Leyla’nın Not Defterinden

 

1

Ben 5-6 yaşında idim. Bir gün annem babama "Biliyor mu­sun İhsan, bugün Zeynep Hanım'a araba çarpmış. Hastaneye götürünceye kadar, beyin kanamasından ölmüş. Çok gençti. Çocukları­na hep o bakıyordu. Devamlı sarhoş olan o haylaz adam bu ço­cuklara nasıl bakacak? Çok üzülüyorum. Durumumuz müsait ol­saydı onlara ben bakardım" dedi. Babam "Senin üzülmenle kadın dirilecekse üzül. Ben de eve gelirken duydum. İlk önce çok üzül­düm, sonra düşünerek, Tanrı'nın takdir atına karşı gelinmez, elimiz­den bir şey gelmiyorsa ne diye kendimizi üzüntüye verelim" dedi.

 

Biz, kendimize göre mutlu bir aile idik. Annem ve babam bu mutluluğun devamlı ve sağlam olması için gerçekten çaba gösteri­yorlardı.

 

Babam, bir memur maaşıyla her yaz bir hafta bile olsa bizi deniz kenarına götürürdü. Biz üç kardeş çok eğlenirdik. Ablam benden 7 yaş büyük ve çok akıllı idi. 0 da olgunluğuyla bu mutlu­luğu tamamlardı. Babam onu çok severdi. Ablam da beni çok se­verdi. Ben de ona annemden daha fazla bağlı ve düşkündüm.

 

Babam her pazar günü bizi sinemaya götürürdü. Bazen hep beraber giderdik. Bazen de annem evde kalıp, yemek yapardı. Er­tesi gün okula gideceğimiz için önlüklerimizi, yakalarımızı yıkar, ütülerdi. Pazartesi sabah tertemiz okula giderdik.

Ben birinci sınıftaydım ve evin en küçüğüydüm. Ağabeyim üçüncü sınıfta idi. İkimiz de aynı okula giderdik. Ablam ortaokulda idi.

Annem her gün ablama "Ferial, Leyla'yı okulun kapısına ka­dar götürürsün, sonra kendi okuluna gidersin" diye tembih ederdi.

Birinci sınıfı bitirdim. 0 yaz da bir haftalık denize gittik. Hepi­miz çok eğlendik. Denizden döndüğümüz zaman annem rahatsız­landı, devamlı doktora gidiyordu. Yazın sonuna doğru bir akşam babama "İhsan, bugün doktor ameliyat olman gerekiyor" dedi. Ben "çok korkuyorum" dedim. Doktor "Korkulacak bir şey değil, biz her türlü tedaviyi yaptık, bir sonuç alamadık. Gün geç tikçe za­yıflıyorsun, senin için ameliyat şart. Başka çaremiz yok" dedi. Ba­bam "senin tedavin ameliyatta ise hemen yaptıralım" dedi. An­nem "Fakat bu ameliyatın masraflarını biliyor musun? Doktora ve­receğin para ayrı, hastane odası için ayrı, ilaç ve diğer masraflar için ayrı para ister. Bu kadar parayı nasıl verelim?" dedi. Babam "Borç alıp, sonra yavaş yavaş öderiz. Önemli olan senin sağlığın" dedi.

Ertesi gün babam annemi doktora götürdü. Bir hafta sonra annem hastaneye yatırıldı. 0 günden sonra hep perişandık. Her gün okuldan eve gelince pardösü ile oturup, ablamın sobayı yak­masını beklerdik.

Annemi hastaneye yatırdıktan üç gün sonra ameliyat oldu. Bir hafta sonra ağabeyimle beraber annemi ziyaret etmeye karar verdik. İkimizin harçlığından, çok sevdiğimiz bir çikolata aldık. Has­taneye gittik, kapıda olan memur "yarın ziyaret günüdür ve ço­cukların hastaneye girmeleri yasaktır" dedi. Düşündük-, bizi almaz­larsa, annemizi nasıl görecektik.

Ertesi gün hastaneye gittik. Her birimiz bir grup ziyaretçiye karışarak, içeriye girdik. Annem bitkin halde, rengi solmuş yatakta yatıyordu. Bizi görünce canlandı. Hemen kafasını kaldırarak, "Sev­gili yavrularım, içeriye nasıl girdiniz, girmeniz yasaktır" dedi. Biz annemi öptük, o bizi kucakladı, sonra ağabeyim çikolatayı verdi. Annem teşekkür ederek, "çocuklar, bana çikolata dokunuyor, siz­ler yerseniz ben yemiş gibi olurum" dedi. