geçmişte gördüğün üzere, nefy harflerinin (Hz. Muhammed’in halifelik konusunda Hz. Ali’yi işaret eden açık emrine çevresindekiler tarafından uyulmaması kastedilmiştir) görünüşte ispat (olumlu / haklı anlamında) harflerine galip gelmiş olması bu sözün etkisiyle olmuştur. Bu sözü indiren Zat, bazı üstü örtülü hikmetlerden dolayı bu vecizede olumsuzluk edatını öne koymuştur. Bundaki gizli hikmetlerin bir parçasını dile getirecek olursam, muhakkak ki insanları yıldırım çarpmasıyla bayılmış, hatta ölmüş gibi görürsün. Bu dünyada gördüğün şeyler Emir heykellerinin isteklerine aykırı gibi gözükse de gerçekte hepsi Tanrı’nın iradesi ile olmuş ve olacaktır. Bir kimse bu levihi okuduktan sonra bahsi geçen söz üzerinde düşünecek olursa bilmediği hikmetleri anlamaya başlar, çünkü kelimelerin sureti Hakk’ın mahzeni ve anlamları Birlik Sultanı’nın bilgi incileridir. Tanrı’nın koruyucu eli insanların onu öğrenmesini yasaklamıştır. Tanrı iradesi taalluk edip de kudret eli onların mührünü kırınca insanlar o manalara vakıf olurlar.

 

Mesela Furkan’daki (Kuran) kelimeleri göz önüne getir. Bu kelimelerin tamamı ulu ve aziz olan Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin bilgi hazineleridir. Bütün din bilginleri bu kelimeleri gece gündüz okuyup onlara dair tefsirler yazdıkları halde kelime definelerinde saklı incilerden bir tanesini bile ortaya çıkaramamışlardır. Vaat edilen zaman gelince önceki zuhurumun (Hz.Bab’ın zuhuru kastedilmiştir) kudret eli onlardaki hazinelerin mührünü halkın seviye ve anlayışına göre kımıldattı. Bu nedenle ortalıktaki ilimlerin bir harfini bile bilmeyen zamane çocukları gizli sırlara, akıllarının yettiği kadarıyla, vakıf olmuştur; öyle ki Beyan’daki (Babi toplumundan) bir çocuk, asrın din bilginlerini sustururdu. Budur işte kudret eli ve Birlik Sultanı’nın her şeyi kuşatan iradesi... Bir kimse bu açıklama üzerinde düşünecek olursa hiçbir zerrenin Hakk’ın iradesi olmadan kımıldamadığını ve hiçbir kimsenin Tanrı’nın isteği olmadan tek bir harfi bile anlayamayacağını görür. Yüce olsun O’nun şanı! Yüce olsun O’nun kudreti! Yüce olsun O’nun saltanatı! Yüce olsun O’nun azameti! Yüce olsun O’nun Emri! Yüce olsun O’nun yer ve gök melekûtunda bulunanlara gösterdiği fazıl!

 

Ey Selman! Rahman’ın kalemi buyuruyor; Bu Zuhur’da nefy (olumsuzluk) edatını ispatın (olumlu olanın) önünden kaldırdım. Bunun hükmü, Tanrı dilerse, irade göğünden iner ve sonra biz onu göndeririz.

 

Ey Selman! Üzüntü her yönden öylesine yağıyor ki, Rahman’ın dili yüce konular hakkında konuşmaktan geri kalmıştır. Dünyayı Gözeten’e ant olsun, mana bahçesinin kapıları Tanrı’ya ortak koşanların zulmü yüzünden kapandı ve bilgi yelleri biricik Tanrı’nın sağından esmeye başladı.

 

Ey Selman! Belalarım, hem önce hem sonra, daima olmuştur; bu günlere özel sanma... Aylarca ve yıllarca merhamet eliyle eğitip büyüttüğüm birisi (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi) Beni öldürmeye kalktı. Geçmişin sırlarından bir parça söz açacak olsam, tek bir emirle yaratılmış olan bazı kimselerin Hak ile kavgaya girişerek Emri’nin güzelliklerinden kaçındıklarını öğrenirsin.

 

Hârût ve Mârût’u göz önüne getir (Kuran’da Bakara suresinde bahsedilen bir olay). Bunlar Tanrı’ya yakın iki kuldular. Onlara, hayatlarının temizliğine bakılarak, melek denirdi. Her şeyi kuşatan irade ile yoktan var olmuşlar, gök ve yerde dilden dile dolaşıp nam salmışlardı. Tanrı katında dereceleri öylesine yüksekti ki Azamet Dili onların zikriyle meşguldü. İş öyle bir dereceye vardı ki, bu iki şahıs kendilerini Allah’tan en çok korkan, bütün insanlardan daha yüce ve dini yasalara en çok uyan kişiler olarak görmeye başladılar. Derken deneme yönünden bir rüzgâr esti ve onlar cehennemin dibine döndüler. Halk arasında bu kimseler hakkında söylenen sözlerin çoğu doğruluktan uzaktır. Her şeyin bilgisi Bizim katımızda saklı olan levihlerdedir. Bununla beraber, o zamanda yaşayan milletlerin içinden birisi çıkıp da “Yüceler Yücesi Hak kendisine bu kadar yakın mukaddes makamlara erişmiş bu iki meleği niçin bu makamdan mahrum etti?” diye itirazda bulunmamıştır.

 

Ey Selman! Beyan ehline (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) de ki; Tanrı’nın baki olan tatlı suyunu ve Rabbin daim olan Kevserini tuzlu sulara değişmeyiniz, ölümsüzlük bülbülünün ötüşlerini kulaklardan silmeyiniz, her tarafa yayılmış olan rahmet bulutunun gölgesinde yürüyünüz ve fazıl Sidresi’nin gölgesinde oturunuz.

 

Ey Selman! Hak insanlar arasında daima dış görünüşe göre hükmetmiştir. Bütün nebiler ve resuller, insanlar arasında, dış görünüşe göre hüküm vermekle görevliydiler. Esasen başka türlü olamaz da… Mesela bakınız; bir kimse var ki şimdi mümindir, Tanrı birliğine inanır ve Allah’ın tekliği güneşi onda tecelli etmiştir. Şöyle ki, o Tanrı’nın bütün isim ve sıfatlarını benimseyerek doğruluğunu itiraf ediyor, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin tanıklık ettiğine o da tanıklık ediyor. Bu takdirde onun hakkında bütün nitelikler doğru ve muteberdir; hatta böyle bir kimseyi, Tanrı’dan başkası, doğru şekilde nitelendirmeye muktedir değildir. Bütün bu nitelikler tecelli edici Sultan’ın ondaki tecellisiyle ilgilidir. Bu durumda, bir kimse böyle bir kişiden yüz çevirirse Tanrı’dan yüz çevirmiş olur; çünkü böyle bir kişi bu makama sahip olduğu sürece İlahi tecellileri aksettirir. Onun hakkında iyi bir sözden başka şey söylenirse bunu yapan yalan söylemiş olur. Böyle bir kişi Hakk’a arka çevirirse, bütün nitelikleri geldikleri yere döner. Bu kişi artık aynı kişi değildir ki o nitelikler onda kalıcı olsun. Keskin bir gözle bakılacak olursa, onun giydiği elbise bile eski giydiği elbise değildir, çünkü o kimsenin Allah’a iman ettiği sırada giydiği elbise, eski püskü pamukludan da olsa, Tanrı katında cennet ipeklisi sayılır. Hakk’a arka çevirince ise elbisesi cehennem katranından yapılmış bir giysiye döner. Bu takdirde birisi böyle bir kimseyi övecek olursa yalan söylemiş olur ve Tanrı katında cehennemlik sayılır.

 

Ey Selman! Bu açıklamanın delillerini bütün şeylerin içerisine bizzat koydum. Bununla beraber, ne gariptir ki insanlar buna dikkat etmemişler ve bu gibi durumlar yaşandığında ayakları sürçmüştür. Lambayı göz önüne getir. Lamba yanıp ışık saçtığı sürece birisi onun ışığını inkâr ederse muhakkak yalancıdır, fakat bir rüzgâr esip de onu söndürürse, “lamba hala yanıyor” diyen kimse yalan söylemiş olur. Lambanın şişesi ve fitili, yanıkken de sönükken de, aynıydı.

 

Ey Selman! Bu Gün her şeyi ayna olarak gör; çünkü yaratıklar tek bir kelimeyle yaratılmışlardır ve Tanrı’nın karşısında aynı durumdadırlar. Eğer yüzlerini Mukaddes Ebha Ufuk’tan parlayan bu ulu ve ebedi güneşe dönerlerse, [bu güneş] hepsinde kendi şekil ve heybetiyle görünür. Bu takdirde güneşin bütün nitelik ve sıfatları o aynalar için geçerli olur çünkü o aynalarda güneşten ve güneşin parlayışından başka bir şey görülmez. Her arif ve basiretli kişi iyi bilir ki, aynalardaki bu nitelikler o aynaların kendilerinde bulunmaz, tam tersine güneşin inayet kaynağından o aynalara vuran tecelliden kaynaklanır. Bu tecelli var oldukça nitelikler de varlıklarını sürdürür, tecelli aynalardan silinince o aynaların niteliği sırf yalan ve iftira olur. Çünkü isimler ve sıfatlar, aynaların değil, güneşten çıkan tecellinin çevresini dönerler.

 

Ey Selman! Bütün isimlerin izzeti, yüksekliği, büyüklüğü ve şanı Tanrı’ya mensubiyetledir. Mesela çeşitli milletler tarafından yapılan Evlere bakınız. Herkes o evleri tavaf etmekte ve ziyaret etmek için uzak yerlerden gelmekteler… Şurası açıktır ki, bu Evlere gösterilen saygı, celali celil olan Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin onları Kendisiyle ilişkilendirmiş olmasındandır. Herkes, Kıdem Cemali’nin eve ihtiyacı olmadığını bilir. Herkes bilir ki, her yer, O’nun Mukaddes Zatı’na göre, aynıdır. Tanrı’nın bu Evleri Kendine mensup kılmış olmasının nedeni kullarının kurtuluşuna bir vesile yaratmaktır. Maksadı, insanları Kendi fazlından mahrum bırakmamaktır. Tanrı’nın buyruğuna uyup O’nun katından emredildiği şekilde davrananlara ve bu sayede ermişler zümresine katılanlara ne mutlu!

 

Bu alaka kesilmediği sürece bu Evler ve onları tavaf edenler Tanrı katında kıymetlidirler. Bir kimse bu alaka kesildikten sonra bu Evlerden birini tavaf ederse, kendi nefsinin çevresini dönmüş ve Tanrı katında cehennemlikler sırasına girmiş olur. Enfüsi evler dahi böyledir. Böyle bir kimse, Hakk’a arka çevirince, put hükmü onun hakkında geçerli olur ve ona saygı gösterenler, Tanrı katında puta tapan bir kimse sayılır. Şimdi düşününüz ki, bu Evler, gerek Allah’a mensup bulundukları sırada, gerekse de bu mensubiyet sona erdikten sonra, aynı şekli taşırlar. Bu Evlerin her iki haldeki dış görünüşleri de aynıdır, öyle ki, bu Evlerin dış görünüşü alakanın bulunduğu ve bulunmadığı durumda hiçbir şekilde değişmez. Ancak alaka kesilince, gizli ve örtülü ruh, o Evlerden geri alınır. Bunu ancak arif olanlar anlarlar. Enfüsi Evler demek olan bütün isim mazharlarına da bu gözle bak…

 

Ey Selman! Tanrı’nın anlatmak istediği şeyi anlayıp ermek istersen Rahman’ın sözlerine temiz bir yürek ve mukaddes bir gözle bak ve üzerlerinde düşün.

 

Ey Selman! Tanrı dili, Irak’tan çıkış sırasında Samiri’nin (Hz. Musa Sina Dağı’nda Allah ile konuşurken halkın kendi yaptığı buzağıya tapmasını isteyen kişi) ortaya çıkacağını, buzağının bağırmaya başlayacağını ve Güneş battıktan sonra gece kuşlarının muhakkak harekete geçeceğini herkese haber verdi. Bunlardan ikisi ortaya çıktı, yakında gece kuşları da Rablik ve Allahlık davası ile ayaklanacaklardır. Had ve mertebelerini aşmamaları için Tanrı’dan insanlara kendilerinin ne olduğunu tanıtmasını dileriz. Tanrı’yı bu Ulu Zikir ile zikretsinler. Tanrı’nın verdiği iç huzur ve büyük bir ağırbaşlılıkla Tanrı’nın gölgesindeki yerlerinize geçip oturunuz. Kulluk ipine yapışınız. Biricik gerçek Tanrı’ya ant olsun, kulluk öyle bir makamdır ki, yerler ve gökler arasında yaratılmış olan hiçbir şey ona denk gelmez. Tanrı Emri kullar ve yaratıklar arasında onunla görünür. Her kim bu günlerde ona yapışırsa Allah’a hakkıyla yardımda bulunmuş, her kim aykırı bir harekette bulunursa Allah’a karşı kibirlenmiş olur. Allah’a karşı kibirlenenler ise, ancak, tecavüzkâr ve günahkâr olanlardır. İnşallah herkes Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin gölgesinde oturup dinlenir ve gözleri daima O’na dönük olur. Bu cidden büyük bir fazıl!

Bir şiirin manasını soruyorsun. Bu Gün, mana denizleri öz ve kökleriyle ortaya çıkmış olup bundan önceki sözlere artık bir ihtiyaç kalmamıştır; her ilim, hikmet ve manevi anlayış sahibinin eninde sonunda bu yeni dalgalı denizlere ihtiyacı olduğu aşikârdır. Bu bakımdan Emir Kalemi şiir manalarıyla uğraşmayı hiç de istemez, fakat senin bu arzunu göz önüne alarak bu konuda birkaç söz söyleyeceğiz. Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Kalemi’nden ne çıkmışsa onu yazıyoruz.

 

Soru; Ne zaman ki renksizlik renge esir oldu, Musa Musa ile savaşa tutuştu.

 

Ey Selman! Manevi anlayış sahibi kişiler bu gibi konularda birçok söz söylemişlerdir. Kimisi Hakk’ı deniz ve halkı dalga olarak kabul etmiştir. Bunlara göre dalgaların arasındaki farklılık şekilden ileri gelir; şekil sonradan yaratılmıştır, şekil kalkınca her şey denize döner. Demek istiyorlar ki, şekiller ve suretler denizin hakikatidir. Kimisi de şekil ve suret konusunda burada anılması caiz olmayacak şeyler söylemişlerdir. Kimisine göre de Hak mürekkep, sair şeyler de harf düzeyindedir. Onlara göre mürekkebin hakikati çeşitli harfler şeklinde ortaya çıkmıştır, bu suretler mürekkebin hakikatinde birdir. Birinciye vahdet (teklik) makamı ve ikinciye kesret (çokluk) makamı demişlerdir. Bazı kişilere göre de Hak varit, eşya ise sayılardır; Hak suya ve eşya ise kara benzetilebilir, nasıl ki demişlerdir;

 

“Yaratıklar kara benzer, Sen ise su gibisin. Kar eriyince hükmü biter, suyun hükmü başlar.”

 

Başka bir yerde de şöyle demişlerdir; “Deniz eskiden olduğu gibi deniz, hadiseler ise dalgalar ve hayaletler...”

 

Hâsılı, bütün eşyayı Hakk’ın Zati tecellisinin örnekleri olarak bilir, tecelliyi de üçe ayırırlar; zati, sıfatî ve filli… Eşyanın Hak ile kıyamını zuhuri kıyam kabul etmişlerdir. Bütün bu konular tamamıyla anlatılacak olursa dinleyenleri bıktırır ve aranılan asıl gerçek gözden kaçar. Ve yine bazı kişilere göre sabit ayınlar zatta mevcuttur, nasıl ki arifin biri demiştir; “Eşyanın hakikati Tanrı’nın yüce zatında en yüksek manada mevcut olup sonradan ifaze etmiştir.” Çünkü diyorlar, bir şeyi veren bir kimsede o şeyin bulunmaması olanaksızdır. İbn-i Arab bu konuda uzun boylu yazmıştır. Sadr-ı Şirazi, Feyz ve benzerleri de bu konuda İbn-i Arab’ın yürüdüğü yolda yürümüşlerdir. Ne mutlu o kimseye ki bu denizin kıyısındaki kızıl kum yığınlarının üzerinde yürür. Bu öyle bir denizdir ki, O’nun dalgalarından bir dalga kavmin kuruntusu olan şekil ve hayaletleri silip süpürür. Ne güzel bir haldir o kimsenin hali ki, bütün işaretler ve sapkınlıklardan kurtulur da bu denizde ve O’nun enginlerinde yüzer. Onda yaratılmış olan mana balıklarına ve hikmet incilerine erişir! Erenlere ne mutlu!

 

Manevi anlayış sahiplerinin sözlerine kanıp o mesleğe yönelenler, Musa ile Firavun’u, her ikisini de, Hak mazharı bilirler. Onlara göre, aralarındaki fark, birisinin hâdi (doğruya kılavuzlayan), aziz ve benzeri isimlerin, diğerinin ise saptırıcı, alçaltıcı ve benzeri isimlerin mazharı oluşudur. Bunun için, diyorlar, ikisi arasında mücadele kaçınılmazdır. Onlara göre bu ikisi insani varlıklarından sıyrılınca birdirler; nasıl ki aslında bütün şeyler, yukarıdaki kısaca anlatıldığı üzere, tektirler. İşte halk arasında geçerli bu meseleleri kısaca açıkladık.

 

Ve fakat ey Selman, Rahman’ın Kalemi buyuruyor; Bugün bu sözleri tasdik eden de bir, tekzip eden de, çünkü Hakikat Güneşi’nin kendisi doğmuş olup Sonsuzluk semasının ufkundan parlamıştır. Bu gibi konularla meşgul olanlar, şüphe yok ki, Rahman’ın Cemali’nden mahrum kalırlar. Tahkik baharı, gaybubet zamanın evhamıdır; şimdi ise Allah’ın sırlarının görünmesi ve mülakat baharıdır. Söyle; Ey kavim! Bu günlerde Allah’ın sır ve nurlarının göründüğü çimenliklerde otlayınız ve kuruntuyu bırakınız. Tanrı’nın kalemi size işte böyle emir verdi. İlimden söz açmak malumu tanımak, delil getirmekten maksat alametlerin işaret ettiğini ispat içindir. Şimdi, Allah’a hamdolsun, malumun güneşi Kayyum’un (Kudretin kaynağı / baki ve ezeli) seması ufkundan parlamakta ve İşaret Edilen’in ayı Emir semasından ışık saçmakta... Kalbi her türlü işaretten arıt, Mana Güneşini mukaddes ruhani semada dış gözünle seyret, O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini O’ndan başka şeylerde gör; ta ki bütün bilgilere, bütün bilgilerin başlangıç noktasına, kaynağına ve madenine eresin.

 

Ey Selman! Kıdem Cemali’ne ant olsun ki bu günlerde Âlemlerin Rabbi’nin manevi anlayış semasından her an yeni bilgiler inmektedir. Ne mutlu bu pınara ulaşıp kendi katında olan şeyden kesilene! Ey cezp olmuşlar ve özlem içindekiler! İnsaflı olunuz. Halk arasında şimdi bir miktar bahsettiğimiz sözlerle dolu sayılamayacak kadar çok kitap vardır. İnsan hepsini görüp anlamak istese iki ömür yetmez.

 

Ey Selman! “Allah, her şeyin üstünde zahirdir ve o Gün padişahlık Allah’a mahsustur” diyerek insanları kendi katlarında olana bırak. Hâsılı geçmiş ilimleri geçmişte bırak. En büyük nebilerden olan Musa, manevi anlayış sahiplerinin dediğine göre, on gün süresince kendi fiillerini Hakk’ın fiillerinde fani eylemiş, bunu takip eden on günde kendi sıfatlarını Hakk’ın sıfatlarında fani eylemiş, üçüncü on günde ise kendi zatını Hakk’ın Zatı’nda fani eylemiş, fakat bu şekilde geçen otuz günün sonunda kendisinde hala bir varlık bakiyesi kalmış olduğundan “Beni asla göremezsin!” hitabını işitmiş… Şimdi ise Tanrı’nın dili şöyle söylüyor; “Bir kere ‘Kendini bana göster!’ dersen Zülcelâl’ın ziyaretiyle yüz bin kere dolup taşarsın!” Nerede bu günlerin fazlı ve nerede geçmiş günlerinki!

 

Ey Selman! Ariflerin bütün söyleyip yazdıkları, sınırlı olan insan aklının çerçevesini aşamaz. İlmin en yüksek seviyesine çıkan akıl ve irfanın (manevi anlayışın) en esrarlı derinliğine inen kalp, hiçbir zaman kendisi için mümkün olanın üstüne çıkamaz, hiçbir zaman kendi hayal ve düşüncelerinin sınırlarını geçemez. En derin düşünürün tefekkürü, en kutsal evliyanın duaları, insanın kaleminden veya dilinden dökülen en yüce övgüler, ancak Tanrı tecellisinin kendi özlerinde yarattığının bir yansımasıdır. Bunun üzerinde derinliğine düşünen herkes, hiçbir yaratığın aşamayacağı bir takım sınırlar olduğunu kabul eder. Tanrı’yı tanımak ve hayal gücünde canlandırmak için öteden beri gösterilen çabalar ve yapılan benzetmeler, O’nun, Kendi iradesiyle ve sadece Kendisi için yarattığı yaratık âleminin sınırlarıyla sınırlanmıştır. O, herhangi bir kimsenin anlayışıyla bilinmekten veya herhangi bir kimsenin getirdiği örneklerle tanınmaktan arıdır. Kendisiyle yaratıkları arasında ne bir ilgi, ne bir bağ ve ne de Zatına götürecek bir iz ve işaret vardır. Âlemleri çevreleyen iradesiyle kâinatı yaratmıştır. Hak, ezelden beri kendi birliğinin yüceliklerinde bütün varlıkların anlayışlarından mukaddes Sultan’dır ve ebede dek Kendi yanaşılmaz ihtişam ve büyüklüğünün yüksekliklerinde varlıkların kavrayışından arınmış olmaya devam edecektir. Bütün yerde ve gökte bulunanlar O’nun Kelimesiyle yaratılmış, mutlak yokluktan varlık sahasına çıkmışlardır. Tanrı Kelimesiyle yaratılan bir yaratık nasıl olur da Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan, Allah) Zatı’nın tabiatını anlar?

 

Ey Selman! Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Sultanı’na giden yollar herkes için kapalıdır. Hiçbir algı O’nun mukaddes alanına erişemez. Bu böyle olunca, o Kıdem Sultanı, inayetinin bir eseri ve fazlının bir delili olmak üzere, Birlik Ufku’ndan Hidayet (doğru yol, Hak yolu) Güneşlerini (Tanrı Elçileri) insanlar arasında doğdurarak bu Mukaddes Varlıkları tanımanın Kendi Zatı’nı tanımak olmasını kararlaştırmıştır. Her kim Onları tanırsa Tanrı’yı tanımış olur. Her kim Onları dinlerse Tanrı’yı dinlemiş olur. Her kim Onların doğruluğuna tanıklık ederse Tanrı’nın doğruluğuna tanıklık etmiş olur. Onlara arka çeviren Tanrı’ya arka çevirmiş sayılır. Onları inkâr eden Tanrı’yı inkâr etmiş demektir. Onlar yer ile gökleri birbirine bağlayan Köprülerdir. Onlar, Allah’ın yer ve gök padişahlıklarında kurulmuş Terazilerdir. Onlar insanlar arasında Tanrı’nın Zuhuru, hüccet (senet, vesika, delil) ve kesin kanıtlarıdır.

 

Ey Selman! Kullar arasında duyulmuş olan her şeyden kesil ve feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) kanatlarıyla Ebha’nın mukaddes semasında uç. Tanrı’ya ant olsun, O’na doğru uçup manalar kutbuna erişirsen, varlıkta Sevgili hazretlerinin çehresinden başka bir şey görmezsin ve arka çevirenleri adlarının bile anılmadığı bir gün gibi ve ancak böyle görürsün. Başka bir dil gerek ki bu makamı ansın ve başka bir kulak gerek ki işitsin.

 

Ey Selman! Daha iyisi canın sırlarını ve Canan’ın anılarının bedialarını Rahman’ın irade semasında emanet bırakalım da adı geçen şiirin manasını anlatmaya başlayalım.

 

Bil ki; Mesnevi sahibinin (Mevlana Celalettin-i Rumi) Musa ile Firavun’dan söz etmesi eğitici bir örnektir, yoksa onların zatça bir olduğunu söylemek değildir. Böyle bir şeyden Tanrı’ya sığınırız. Onlar zatça nasıl bir olabilirler ki? Firavun ve benzerleri Musa’nın sözüyle yaratılmışlardır, n’olaydı bunun böyle olduğunu bilseydiniz! Aralarında gözle görünür böyle bir farklılığın bulunması, onların bütün âlemlerde birbirinden ayrı olduklarına delildir. Bu üstü kapalı bir sözdür. Onu ancak iç gözleri açık manevi anlayış sahipleri anlar. Mesnevi sahibi bütün kulları isimler melekûtunda Musa farz etmiştir, çünkü hepsi de topraktan yaratılmış olup yine toprağa dönecektir. Keza onlara harf ismi de verilir. Ruhlar âleminde, yani tekrenklilik âleminde, asla didişme ve savaş yoktur, çünkü orada mücadele nedeni bulunmaz. Fakat ruhlar bedene girip de bu dünyada görününce, doğru veya yanlış, çekişme sebepleri ortaya çıkar. Bu çekişme ve mücadeleler Zülcelâl’ın Emri’ni ispat yolunda olursa haktır, aksi halde batıldır. Bu çekişmeler, mücadeleler, sevmeler, ayrılıklar, kabul veya retler tek bir sebepten ileri gelir. Mesela bakınız, sebep olandan bir sebep ortaya çıkar. Bu tek bir sebep olmakla beraber her şahısta başa başka tezahürlere yol açar, her makamda ayrı bir tezahür gösterir. Örneğin Tanrı’nın “Zenginleştirici” ismini göz önüne getir. Bu isim kendi âleminde birdir, fakat insan varlığı aynalarında tecelli edince her bir şahısta o şahsın durumuna göre etki yaratır. Örneğin cömert olanda cömertlik, cimri olanda cimrilik, hırsızda hırsızlık, mutlu olanda mutluluk ortaya çıkar. Fakir bir insanın karakteri ve diğer özellikleri görünmez. Örneğin bir kuruşu bile bulunmayan bir kimsenin cömert mi cimri mi olduğu belli olmaz. Böyle bir durumda mutluluk ve hırsızlık ta böyledir. Bir insan zengin olunca kendisinde gizli olan şey açığa çıkar. Mesela zenginin biri varını yoğunu Tanrı yolunda saçar, bir başkası Hak ile kavga ve çekişmeye kalkışır, daha bir başkası ise servetini olduğu gibi saklar, ne kendisi ne başkaları o maldan faydalanırlar. Bakınız tek bir tecelliden ne kadar çeşitli şeyler meydana geliyor. Tecelliden önce herkes bulundukları yerde sönmüş, örtülü ve donmuştu. “Zenginleştirici” isminin güneşi tek bir tecelli ile bu kimseleri toplamış, içlerinde bulunanı açığa çıkarmıştır. Bu açıklamaya iç gözünle bakacak olursan birçok kapalı sırları görürsün.

 

Zamanımızın firavununa bak. Eğer onda görünürde bir servet ve kudret olmasaydı, Ahadiyyet (Allah’ın birliği) Cemali ile savaşmaya asla kalkışmazdı; bunu istese de imkânsızlıklar nedeniyle elinden bir şey gelmez, küfrünün üstü kapalı kalırdı. İmdi ne hoştur o kimselerin hali ki, dünyanın rengine ve onda yaratılmış olan şeylere esir olmaz, Tanrı’nın rengine, yani Hakk’ın bu zuhurdaki rengine bürünürler. Hakk’ın bu zuhurdaki rengi ise dünyanın çeşitli renklerinden arınmış olmaktır. Bu rengin nasıl bir renk olduğunu ancak gönüllerini Tanrı’dan başka her şeyden kaldırmış olanlar bilir, nasıl ki bugün ölümsüzlük gemisine binip Kibriya’nın (Büyüklük, yücelik, Allah’ın sıfatlarından) denizinde yolculuk eden Bahaîler birbirlerini tanıdıkları halde başkaları tanıyamazlar, tanısalar da ancak körlerin güneşi tanıması kadar tanırlar.

 

Ey Selman! İnsanlara söyle; Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) denizinin kıyısına geliniz ki bütün renklerden arınmış olarak mukaddes ve tertemiz yere, Manzar-ı Ekber’e erişesiniz. 

 

Ey Selman! Dünyanın çeşitli renkleri insanları Ebha’nın mukaddes civarından uzak tutmuştur. Mesela, mücadeleye kalkışan malum şahsı (Mirza Yahya; Hz.Bahaullah’ın Kendisine isyan eden kardeşi) gözünün önüne getir. Manalar Ufku’nun Güneşi’ne ant olsun, o gece gündüz çevremde dönerdi, sabahları Ben yataktayken başucumda durur ve Ben ona ayet dikte ettirirdim. Gece gündüz daima hizmetimde bulunurdu. Emir ünlenip ismi itibar kazanınca unvan ve liderlik sevgisi onu pençesine öylesine aldı ki Tanrı’nın mukaddes birliğinin kıyısından mahrum kaldı. Canımı elinde tutana yemin olsun, dünya onun kadar liderlik ve mevki düşkünü birisini görmemiştir. Her şeyi Kendi senasıyla söyletene yemin olsun, yaratıkların topu ondaki kıskançlığı ve düşmanlığı tartmak isteseler aciz kalırlar. Tanrı’dan onun kalbini temizleyip Kendi nefsine döndürmesini ve güçlü, yüce ve ulu Tanrı’nın doğruluğunu kabul ve itirafa muvaffak buyurmasını dileriz.

 

Ey Selman! Tanrı Emri’ni gözünün önüne getir. Tanrı birliği Mazharı’nın ağzından bir kelime çıkıyor. Bu kelime aslında tek bir kelime olup aynı kaynaktan çıkmıştır, fakat bu kelime güneşi, Tanrı ağzı ufkundan insanlar üzerine parlayınca her bir şahısta başka başka görünüyor. Mesela birinde hürmet ve yöneliş, başka birinde yüz çevirme, muhabbet, husumet ve benzeri… Sonra bu sevgi dolu dost ve düşmanlık eden mücadele ve çekişmeye başlıyorlar. Her ikisini de farklı bir renge bürünmüştür, çünkü kelimenin söylenmesinden önce birbirleriyle dost ve birlik içindeydiler. Kelime güneşinin doğmasından sonra kabul gösteren kimse Tanrı rengi ile süslenmiş, inkâr eden kimse ise kendi nefis ve ihtirasının rengine boyanmıştır. Tanrı’nın aynı kelimesinin parlayışı ikbal sahibi olanın nefsinde hürmet ve yöneliş, yüz çevirenin nefsinde başka tarafa yöneliş rengiyle görünmüştür, hâlbuki bu parlayış herhangi bir renkten azade bulunuyordu. Gökteki güneşe bak. Güneş, aynada ve sırçada aynı şekilde yansır, fakat her bir sırçada o sırçanın rengiyle görünür. Her günkü tecrübeler bunun böyle olduğunu gösterir.

 

Hâsılı yüz çevirenle hürmet ve yöneliş sahibi olan arasındaki mücadelenin sebebi renk ve boyadır. Bu iki rengin arasında sayılamayacak kadar çok fark vardır. Beriki Tanrı rengiyle görünmüş, öteki ihtiras rengiyle... Yönünü Tanrı’ya çeviren hakikat yolu yolcusu müminin rengi Rahman’ın rengidir, Tanrı’ya arka çeviren ikiyüzlünün rengi ise şeytanın rengidir. Berikinin rengi ruhların Tanrı’dan başkasının renginden arınmasına sebepken, ötekinin rengi ruhların çeşitli nefsanî arzuların renkleriyle kirlenmesine neden olur. Beriki ebedi hayat bağışlar, öteki ise daimi ölüme götürür. Beriki feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçme) ehlini ölmezlik kevserine iletir, öteki ise perdelenmişlere fanilik zakkumunu tattırır. Berikinden Rahman’ın güzel kokuları yayılır, ötekinden şeytanınki…

 

Mesnevi sahibinin bu sözden maksadı, Allah göstermesin, Musa ile Firavun’un aynı derecede bulunduklarını beyan etmek değildir. Ne yazık ki bazı cahiller bu sözden böyle bir anlam çıkarmışlardır. Musa’nın davranışı kendi dininin doğruluğunun bir şahididir, çünkü O’nun mücadelesi Tanrı içindi. O’nun niyeti Firavun’u geçici renklerden kurtarıp Tanrı rengine kavuşturmak ve Dost’un yolunda şehitlik şerbeti içmekken, Firavun’un mücadelesi kendi canını kurtarmak ve saltanatını korumak içindi. Musa’nın gayesi Tanrı lambasını tüm âlemde yakmak, Firavun’un gayesi ise onu söndürmekti. Hiç canını Tanrı yolunda feda eden bir kimse, canını yetmiş bin örtü ardında saklayan bir kimseye benzer mi? Ne oldu bunlara ki her şeyi bilen hikmetli Tanrı’nın bir beyanını anlayamıyorlar?

 

Hayır, Mesnevi sahibinin maksadı, Musa ile Firavun’un arasındaki savaşın sebebinin renk olduğunu anlatmaktır, Musa’nın rengi Mele-i Ala (melekler âlemi) ehlinin canlarını feda ettikleri bir renkken, Firavun’un rengi cehennemin en dibindekilerin bile uzak durdukları bir renkti. Mesnevi sahibi çeşitli yerlerde Firavun’dan bahsetmiştir. İyi dikkat ederseniz maksadının bazılarının zannettikleri gibi olmadığını görürsünüz. Bu zat, Tanrı dostlarıyla kaynaşıp dost olmayı ve hizmetlerinde bulunmayı ne kadar arzulamıştır! Bunun içindir ki bir yerde şöyle diyor:

 

Olmazsa Hakk’ın ve Hak seçkinlerinin inayeti

Melek de olsa siyah olur onun amelinin ismi

 

Ey Selman! Bir kimsenin sözlerine itiraz gözüyle bakmamalarını Hakk’ın dostlarına bildir. Daha iyisi, başkalarının sözlerini açık bir zihin ve sevgi dolu bir sempati ile karşılasınlar. Bu konudaki tek istisna, Tanrı’nın Emri hakkında maksatlı olarak kötü yayınlarda bulunanlardır. Herkesin, kendi güç ve yeteneğine göre, Tanrı Emri’ne karşı maksatlı olarak böyle kötüleyici saldırılarda bulunanlara yazı ile karşılık verip iddialarını çürütmesi bir vazifedir. Her şeye muktedir Olan’ın katından takdir buyrulan budur. Biricik gerçek Tanrı’nın Emri’ni ilerletmek isteyenler, kılıç ve benzeri zorlama vasıtalarına değil, dil ve kaleme başvurmalıdırlar. Bunu bundan önce olduğu gibi şimdi de tekrar buyuruyoruz. Anlayıp bilmek isteyenler anlayıp bilsin. Bu Gün her şeyin içerisinden “O’ndan başka Tanrı yoktur!” diye yüksek sesle nida edene yemin olsun ki, Tanrı’nın Emri’ne saldırıp onu reddedenlere karşı kaleme sarılarak savunmada bulunan kimseye, bütün Mele-i Ala’nın (Melekler Âlemi) imreneceği bir makam inayet kılınır. O makamı ne kalem tanımlayabilir, ne de dil… Her kim bu Gün mukaddesler mukaddesi, yüceler yücesi ve kutlular kutlusu Emir’de sebat ve istikamet gösterirse, ona bütün yerde ve gökte bulunanlara karşı durabileceği bir iktidar verilir. Buna Tanrı Kendisi şahittir.

 

Ey Tanrı’nın sevgilileri! Rahatlık döşeğinde yatmayınız. Sizi yaratan Rabbinizi tanıyıp O’nun başına gelenleri duyunca yardımına koşunuz. Susmayınız, ağzınızı açınız ve O’nun Emri’ni yaymaktan bir an geri durmayınız. Bilseniz, bu sizin için bütün gelmiş ve geleceğin hazinesinden daha iyidir. İşte En Yüce Kalem’in Tanrı kullarına öğüdü budur.

 

Sözün özü, ey Selman, aklı başında hiçbir insan yoktur ki yönelmişle yüz çevirenin ve Tanrı birliğine inananla inanmayanın aynı mertebe ve derecede olduğunu söylesin ve buna razı olsun… İşittiğinize ve bundan önceki bazı kitaplarda okuduğunuza gelince; maksat Gerçek Tanrı’nın kutsiyet alanına aittir. İsimler, isimler melekûtunda birdir denmiştir. Melekût’u hayal ürünü sanma, bugün, melekût, ceberut ve lâhut arşın çevresini dönmektedir. Bu makamda görülen mertebe ve âlemlerin feyizlendirmesiyledir ki, lâhut, ceberut, melekût ve daha ötesi kendi mevkilerinde mevcut ve berkarardırlar. Bu makamlar hakkında fazla detay caiz olmayıp irade semasında muallâktır; Tanrı’nın Kendi fazlıyla indireceği zamana kadar da böyle kalacaktır. O, gerçekten, her şeye gücü yetendir.

 

Kısaca, bütün isimler Hakk’ın sahasında bir olmuş ve olacaktır. Bu hal, ayırıcı kelimenin zuhurundan öncedir. Mesela bugün bütün isim mazharları kendi âlemlerinde Tanrı’nın önünde görünür durumdadır. Sıfatların doğuş yerleri ve bütün olmuşlar da böyle… Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Heykeli’nin adalet tahtında oturmasının bir gereği olarak O’nun inayeti her şeye karşı aynı derecededir. Kelimenin söylenmesinden sonradır ki insanlar arasında ayrılık ortaya çıkar. “Evet” demeyi başaran kimseler her iyiliğe kavuşur. Zülcelâl’ın Cemali’nin üzgünlüğüne ant olsun, hürmetkâr ve yönelmiş olana öyle bir mertebe mukadderdir ki yeryüzü sakinlerine bir iğne ucu kadar ifşa edilecek olsa hepsi kavuşma özlemiyle düşüp ölürler. İşte bunun içindir ki dünyevi hayatta müminlerden gizli tutulmuştur. Her kim “evet” demeyi başaramazsa Tanrı katında adı anılmaz olur. Onun için takdir olunan ve eşi bulunmaz azaptan dolayı Tanrı’ya sığınırız.

 

Ey Selman! Rahman’ın sözlerini kullarına bildir ve de ki; Kendinizi yerin kurtlarından koruyunuz ve bazı kimselerin söyledikleri yalanlara kulak vermeyiniz. Benim sözlerimi dinlemek için kulaklarınızı temiz, cemalimi tanımak için gönüllerinizi her şeyden arı tutunuz.

 

Ey Selman! Yine onlara de ki; Nice sabahlar Muhtar’ın (dilediği gibi davranan) Cemali’nin tecellisi sizin gönüllerinizin semtine uğradı ve sizi başkası ile meşgul görerek kendi yerine geri döndü.

 

Ey Selman! Söyle; Ey kullar! Hakk’ın izinde yürüyünüz, Kıdem Mazharı’nın eylemlerini ve sözlerinin hakikatini düşününüz, ola ki Zülcelâl’ın bitmez tükenmez kevserine kavuşursunuz. Eğer yönelmiş olanla sırt çeviren aynı mertebeye sahip ve Tanrı âlemleri bu âleme bağımlı bulunsaydı, önceki Zuhurum (Hz.Bab) kendini düşman eline bırakmaz, canını feda etmezdi. Emrin güneşine ant olsun, o Tanrısal Heykel’in havada asılı bulunduğu sırada Muhtar’ın (İstediği gibi davranan) Cemaline karşı duyduğu şevk ve özlemin bir damlacığı bu halka malum olsa, hepsi Rabbin bu kudretli Zuhuru yolunda seve seve can verirlerdi. Kısaca, dudu kuşuna şeker, pislik böceğine gübre verilir; karga bülbül gibi şakıyamaz, yarasa gün ışığından kaçmakta…

 

Ey Selman! Benim millet ve devletlerden çektiklerim kuvvetli bir delil ve sağlam bir hüccettir (senet, vesika, kanıt). Yirmi senedir rahat rahat bir yudum su içmedim, bir gece dinlenmedim. Kimi vakit lale (Hz.Bahaullah’ın tutuklu bulunduğu sırada bağlı bulunduğu zincirlerin mübarek vücudunda açtığı lale şeklindeki izler kastedilmiştir) ve zincir içerisinde ve kimi vakit düşmüş ve esir... Gözümüz dünyada ve dünyada bulunan şeylerde olsaydı, bu belalara asla uğramazdık. Ne mutlu o kimseye ki bu makamın meyvelerinden payını alır ve tadına bakar. Tanrı’dan göz ve salim lezzet dileyiniz; çünkü gözü olmayanın yanında ha Yusuf’un resmi, ha kurdun resmi, ikisi de birdir. Bu tattan mahrum olan bir kimse için ebucehil karpuzu (acı bir meyve) ile şekerin farkı yok. Ve fakat ümit ederim ki mukaddes esintilerin bereketiyle öyle kimseler meydana çıkar ki dünyayı ve dünyada olanı tek bir akçeye satın almaz ve Allah’tan başka her şeyden arınmış olarak Tanrı’nın yönüne bakarlar. Onlar Rahman’ın yolunda can vermeyi en kolay şey bilir, arka çevirenlerin arka çevirmesiyle Sırat üzerinden kaymaz ve Dost’un gölgesinde karar kılarlar. Ne mutlu bunlara! Ne müjde bunlara! Ne izzet bunlara! Ne şeref bunlara! Tanrı’ya ant olsun, en yüce köşklerdeki huriler bu kimselerle görüşme özlemiyle durup dinlenmezler ve ölümsüzlük giyenler duydukları özlemden rahat edemezler. İşte Tanrı bu kimseleri Kendisine ayırmış ve onları âlemlere gönül vermeyen kişiler kılmıştır.

 

Ey Selman! Üzüntü verici birçok durum Rahman’ın kalemini Allah’ın birlik makamlarını anlatmaktan geri tutmuştur. Cefakârlık o dereceye varmıştır ki, aziz ve şeref sahibi Makarr’a (Hz.Bahaullah’ın Kendisi) cimrilik yakıştırılmakta… Evet, o Makarr ki, bütün yaratıklar ezelden ebede kadar sofrasında bolluk içinde rahat etseler ağız açmak kimsenin haddi değildir. Böyle bir Makarr’a cimrilik yakıştırılıyor ve etrafa mektuplar yazılarak aylıklarının kesildiğinden şikâyet ediliyor. Rezalet ve alçaklığa bakın ki, halktan para koparmak ve Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’ne kara çalmak için bu tür iftiralara başvurup şuraya buraya yazılar yazıyorlar. Sen burada bulundun ve gördün ki Ben bu kavmin aylığını Kendi gözümle hiç görmedim. Gelen aylık dışarıda pay edilir ve herkese payı verilir. Bunun böyle olduğunu bildikleri halde, sırf Tanrı Emri’nin itibarına leke sürmek ve para toplamak için, duyduğun şekilde hareket etmişlerdir. Kıdem Cemali’ne yemin olsun, Bana gelen ilk zarar devletten aylık kabulüdür. Beraberimde bu kimseler bulunmasaydı bunu asla kabul etmezdim. Muhacirlerin nasıl bir sıkıntıya düştüklerini sen kendin biliyorsun. Bununla beraber hepimiz şükrediyor, Tanrı’nın yazgısına razı oluyoruz. Başımıza ancak ve ancak Tanrı’nın bizim için yazmış olduğu şey gelir. Her bir işte güvenimiz O’nadır. Etrafa aylık için şikâyetnameler yazıp dilencilik yapan bu adamlar Rübubiyet (İlahlık, Kutsallık, Tanrısallık) iddiasında bulunuyor ve Hak’tan yüz çeviriyorlar. Onlara uyanların halini artık sen düşün. Tüh onlara ve onlara uyanlara! Yakında kahredici zebaniler aziz, muktedir ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olanın katından onları yakalayacaktır. O zaman kendilerine herhangi bir yardımcı bulamayacaklar. Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan), aziz ve sevgili Tanrı’nın ceberudundan hak üzere işte böyle nazil oldu.

 

Ey Selman! Baha (güzellik / nur, parlaklık, izzet) senin ve Tanrı’nın Sözleri’ni hayal mahsulü kaygılara değişmeyen kimselerin üzerlerine olsun.

 

HER ŞEYİN BAŞI

(HİKMET SÖZLERİ)

 

Yüceler Yücesi Tanrı O’dur

 

BÜTÜN İYİLİKLERİN KAYNAĞI; Tanrı’ya güvenmek, O’nun buyruğuna boyun eğmek ve O’nun kutsal iradesine razı olmaktır.

 

HİKMETİN ESASI; Zikri aziz olan Allah’tan ve O’nun öç ve cezalandırmasından korkmak ve O’nun adalet ve hükmünden çekinmektir.

 

DİNİN ESASI; Rabbin katından inene şahadet etmek ve O’nun muktedir kitabında yazılı yasalara uymaktır.

 

İZZETİN KAYNAĞI; Kulun Tanrı tarafından verilen rızka kanaat edip kendisi için takdir olunanla yetinmesidir.

 

SEVGİNİN ESASI; Kulun Sevgili’ye yönelip başkasına arka çevirmesi ve Mevlasının isteğinden başka bir isteği olmamasıdır.

 

GERÇEK ANMA; Rabbi zikredip O’ndan başka her şeyi unutmaktır.

 

TEVEKKÜLÜN BAŞI; Kişinin bir iş güçle meşgul olup geçimini sağlaması ve Tanrı’ya sımsıkı yapışıp gözünün sadece Mevlasının fazlında olmasıdır, çünkü kulun işleri şimdi ve sonra hep Efendisi’nin elindedir.

 

FERAGATİN ESASI; Kişinin Rabbin makamına yönelmesi, O’nun huzuruna çıkması, O’nun cemaline bakması ve O’nun önünde tanıklık etmesidir.

 

GERÇEK ANLAYIŞIN ESASI; Kişinin fakirliğini itiraf etmesi, sultan, kerim ve muktedir olan Rabbin iradesine seve seve boyun eğmesidir.

 

CESARET VE GÜCÜN KAYNAĞI; Tanrı sözünü yüceltmek ve O’nun sevgisinde sebat etmektir.

 

MERHAMETİN ESASI; Kulun Rabbin nimetlerini hatırlaması ve her zaman ve her koşulda O’na şükretmesidir.

 

İMANIN ESASI; Sözlerin azlığı ve amellerin çokluğudur. Sözleri amellerinden fazla olan kişinin ölümü, yaşamasından daha iyidir.

 

GERÇEK GÜVENLİĞİN ESASI; Susmak, olayların sonucuna bakmak ve dünyadan feragat etmektir.

 

ÂLİCENAPLIĞIN (YÜCE GÖNÜLLÜLÜK) BAŞI; Kişinin servetini kendisine, ailesine ve din kardeşleri arasındaki yoksullara harcamasıdır.

 

SERVETİN KAYNAĞI; Benim sevgimdir. Beni seven kimse her şeye sahip demektir, beni sevmeyen kimse ise yoksul ve muhtaçtır. Nur ve izzet parmağının yazdığı söz budur.

 

BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI; Kişinin Rabbinden yüz çevirip O’ndan başkasına yönelmesidir.

 

CEHENNEMİN KÖKÜ; Tanrı ayetlerini yalanlamak, O’nun katından inenle savaşmak, Tanrı’ya karşı böbürlenmektir.

 

BÜTÜN BİLGİLERİN KAYNAĞI; Tanrı’yı tanımaktır, O’nun izzetine yemin olsun, bu ancak O’nun İlahi Mazharlarını (Elçilerini) tanımakla olur.

 

ZİLLETİN BAŞI; Rahman’ın gölgesinden çıkıp şeytanın gölgesine girmektir.

 

KÜFRÜN BAŞI; Tanrı’nın tekliğine inanmamak, O’ndan başkasına bel bağlamak ve O’nun yargısından kaçmaktır.

 

HÜSRANIN KÖKÜ; Kişinin günlerini kendi nefsini tanımadan geçirmesidir. 

 

SENİN İÇİN BÜTÜN BU SÖYLEDİKLERİMİZİN BAŞI; İnsaftır. İnsaf, kişinin yersiz kuruntu ve taklidi bırakması, Tanrı’nın muhteşem eserlerini teklik gözüyle görmesi ve her şeye araştırıcı bir gözle bakmasıdır.

 

İşte sana böyle öğrettik ve Hikmet Sözleri’ni sana açıkladık ki, Allah’ın Rabbe şükürler sunasın ve insanlar arasında övünesin.

 

KERMİL LEVİHİ

 

Yüce olsun bu Gün! Bu Gün, Rahman’ın güzel kokulu merhamet yellerinin imkân âlemine estiği gündür. Bu Gün, şanına geçmiş asır ve devirlerin erişemeyeceği kadar kutlu bir gündür. Bu Gün, Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yöneldiği gündür. Kıdem Cemali’nin Kendi mukaddes makamına yönelmesi üzerine bütün yaratıklar ve onların ötesinde Yüceler Zümresi yüksek sesle seslendiler; “Koş, ey Kermil, koş! İşte İsimler Âleminin Sultanı ve göklerin Yaratıcısı olan Rabbin Cemali senin üzerinde yükseldi.”

 

Bunu işiten Kermil Dağı sevincinden coşkuyla kendinden geçerek haykırdı; “Ey gözlerini bana çevirip, adımlarını bana yöneltmek lütfünde bulunan! Canım Sana kurban! Ey ebedi hayat kaynağı! Ayrılığın beni bitiriyor, huzurundan uzak kalışım ruhumu yakıp kavuruyordu.  Hamdolsun Sana ki, Çağrına kulak vermemi sağladın, ayak izlerinle beni onurlandırdın, Kendi Gününün hayat verici güzel kokusu ve Kendi Kaleminin tiz sesiyle ruhumu canlandırdın. Senin Kaleminin sesi insanlar arasında İsrafil’in borusudur. Senin karşı konulmaz Emrinin zuhur saati çalınca, Ruhundan Kendi Kalemine bir nefes üfledin ve işte o anda bütün yaratık dünyası temellerine kadar sarsıldı, bütün yaratıkların Sahibi olan Kimse’nin hazinelerinde gizli sırlar açığa çıktı.”

 

Kermil’in bu haykırışı Yüce Makamımıza erişince cevap verdik; “Ey Kermil! Şükürler sun Rabbe! Ayrılık ateşiyle yanıp kavrulduğun bir sırada huzurumun denizi senin karşında dalgalandı, seni ve bütün yaratıkları, görünür ve görünmez her şeyi sevinçle doldurdu. Sevin, şad ol. Tanrı bu Gün Kendi tahtını senin üzerine kurdu, seni Kendi ayetlerinin doğuş yeri ve kesin kanıtlarının kaynağı yaptı. Ne mutlu senin çevreni dönenlere! Ne mutlu senin şanlı adını yayanlara! Ne mutlu Rabbin Allah’ın sana gösterdiği lütuf ve keremi birbirlerine anlatanlara! Şu halde, celal (büyüklük, ululuk) sahibi Rahman’ın ismiyle ölümsüzlük kadehini alıp iç ve sana olan merhametinin bir işareti olarak kederini sevince döndüren Rabbine şükürler sun. O Kendi tahtının kurulduğu noktayı, Ayaklarının bastığı bu yeri, Huzuruyla onurlanan bu noktayı, Nidasının yükseldiği bu mahalli, gözyaşları döktüğü bu yeri gerçekten sever.

 

Ey Kermil! Siyon’a seslen ve şu müjdeyi ver; Ölümlü gözlerden gizli olan geldi! O’nun her şeyi yenici hükümranlığı ortaya çıktı, O’nun her şeyi saran ihtişamı açığa çıktı. Sakın tereddüt etme, duraklama. Koş, gökten inen Tanrı Şehri’ni, Allah’ın sevdiği kullarının, temiz yüreklilerin ve mukarrep (cennette derecesi en yüksel olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) meleklerin huşu içinde tavaf ettikleri Kutsal Kâbe’nin çevresini dön, dolaş. Ah, bu Zuhur’un müjdesini yeryüzünün her noktasına ve her şehrine götürmeyi ne kadar isterdim... Bu Zuhur, Sina’nın tüm kalbiyle âşık olduğu ve Yanar Çalı’nın adına ‘Yerin ve göğün Padişahlıkları, Rablerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ diye seslendiği Zuhur’dur.  Gerçekten, bu Gün kara ve denizlerin bu müjdenin sevinciyle coştuğu Gün’dür. Bu Gün, Tanrı’nın, fani akıl ve kalplerin kavrayışının ötesinde bir inayetle, açığa çıkmasını takdir ettiği şeylerin zuhur ettiği Gün’dür. Allah çok geçmeden Gemisini senin üzerinde yüzdürecek ve İsimler Kitabında anılmış olan Baha milletini açığa çıkaracaktır.”

 

Mukaddes olsun tüm insanlığın Rabbi! O’nun isminin anılmasıyla dünyadaki bütün zerrecikler titreşmiş, Ululuk Dili Kendi bilgisinde gizli ve Kudretinin hazinelerinde saklı şeyleri açıklamıştır. O, gerçekten, kudretli ve aziz isminin gücüyle, gökteki ver yerdeki her şeyin mutlak hâkimidir.

 

TIP LEVHİ

 

O’dur Bilicilerin Bilicisi Tanrı!

 

Kıdem Dili, doktorun bulunmadığı sıralarda akıl ve zeka erbabına yol gösterecek kifayette sağlık bilgisi veriyor. De ki: Ey kavim! Acıkmayınca yemek yemeyiniz, tok karnına su içmeyiniz. Ne güzeldir boş mide riyazeti! Bu sayede uzuvlar kuvvetlenir; midenin dolması ise büyük bir afettir. İhtiyaç olunca ilaç kullanmaktan geri durma, sıhhat düzelince onu bırak. Hazmedilmemiş yemek üzerine yemek yemeğe kalkışma, lokmayı iyice çiğnemeden yutma. Hastalığı ilk önce yiyecek ile tedavi et ve ancak ondan iyi bir netice alınmadığı takdirde ilaca başvur. İstediğini basit şeylerden elde edersen, dönüp mürekkep şeyler kullanma. Sağlık yerinde olunca devayı bırak, onu ancak ihtiyaç karşısında al. Sofrada birbirine zıt iki yemek bulununca, onları karıştırma, birisiyle yetin. Evvela hafif yemekle başla, sonra diğerlerine geç. Hazmedilmemiş yemek üzerine yemek yemek tehlikelidir, bundan tamamen uzak dur.

 

Sofraya oturunca, Ebha ismimle başla ve yemeğe, yerin ve arşın hâkimi olan Rabbının adıyla son ver. Sofradan kalkınca, yemeğin midede oturuşması için bir parça yürü. Hazmı güç olan şeylerin yenmesine aklı başında olanlar müsaade vermez; Yüce Kalem sana böyle buyuruyor.

 

Sabahları az ye; sabahları az yemek, vücudu aydınlatan bir ışıktır. Zararlı itiyadı terk et, çünkü o insanların başına bir beladır. Hastalıkları, çarelerine baş vurmakla karşıla; bu söz bu hususta kesin bir hükümdür. Her bir halde kanaati iltizam et; insan bu sayede kesaletten ve kötü durumlardan azade kalır. Kendini üzüntüye ve kedere kaptırma; bunlar başa büyük dertler açar. Söyle: Hased cesedi yer bitirir, öfke ise ciğeri yakar kavurur; bunlardan yırtıcı canavardan sakınır gibi sakınınız. Barsakların temizlenmesi sağlığın umdesidir; fakat bu, mutedil mevsimlerde yapılmalıdır. Çok yemek yeme ağır hastalık davet eder. Biz her bir şey için bir sebep takdir ve her bir sebebe bir eser tayin etmişizdir. Bütün bunlar, Müessir ismimizin eşya üzerinde tecelli eylemesindendir. Senin Rabbın dilediği şeye hâkimdir. Söyle:

 

Şu beyanatımız sayesinde ahlât itidal haddini tecavüz etmez ve miktarları da hâlin icaplarına göre olur. Esas, kendi safiyeti üzere ve südüs ile südüsün südüsü hali üzere kalır, her iki fail ile münfail selamette olur. Güvenimiz Tanrıyadır. Ondan özge şifa verici, bilici ve istimdad mercii bir ilah yoktur. Yüce Kalemden bu gibi sözlerin cari olması, sırf sana karşı beslediğim sevgidendir; böylece Kıdem Cemalinin hiçbir zaman kedere kapılmadığını ve ümmetlerin reva gördüğü haksız muamelelerden ötürü hüzün duymadığını öğrenmiş olursun. Hüzün, kendisinden bir şey kaçıp giden kimse içindir; halbuki Kıdem Cemalinin avucundan yerlerde ve göklerde bulunan hiçbir şey kurtulup gitmez. Ey doktor! Hastaları ilk önce Kıyamet

 

Gününün maliki olan Rabbının zikri ile iyi etmeğe çalış ve ondan sonra insanların sağlığı için takdir buyurduğumuz şeylerle şifa ver. Hayatıma yemin olsun! Sevgimin şarabını içmiş olan bir doktorun yüzünü görmek bile bir şifadır, onun nefesi rahmet ve ümittir. Söyle: Sağlığınızı korumak isterseniz, ona yapışınız. Gerçek söylüyorum: Böyle bir doktor, tedavisinde Tanrının teyidine mazhardır. Söyle: Bu ilim bütün ilimlerin eşrefidir. Bu ilim, kemiklere can veren Tanrının katından ümmetlerin cismine şifa verecek en büyük vasıtadır. Tanrı bu ilmi bütün ilimlere ve fenlere takdim buyurmuştur. Fakat bu gün, her şeyden gönül kaldırarak zaferime kalkacağın gündür. Söyle:

 

Ey İlahım! İsmin şifam, zikrin devam, yakınlığın ümidim, sevgin arkadaşım, rahmetin dünya ve ahiret tabibim ve muinimdir. Sensin verici, bilici ve hikmetli.

 

Bütün ahbaplara Tanrı tarafından selam söyleyiniz. De ki: Bu gün iki beğenilir ve istenir şey var: Birisi hikmet ve beyan, öbürü Rahman olan Rabbınızın Emrinde istikamet. Her kim bu iki şeye faiz olur ise, Tanrı katında ölümsüz şehrin sakinlerinden sayılır ve öyle anılır; çünkü bu iki şey sayesindedir ki Tanrı Emri kullar arasında yerleşmiş ve yerleşecektir. Hikmet ve beyan olmaz ise, herkes belaya düşer. Bu takdirde, insanları biricik Tanrının şeriatine kılavuzlayacak bir kimse kalmaz. İstikamet olmaz ise, Emirden bahseyleyenin sözü müessir vaki olmaz. De ki: Ey dostlar! Korku ve ıstırap kadına yakışır. Tanrı dostları dünyayı ve dünyada değişik olup bitenleri düşünecek olurlar ise, zalimlerin ceberutu onları korkutmaz ve iştiyak kanatlarını açıp Ufukların Neyyirine doğru havalanıp uçarlar. Ben kendim için dilediğimi bütün Hak dostları için dilemişimdir. Hikmet ve korunma emrinden maksat, yeryüzünde âlemlerin Rabbını anacak anıcıların kalmasıdır. Onun için, kendi kendini ve Emirdeki kardeşlerini korumak her bir kimseye vacip ve lazımdır. Eğer ahbap, emrolundukları şey ile amel eylemiş olsalardı, bu gün yeryüzü sakinlerinin çoğu iman süsü ile süslenmiş olurdu. Ne mutlu o kimseye ki bir kimseyi Ölümsüzlük Çeşmesine çeker ve ebedi hayata kılavuzlar.   

 

Aziz ve müteal olan Rabbının katında amellerin en büğüyü budur. Ruh senin üzerine olsun, baha senin üzerine olsun. (Bir doktor için nazil olmuştur; Allahın Bahası onun üzerine olsun!)

 

EMVAC (DALGALAR) LEVİHİ

 

O’dur Müjdeci, Şefkatli, Keremli!

 

Bugün Ana Kitap milletlerin gözü önünde ilk ve sondan söz açıyor ve buyuruyor;

 

Gerçek söylüyorum, bugünler eşi ve benzeri görülmemiş ve görülmeyecek günlerdir. Ne mutlu o kimseye ki halkın yaygarası onu Hak’tan alıkoymaz. Bu gibiler Sırat üzerinde dururlar ve Allah korkusunun şartlarından olan güvenilirlik ve dindarlıkla sıfatlanırlar.

 

Nurum ve inayetim üzerine olsun, Cenab-ı Abdul, sevgililerin bulundukları yerlere gitmek üzeredir. Kendisi fazıl ve ihsan semasından her birisi için ebedi bir anılışa ve daimi bir övgüye sebep olacak şeyleri büyük bir arzu ve ısrarla diledi. Onun için, beyan denizi Âlemlerin İsteği’nin kesin delil ve fazıl dalgalarıyla dalgalandı. Her bir dalga ayrı bir ses verir.

 

BİRİNCİ DALGA: Buyuruyor; Ey sevgililer topluluğu! Sizler öyle bir güne ermişsiniz ki, âlemdeki kitapların çoğu onun zikriyle süslenmiştir. Böyle bir günde sizlere düşen vazife, bütün doğuyu ve batıyı aydınlatacak olan bir birlik ışığı ile parlamaktır.

 

İKİNCİ DALGA: Buyuruyor; Ey kavim! Bugün Tanrı’nın katında en büyük ve güzel süs, güvenilir olmaktır. Fazıl ve ihsan, bu büyük süs ile süslenmiş olan kimseye olsun.

 

ÜÇÜNCÜ DALGA: Buyuruyor; Sevinçler olsun size, ey Bahaîler! Bu dalga, O’nun Zatını eş ve benzerlerinden kutsal bilip O’nun özünü dedikodulardan uzak tutacak şeylerin sizlerden görünmesidir.

 

DÖRDÜNCÜ DALGA: Buyuruyor; Ey ahbap topluluğu! Kendinizi alçaltacak şeyleri bırakınız ve sizleri bu İsim vasıtasıyla yüceltecek şeyleri alınız. Bu İsim öyle bir isimdir ki, muktedir, müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın güzel kokusu O’nun vasıtasıyla etrafa yayılmıştır.

 

Sübhansın Sen ey Tanrım, ey Efendim, ey Dayanağım! Sevgililerini düşmanlarının kötülüğünden koru, sonra onlara Kendi kudret ve saltanatının askerleriyle yardım et, sonra onlardan sadır olacak her bir ameli karanlığı dünyada bulunanların amelleri arasında aydınlığa çevirecek bir lamba kıl. Sen, gerçekten, Zuhur’un sahibisin. Diriliş Günü’nde her şeye hâkim olansın. Her görünmeyeni iyiden iyiye bilen gerçek Tanrı ancak Sensin.

 

EB’ÜL FAZIL LEVİHİ

 

Biricik Eşsiz Tanrı’nın Adıyla

 

Allah’a şükretmek ve O’nu övmek, her şeyden elini çekip sadece Allah’a yönelmişlik denizine dalanlara layık ve yaraşır; çünkü onlar bu karanlık günlerde insanların sapmışlıklarına, her yönden gelen hüzün oklarına, her taraftan yağan gam ve keder yağmurlarına rağmen Ahâdiyyet (Allah’ın Birliği) Denizi’ne ve Ebediyet Güneşi’ne yönelmekten yoksun kalmamışlardır. İsim süsü onları Eşyanın Sahibi’nden menetmedi. Onlar isimleri bırakarak mana denizine yöneldiler. Onlar, gerçekten, Kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) ismimle mühürlü şarabımı içen kullardır. Tanrı’dan başkası onların nazarında bir avuç toprak ve bir tutam kül gibidir. Onlar isim sebebiyle İsmin Sahibi’nden mahrum kalmadılar. Onlar Beyan döneklerini (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) korkudan titretecek bir istikametle Emrin zaferine kalktılar. Yüce olsun O’nun kudreti, yüce olsun O’nun azameti, yoktur O’ndan başka bir ilah!

 

Ey bütün varlığıyla Benim ufkuma bakan ve zafer sancağını hikmet ve beyan ile açıp dalgalandıran kimse! Ben tanıklık ederim ki sen her durumda daima barış istedin ve insanlara iyilik ve kurtuluş öğütleri verdin. Ne mutlu sana, seni Benim yüzümün hatırı için sevene ve Emrimde söylediğin sözlere kulak verene! Kutlu ve yüce Tanrı’dan dilerim ki; seni gözle görünen ve görünmeyen askerleriyle desteklesin. O, gerçekten, iyilerin koruyucusudur. O’nun rahmeti her şeyin önündedir, inayeti her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.

 

Ne mutlu o insaflıya ki, O’nun Emri’nde insaf eder! Ne mutlu o adaletliye ki O’nun katından görünen şey hakkında adaletle söz söyler.

 

Ey Eb’ül Fazıl! Nurum, inayetim ve rahmetim senin üzerine olsun! O memlekette vaki olan şey malum oldu ve göründü. Kutlu olsun o Zat ki Kendi seçkinlerine fesadı, haksızlığı ve kötülüğü yasak etmiş, iyilik, barış ve Allah korkusu emretmiştir. Hamdolsun Allah’a, O’nun yolunda öldürüldünüz ve öldürmediniz. Sevgililere her koşulda sükûnet, şüphesizlik, herkesin bozulmuş işlerini ıslah, ruhları parlatma, güvenilirlik, dindarlık, temizlik ve iffet ile itiraf tavsiye ediniz. H ve M de Biz seninle beraberdik. Oradaki davranışın Bizce makbul görülmüş, Benim rızam ile müşerref olmuştur. Y ilinde ise senin ilham edici, şefkatli ve emin Rabbinin Emrinde senin için yaraşanı…

 

Söyle: Ey kullar! Gerçekten söylüyorum, doğru dürüst işitiniz, şanı yüce olan gerçek Tanrı kulların kalplerine bakar. Bundan başka kara, deniz, mal, renk vesaire her şey padişahlara, sultanlara ve iktidar sahiplerine verilmiştir, çünkü “Dilediğini işler” sancağı daima Zuhur’un önünde parlar ve dalgalanır. Bu Gün’de gerekli olan şey, hükümete itaat ve hikmete riayettir. Gerçekte halkın korunması, rahatı ve emniyeti görünürde hükümetin iktidar avucundadır. Hak böyle istemiş, böyle takdir buyurmuştur.

 

Ulu Zindan’ın (Akka Kalesi) semasının ufkunda parlayan doğruluk güneşinin pırıltılarına ant olsun ki, devlet hizmetinde çalışan bir memur Tanrı katında bir sürü sarıklıdan daha değerli, daha üstün ve daha merhametlidir. Çünkü böyle bir memur gece gündüz halkın asayiş ve rahatlığına merkez olan işlerle meşgul olur, hâlbuki o bir sürü sarıklının gece gündüz düşündüğü şey fesat, ret, sövme, öldürme ve yağmalama… Bir süredir, İran’da, kutlu ve yüce Tanrı’nın teyidine mazhar olmasını dilediğim Şah Hazretleri bu mazlumları (Bahaîler) bu kimselerin şerrinden korumaktadır; bununla berber, durmuyor, her gün yeni bir kargaşalığa ve patırtıya sebep oluyorlar. Ümit ederiz ki, hükümdarlar arasından birisi bu mazlum hizbin (Bahaîler) yardımına kalkar da gelecek asırlar boyunca takdir ile anılır. Tanrı kendilerine yardım edene yardım etmeyi, hizmette bulunmayı ve ahdine vefa göstermeyi Bahaîlere farz kılmıştır. Bu hizip, her koşulda, kendilerine yardımcı olanın hizmetinde bulunmalı ve ona karşı daima vefalı olmalıdır. Ne mutlu işitip buna göre davranana ve vay olsun işitip terk edene!

 

Ey Kalem! Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’a tevekkül ederek bu konuyu bırak da al yanakla Refik-i Ala’ya (Peygamberlerin, evliyanın, şehitlerin ve iyi kimselerin ruhlarının bulunduğu yer) yükselen ve aşk ateşiyle Aşk Şehri’nde tutuşan kimseyi an ve söyle;

 

Ey Rahman’ın yolunda seve seve can veren kimse! Mana ve beyan miskinden saçılan ilk koku senin üzerine olsun! Ben tanıklık ederim ki, Tanrı korkusunu bir yana atarak insanların Mevlası ve arş ile yerin Rabbi olan Allah’ın kesin kanıtlarını inkâr etmiş olanların yüreklerinde düşmanlık ateşinin alevlendiği günlerde sen kaygılarını bir yana attın, yakinlik (şüphesizlik / sağlam iman) ışığı ile İlhamın Kaynağı’na yöneldin ve nidayı işiterek En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en yüce mertebesi) cezp oldun. Senden dilerim ki, ey Âlemin İsteği, Senin sevgin uğruna dökülen şu kanın yüzü hürmetine kullarının günahlarını bağışla… O kullar ki Senin ahit ve misakına vefa gösterdiler, iyiyi kötüden ayıran kitabında indirdiğini itiraf ettiler. Hamdolsun Sana, ey Âlemlerin İlahı!

 

YEDİ SORU LEVİHİ

 

Söyleyici ve Bilici’nin Adı İle

 

Bağış güneşinin ışıklarıyla dünyayı aydınlatan Mukaddes Yezdan’a (Zerdüşt inancında Allah’ın ismi)  senalar olsun. “B” harfinden En Büyük Okyanus göründü, “H” harfinden de Temiz Cevher… O öyle bir güçlüdür ki, dünyanın gücü O’nu istediğinden geri tutmaz, hakanların orduları O’nu söyleyeceğini söylemekten alıkoymaz. Mektubun ulaştı, gördük, çağrını işittik. İçinde sevgi incileri gizli, dostluk sırları saklı… Eşsiz Rab’den seni Tanrı Emri’ne yardımcı olman için desteklemesini ve cehalet çöllerinde gezen susamışları abıhayata kılavuzlamanda sana yardımcı olmasını dilerim. O’dur her şeye gücü yeten! Bilgi Okyanusu ve Hikmet Güneşi’nden sorduğun sorulara şimdi cevap veriyoruz.

 

Birinci soru; Biricik Tanrı’ya hangi dil ile ve yüzümüzü hangi yöne dönerek ibadet edersek daha iyi olur?

 

Her şeyin başı Tanrı’ya ibadettir, ibadetten önce Tanrı’yı tanımak gelir. O’nu tanıyacak gözlerin kutsanmış olması gerekir. O’nu övecek olan dilin de aynı şekilde kutsanmış olması gerekir. Bu Gün’de, ulemanın ve hikmetlilerin yüzleri O’nun yönüne dönmüş durumdadır, hatta bütün yönler O’na doğru meyleder.

 

Ey Aslan! Şimdi, Tanrı’dan dilerim ki, iyi ameller işleyesin ve En Güçlü Tanrı’nın gücüyle ayağa kalkıp şöyle diyesin; Ey desturlar (Zerdüştlerde ruhani liderlerin unvanı)! Herkesten bağımsız olan Kimse’nin sırrına kulak veresiniz diye size kulaklar, O’nu göresiniz diye gözler verilmiş. Neden kaçıyorsunuz? Biricik Dost işte ortada, insanları selamete götürecek şeyler söylüyor. Ey desturlar! Anlayışın gül bahçesinin güzel kokularını keşfedecek olsanız, O’ndan başka hiç kimseyi aramaz ve En Hikmetli Eşsiz Kimse’yi yeni kılığında tanırsınız. O zaman, gözlerinizi dünyadan ve dünya peşinde koşanlardan çevirir, O’na yardım etmek için ayağa kalkarsınız.

 

İkinci soru din ve inanç hakkındadır.

 

Bu Gün, Yezdan’ın Dini açığa çıkmıştır. Cihan’ın Sahibi olan Kimse insanları kılavuzlamak için geldi. O’nun dini dürüstlük ve emri sabırdır. Bu din ebedi hayat bağışlar ve bu emir insanları istiğna (aza kanaat etme) dünyasına götürür. Bütün inanç ve din, bu Din’in içindedir.  Ona yapışın ve sıkıca tutunun.

 

Üçüncü soru; Kendilerini farklı dinlere ayırmış, kendi dinini ve inancını diğerlerinden daha üstün ve yüce sayan günün insanlarıyla nasıl geçinelim ki, onların ellerinden ve dillerinden gelebilecek zulme maruz kalmayalım?

 

Ey insanların aslanı! Yezdan Hazretleri’nin yolunda zahmeti rahmet bil. O’nun yolunda her dert büyük bir derman, her acılık tatlılık ve her alçaklık yüksekliktir. İnsanlar bilip anlasalar, bu zahmetin uğrunda seve seve can verirler. Bu zahmet, hazinenin anahtarıdır, görünüşte tatsız ise de gizlide tatlı ve makbuldür. Senin dediğini kabul ettik, çünkü zamane insanları adalet güneşinin ışığından mahrumdurlar. Onlar adaleti düşman bilirler. Zahmete düşmemek istiyorsan Rahman’ın kaleminden sadır olan şu sözleri oku;

 

“İlahi! İlahi! Ben Senin birliğine ve tekliğine tanıklık ederim. Ey İsimlerin Sahibi ve Göğün Yaratanı! Senin yüce kelimenin nüfuzu ve Senin yüce kaleminin iktidarı yüzü hürmetine Senden dilerim ki, beni Kendi kudret ve kuvvetinin bayraklarıyla destekleyip, ahd-i misakını bozmuş olan düşmanlarının şerrinden koruyasın. Sen, gerçekten, güçlüler güçlüsü ve kuvvetlisin.”

 

Bu dua, güçlü bir kale ve kudretli bir ordu gibi, seni korur ve kurtarır.

 

Dördüncü soru; Kitaplarımızda Şah Bahram’in (Zerdüştlerin gelişini bekledikleri Tanrı Elçisi) insanları doğru yola kılavuzlamak için birçok alametle geleceği yazılıdır...

 

Ey dost! Kitaplarda haber verilen şey gerçekleşti ve açığa çıktı. Bunun işaretleri her yönde görülmektedir. Yezdan bu Gün’de Yüce Cennet’in ortaya çıktığını duyuruyor. Dünya O’nun görünüşünün ışığıyla aydınlanmış durumdadır, ama gören göz pek az… Biricik gerçek Tanrı’dan kullarına hikmet bahşetmesini dile. Hikmet insanı anlayışa ulaştırır ve her zaman kurtuluşun nedeni olmuştur. Aklın anlayışı iç gözün gücünden kaynaklanır. İnsanlar bu Gün’de kendi gözleriyle bakarlarsa, dünyanın yeni bir ışıkla aydınlanmış olduğunu görürler.  Söyle; Hikmet Yıldızı doğdu ve İlim Güneşi göründü. Ne mutlu ona ulaşana, O’nu görene ve tanıyana…

 

Beşinci soru Sırat köprüsü, cennet ve cehennem hakkındadır.

 

Gerçekten, Tanrı Elçileri geldiler ve doğruyu söylediler. İlahi Müjdeci’nin duyurduğu şey gerçekleşmiş ve gerçekleşecektir. Dünya ödül ve ceza üzerine kuruludur. Cennet ve cehennem akıl ve hikmet tarafından her zaman teyit edilmiştir, çünkü ödülün ve cezanın mevcudiyeti onları gerekli kılar. İlk makam ve en önde gelen rütbe, Tanrı’dan razı olma cennetidir. Her kim Tanrı’dan hoşnut olma makamına erişirse En Yüce Cennet’in sakinlerinden sayılır. Böyle bir kişinin ruhu bedeninden ayrıldıktan sonra kalem ve mürekkeple anlatılamayacak bir mutluluğa erişir. Sırat köprüsü, terazi, cennet, cehennem ateşi ve İlahi Kitaplarda yazılan diğer şeyler, görür gözü olanlar ve iç gözü açık olanlar için son derece açıktır. Mana Güneşi’nin doğup göründüğü saatte, herkes aynı makama sahiptir. Sonra Tanrı irade buyurduğunu söyler. O zaman O’nu duyan ve kabul edenler cennet sakinlerinden sayılır. Sırat köprüsü, terazi ve Kıyamet Günü’yle ilgili söylenen her şey gerçekleşmiş ve olup bitmiştir.  Bu gün En Büyük Kıyamet’tir. Ümit ederiz ki, semavi ilham şarabı ve ilahi lütuf çeşmesinin yardımıyla mükaşefe (hakikat ehlince Allah’ın sırlarının keşfi) ve şuhut (Tasavvuf yolunda ilerleyenin kalp ve ruh ile çeşitli mertebeleri görmesi) makamına eresin ve bahsedilen her şeye iç ve dış gözünle tanık olasın.

 

Altıncı soru; Ölümden sonra ruhun bedenden ayrılıp öbür âleme geçmesi...

 

Bundan bir süre önce bu konuda görür gözü olanlar için yeterli ve ilim erbabı için rahatlatıcı şeyler bilgi kaleminden sadır oldu. Gerçek söylüyorum, bedenden ayrılmış ruh iyi amelden mutluluk duyar ve Tanrı yolunda sunulan yardımseverlik ve cömertlik amellerinden faydalanır.

 

Yedinci soru; Asil Kimse’nin ismi, soyu ve atalarıyla ilgilidir.

 

Nurum üzerine olsun, Ebu’l Fazıl Gulpayegani, bu konuda Semavi Kitaplardan yararlanarak bilgi bahşeden ve anlayışı artıran şeyler yazmıştır. Tanrı Emri güç ve kudretle donanmıştır. Dil’in söyledikleri çok geçmeden açığa çıkacaktır. Tanrı’dan O’na yardımcı olman için sana güç vermesini dileriz. O’dur hikmetli ve güçlü. Reis ve Mülk surelerini bulup okuyacak olursan, sorduğun soruya artık ihtiyacının kalmadığını görür ve Tanrı Emri’nin hizmetine öyle kalkarsın ki ne dünyanın zulmü, ne de insanların gücü seni Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Maliki’nin zaferi için çalışmaktan alıkoyamaz. Senin ismini yüceltecek ve ebedileştirecek şeylere ulaşmanı Tanrı’dan dileriz. Çabala ki biraz önce sözünü ettiğimiz Sureleri elde edebilesin ve onlardan Rahman’ın Kalemi’nin hazinesinden nazil olan hikmet ve beyan incilerinden payına düşeni alabilesin.

 

Baha, senin ve emin, sebatkâr, sağlam ve inanç dolu olan herkesin üzerine olsun!

 

EŞREF LEVİHİ

 

O, Aziz ve Bedi’dir!

 

Ey Eşref! Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Dili’nin sana bildirdiğini dinle, gaflette kalanlardan olma. Senin Rabbinin namelerinden tek bir namenin dinlenmesi alevleri vecde getirir, ancak bunun için temiz ve taze bir kulak ister. İsimler kendilerini yaratık âleminin sınırlamalarından kurtaracak olurlarsa, hepsi, İsm-i Azam’ı (En Büyük İsim; Allah’ın bütün sıfatlarını kendinde toplayan İsmi) aksettirirler. Bunun böyle olduğunu arif olan anlar, çünkü Kıdem Cemali bu mukaddes, aziz ve zorluklarla dolu günlerde bütün eşyada bütün isimleriyle tecelli etmiştir. Rabbinin Emri’nde iyilikler bahşeden ve O’nun sevgisinde halis ol ki, seni yaratık âleminde Kendi güzel isimlerinden bir ismin yankısı eylesin. Bu cidden büyük bir fazıldır. Hayatıma yemin olsun, bugün bütün varlıkların elleri, bütün işaretlerden kurtulmuş olarak, ümitle İsimlerin Sahibi’ne doğru kalksa ve bütün yer ve gök hazinelerinden istese, O her şeyi içine alan fazlı ile o eller tekrar inmeden önce, dilediklerini onlara verir. O’nun rahmeti âlemleri işte böyle kuşatmıştır.

 

Söyle; Ey Kavim! Kendinizi Tanrı’nın rahmet ve inayetinden mahrum etmeyiniz. Her kim kendisini O’nun rahmet ve inayetinden mahrum ederse açık bir zarara uğrar. Ey kavim! Ne şaşılacak şey ki toprağa tapıyor, aziz ve kerim olan Tanrı’dan yüz çeviriyorsunuz. Allah’tan korkunuz, helak olanlardan olmayınız. Söyle; Tanrı kitabı bu Esir’in görünüşünde indirilmiştir. Bundan dolayı, geliniz hep bir ağızdan “Yaratıcıların en iyisi olan Tanrı kutlu olsun!” diyelim. Ey dünya milletleri! Sakın O’nun yüzünden kaçmayınız. Bilakis O’nun katına ermek için koşunuz, O’na dönenlerden olunuz. Ey kavim! Tanrı’ya karşı olan ödevinizde kusur edip Emrine karşı günah işlediğinizden ötürü bağışlanma dileyiniz, akılsızlardan olmayınız. Sizi yaratan O’dur. Kendi Emri’nin vasıtasıyla sizi besleyen, güçlü, yüce, bilici olanı size tanıtan O’dur, Kendi irfanının hazinelerini gözlerinizin önüne koyan O’dur, sizi yakınlık semasına, önlenemez, inkâr edilemez ve yüce olan Emrine, imanın semasına, yükselten O’dur. Allah’ın inayetlerinden kendinizi mahrum etmeyiniz, amellerinizi batıl kılmayınız, bu en açık, yüce, parlak, nurlu Zuhur’un doğruluğunu inkâr etmeyiniz. Sizi yaratmış olan Tanrı’nın Emri hakkında insaf çerçevesinde hüküm veriniz, Arş-ı Ala’dan indirilmiş olan şeye bakıp nezih bir vicdanla muhakeme ediniz. O zaman, Emir size öğle güneşi gibi apaçık görünür; o zamandır ki O’na iman edenlerden olursunuz.

 

Söyle; O’nun doğruluğunun ilk ve biricik şahidi O’nun kendi Nefsidir. O’ndan sonra O’nun Mazharı gelir. Bu ikisinden birini tanıyıp anlamayanlar için Kendi doğruluğuna ispat olmak üzere kararlaştırdığı şey Sözleri’dir. Bu, gerçekten, O’nun insanlara olan merhametinin bir eseridir. O herkese Tanrı’nın ayetlerini tanımak kabiliyetini bağışlamıştır. O kendi şahadetini insanlara başka türlü nasıl tamamlayabilirdi? Salim bir fikirle düşünecek olursanız bu gerçeği anlarsınız. O hiç kimseye haksızlık yapmaz, hiç kimseye taşıyacağından fazla yük yüklemez. O rahmandır, rahimdir.

 

Söyle; Tanrı Emri’nin nuru o kadar açık ve parlaktır ki, görür göz ve temiz görüş sahibi olanlar şöyle dursun, körler bile [onu] görebilir. Körler güneşin ışığını göremese de sıcaklığını hissedebilirler. Beyaniler (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) arasında öyle kör kalpliler var ki, Tanrı şahit, güneş ne kadar da üzerlerine vursa ne ışığını görmek ne de ışınlarının sıcaklığını duymak kabiliyetinde görünüyorlar.

 

Söyle; Ey Beyaniler! Biz sizi bütün milletler arasından Nefsimizi bilip tanımanız için seçtik. Biz sizi Cennet’in sağ tarafına, Ölmez Ateş’in “Benden başka güçlü ve yüce Tanrı yoktur!” nidasını yüksek sesle terennüm ettiği Nokta’ya yaklaştırdık. Rahman olan Rabbinizin irade ufkundan doğup büyük küçük her şeyi aydınlatmış bulunan bu Güneş’ten sakın perdelenmeyesiniz. Temiz bir bakışla bakınız ki O’nun parıltısını kendi gözlerinizle göresiniz. Başkalarının görüşüne bağlanmayınız. Kendi gözlerinizle görünüz. Tanrı hiç kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemez. Bu gerçek eski elçi ve peygamberlere bildirilmiş bir gerçek olup bütün mukaddes kitaplarda yazılıdır.

 

Bu uçsuz bucaksız alana girmeye çalışınız. Bu öyle bir sahadır ki Allah onun için ne bir başlangıç takdir buyurmuştur ne de bir son… Bu, içerisinde Tanrı nidasının yükseldiği sahadır. Bu, üzerine en güzel kutsiyet ve izzet kokularının saçıldığı bir âlemdir. Ululuk giysisini üzerinizden atmayınız. Kalpleriniz Rabbinizi anmaktan geri kalmasın. Kulaklarınız O’nun güzel, yüce, zorlayıcı, açık ve son derece belagatli sesinin ezgilerini işitmekten geri kalmasın.

 

Ey Eşref! Seni mülakatıyla müşerref kılıp tahtının yanında izzet makamına yaklaştıran Tanrı’ya şükret.

 

Ne mutlu senin ve bütün yaratıkların Rabbi olan Allah’ın cemalini gören gözüne! Ne mutlu güçlü, bilici ve hikmetli Tanrı’nın namesini işiten kulağına!

 

Sonra bil ki; Arş yanındaki bekleme süren bitti. Kalk ve levihi alarak, cezp edici ateşiyle perdeleri yakan, aziz ve övgüye değer padişah olan Tanrı’ya yükselmiş bulunan sadık Tanrı kullarına git. Katımızdan sadır olan bir buyruk ile yaratılmış bulunan kimseler tarafından Bize yapılan zulümleri onlara anlat, sevinsinler diye onlara Tanrı’nın hoşnutluğunu müjdele, bilsinler de Tanrı’yı sık sık ansınlar diye onlara bu Genç’in (Hz.Bahaullah) başına gelenleri anlat…

 

Söyle; Ey Tanrı’nın dostları! Yardım için ayağa kalkınız, Tanrı’nın nefsi ile mücadele edip gökler ile yerler arasında Kendi Emri için delil olarak buyurduğunu inkâr edenlere uymayınız. Onlar Tanrı’ya karşı gelmekte öyle ileri gitmişlerdir ki O’nun yüzüne karşı itirazda bulunmuşlar ve tek bir buyruğu ile kendilerini yaratmış olan Allah’tan utanmamışlardır. İşte bu zalimler Kıdem Cemali’ne böyle zulmetmişlerdir. Hakk’a sırt çevirmekte çok ileri gittiler, öyle ki, en sonunda şeytana uyarak Beni öldürmeye teşebbüs ettiler. (Üvey kardeşi Mirza Yahya’nın Hz.Bahaullah’ı zehirlemeye çalışması kastedilmiştir) Tanrı bunun böyle olduğunu bilir ve görür. Onlar Tanrı’nın kudret ve saltanatı karşısında kendi acizliklerini görünce yeni bir hileye başvurdular. İşte katımızdan sadır olan bir emirle yaratılmış olanların Bize edip eyledikleri böyledir; hâlbuki Biz her şeye muktedirdik.

 

Sizler, ey Tanrı’nın dostları, Tanrı’ya ve ayetlerine inananlar için fazıl bulutu, Tanrı’ya ve Emrine küfredip O’na ortak koşanlara katılanlar içinse mahtum azap olunuz. Söyle; Ey kavim! Tanrı’ya ve O’nun nefsine mazhar olan kimseye ortak koşanların sözlerine kulak vermeyiniz. Gün gelecek, herkes yüce ve ulu Rablerinin önünde işlediği her işin hesabını verecek ve şu batıl hayatta hak ettikleri cezayı görecektir. Bu, ulu ve saklı levihlerde takdir olunandır. Her saat kanaat değiştirenlerden olmayınız. Tanrı’dan çekininiz, siz ey müminler topluluğu! Arş’ın yönünden sizin için ineni alıp ondan başka her şeyi bırakınız. Emir’de sabit ve sağlam olunuz.

 

Muhammed Ali adlı bir kimseyi görecek olursan tarafımızdan ona hatırlat ve sana buyrulanı ona ulaştır ki Emrin hizmetine kalksın ve aziz ve övgüye değer olan Allah’ın yolunda ayakları asla sürçmeyecek şekilde istikamet göstersin.

 

Söyle; Ey kul! Tanrı’ya yemin olsun, her işitip bildiğin şey Bizim katımızdandır. Benden başkası, arif isen bilirsin ki, Benim buyruğumla yaratılmıştır. Kendimizden başkaları hakkında söylediklerimiz ancak Bize malum bir hikmete dayanır; bunun sırrından ancak kendilerine Emri durumları bildirilip Ruh-ül Emin (Cebrail; peygamberlere emir ve vahiyle görevli melek) ile teyit ettiğimiz kimseler haberdardır.

 

Sen vehim perdelerini yırt ki yakin (şüphesizlik / sağlam iman) güneşi Benim rahman ismimin doğusundan senin üzerine parlasın ve seni samimi dostlarımın arasına soksun. Rabbinin hizmetine kalk, Tanrı’ya küfredip inkâr vadisine sapmış olanlara iltifat etme…

 

Hakimane sözler ve öğütlerle halka Tanrı’dan bahset, Rabbinin Emri konusunda kimse ile mücadele ve münakaşada bulunma, ta ki Rabbinin kesin kanıtı bütün insanlara tamam ola… Tanrı dostlarıyla birlik kur ve sonra onları aziz ve âlim olan Rabbinin gölgesi altında bir yerde topla. Kulları, o taraflara büyük bir hile ile gelecek olan şeytanın vesveselerine kapılmamaları için iyice koru. O’nun yanında sizleri bu Genç’in sevgilisinden uzak tutacak bir şey var. İşte size gaipten böyle bir haber verdik ki olacağı bilip ona göre dimdik durasınız. Her yönü bırakıp mukaddes yöne, senin acıyıcı ve günahları bağışlayıcı Rabbinin arşının bulunduğu noktaya dön.

 

Sonra bil ki, Biz seni önceki ve sonraki levihlerde andık ve sende sana yaraşanı bulmadık. Mukaddes Levh-i Mahfuz’da (Allah tarafından takdir olunan şeylerin yazılı bulunduğu manevi levha) senin için takdir ettiğimiz şeyden kendini menetme. Seni Allah’tan uzak tutan her şeyden kendini kurtar, O’nu aydın ve mütevazı bir yürek ile an. Sana yaraşan Emir’de dimdik durmaktır; öyle ki bütün göklerde ve yerlerde bulunanlar seninle mücadele edecek de olsalar seni Emir’den kaydıramasınlar ve kendilerini acizlik içerisinde görsünler. Bugünlerde Tanrı’ya mensubiyet iddiasında bulunanlara yaraşan davranış budur.

 

Eba Basir’i görürsen bu levihi kendisine göster, okusun da gerçek bilgililer gibi davransın. Bizden kendisine selam söyle ki izzet ve hikmet sahibinin katından gelen Ruh’un müjdesiyle müjdelensin.

 

Söyle; Ey kul! Sizin o ilde bulunanlara Tanrı’yı hatırlatsın diye bu ayetleri senin üzerine indirdik ve onları sırf bir merhamet eseri olarak sana gönderdik. Oradakilerin buna bir şükür olmak üzere uykudan uyanıp zuhurlarıyla Yüceleri önünde secde ettiren kıbleye bütün kalpleriyle yönelmeleri gerekir.

 

Çeşitli perdeler karşısında senin verici ve keremli Rabbinin rahmet denizine girmekten geri kalmamış olan Tanrı dostlarına da Bizden selam söyle.

 

Her an Rabbin Allah’a şükürler sunup şükredenler zümresine katılman için sana işte böyle emir verdik, böyle bildirdik ve böyle ilham ettik.

 

Ey Baha Ehli (Bahaîler; Hz.Bahaullah’a iman edenler)! Ruh, izzet ve baha (güzellik / nur, parlaklık, izzet) sizin ve Tanrı’nın yüzünü özleyerek kutlular arasına giren kimselerin üzerine olsun!

 

HADİ LEVİHİ

 

Aziz ve Cemil Allah O’dur!

 

İlelebet diri Tanrı’nın birliği ne hayret verici bir birlik! Her sınırlamanın dışında bir birlik! Her algılamanın üstünde bir birlik! O ezelden beri Kendi ulaşılmaz kutsiyet ve izzet ikametgâhında bulunmuş ve ebede dek Kendi bağımsız saltanat ve ihtişam tahtında oturmaya devam edecektir. O’nun bozulmaz özü ne kadar yüce, bütün yaratıkların bilgisinden ne kadar bağımsız, yerde ve gökte bulunanların övgüsünden ne kadar yüksek! Yer ve göklerde bulunanların zikir ve senasından ne kadar yüksek ve yüce!

 

Sırf Kendi iyiliğinin yüksekliği ve kereminin yüceliği ile her bir görünen şeyin içerisine Kendi irfanının (manevi anlayış) izlerini emanet bırakmıştır ki, hiçbir şey, rütbe ve kabiliyetine göre, yüce Zatının irfanından mahrum kalmasın. Bu ayet, yaratık âleminde O’nun cemalinin aynasıdır. Bu ulvi ayna ne kadar saf bir hale getirilirse Tanrı’nın isim ve sıfatları onda o oranda kuvvetli ve berrak görünür, Tanrı’nın ilim ve işaretleri onda o oranda fazla yansır ve açığa çıkar. Bu suretle her şey kendi makamına tanıklık eder, her şey kendi had ve kabiliyetini tanır ve her şeyden “O Tanrı’dır, O’ndan başka Tanrı yoktur” sesi duyulur.

 

Hiç şüphe yok ki, bu ayna gösterilen şuurlu gayret ve ruhsal alçak gönüllük sayesinde dünyevi kirlerden ve şeytani düşüncelerden öyle temizlenebilir ki, artık onun için Rahmani (Tanrısal) kutsiyet bahçelerine ve Rabbani (İlahi, Tanrısal) dostluk sahalarına yol açılabilir. Fakat her şeyin mukadder bir vakti ve her yemişin belli bir mevsimi bulunduğuna göre, bu inayetin bütün şaşaa ve güzelliği ile ortaya çıktığı ve geliştiği bir zaman vardır ki, o da, Tanrı’nın günleridir. Hiçbir gün Tanrı fazlının eserlerinden mahrum değilse de, Zuhur günlerinin eşsiz bir ayrıcalığı ve bütün anlayışların üstünde bir mevkisi vardır. Bu güzel Rabbani günlerde, yer ve göklerde bulunan kalpler Tanrı Zuhuru Güneşi ile yüz yüze gelip tamamıyla O’na yönelirse, kendilerini her şeyden arınmış, İlahi nur ile aydınlanmış ve Rabbani inayet ile temizlenmiş görürler.

 

İşte bu sebepledir ki, o Günlerde (Zuhur günlerinde) kimse kimseye ihtiyaç duymaz. Görüldüğü gibi, o İlahi Günlerde Tanrı’nın mukaddes katını arayıp O’na erenlerin çoğu başkalarına kısmet olmayan ilim ve hikmet edinmişlerdir. Bunların edindikleri ilim ve hikmetin bir zerresi bile binlerce yıl okuyup yazma ile elde edilemez. Bunun içindir ki Tanrı dostları Tanrı Güneşi’nin Zuhur günlerinde beşeri ilimlerine ihtiyaç duymazlar. İlim ve hikmet pınarları onların öz varlıklarından bir an bile kesilmeksizin fışkırır ve akar.

 

Ey Hadi! İnşallah ezeli sabahın (Ezeli Sabah; Hz.Bahaullah’a isyan eden kardeşi Mirza Yahya’nın lakabıdır. Hz.Bahaullah kinayeli bir şekilde Mirza Yahya’yı ima etmektedir) ışıkları ve daimi tan yeri aydınlığının zuhuru ile kılavuzlanırsın da kalbini karanlıktan ve fani nefislerin telkinlerinden temizler, onun bütün ilim ve sırlarını onda yazılı görürsün; çünkü O’dur cami, kitap, O’dur tam kelime ve aksettirici ayna… “Zaten biz her şeyi apaçık bir kütükte ayrıntılı olarak kaydetmişizdir.” (Yasin Suresi; 12.ayet)

 

Feragat (hakkından kendi isteğiyle vazgeçmek) ile neyin kastedildiğini sormuştun. Bildiğin üzere, feragatten maksat Tanrı’dan başkasından kesilmektir; yani nefsin öyle bir mertebeye yükselmesidir ki, gökler ve yer arasındaki hiçbir şey bu mertebeye erişmiş olanı Hak’tan alıkoyamaz. Bu durumda, herhangi bir şeyle ilgili sevgi ve uğraşı bu mertebeye erişmiş olan kişiyi Allah sevgisinden ve O’nun zikriyle meşgul olmaktan alıkoyamaz ve perdeleyemez, nasıl ki, gördüğün üzere, bugün insanların çoğu fani dünya malına ve boş tertiplere sarılarak baki nimetten ve kutlu ağacın meyvelerinden mahrum kalmıştır. Doğrudur ki, Hak yollarında yürüyen bir kimse öyle bir seviyeye erişir ki feragatten başka bir makam ve yer görmez olur, fakat dil bu konuda tercüman olamaz, kalem bu sahaya adım atıp yazı yazamaz. Bu, Tanrı’nın dilediğine gösterdiği bir erdem ve üstünlüktür. Sözün kısası, feragatten kastedilen, malın tamamen yok edilmesi veya boşa harcanması değildir, hayır, kastedilen Tanrı’ya yönelmek ve O’na bağlanmaktır. Bu mertebe nasıl elde edilir ve neyden husule gelirse, feragatin başı ve sonu odur. İmdi Tanrı’dan dileyelim ki, bizleri başkasından kessin ve Kendi mülakatını nasip etsin. O’ndan başka İlah yoktur, emir ve hilkat O’na hastır. İstediği şeyi istediği kimse için beğenir. O her şeye gücü yetendir.

 

Bir de “dönüş”ün manasını sormuşsun. Bu konu çeşitli şekil ve sayısız hikmetle bütün levihlerde uzun uzadıya anlatılmıştır. Bu konunun içeriğiyle ilgili bilgi isterseniz, inşallah o levihlere başvurursunuz. Her şeyin başlangıcı Tanrı’dan olup her şeyin dönüşü yine Tanrı’ya olacaktır. Kimse için kaçış yoktur, evet, herkesin dönüşü gerçek Tanrı’yadır; fakat kiminin dönüşü O’nun rahmet ve rızasına, kiminin ki kahır ve ateşine… Arapça ve Farsça levihlerde bu konular etraflı olarak anlatılmıştır. Bilgi almak ve öğrenmek isterseniz bu levihlere başvurunuz. Ayrıca, azameti yüce olsun, İlk Nokta (Hz.Bab) Farsça Beyan’da bu konuyu detaylarıyla anlatmıştır. Tek bir harfinin bütün yeryüzü sakinleri için yeterli olduğu o Kitap’a başvurunuz. Tanrı iyiyle kötüyü ayıran kitabında her şeyi anmıştır.

 

Kendinize de bir bakınız. Başlangıcınız Tanrı’dan olmuş ve dönüşünüz Tanrı’ya olacaktır. “Tıpkı sizi ilk yarattığı gibi O’na döneceksiniz.” (Araf Suresi; 29.ayet)

 

Ünlü “Nefsini tanıyan Rabbini tanır” hadisinin anlamıyla ilgili soruya gelince; bilirsiniz ki, bu sözün sonsuz âlemlerden her birinde o âlemin gereğine göre yeni ve güzel anlamları vardır. Bir âlemdeki manayı başka âlemlerde bulunanların öğrenip anlamalarına imkân yoktur. Bu çeşitli manalar gereği gibi ve tamamıyla anlatılacak olsa dünyanın kalemleri ve mürekkep denizleri yetmez. Bununla beraber, bu sonsuz okyanusun enginlerinden bir damlacık sunacağız ki belki bu sayede arayıcılar varmak istedikleri yere varır ve hakikat yolcuları esas maksatlarına kavuşur. Tanrı dilediğini aziz, muktedir ve kadir sıratına kılavuzlar.

 

Tanrı’nın insan özüne bahşettiği “akıl” yetisini göz önüne getir. Kendini yoklarsan görürsün ki, hareket ve durağanlık, maksat ve irade, görmek ve işitmek, koklama ve konuşma, cismani duyu ve ruhi algılamalarla ilgili veya bunları aşan daha ne varsa, hepsi akıl denilen bu melekeden çıkar ve varlıklarını ona borçludurlar. Akıl ile bu algı ve duyular arasındaki bağlılık öyledir ki, aklın insan bedeniyle ilişkisi bir an için kesilse, bu algı ve duyular derhal devre dışı kalır ve işlemez olurlar. Her bir duyunun kendi görevini gereği gibi yapabilmesi akıl yetisine bağlıdır. Akıl, her şeyin mutlak sahibi olan Allah’ın görünümünün bir eseridir. Aklın ortaya çıkışı iledir ki bütün bu isim ve sıfatlar belirmiştir. Aklın faaliyetinin durması ile beraber bütün isim ve sıfatlar da yok olur.

 

Bu yetinin “görme” ile bir olduğu iddiası kesinlikle doğru bir iddia değildir, çünkü “görme” ondan ürer ve ona bağlı olduğu sürece iş görür. Bu yetinin “duyma” ile bir olduğu iddiası da yine boş bir iddiadır, zira “işitme” işlevinin görülebilmesi için gerekli enerji akıldan alınır.

 

Bu yetiyi insan vücudu içinde bu isim ve sıfatları olan şeylere bağlayan şey yine bu aynı bağlılıktır. Bu çeşitli isimler ve zuhura gelen sıfatlar Tanrı’nın İşareti olan aklın vasıtasıyla meydana gelmişlerdir. Bu işaret, kendi cevher ve gerçekliği bakımından, bu gibi isim ve sıfatların ölçülemeyecek derecede üstündedir. Hatta denebilir ki, onun parıltısı yanında başka her şey sönükleşir, silinir ve unutulur.

En kuvvetli düşünürlerin geçmiş ve gelecekte edindikleri ve edinecekleri zekâ ve kavrayışın hepsi senin olsa ve bu topyekûn zekâ ve kavrayışla sonsuza kadar düşünsen bile, sonsuza kadar ölümsüz ve nurani olan Tanrı’nın bu ayette belirtilen ince gerçeğinin sırrını mümkün değil anlayıp takdir edemezsin. Sen, sende bulunan bu gerçeği bile gereği gibi kavramaktan acizken, Nur Matlaı (doğuş yeri) ve kadimi (başlangıcı olmayan) diri Tanrı’nın sırrına akıl erdirmek vadisindeki çabaların ne kadar boş olduğunu kolayca teslim edersin. İnsanın olgun bir tefekkür süreci sonunda eninde sonunda itiraf etmek zorunda kalacağı bu acizlik, insan kavrayışının çıkabileceği en yüksek zirve, insan gelişiminin en son aşamasıdır.

 

Tevekkül ve feragatin zorlu yollarına girip ulaşılmaz izzet göklerine yükselir ve manevi gözünü açarsan bu açıklamayı nefis bağından sıyrılmış görür ve “Bir şeyi tanıyan, Rabbini tanımış olur” sesini kendi şuurunda İlahi kutsiyet güvercininin ötüşünden duyarsın. Çünkü bütün şeylerde Tanrısal tecellinin alameti ve Eşsiz Güneş’in zuhurunun parıltıları mevcut ve görünmektedir. Bu, gerçeğin kendisi olup nefse özel değildir, bunda şüphe yoktur, ne olurdu bunu bilseydiniz…

 

Bu böyle olmakla beraber, nefsi tanımak tabirinden maksat, birinci derecede, her bir devir ve çağdaki Tanrı Nefsi’nin tanınmasıdır; çünkü Kıdem (Varlığına başlangıç bulunmayan; Allah) Zatı ve Hakikat Denizi idrak edilemeyecek kadar yüce olagelmiştir. Bu nedenle bütün ariflerin irfanı O’nun emrine mazhar olanların (Tanrı Elçileri’nin) irfanına bağlıdır. Onlardır Tanrı’nın kendi kulları arasındaki nefsi, yaratıkları içerisindeki Mazharı ve insanlar arasındaki işareti… Onları tanıyan Tanrı’yı tanımış, onların doğruluğunu itiraf eden müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın ayetlerini itiraf etmiş olur. İşte, belki Tanrı’nın ayetleriyle hidayet bulursun diye, sana ayetleri hep böyle anlatıyoruz.

 

Ey Hadi! Senin ve her şeyin Rabbinin doğru yoluna yönel ve sonra büyük bir azimle Tanrı Emri’nin zaferine kalkış. Tanrı’yı bırakıp Samiri’yi (Hz. Musa Sina Dağı’ndayken halkın tekrar buzağıya tapmasını isteyen kişi) kendileri için yardımcı olarak seçenlerin izinden gitme. Onlar Tanrı’nın ayetleriyle alay eder ve günahkârlar zümresine katılırlar. Onlara senin Rabbinin ayetleri okununca “Bunlar perdelerdir.” derler. Söyle onlara; “O halde Rabbinize hangi söze bakarak inandınız? Getiriniz onları eğer samimi iseniz…”

 

Şimdi iş öyle bir yere geldi ki, ruhumu elinde tutana yemin olsun, göklerde ve yerde bulunanların cümlesi kalp gözleriyle Ben kulun mazlumiyetine ağlayıp sızlamaktadırlar. Biz ise bizim ve her şeyin Rabbi olan Tanrı’ya tevekkül etmiş bulunuyoruz. Bizim gözümüzde şu maddi âlemde bulunan her şey bir avuç çamur gibidir. Bizim için kıymeti olan bir şey varsa, o da Tanrı sevgisi ve irfanı denizine girmiş olanlardır. İşte, ariflerden olasın diye, sana bu şeyleri böyle anlatıyoruz.

 

“Mümin her iki dünyada diridir.” hadisini soruyorsun. Evet, gökyüzünde parlayan güneşin varlığı nasıl bir gerçekse bu da öyle bir gerçektir. N’olaydı bunu bilseydiniz! Mevla’na karşı beslediğin sevgide sebat gösterir ve ayaklarının sürçmeyeceği bir mertebeye erişirsen senden her iki dünyada can verecek şeyler görünür. Bu, aziz ve âlim Olan’ın katından inmiş bir sözdür.

 

İmdi, Tanrı’ya yakın duranların canlarına can katan kevserden sana da bir pay ayırmış, seni hak üzere yükseltmiş ve âlemlere olan hüccetini (delil, kanıt, senet) tamamlayan sözleri senin için indirmiş olduğundan dolayı Tanrı’ya şükret. Allah’a yemin olsun, onun bir damlası göklerde ve yerde bulunanlar üzerine saçılacak olsa hepsini aziz ve kudretli Rabbinin bekası ile beka bulmuş bulursun.

 

Şurası apaçıktır ki, Tanrı İsim ve Sıfatlarının Mazharları’nın gerçeklerini görünür görünmez tüm yaratıklardan gizleyen perde yırtılınca, Tanrı’nın izinden, bizzat Tanrı’nın bu izler içerisine koyduğu izden başka bir şey kalmaz. Bu iz, yerde ve gökte bulunanların efendisi olan Allah’ın Rabbin istediği müddetçe bakidir. Bütün yaratıklara böyle nimetler bağışlanınca, varlığı ve yaşayışı yaratılışın ilk maksat ve gayesini teşkil eden hakiki müminin kıymetinin ne kadar yüce olması gerektiğini düşünün. İnanç kavramı, başı bulunmayan bir başlangıçtan beri sürüp geldiği ve sonu bulunmayan bir sona kadar sürüp gideceği gibi, gerçek inanç sahibi de onun gibi bitmezliğe kadar yaşayacaktır. Tanrı kaldıkça o da kalacaktır. O, Tanrı’nın görünmesiyle görünür, Tanrı’nın emriyle gizlenir. Ölümsüzlük illerinin en yüce konakları, Tanrı’ya ve ayetlerine cidden inanmış olanlara mukadderdir. Ölüm o makama asla ulaşamaz. Tanrı’ya karşı beslediğin sevgide sebat gösterip bu gerçeği iyice kavrayabilmen için işte seni Rabbinin bu ayetlerine muhatap tuttuk.

 

Bütün bu meseleler çoğu levihte uzun uzadıya anlatılmış olduğundan burada ancak pek kısa geçtik.

 

Ümit ederim ki, inşallah, mukaddesliğin en uzak ufkuna erer, bu yolculuğun özünün Tanrı'yla yetinme makamı demek olduğu gerçeğine kavuşur, mülk ve melekûtta güneş gibi tesirli, aydınlık ve nur saçıcı olursun. Allah’ın rahmetinden ümidini kesme. Ancak hüsrana düşenler Allah’ın cömertliğinden ümitsizlik duyarlar.

 

Tarafımızdan arkadaşınız Rıza’nın hal ve hatırını sor. Allah’ın irade ettiği şeyi kendisine bildir ki sevinsin. Sonra, kullara hatırlat ki, büyük bir olayla karşılaşınca doğru yoldan şaşmasınlar. Söyle; Tanrı Emri’nde ve O’nun zikrinde sebatkâr olunuz, Tanrı’nın koyduğu sınırları aşmayınız ve mütecaviz olmayınız. Özetle bugün herkese düşen vazife, dünyanın bütün şeytanları bir araya gelerek kendilerini Tanrı yolundan ayrılmaya teşvik etseler bile bunda asla başarılı olamayacakları bir duruma gelmek ve sebat göstermektir. Söyle; Ey kavim! Tanrı’nın düşmanlarına Tanrı’nın kahrı, dostlarına Tanrı’nın rahmeti olunuz; havanın rutubetlerine mağlup olan, erkek ve dişi eseri kalmayan ve ölüp gidenlerin zümresine katılan kimselerden olmayınız. Ey kavim! Gaflet yatağından öyle bir ateş ile silkinip kalkınız ki bütün göklerde ve yerde bulunanlar o ateşin karşısına çıksalar onun eserlerini bulursunuz. İşte, bilesiniz diye, Tanrı’nın size vasiyeti budur.

 

Tanrı’nın şehrine varınca orada oturanlara Bizden bahset ve Tanrı’nın kendilerini anmakta olduğunu müjdele. Onların sevinci Tanrı anısında olsun. Sonra bu mukaddes ve keremli Manzar’ın tarafından Beyt’i, orada oturanları ve kendilerinden mukaddes güzel kokular saçılanları an ve selam söyle. Sonra Rıza’ya ve Tanrı dostlarından onun yanındakilere müjde ver. Sonra tarafımızdan onları güzel bir anış ile an. Sonra Bizim yolumuzda canlarını bile feda etmek isteyenlerin başımıza getirdikleri belaları onlara anlat. Yolumuzda can vermeye hazır olduklarını söyleyen bu kimselerin sineleri dağlar kadar büyük bir hıyanet taşıyordu. İşte küfür vadisine sapıp âlemlerin Rabbi’ne ortak koşanların yüreklerinde olan şeyi Tanrı böyle açığa çıkarır. Onlar arasında biri vardır ki, ilkin arka çevirdi, sonra tövbe etti, sonra kâfir oldu, sonra iman getirdi ve nihayet cehennemin dibindeki ilk yerine dönmeye karar kıldı. Ey Beyan topluluğu! (Hz.Bahaullah’ı inkâr eden Babiler) Tanrı’dan ve yasakladıklarından korkunuz; öyle ki onunla görüşmeyiniz, ahbaplık etmeyiniz, aynı yerde bulunmayınız. Sakın bu konuda gaflete düşmeyiniz. Rabbiniz Allah’a sığınınız ki Allah sizi ondan, şerrinden ve askerlerinden korusun. Tarafımızdan sizlere ve tüm yaratıklara bir rahmet olmak üzere işte böyle haber veriyoruz. Tanrı’ya ant olsun, sizde iman gözü olsa onun yüzündeki cehennem eserini görürsünüz. Tanrı’ya yemin olsun, ondan iğrenç kokular saçılır. Bu kokular mümkinlerin (yaratılanlar) üzerine esecek olsa onları muhakkak cehenneme döndürür. İzzetli, güçlü ve kuvvetli Tanrı’nın hatırı için size işte Tanrı’nın ayetlerinden böyle okuyor, hikmet incileri saçıyor ve Allah’tan ve yasaklarından nasıl korkulacağının yollarını öğretiyoruz. Tanrı’ya yemin olsun, onun yüzü küfrüne, sözü nifakına, bedeni arka çeviriciliğine tanıklık etmekte… N’olaydı bunun böyle olduğunu görüp anlayanlardan olsaydınız! Ve kendisi feragat özü olmak iddiasında, nasıl ki şeytan da böyle bir iddiada bulunarak “Ben ancak ve ancak âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya yönelmişimdir. Onun için ben bundan önce Âdem’e secde etmedim ve bundan sonra da etmem, ben Tanrı’dan başkasına secde edecek olursam Tanrı’ya ortak koşmuşlardan sayılırım.” demiştir. Söyle; Ey melun! Eğer sen Tanrı’ya iman ettiysen niçin O’nun izzetine, celaline, nuruna, ışığına, saltanatına, yüceliğine, kudret ve iktidarına küfrettin ve seni topraktan ve sonra nutfeden ve sonra bir avuç çamurdan yaratmış olan Tanrı’ya arka çevirenlere katıldın? Ey kavim! Tanrı’ya yemin olsun, eğer o Tanrı’yı anarsa bu yüreğindeki hiledendir. Ey Allah’ın birliğine inananlar! Tanrı’dan korkunuz, bu kişiye yaklaşmayınız! O sizle dine uygun şekilde konuşursa, gerçekte biliniz ki inkârcıdır. Ona ve onda olana güvenmeyiniz, dost meclislerinde onunla bir arada oturmayınız. Tanrı’ya yemin olsun ey muhlisler ki, bu söylediklerimiz sırf size olan sevgimizdendir. Ve sizler, ey Beyan topluluğu, Rahman’a yüreklerinizle, canlarınızla, dillerinizle, bedenlerinizle, size ait olan ve sizin üzerinizde olan şeylerle yardım ediniz ve hiç durup dinlenmeyiniz. Ey Tanrı’nın askerleri ve hizbi! Tanrı’ya yemin olsun ki, bu münafık Bize şeytanın Âdem’e, Nemrut’un Halil’e (Hz. İbrahim), Firavun’un Musa’ya, Yahudilerin İsa’ya, Ebu Cehil’in Muhammed’e, Şimr’in Hüseyin’e, Deccal’ın Kaim’e ve Süfyan’ın muktedir, müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan), aziz ve kerim olan Allah’a yapmadığını yapmıştır.

 

Tanrı’ya ant olsun, emir bulutu, cömertlik sahipleri ve Allah’a yakın olanların gözleri Bizim için yaş dökmekte… İşte gurbet ilde düşman hapsinde başımıza böyle şeyler geldi. Biz size başımıza gelenlerin bir harfini, hatta ondan da azını bildirdik ki belki bu sayede kalbinizde sevgi ateşi yanar, Bize her bir durumda yardım eder ve gaflette kalmazsınız…

 

Arif kişilerin kalplerini kederle dolduran bir felakete uğramış olan Mehdi’yi tarafımızdan an. Söyle; Ey kul! Tanrı’nın emrinde ve hükmünde sabırlı ol; hiçbir koşulda istikametten ayrılma, ıstırap içinde kıvrananlardan olma. Benim ismimden ötürü zillete uğrarsan sakın içindeki ateş sönmesin, sevginde dimdik dur, yüce, güçlü ve ulu Tanrı’nın kokularının aranızda duyulduğu günleri hatırla. Bütün canınla, ruhunla ve zayınla bu gibilerden uzak dur, bu maddi dünyada Bizim dosdoğru kullarımızdan ol.

 

Tarafımızdan Mecit’in de hal ve hatırını sor; ferahlık duymaları için onunla birlikte bulunan Tanrı seçkinlerini ve dostlarını da tarafımızdan an. Söyle; Sakın bir mecliste Tanrı’nın düşmanlarıyla bir araya gelme, aziz ve kerim olan Allah’ın ayetlerinden okusalar bile hiç kulak verme. Unutma ki şeytan birçok kimseyi Yaratan hakkında besledikleri en yüksek düşüncelere ortak olmak suretiyle yoldan saptırmıştır. Bu duruma Müslüman topluluklarında şahitsiniz. Onlar Allah’ı yürek ve dilleriyle anıp bütün emredildikleri şeylerle amel etmek suretiyle hem kendileri yoldan sapmışlar hem halkı saptırmışlardır. Çok açıktır ki bu böyledir. Ne zaman ki Ali onlara Tanrı ayetleriyle hak üzere geldi, onlar arka çevirdiler ve her şeyden haberdar olan Hikmetlinin katından getirdiğine küfrettiler. İşte Allah, sırf âlemlere bir rahmet olmak üzere, sizi Kendisinden başkasından koruyacak şeyi böyle bildiriyor.

 

Ve sonra Rahim’i nefsinde anıcı olup zikredenler zümresine katılması için Bizim tarafımızdan gör. Söyle; Ey kul! Tanrı’nın sana öğrettiklerini insanlara öğret, sonra insanları Tanrı cennetine kılavuzla, sonra onları şeytanlara yaklaşmaktan uzak tut. Söyle; Tanrı’ya yemin olsun, Tanrı’nın bu Gün’de Tanrı sevgisinden, Emrinin sevgisinden ve sonra Benim sevgimden başka bir terazisi yoktur. Benden yüz çeviren Tanrı’dan yüz çevirmiş olur. Bu Benim hüccetimdir (kanıt, delil, senet). Sizde görür göz var ise bunun böyle olduğunu görürsünüz.

 

Ey kavim! Gözlerinizi, yüreklerinizi ve canlarınızı temizleyiniz ki Tanrı’nın yüzünü O’na ortak koşanların yüzünden ayırt edebilesiniz. Tanrı’ya, ayetlerine, nuruna, celaline ve sonra Müsteğaz’da zuhur edecek olan Kimse’ye iman etmiş bulunanları tarafımızdan an, ta ki Bizim katımızdan onlara bir rahmet ve âlemlere bir öğüt olsun. Her kim Bana arka çevirirse ona arka çeviriniz ve yönünüzü asla ona döndürmeyiniz. Saklı olan ulu levihlerde yazılı şey budur.

 

BÜRHAN LEVİHİ

 

O’dur güçlü, bilici ve hikmetli!

 

Kin ve düşmanlık rüzgârları, zalimlerin kötü amelleri yüzünden Betha (Mekke) gemisini sardı. Ey Bakır! Sen öyle kimseler hakkında fetva verdin ki, bütün dünya kitapları onlar için inliyor ve bütün dinlerin defterleri onlar için şahadette bulunuyor. Sen ise, ey uzağın uzağı, kalın bir perde ile perdelenmişsin. Tanrı’ya ant olsun, sen öyle kimseler aleyhine hüküm verdin ki, imanın ufku onlarla parlamıştır. Buna ruhlarını ve her şeylerini Tanrı’nın doğru yolunda feda etmiş olan Vahiy Matlaları (doğuş yerleri) ve Rahman olan Rabbinin Emri’ne mazhar olanlar şahadet eder. Tanrı Dini senin zulmünden ötürü kâinatın her köşe bucağında feryat etmekte, sen ise oyalanmakta ve gülüp eğlenmektesin. Kalbimde ne sana ne de başka bir kimseye karşı herhangi bir nefret vardır; manevi anlayış sahibi olanlar senin ve senin gibilerin nasıl bir cehalet içinde olduğunuzu bilirler. Ne yaptığını bilsen kendini ateşe atar, evini barkını bırakıp dağlara kaçar veya Güçlüler Güçlüsü’nün katından sana mukadder yere dönünceye kadar inler durursun. Sen ey kuruntulu! Sanı ve kuruntu perdelerini yırt, yırt ki İlim Güneşi’nin bu aydın ufukta parlamakta olduğunu göresin. Resul’ün (Hz. Muhammed) bir parçasını kesip parçalamış olduğun halde kendini Tanrı Dini’ne hizmet etmiş sanıyorsun. İşte nefsin sana böyle kötü bir telkinde bulundu. Sen gerçekten gafilin birisin. Senin işlediği iş yüzünden Mele-i Ala’nın (Melekler Alemi) ve Alemlerin Rabbi olan Tanrı’nın Emri’ni tavaf edenlerin yürekleri yandı. Betül’ün (Hz. Fatma; Hz. Muhammed’in kızı) ciğeri senin zulmün yüzünden kavruldu, Firdevs’in (Cennet’in) sakinleri kutlu bir makamda figan kopardı.

 

Allah için insafa gel. Yahudi uleması hak üzere gelen Ruh’a (Hz. İsa) hangi delil ile itirazda bulunup O’nun aleyhine hangi kanıta dayanarak fetva verdiler? Aynı şekilde Tanrı Elçisi Muhammed Hak ile batıl arasında yerin karanlıklarını aydınlığa çevirecek ve ariflerin gönüllerini cezp edecek adil hükümleri olan bir Kitap ile geldiğinde Ferisiler (tutucu bir Yahudi grubu) ve putperest ulema O’nu hangi hüccete (senet, vesika, delil) dayanarak inkâr ettiler? O devirdeki cahil ulema ne ile sonuca vardılarsa bu gün sen de aynı şey ile sonuç çıkarıyorsun. Buna fazıl diyarının sahibi olan Kimse, bu büyük hapishanede şahadet eder. Sen gerçekten onların gittikleri yola gittin, hatta zulümde onları da geçtin, dine hizmet ettiğini ve her şeyi bilen hikmetli Tanrı’nın şeriatını savunduğunu sandın. O’nun hak olan nefsine yemin olsun, senin zulmünden ötürü Namus-u Ekber (Cebrail; peygamberlere emir ve vahiyle görevli melek) inliyor, göklerde ve yerlerde olanların üzerine adalet rüzgârları estiren Tanrı şeriatı ağlıyor. Verdiğin fetvanın sana bir yararı dokunduğunu mu sanıyorsun? İsimler Sultanı’na yemin olsun ki, hayır! Levih-i Mahfuz’da (Korunmuş Levha; Allah tarafından takdir olunan şeylerin yazılı bulunduğu levha) kayıtlı bütün bilgilerin sahibi olan Kimse senin kaybına ve zavallılığına tanıklık ediyor.

 

Ey gafil! Beni görmediğin, Benimle bir parça bile dostluk ve ilişkide bulunmadığın halde nasıl olur da halkı Bana küfretmeleri için teşvik edersin? Bunu yaparken kendi havana mı uydun yoksa Mevla’na mı? Eğer doğru söyleyenlerden biri isen, bir alamet getir. Biz senin Tanrı şeriatını bir yana atıp kendi ihtiraslarına uyduğuna tanıklık ederiz. Gerçekten hiçbir şey O’nun bilgisi dışında kalmaz. O, gerçekten, tektir, her şeyden haberlidir. Ey gafil! Rahman’ın Kuran’da indirdiği “…Size selam verene/barış teklif edene ‘sen mümin değilsin’ demeyin.” ayetini (Nisa Suresi; 94.ayet) hatırla. Emir ve hilkat (yaratılış) melekûtunu avucunda tutan Kimse işte böyle hükmetmiştir, n’olaydı işitir kulağın olsaydı! Sen Tanrı’nın hükmünü bir yana fırlattın ve kendi nefsinin telkinlerine yapıştın. İmdi vay sana ey şüpheci gafil! Eğer sen Beni inkâr edersen, sendekinin doğruluğunu hangi kanıtla ispatlayacaksın? Getir o kanıtı, sen ey Tanrı’ya ortak koşan ve O’nun âlemleri tamamen çevreleyen saltanatına arka çeviren!

Şunu bil. Âlim ona derler ki, Benim zuhurumu itiraf eder, Benim ilmimin denizinden içer, Benim muhabbetimin fezasına uçar, Benden başkasını bir yana atar ve Benim hayranlık verici melekûtumdan inen şeylere sarılır. Böyle bir kimse insan için göz ve yaratık âleminde hayat ruhu derecesindedir. Kendini böyle bir kimseye tanıtıp onu kendi kudretli ve ulu Emri’nin hizmetine ayaklandıran Rahman’ın ismi yüce olsun. Böyle bir kimseyi göklerdeki mukaddesler ve Benim ismimin mühürlü şarabından içmiş olan Azamet Çadırı sakinleri temcit eder. Eğer sen bu yüceler yücesi makamın ehlindensen, gökleri yaratan Tanrı’nın katından bir alamet getir. Yok, eğer kendini böyle bir alamet getirmekten aciz görüyorsan, ihtirasın dizginini çek ve sonra Mevla’na dön; böyle yaparsan Sidre’nin yapraklarını ateşleyen, Sahrayı (Kaya) feryada getiren ve ariflere gözyaşı döktüren kötülüklerin belki de affedilir. Senin yüzündendir ki, Rübubiyet’in (İlahlık) örtüsü yırtıldı, Sefine (Nuh’un gemisi) battı, Naka takir oldu (Peygamber Salih’in kendisini reddedenler tarafından bacakları kesilen devesinden söz edilmiştir) ve Ruh (Hz. İsa) yüce bir makamda inledi. Tanrı’nın sendeki ve yeryüzü sakinlerindeki hüccet (senet, vesika, delil) ve ayetleri ile sana gelmiş olan kimseye itiraz mı ediyorsun?

 

Gözünü aç ki, Mazlum’u, padişahlar padişahı, gerçekler gerçeği ve aşikârlar aşikârı olan Tanrı’nın irade ufkundan parlar göresin. Kalp kulağını aç ki aziz ve cemil Tanrı’nın katından hak üzere yükselmiş bulunan Sidre’nin söylediklerini işitesin. Sidre, senin zulmün ve senin gibilerin doğruluktan ayrılmaları sonucunda çektiği cefalara rağmen, en yüksek sesiyle sesleniyor ve bütün insanları Sidret-ül-Münteha’ya (Arş’ın sağ yanındaki bir ağaçtır ki, ötesine hiçbir mahlûk geçemez. Beşeri ilmin ulaşabileceği son noktadır, ötesi Allah'ın Zat âlemidir) ve En Yüce Ufuk’a (ruh makamının en yüce mertebesi) çağırıyor. Ne mutlu Ulu Ayeti gören nefse, O’nun tatlı sesini işten kulağa ve vay olsun arka çevirip günaha düşene!

 

Sen ey Tanrı’ya arka çevirmiş olan kimse! Sidre’ye insaf gözüyle bakacak olursan O’nun dalları, budakları ve yaprakları üzerinde kılıç izleri görürsün; hâlbuki Tanrı seni O’nu tanıman ve O’na hizmet etmen için yaratmıştır. Düşün, düşün ki işlediğin zulmü kavrayıp tövbekârlardan olasın. Senin zulmünden yılar mıyız sandın? Şunu bil, hem de iyice bil ki, Biz En Yüce Kalem’in cızırtısı yer ile gök arasında işitilmeye başladığı günden itibaren, ruhlarımızı, cisimlerimizi, çocuklarımızı ve mallarımızı yüceler yücesi ve ulular ulusu Tanrı’nın yoluna feda etmişizdir ve bununla da yerdeki yaratıklar ve gökteki mukaddesler arasında iftihar ederiz. Buna, şu Doğru Yol’da başımıza gelenler şahadet eder. Tanrı’ya ant olsun, yürekler yanar, bedenler asılır ve kanlar dökülürken, gözler her şeyi gözleyen ve her şeyi gören Rabbinin inayet ufkuna dikilmiş bulunuyordu. Bela arttıkça Baha Ehli’nin (Bahaîler) duyduğu sevgi de arttı. Rahman onların samimiyetine Kuran’da “…eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!” ayeti ile (Bakara Suresi; 94.ayet) tanıklık etmiştir. Can korkusuyla perde arkasına çekilen mi daha iyi, yoksa canını Tanrı uğruna feda eden mi? İnsafa gel, yalancılık çöllerinde şaşkın şaşkın dolaşanlardan olma. Rahman’ın sevgi kevseri onları öylesine mest etmiş ve kendilerinden geçirmiştir ki, dünyanın topları ve milletlerin kılıçları onları kerem ve bağış sahibi olan Rablerinin ihsan okyanusuna yönelmekten alıkoyamamıştır. 

 

Tanrı’ya yemin olsun, bela Beni acze düşürmedi ve ulemanın arka çevirmesi Beni zayıflatmadı. İnsanların yüzlerine karşı “Fazıl kapısı gerçekten açıldı ve adaletin doğuş yeri güçlü ve kudretli Tanrı’nın açık alametleri ve aşikâr hüccetleri (senet, vesika, delil) ile geldi” dedim ve diyorum. Huzuruma gel ki İmran Oğlu’nun (Hz. Musa) manevi anlayış dağında işittiği şeyin sırlarını işitesin. İşte senin Rahman olan Rabbinin zuhur kaynağı sana Kendi büyük zindanından böyle emir veriyor.

 

Sahip olduğun makam mı seni mağrur yaptı?  Beni bu güçlü kaleye hapsetmiş olan Osmanlı Hükümdarı’na (Sultan Abdülaziz) hitaben Allah tarafından nazil olanı oku ki tek, bir ve her şeyi bilen Allah’ın katından uygun görülen bu Mazlum’un durumu hakkında bilgi sahibi olasın. Sefil ve değersiz insanların senin arkanda olduğunu görmek seni mutlu mu ediyor? Onlar seni destekliyorlar, nasıl ki onlardan önce de bir başka kavim, kesin kanıt ve delil olmaksızın Ruh’un (Hz. Isa) aleyhine fetva veren Hanna’nın (Çarmıha gerilmeden önce Hz. İsa’yı sorgulayan Yahudi din adamı) arkasından gitmişti.

 

İkan Kitabı’nı, Rahman’ın, Paris Sultanı’na (3. Napolyon) ve benzerlerine nazil buyurduğunu oku; ola ki bundan önce vukua gelen şeyleri ve Bizim yeryüzünde, işler düzene girmişken fesat çıkarmak istememiş olduğumuzu yakinen (şüpheye kapılmaksızın/sağlam imanla) bilesin. Biz insanlara Tanrı rızası için öğüt veriyoruz; isteyen yönelir, istemeyen arka çevirir. Bizim Rahman olan Rabbimiz zengin ve hamittir. (övgüye değerdir) Ey ulema topluluğu! Tanrı’nın bu yaratık melekûtunda kendi Emrine mazhar ve güzel isimlerine doğuş yeri seçtiği bu isimden gayrı bir şeyin ve bir ismin sizlere bugün hiçbir faydası yoktur. Rahman’ın güzel kokusunu koklayıp derinlik kazanmış olanlar arasına giren kimseye ne mutlu! Bugün, ne ilimlerinizin, ne fenlerinizin, ne hazinelerinizin ve ne de izzet ve şansınızın size herhangi bir faydası vardır. Kitapların, sahifelerin ve iyiyi kötüyü ayıran levihin indirilmesine neden olan yüceler yücesi Kelimeye yönelerek onların hepsini arkanıza atınız. Ey ulema topluluğu! Zan ve vehim kalemi ile yazmış olduğunuz şeyleri bir tarafa fırlatınız. Tanrı’ya yemin olsun, İlim Güneşi yakın ufuktan parlamıştır. Ey Bakır! Bundan önce senin soyundan olan müminin şu sözünü hatırla; “…Rabbim Allah’tır dediği için adamı öldürüyor musunuz? Üstelik size Rabbinizden açık seçik deliller de getirdi. Eğer yalancı ise, yalancılığı kendi aleyhinedir. Eğer doğru sözlü ise size vaat ettiklerinin bir kısmı başınıza gelir. Kuşkusuz, Allah, haddi aşan yalancıları doğruya ulaştırmaz.” (Mümin Suresi; 28.ayet)

 

Sen ey gafil! Hakkımızda herhangi bir şüphen varsa, bil ki, Biz Tanrı’nın gökler ve yer yaratılmadan önce ettiği şahadete, yani kendisinden başka aziz ve bol bağışlayıcı Tanrı bulunmadığına tanıklık ediyoruz. Ve yine Biz şahadet ederiz ki, O zatında bir, sıfatında birdir; kâinatta O’na bir benzer ve bütün yaratıklar arasında O’na bir ortak yoktur. O, insanlara kendi doğru yolunu müjdelemek için resuller göndermiş ve kitaplar indirmiştir.

 

Acaba Şah senin yaptığını öğrendi de göz mü yumdu? Yoksa Tanrı Yolu’nu arkalarına atarak kanıtsız ve kitapsız Senin yoluna sapan bir sürü kurdun ulumasından mı korktu? Bize İran eyaletlerinin adalet süsü ile süslenmiş olduğu söylendi, fakat Biz yakından bakınca oraları istibdadın doğduğu yerler ve doğruluktan ayrılmışlığın kaynağı olarak bulduk. Biz oralarda adaleti zulmün pençesinde kıvranır gördük. O’nu kendi kuvvet ve saltanatı ile kurtarmasını Tanrı’dan dileriz. O, gerçekten, bütün yerlerde ve göklerde bulunanların üzerine müheymindir (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan)… Tanrı Emri’nin başına gelenler hakkında itirazda bulunmak hakkı kimseye verilmemiştir. En Yüce Ufuk’a (Ufku Ala; ruh makamının en üst mertebesi) yönelmiş olanlara yaraşan hareket, sabır ipine yapışıp müheymin ve muhtar (dilediği gibi davranan) olan Tanrı’ya tevekküldür. Ey Tanrı’nın dostları! Hikmet pınarından içiniz, hikmet havasında uçunuz, hikmet ve beyan ile ağız açınız. Her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Rabbiniz işte böyle buyuruyor.

 

Ey Bakır! İzzet (büyüklük, yücelik, saygınlık) ve iktidarına güvenme. Sen, dağların tepesine vuran son güneş ışınlarına benzersin. Bu ışınlar, zengin ve yüce olan Tanrı’nın emriyle yakında yok olacaktır. Senin ve senin gibilerin izzeti geri alınmıştır. Ana Levihi yanında bulunduran Kimse’nin hükmü işte budur. Nerede Tanrı ile savaşan? Nerede O’nun ayetleriyle mücadele eden? Nerede O’nun sultasına arka çeviren? Nerede O’nun seçkinlerini öldürüp dostlarının kanını döken? Düşün, düşün de işlediğin işlerin kokusunu al, sen ey şüpheci cahil!

 

Resul (Hz. Muhammed) senin yüzünden inledi, Betül (Hz. Fatma; Hz. Muhammed’in kızı) senin yüzünden feryat etti, memleketler senin yüzünden harap oldu ve senin kötü amellerinin sonucudur ki ortalığı karanlık bürüdü. 

 

Ey ulema topluluğu! Milletlerin mertebesi hep sizin yüzünüzden alçaldı, İslam’ın sancağı sizin yüzünüzden devrildi, İslam’ın ulu tahtının yıkılmasının nedeni hep sizsiniz. Her ne zaman anlayış sahibi bir insan ortaya çıkıp İslam’ın şanını yüceltecek işlere girişmek istediyse, hemen vaveylayı kopardınız; öyle ki o kişi düşüncelerini uygulama sahasında çıkaramadı ve memleket büyük bir hüsran içinde kaldı. Osmanlı Hükümdarı’na bakınız; O harp istemedi, harbi sizin gibiler istedi. Harp ateşi yanıp alevleri yükselince devlet ve millet zaafa uğradı. Buna her insafı olan göz sahibi tanıklık eder. Felaketler üst üste geldi ve sonunda duman Sır İli’ni (Edirne) ve çevresini bürüdü, ta ki Allah’ın Reis Levihi’nde nazil buyurduğu yerine gelene kadar… Hüküm, Kitap’ta, müheymin (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) ve kayyum  (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Tanrı’nın katından böyle sadır oldu. Biz hepimiz O’ndan geldik ve yine O’na döneceğiz.

 

Ey Benim En Yüce Kalem’im! Kurt’u bırak ta zulmüyle eşyayı inleten ve mukaddeslerin üyelerini titreten dişi yılanı, İsfahan’ın Cuma İmamı’nı an. İsimlerin Sahibi işte sana bu övülmüş makamda böyle buyuruyor. Betül (Hz. Fatma; Hz. Muhammed’in kızı) senin zulmünden feryat etti, sen ise kendini Tanrı Elçisi’nin (Hz. Muhammed) soyundan sanıyorsun. Nefsin işte sana böyle kötü bir telkinde bulundu, ey olmuş ve olacak her şeyin Rabbi olan Tanrı’dan yüz çeviren kimse! 

 

İnsaf et, ey dişi yılan, Tanrı Elçisi’nin (Hz. Muhammed) evlatlarını, yani Şehitlerin Sultanı ve Şehitlerin Sevgilisi’ni, hangi suçlarından dolayı soktun ve mallarını yağma ettin? Seni “Ol ve oldu” emriyle yaratmış olana küfür mü ettin? Senin bu Peygamber evlatlarına (Şehitlerin Sultanı ve Şehitlerin Sevgilisi adıyla anılan bu iki şehit kardeş Hz. Muhammed’in soyundan geliyordu) ettiğini ne Ad (Arabistan yarımadasının güneyinde yaşayan ve Hud peygamber tarafından imana getirilemediği için Allah tarafından yok edilen bir kavim) ile Semud (Ad kavminin yok olmasından sonra aynı bölgeye yerleşen ve Salih peygamber tarafından imana getirilemediği için Allah tarafından yok edilen kavim) Salih’e ve Hud’a ne de Yahudiler varlığın sahibi Tanrı’nın Ruhu’na (Hz. İsa) etmiştir. Sen Rabbinin ayetlerini inkâr mı ediyorsun? O ayetler ki Emir göğünden inince bütün dünyanın kitapları onun önünde boyun eğmiştir.

 

Düşün, düşün ki yaptığının farkına varasın, sen ey reddedilmiş gafil! Yakında ceza yelleri senin üzerine esecek, nasıl ki senden önceki kavmin üzerine esti… Bekle, sen ey görünenin ve görünmeyenin sultanı olan Tanrı’ya ortak koşan kimse! Bugün, Vahiy Kaynağı’nın sayıcıları saymaktan aciz bırakacak kadar çok sayıda açık alametle geldiği gündür. Bugün, her koklama duyusu olanın Tanrı’nın kâinata serpilen hoş kokulu esintilerini duyduğu ve her görme duyusu olanın padişahlar padişahı Rabbinin diri rahmet sularına doğru koştuğu gündür. Tanrı’ya ant olsun, ey gafil, kurban etme (Hz. İbrahim’in gördüğü bir rüya üzerine oğlu Hz. İsmail’i Tanrı’ya kurban etmek istemesine atıfta bulunulmuştur) olayı yeniden vukua geldi ve kurban edilen kimse geri dönmedi; O senin hareket ve tahrikinle, ey inatçı düşman, feda yerine doğru yürüdü. Müminleri şehit ederek bu Emrin yüce makamına halel mi gelir sandın? Tanrı’nın kendi vahyine mahzen olarak tayin ettiği kimseye yemin olsun ki, hayır! N’olaydı bu gerçeği kavrayanlardan olsaydın! Vay sana ey Tanrı’ya ortak koşan ve vay onlara ki hiçbir kesin kanıt ve açık bir Kitap olmadan seni kendilerine önder seçenler…

 

Senden önce nice zalimler Tanrı nurunu söndürmeye çalışmışlar ve nice günahkârlar zalimlikleriyle yürekleri ve canları inletinceye kadar durmadan öldürmüşler ve yağmalamışlardır. Adalet güneşi, zulüm timsalinin kin ve düşmanlık tahtına oturmasıyla gözden kayboldu; fakat ne çare ki halkın anlayışı kıt. Resul’ün (Hz. Muhammed) çocukları öldürüldü ve malları yağma edildi.

 

Söyle; Tanrı’ya küfreden mallar mı yoksa malların sahipleri mi? İnsaf, ey perdelenmiş cahil. Sen doğruluktan ayrılmayı seçtin, insafı bir yana attın. Bu yüzden bütün eşya inledi, sen ise bundan tamamıyla gafilsin. Büyüğü öldürdün, küçüğü soydun. Zulüm ile topladığını yer misin sandın? Nefsime yemin olsun, hayır! Her şeyden haberdar olan Kimse işte sana böyle haber veriyor. Tanrı’ya yemin olsun, sende olanın ve zulümle topladığının sana bir faydası yoktur. Her şeyi bilen Rabbin buna şahittir. Sen Emrin ışığını söndürmeye kalktın. Senin ateşin, O’nun katından sadır olan bir Emre göre yakında sönecektir. O gerçekten güçlü ve kuvvetlidir. Ne bu dünyada olanlar ve ne ümmetlerin büyüklüğü O’nu aciz bırakabilir. O Kendi saltanatıyla dilediğini yapar, istediği gibi hükmeder.

 

Salih’in dişi devesini göz önüne getir (Salih peygamberin Semud kavmine peygamberlik işareti olarak gösterdiği deve) O bir hayvan olmakla beraber Rahman onu âlemin hayranlıkla yâd eylediği bir makama yükseltti. O, gerçekten göklerde ve yerde bulunanlar üzerine müheymindir. (hüküm sahibi/kullarının durumundan haberdar olan ve denetleyen/korkudan koruyan) O’ndan başka aziz ve azim Tanrı yoktur.

 

Biz levih semasının ufuklarını kelime güneşleriyle işte böyle süsledik. Ne mutlu ona erenlere, ışıklarıyla aydınlananlara! Ve vay arka çevirenlere, vay inkâr edenlere, vay gafillere!

 

Âlemlerin Rabbi olan Tanrı’ya hamdolsun…

 

REİS SURESİ

 

O’nun Ebha Adıyla!

 

Ey Reis! Müheymin (hüküm sahibi / kullarının durumundan haberi olan ve denetleyen / korkudan koruyan) ve kayyum (kudretin kaynağı / baki, ezeli) olan Allah’ın sesine kulak ver. O gerçekten yer ile gök arasında sesini yükseltiyor ve tüm insanlığı nurlular nurlusu İlahi Nazargah’a çağırıyor. Ne senin homurdanman, ne çevrendekilerin havlaması, ne de dünyanın orduları ona engel olabilir. Dünya senin nurlular nurlusu Rabbinin kelimesiyle alevlendi. Bu kelime, seher yelinden daha latiftir… Bu kelime, insan şeklinde göründü. Özünde bu Kelime, Tanrı’nın O’na yönelip O’ndan başka her şeyi unutanların kalplerini temizlediği ve kullarını Kendi Ulu İsmi’nin makamına doğru çektiği, abu hayattır. Biz bu sudan, mezarlardaki insanların üzerine serptik ve işte onlar gözlerini Rablerinin nurlu ve parlak Cemaline dikip ayağa kalktılar.

 

Ey Reis! Sen Tanrı Elçisi Muhammed’i En Yüce Cennet’te inleten işi işledin. Dünya seni Mele-i Ala’yı (melekler alemi) aydınlatan Yüz’den yüz çevirecek kadar mağrurlaştırdı. Yakında kendini açık bir ziyan içinde bulacaksın. Ben size azamet ve Kibriya’nın (Allah’ın yüceliğinin) doğuş yerinden mukarreplerin (cennete derecesi en yüksek olan / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayan) gözlerini aydınlatacak bir dava ile gelmiş olduğum halde sen Benim aleyhime İran büyükelçisi ile işbirliği yaptın.

 

Tanrı’ya ant olsun, Bu Gün, tüm yaratık âleminin içinde yanan ölümsüz ateşin “Âlemlerin Sevgilisi geldi!” diye dile geldiği gündür. Her şeyin önünde, her şeyi bilen güçlü Rabbinin sözüne kulak kabartan Musa duruyor. Sizlerin zaafını göz önünde tutarak giymiş olduğumuz şu fanilik gömleğini çıkaracak olursak göklerde ve yerde bulunanların hepsi kendilerini Bizim için feda ederler. Senin Rabbin buna tanıklık eder. Bunu, ancak izzetli ve kudretli Tanrı’nın sevgisi uğruna bütün varlıktan kesilmiş bulunanlar işitir.

 

Sen, Tanrı’nın ufuklardan yaktığı ateşi söndürebilir misin sandın? O’nun hak olan nefsine yemin olsun ki, hayır! N’olaydı bunu idrak edebilseydin! Bilakis, işlediğin iş neticesinde o ateşin alevi ve alevlenmesi arttı ve yakında bütün yeryuvarlağını ve onun üzerindekileri kuşatacaktır. Hüküm işte böyle sadır oldu; yerlerde ve göklerde olanlar O’nun hükmünü cari olmaktan menedemezler.

 

Yakında Sır İli (Edirne) ve civarı değişikliğe uğrayacak, padişahın elinden çıkacak, sarsıntılar vukua gelecek, feryatlar kopacak, bölgelerde fesat ortaya çıkacak ve durum değişecektir. Bütün bunlar zulüm askerlerinin bu esirlere edip eyledikleri sebebiyledir. İktidar başka bir şekil alacak ve durum vahamet peyda edecektir; şöyle ki tepeler üzerindeki kum yığınları inleyecek, dağlardaki ağaçlar ağlayacak, her şeyden kan akacak ve insanları büyük bir ıstırap içerisinde kıvranır göreceksin.

 

Ey Reis! Biz sana bir defa Tin dağında, bir defa Zita’da (Kudüs’teki Zeytin Dağı; Hz. İsa’nın Romalı askerler tarafından tutuklandığı dağ) ve bu kutlu noktada tecelli ettik, ama sen kendi havana uymuş olduğundan dolayı umursamadın ve gafillere karıştın. Bir parça düşün; Hz. Muhammed’in her şeyi bilen kudretli Tanrı’dan açık delillerle geldiği zamanı düşün. Halk O’nu saklandıkları yerlerden ve pazarlarda taşa tuttular ve senin ve atalarının Rabbi olan Allah’ın işaretlerini inkâr ettiler. Eski zaman hikâyelerinde işitmiş olacağın gibi, zamanın uleması, onlara uyan muhtelif kabileler ve onlarla beraber yeryüzü hükümdarları O’nu inkâr ettiler. Kisra (II. Hüsrev; Hz. Muhammed dönemindeki İran Şahı) bu hükümdarlardandı. Hz. Muhammed güzel bir mektup yazarak kendisini Tanrı’ya davet etmiş ve onu müşriklikten (Tanrı’ya ortak koşmaktan) menetmişti. Senin Rabbin her şeyi bilendir. Kisra (II. Hüsrev) Tanrı’nın önünde büyüklük tasladı ve kendi nefis ve havasına uyduğundan ötürü levihi yırtıp parçaladı. Biliniz ki o cehennemde yananlardan biridir.

 

Firavun, memleket içerisinde baskı kurup tuğyan (azgınlık) vadisine saparken Tanrı’yı Kendi saltanatını icra etmekten menedebildi mi? Biz Kelim’i (Hz. Musa) ona rağmen kendi sarayından çıkardık. Biz, gerçekten, kudretliyiz. Nemrut’u (Babil Kralı; Hz. İbrahim’i ateşe attırmıştır) hatırla. O, Halil’i (Hz. İbrahim) yakmak maksadıyla şirk (Tanrı’ya ortak koşma) ateşini yaktı. Biz Halil’i hak üzere kurtardık ve Nemrut’u açık bir kahırla kahrettik. Söyle; Zalim (İran Şahı) Âlemlerin Sevgilisi’ni öldürdü (Hz. Bab’ın şehadeti kastediliyor). Maksadı Tanrı’nın nurunu söndürmek ve insanları aziz ve kerim Rabbin günlerinde ebedi hayat kaynağından uzak tutmaktı.

 

Biz Emri memlekette açıkladık ve O’nun zikrini Tanrı’nın birliğine inananlar arasında yükselttik. Söyle; bu Genç dünyayı canlandırmak ve bütün yeryüzü sakinlerini birleştirmek için gelmiştir. Tanrı’nın isteği galip gelecek ve sen dünyayı Ebha’nın cenneti olmuş göreceksin. Emir kalemiyle muhkem levihin üzerine işte böyle yazıldı.

 

Reis bahsini bırak ta Tanrı ile ünsiyet ederek Tanrı’ya ortak koşan ve bu suretle hüsrana uğrayan kimselerle alakasını kesen Enis’i an. O, perdeleri Firdevs (Cennet) sakinlerinin işiteceği bir yırtış ile yırttı. Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten hikmetli padişah Tanrı yüce olsun!

 

Ey güvercin! Ebha’nın nidasını bu gecede işit. Bu gecededir ki subaylar etrafımızı sardılar ve Biz büyük bir rahatlama duyduk. N’olaydı kanımız Tanrı yolunda toprağa dökülse ve vücudumuz yerlere serilse! Budur Benim ve Beni sevip Benim güzeller güzeli melekûtuma yükselmiş olanların muradı…

 

Bil ki, ey kul, bir sabah uyandığımızda Tanrı dostlarının düşmanlarımızın merhametine kalmış olduklarını gördük. Asker bütün kapıları tutmuştu. Büyük bir şiddetle kimsenin girip çıkmasına izin vermiyorlardı. Tanrı dostları ve aileleri birinci gece yiyeceksiz kaldılar. O kimseler ki dünya ve dünyada olan her şey onların hatırı için yaratılmıştır. Onlar işte böyle bir muameleye maruz bırakıldılar. Tüh onlara ve onlara bu fena muameleyi emredenlere! Tanrı onların ciğerlerini ateşte yakacaktır. O, gerçekten, intikam alanların en şiddetlisidir.

 

Halk evin etrafına koşmuştu; Müslüman ve Hıristiyan Bizim için ağladı ve zalimlerin bu davranışı yüzünden yer ile gök arasında ağıt sesi yükseldi. Biz Oğul (Hz. İsa) cemaatini (Hıristiyanlar) başka milletlerden daha çok ağlar bulduk. Bunda düşünenler için işaretler vardır.

 

Dostlardan birisi kendini feda etti ve kendi eliyle boğazını kesti. Bu hareketi Tanrı’ya beslediği aşktan ileri geliyordu. Geçmiş asırlarda böyle bir şeyin olduğunu işitmedik. Tanrı bunu Kendi kudretini göstermek için bu Zuhur’a tahsis buyurmuştur. Irak’ta kendini boğazını keserek öldüren kimse ise Şehitlerin Sevgilisi ve Şahı’dır. O’nun bu hareketi Tanrı’nın bütün insanlara bir deliliydi. Bunlar Tanrı sözünün tesiri altında kalan ve vuslat (kavuşma) kokularıyla sarhoş olan kimselerdir; şöyle ki onlar bütün dünya ile alakayı kesip aydın bir yüz ile Tanrı’nın Yüzü’ne yönelmişlerdir. Bunlar zikrin lezzetini tadan kimselerdir. Gerçi onlardan Tanrı’nın izin vermediği bir hareket sadır olmuştur, ama Tanrı onları bir fazıl eseri olarak affetmiştir. O, gerçekten günahları bağışlayıcı ve acıyıcıdır. Bu kullar kendilerini her şeye hükmeden Allah’ın cazibesine öyle kaptırmışlardır ki, iradelerini kaybettiler, ta ki en sonunda mükaşefe (Allah’ın sırlarını görme) makamına ve her şeyi bilen kudretli Allah’ın huzuruna yükseldiler.

 

Söyle; bu Genç bu diyardan çıktı ve her ağacın ve taşın altına bir emanet koydu. Allah bunları hak üzere meydana çıkaracaktır. İşte Gerçek Zat böyle geldi ve en hikmetli ve hâkim olan Tanrı’nın hükmü gerçekleşti. Göklerin ve yerlerin orduları O’nun emrine engel olamaz. Bütün padişahlar ve sultanlar bir araya gelseler O’nu irade buyurduğundan geri tutamazlar. Söyle; bela bu kandil için bir yağdır, onunladır ki ışığı artar, n’olaydı bu gerçeği idrak edebilseydiniz! Söyle; Gerçekten, inatçıların inkârı sadece bu Emrin duyurulmasına ve Tanrı Emri’nin ve O’nun Zuhuru’nun tüm dünyaya yayılmasına hizmet eder.

 

Ne mutlu size ki aziz ve kadim (başlangıcı olmayan) Mevla’mızın sevgisi uğruna memleketinizden çıkıp şehir şehir dolaştınız ve nihayet zulüm ateşinin alevlenip ayrılık kargasının öttüğü bir sırada Sır İli’ne (Edirne) girdiniz. Sizler Benim musibet ortaklarımsınız, çünkü Tanrı birliğine inananların yüreklerini burkan bir gecede Bizimle beraberdiniz. Siz bu memlekete Bizim sevgimiz uğruna girdiniz ve buyruğumuzla da çıktınız. Tanrı’ya yemin olsun! Yer sizin varlığınızla göğe iftihar etse gerek… Bu en yüce, aziz ve ulu fazıl ne mükemmeldir!  Ey ölümsüzlük kuşları!  Sizler Rabbinizin yolunda yuvanızdan oldunuz, ama sizin gerçek meskeniniz rahman olan Rabbinizin fazıl kanatları altındadır. Ne mutlu anlayanlara…

 

Ey Zebih (kurban)! Dilerim ki, ruhun nefesi senin, seninle dostluk etmek isteyenlerin, sende Huzurumun tatlı kokusunu alanların ve senden gerçek arayıcıların kalplerini arıtan şeyi işitenlerin üzerine doğru essin. En yüce okyanusun kıyısına ulaştığın için Tanrı’ya şükürler sun ve dünyadaki her zerreden gelen “Bu, gerçekten, âlemin Sevgilisi’dir!” nidasına kulak ver. Dünya sakinleri O’na zulmetmişler ve İsmini durmaksızın zikrettikleri Zat’ı tanımamışlardır. Gaflet içinde olanlar ve Tanrı dostlarının uğurlarında canlarını feda etmeleri gerekirken onlara karşı gelenler ziyana uğramışlardan sayılır. Sen bir de O’nun nurlu Cemali’nden yüz çevirenlerin uğradıkları kaybı düşün!

 

Kalbin Tanrı ayrılığı yüzünden erise de yine sabır göster. Senin için büyük bir makam mukadderdir; Hayır, sen hatta şimdi O’nun gözü önünde duruyorsun ve Biz sana, kudret ve kuvvet diliyle, muhlislerin bile işitmekten mahrum bırakıldıkları sözler söylüyoruz. Söyle; O bir söz söyleyecek olursa o söz âlemlerin sözlerinden daha tatlı olur.

 

Bugün, Tanrı Elçisi Muhammed sağ olsa “Seni tanıdık, ey Resullerin İsteği!” derdi. Bugün Halil (Hz. İbrahim) sağ olsaydı senin Rabbinin önünde boyun eğip toprağa yüz sürerek “Kalbime kesin güven geldi, ey göklerde ve yerlerde olanların İlahı! Bana kendi Emrinin melekûtunu ve iktidarının ceberudunu gösterdin. Ben tanıklık ederim ki, Senin zuhurun ile müminlerin kalplerine kesin güven geldi.” derdi. Musa bu Zuhur’a erişseydi, O da aynı şekilde sesini yükseltir ve şöyle derdi: “Hamdolsun Sana ki bana Kendi cemalinin nurunu gösterdin ve beni Senin yüzünü görme ayrıcalığına erenler arasına kattın.”

 

Bu kavmi, onların seviyelerini, ağızlarından çıkanı ve şu hayranlık verici kutlu günde işledikleri işleri düşününüz. Emre zarar verip şeytana yönelenlere bütün nesneler lanet etmiştir; onlar gerçekten cehennem ehlidir. Benim sesimi işiten kimseye âlemlerin sesi tesir etmez, kendisine Benden başkasının sözü tesir eden bir kimse Benim sesimi işitmemiş demektir. Böyle bir kimse, Tanrı’ya ant olsun, Benim melekûtumdan ve iktidar memleketlerimden mahrumdur ve ziyan üstüne ziyana uğramışlardandır. Evet, böyle bir kimse Benim azamet ülkelerimden yoksundur.

 

Başına gelenlerden dolayı mahzun olma. Benim sevgim uğruna çoğu insanların çekmediğini çektin. Senin Rabbin her şeyi bilir ve her şeyden haberlidir. O, meclislerde ve toplantılarda seninle beraberdi ve rahman olan Rabbinin zikrinde senin kaleminin pınarından akanı işitti. Bu, cidden, açık bir fazıldır.

 

Allah, çok geçmeden hükümdarlar arasından Kendi dostlarına yardım edecek birini çıkaracaktır. O, gerçekten, her şeyi çepeçevre sarandır. O Tanrı dostlarının sevgisini gönüllere koyacaktır. Bu, gerçekten, aziz ve güçlü Tanrı’nın katından inen değişmez yasadır.

 

Tanrı’dan dileriz ki, senin seslenişin ile kullarının sinelerine ferahlık versin, seni Kendi memleketlerinde hidayet (doğru yol, Hak yolu) sancağı yapsın ve aşağı görülenleri senin vasıtanla desteklesin. Karga gibi öten kimsenin ötüşüne bakma, onu senin yarlıgayıcı (günahları bağışlayıcı) ve keremli Rabbine havale et. Bu Genç’in (Hz.Bahaullah) yaşadıklarını bildiğin ve gördüğün şekilde dostlarına anlat, sonra sana bildirdiklerimizi onlara bildir. Senin Rabbin seni her bir halde teyit eder. O, gerçekten, seninle birlikte gözetleyicidir. Mele-i Ala’nın (melekler âlemi) lütufları seni sarıyor ve semavi Ağaç’ın çevresinde dönen kutsal ailenin akrabaları ve kadınları seni övüyorlar, yüceltiyorlar.

 

Ey vahiy kalemi! Bu karanlık gecede mektubunu aldığımız kimseyi hatırlat. O, memleket memleket gezerek şehre gitmiş ve yaklaşılmaz aziz Rabbinin civarına sığınmıştı. O, akşamleyin, Rabbinin fazlını bekleyerek orada yatmış ve gün doğarken Tanrı’nın buyruğu ile çıkıp gitmişti. Bu hal, bu Genci çok kederlendirmişti. Bu dediğime Tanrı şahittir.

 

Ne mutlu sana ki beyan şarabını Rahman’ın avucundan aldın. Ne mutlu sana ki Sevgili’nin güzel kokusu seni sardı; öyle ki kendi rahatını bırakarak aziz ve eşsiz Rabbinin ayetlerinin doğuş yeri olan cennete doğru koştun. Neşeler olsun o kimseye ki manevi şarabı Rabbinin simasından içer ve bu şarabın lezzetiyle sarhoş olur! Tanrı’ya yemin olsun, onunladır ki Tanrı birliğine inananlar azamet ve büyüklük göğüne uçar ve zan yakine (şüphesizlik / sağlam iman) dönüşür.

 

Başına gelen beladan ötürü üzülme, her şeyi bilen kudretli ve hikmetli Tanrı’ya tevekkül et. Evin direklerini beyan taşlarıyla dik ve sonra sen kendi Rabbini an. O, âlemleri bıraksan da, sana yeter.

 

Tanrı sizin zikrinizi, bütün olmuşların sırlarının yazılı olduğu levihte yazmıştır. Tanrı birliğine inananlar yakında sizin hicretinizi, gelişinizi ve Tanrı yolunda çıkışınızı anıp temcit edeceklerdir. O, gerçekten, kendini seveni sever. O’dur Tanrı’nın sadık dostlarının koruyucusu. Tanrı’ya yemin olsun, Mele-i Ala (melekler âlemi) size bakıyor, parmaklarıyla sizi gösteriyor. Rabbinizin fazlı işte sizi böyle sardı. N’olaydı halk Aziz ve Hamit (her övgünün muhatabı ve sahibi) olan Tanrı’nın günlerinde gafil kaldıkları şeyi tanısaydı!

 

Şükret ki Tanrı seni Kendini tanımaya muvaffak buyurdu ve Tanrı’ya ortak koşanların O’nun ailesini ve dostlarını kuşatıp onları açık bir zulüm ile evlerinden çıkardıkları bir günde seni Kendi civarına getirdi. Tanrı’ya ortak koşanlar deniz kıyısında bizleri birbirimizden ayırmak istediler. Senin Rabbin onların içinden geçenleri bilir. Söyle; Vücudumuzu paramparça da etseniz, gönüllerimizden Tanrı sevgini çıkaramazsınız. Biz, gerçekten, fedakârlık etmek için yaratılmışız ve bununla da tüm âleme karşı gurur duyarız.

 

REİS LEVİHİ

 

O hak ettiği üzere Yüce Hükümdar’dır!

 

En Yüce Kalem buyuruyor:

 

Ey kendisini insanların en büyüğü sayıp Mele-i Ala’nın (melekler âlemi) gözünü sevinç nurlarıyla dolduran bu Tanrı gencini (Hz.Bahaullah’ın Kendisi) kulların en küçüğü gören kimse! Bu Genç’in senden ve senin gibilerden herhangi bir beklentisi yoktur ve olamaz da; çünkü her ne zaman Rahman’ın mazharı ve O’nun ölümsüz izzetinin açıklayıcısı ölüleri diriltmek üzere ölümsüzlük âleminden bu ölümlü âleme ayakbastı ve tecelli gösterdiyse, senin gibiler dünyanın iyiliğe kavuşması için zaruri bulunan böyle mukaddes kimseleri ve böyle Ahadiyyet (Allah’ın birliği) Heykelleri’ni fesatçı bilerek suçlu saymışlardır. Onlar öldü gitti. Sen de yakında ölecek ve kendini büyük bir hüsran içinde göreceksin.

 

Tut ki senin kendi batıl kanaatince dünyanın bu Dirilticisi ve Islahatçısı fesatçı ve suçludur; ya bu kadınların, masum çocukların ve süt veren anaların suçu neydi ki kahır ve gazap kılıçlarına layık görüldüler? Hiçbir din ve millette çocuklar suçlu sayılmaz. İlahi hükmün kalemi onları (çocukları) muaf tutmuştur, ama senin zulmün ve gaddarlığın herkesi sarıyor. Eğer herhangi bir inanç veya dine inanan bir kimseysen hiçbir Kutsal Kitap ve semavi risalede çocukların sorumlu tutulmadıklarını bilmen gerekir. Tanrı’ya inanmayanlar bile böyle uygunsuz işler yapmazlar. Her amelin bir sonucunun olduğu akıl ve izandan yoksun olmayan herkesin kabul edeceği bir gerçek olduğuna göre, bu çocukların inlemelerinin ve bu mazlumların gözyaşlarının da bir sonucu olacağı kesindir.

 

Memleketinizde hiçbir zaman isyana kalkışmamış, hükümetinize itaatsizlik etmemiş, gece gündüz kendi hallerinde Tanrı zikriyle meşgul olan kimseleri talan ettiniz ve haksızca yağmaladınız.  Daha sonra, bu Genç’in sürgün emri geldiğinde, bu kullar kederle doldular. Bu Genci sürgüne göndermeye memur olanlar çevremde bulunanların herhangi bir şeyle suçlanmadıklarını, hükümetin onları sürmediğini, kendileri benimle gelmek isterlerse buna kimsenin mani olmayacağını söylediler. Bu fakirler masraflarını kendileri üstlendiler ve bütün mallarından vazgeçerek Ben Genç’in yanında bulunmaya kanaat ettiler. Onlar Tanrı’ya tevekkül ederek tekrar Hak ile beraber hicret ettiler, Baha’nın (Hz. Bahaullah) hapis yeri Akka Kalesi oluncaya kadar O’ndan ayrılmadılar.

 

Akka’ya ayak bastıktan sonra askeri memurlar hepimizi ortalarına alarak kadın, erkek, büyük,  küçük demeden herkesi askeri kışlaya yerleştirdiler. İlk gece herkes aç ve susuz bırakıldı, çünkü askerler kışlanın kapısını tutmuş, kimsenin girip çıkmasına izin vermiyorlardı. Bu fakirleri düşünen yoktu, hatta su istediklerinde [su] veren bile bulunmadı.

 

Bir süredir hepimiz kışlada mahpus bulunuyoruz. Hâlbuki Edirne’de kaldığımız beş yıl süresince bütün şehirliler, âlim, cahil, zengin, fakir, bu kulların temiz davranışlarına ve yaşayışına şahit olmuşlardır. Ben Genç’in Edirne’den çıkacağı sırada Ben mazlumu zalimlerin elinde görmeye dayanamayan bir Tanrı dostu kendini feda etti. Yolda üç defa gemi değiştirdiler. Bu aktarmaların küçük çocuklar için ne derece zahmetli bir iş olduğu malumdur. Gemiden çıktıktan sonra dostlardan dördünü ayırdılar ve Bizle gitmelerine izin vermediler. Ben Genç ayrıldıktan sonra bu dört kişiden Abdulgaffar adlı birisi kendini denize attı, sonunun ne olduğu belli değil…

 

Bu yazdıklarım Bizi kaplayan zulüm denizinin ancak bir serpintisi… Bununla beraber bunlarla yetinilmiyor. Memurlar her gün yeni bir baskı aracına başvuruyorlar. Bunun sonu gelmeyeceğe de benziyor. Gece gündüz yeni planlar yapıyorlar. Devlet hazinesinden esirlere verilen günde üç somun ekmek yenilir gibi değil. Dünya kuruldu kurulalı böyle bir zulüm ne görülmüştür ne de işitilmiş…

 

Baha’yı yer ile gök arasında söyletene ant olsun, sizin, güçlü, kudretli ve ulu Tanrı’nın sevgisi uğruna ruhlarını, cisimlerini ve mallarını feda etmiş bulunanların yanında ne bir değeriniz var ne de bir zikriniz… Tanrı yanında bir avuç çamur sizin ülkenizden, saltanatınızdan, izzet ve servetinizden daha büyüktür. O, dilerse, sizi dağılmış toza çevirir. Sizi yakında Kendi katından gelen büyük bir kahırla kahredecek, aranızda ihtilal çıkacak ve memleketiniz parçalanacaktır. O zaman feryat edip yalvaracak ama kendiniz için bir yardımcı bulamayacaksınız.

 

Ben bunu aklınızı başınıza toplamanız için söylemiyorum, çünkü biliyorum ki Tanrı’nın gazabı sizleri sarmıştır ve hiçbir vakit uslanmayacaksınız. Maksat mübarek kimselere reva görülen zulümleri anlatmak bile değildir, çünkü bu insanlar Rahman’ın şarabıyla heyecana gelmişlerdir. Tanrı inayetinin çeşmesinden akan şarapla öylesine sarhoş olmuşlardır ki Gerçek Tanrı’nın yolunda dünyanın bütün zulmüne de uğrasalar bundan memnun olur, hatta bundan dolayı şükreder ve hiçbir şikâyette bulunmazlar. Hayır, bilakis onların damarlarındaki kan Tanrı yolunda dökülmek için her an âlemlerin Rabbine yalvarmakta, başları yüreklerin ve ruhların Sevgilisi’nin yolunda mızraklara geçirilmeyi ummaktadır.

 

Üzerinize bir kaç defa bela geldi, ama siz umursamadınız. Bunlardan birisi bir yangındı. Bunun neticesinde şehrin büyük kısmı adalet ateşi ile yandı. Şairler buna dair kasideler söylemiş, o ana kadar böylesine bir yangının görülmemiş olduğunu yazmışlardır. Buna rağmen gafletiniz azalacak yerde arttı. Derken kolera geldi, yine uslanmadınız. Fakat bekleyiniz, Tanrı gazabı hazırlandı… Çok geçmeden emir kaleminden sadır olan şeyi görürsünüz.

 

Acaba izzetinizi kalıcı mı zannettiniz veya padişahlığı ebedi mi sandınız? Rahman’ın nefsine yemin olsun ki, hayır. Ne sizin izzetiniz bakidir ne de Bizim zilletimiz. Bu zillet izzetlerin en şereflisidir, fakat bunu ancak insan olan takdir eder.

 

Bir zamanlar, henüz buluğ çağına gelmemiştim, babam yaşça Benden büyük olan bir kardeşimi Tahran’da evlendirmek istedi. O şehirde adet olduğu üzere yedi gün yedi gece düğüm bayram yapmakla meşguldü. Son gün “Bugün Şah Sultan Selim’in oyunu olacak” dediler. Şehzadelerden, devlet büyüklerinden ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Ben evin bir odasında oturmuş seyrediyordum. Derken binanın avlusuna bir çadır kuruldu. Baktım ki, insan şeklinde ve bir karış boyunda bir takım kuklalar çadırdan dışarı çıkarak “Sultan geliyor, kürsüleri koyunuz” diye bağrışıyorlar. Sonra çadırdan çıkarak kimisi ortalığı süpürmeye, kimisi sulamaya başladı. Sonra başka bir adam sesledi. Bu adam baş tellalmış. Herkese sultanın huzurunda selam için hazır bulunmaları gerektiğini hatırlatıyordu. Daha sonra, çeşitli kuklalar sahnedeki yerlerini aldılar. Bunların ilki İran’da adet olduğu üzere külah ve şal takmıştı. İkinci grubun savaş baltaları vardı, üçüncü grupsa falaka taşıyan cellâtlar ve hademelerden oluşuyordu. Sonra bir şahıs, başında hakanlara mahsus bir taç olduğu halde, şahane bir şevketle, büyük bir ihtişam içerisinde, salına salına, bir durup bir yürüyerek geldi ve büyük bir vakar, sükûn ve ağırbaşlılıkla tahta geçip oturdu. O tahta oturunca top ve boru sesi ortalığı kapladı. Duman, çadırı ve sultanı kapladı. Duman dağılınca baktım ki sultan oturmuş, vezirler, emirler ve erkân onun huzurunda ayakta… O sırada bir hırsız yakaladılar, getirdiler. Sultan boynunun vurulmasını emretti. Baş cellât derhal hırsızın boynunu vurdu ve kana benzer kırmızı bir su aktı. Ardından Sultan huzurundakilerle konuşmaya başladı. O esnada falan sınırda bir isyan başladığına dair başka bir haber geldi. Sultan askeri teftiş ederek birkaç alay askeri toplarıyla birlikte görevlendirdi. Birkaç dakika sonra çadırın arkasından top sesleri işitildi. Harbin başlamış olduğu bildirildi. Bu manzaralar karşısında Ben hayretler içerisinde düşünüp duruyordum. Selam töreni bitti, çadırın perdesi indirildi. Yirmi dakika kadar sonra, bir adam, koltuğunun altında bir kutu ile çadırdan çıktı. “Nedir bu kutu ve neydi bu gördüklerim?” diye sordum. “Bütün bu şaşaalı gösteri, bu aletler, sultan, şehzadeler, vezirler, bütün ihtişamları, kudret ve iktidarları, gördüğün her şey şimdi bu kutunun içinde...” dedi. Ağzından çıkan tek bir kelimeyle bütün yaratık âlemini vücuda getiren Rabbime yeminler olsun! O günden itibaren, dünyanın bütün ihtişamı ve debdebesi bu Gencin gözünde o gösteri gibidir, hiçbir zaman bir hardal tanesi kadar bile önemli olmamıştır ve olmayacaktır. İnsanların bu gibi boş şeylerle övünmesine şaşarım; öte yandan basiret sahibi insanlar, bu tür maddi ihtişam ve debdebeye tanık olduklarında, bunların bir gün er geç yok olacağını kesin olarak görürler. Allah şahidimdir ki, her neye baktıysam, önce onun yok oluşunu gördüm!

 

Herkesin şu kısa ömrü dürüstlük ve insafla geçirmesi gerekir. Bir kimse Ebedi Gerçek olan Tanrı’yı tanımayı başaramazsa bile, hiç olmazsa akıl ve adalet sahibi olsun. Çok geçmeden bütün bu görünen nesneler, görülebilen hazineler, dünyevi mallar, sıra sıra dizilmiş askerler, süslü elbiseler, kibirli adamlar mezar kutusuna teşrif edecekler. Tam şu anlattığım oyundaki kutu gibi… Bütün bu boğuşmalar, didişmeler ve iftiharlar basiret erbabı nazarında çocuk oyuncağı sayılmış ve sayılacaktır. İbret al da görüp inkâr edenlerden olma.

 

Bütün bu çağrılarımızın bu Genç’e ve Hak dostlarına bir etkisi yoktur; çünkü onlar zaten esir ve müpteladırlar. Esasen senin gibilerden bir beklentileri de yoktur. Maksat, başını gaflet döşeğinden kaldırıp kendine gelmen ve hiçbir nedeni yokken Tanrı kullarına sataşmamandır. Çalış ki kuvvetin ve kudretin yerindeyken bir mazlumun bir derdine derman olasın. İnsafa gelir de bu geçici dünyanın işlerine ve ihtilaflarına keskin bir gözle bakacak olursan bütün bu şeylerin o oyundaki gibi olduğunu itiraf edersin.

 

Hakk’ın sözünü dinle, dünyadaki şeylerle mağrur olma. Nerede o sana benzeyenler ki yeryüzünde haksız yere rablik iddia ettiler, Tanrı’nın kendi memleketindeki nurunu söndürmeye kalkıştılar, Tanrı’nın diyarında O’nun Beytinin direklerini yıkmak istediler? Onları görüyor musun? İnsafa gel de Tanrı’ya dön ki belki O şu geçici hayatta işlediğin kötü işi sana günah yazmaz. Lakin Biz biliyoruz ki sen Tanrı’ya dönmeye asla muvaffak olamayacaksın, çünkü senin zulmün yüzünden cehennemin ateşi alevlendi, Ruh inledi, Arş’ın direkleri sallandı ve mukarreplerin (cennette derecesi en yüksek olanlar / kalbinde Allah sevgisinden başka bir şey bulunmayanlar) yürekleri titredi.

 

Ey Arz’ın sakinleri! Bu Mazlum’un sesini can kulağıyla dinleyiniz. Şu anlattığımız kıssa hakkında iyice düşününüz, ola ki bu sayede emel ve arzu ateşiyle yanmaz ve bu alçak dünyanın parıltısına kapılarak Gerçek Tanrı’dan uzak kalmazsınız. İzzet, zillet, fakirlik, zenginlik, zahmet ve rahatlık hepsi geçmekte… Çok geçmeden bütün yeryüzünde olanlar mezara döneceklerdir. Onun için her görür göz sahibinin Ölümsüz Manzara’ya bakması gerekir. Belki bu sayede zeval bilmez Sultan’ın inayetleriyle ölümsüzlük melekûtuna gelir ve Emir Sidresi’nin gölgesinde barınırlar.

 

Her ne kadar bu dünya hile ve aldatmayla dolu olsa da yine de sürekli olarak bütün insanları yakında yok olacakları konusunda uyarır. Babanın gitmesi oğul için bir ihtardır ve onun da gideceğini bildirir. Keşke dünya malı biriktirip Hak’tan mahrum kalan dünyalılar biriktirdikleri hazinenin kime kalacağını bilseler! Hayır, Baha’nın nefsine ant olsun ki şanı yüce olan Tanrı’dan başka bir kimse bunu bilmez.

 

Şair Senai, Hakk’ın rahmeti üzerine olsun, ne güzel buyurmuş: “Öğüt alınız, ey kalpleri öğüt ile dolacak yerde siyahlıkla dolmuş olanlar! Ey yanaklarında beyazlık bitmiş olanlar, öğüt alınız!” Fakat insanların çoğu uykuda... Bu gibi insanlar, sarhoş bir halde, bir köpeğe ilgi duyup onu kucağına alıp onunla oynaşan, sonra anlayış sabahı gelip güneş ışıkları ufku kapladığında, sevgilisinin aslında bir köpek olduğunu anlayan adama benzerler. Nasıl ki, o adam utanç ve pişmanlık içinde, evine geri döner.

 

Bu Genci zillete uğrattığını veya O’na karşı galip geldiğini sanma. Yaratıkların en alçağı sana hükmediyor, ama sen bunun farkında değilsin. En aşağı ve zelil şey ki bu nefis ve ihtirastan başka bir şey değildir, seni avucunda oynatıyor. Tanrı’nın sonsuz hikmeti olmasaydı, kendi çaresizliğini ve dünyadaki herkesin çaresizliğini açıkça görebilirdin. Bizim zilletimiz gerçekten bu Emrin izzetidir, keşke görebilseydin.

 

Bu Genç edebe aykırı bir söz bile söylemekten kaçınmıştır. Edep, Bizim mukarrep (cennette derecesi en yüksek olan / kalbinde Allah sevgisinden başa bir şey bulunmayan) kullarımızı süsüyle bezediğimiz, Gömleğimizdir. Yoksa gizli olduğunu sandığın bazı amellerini bu levihte açıklardık.

 

Ey güç ve kudret sahibi! Subayların ve askerlerin bu küçük çocuklara ve yoksullara eşlik etmelerine gerek yoktu. Gelibolu’ya vardığımızda, Ömer isimli bir binbaşı huzurumuza geldi.  Onun söylediklerini Allah çok iyi biliyor. Kendi suçsuzluğundan ve sizin suçunuzdan söz ettikten sonra, kendisine şöyle dedik: “En baştan beri, bir meclisin kurulması ve bu Genç’in zamanın ulemasıyla görüşmesi gerekirdi ki, bu kulların ne suç işledikleri belli olsun. Ama artık olan oldu, iş işten geçti ve senin iddiana göre Bizi en harap şehirde hapsetmekle görevlendirilmişsin. Mümkünse, senden Sultan Hazretleri’ne iletmeni istediğim bir isteğim var. Sultan’dan bu Genç ile on dakikalığına görüşmesini rica ediyorum ki Gerçek Zat’ın doğruluğunun yeterli kanıtı olarak kabul edeceği her ne varsa istesin. Eğer Tanrı O’nun (Hz.Bahaullah’ın) Sultan’ın istediği kanıtı göstermesine izin verirse, o zaman bu mazlumları serbest bıraksın ve onları kendi hallerine bıraksın.”

 

Mesajımı ulaştıracağını ve alacağı cevabı bildireceğini vaat etti ancak herhangi bir haber gelmedi. Gerçi herhangi bir kimsenin huzuruna çıkmak Hakk’ın şanından değildir, çünkü herkes O’na itaat etmek için yaratılmıştır, fakat kendi dost ve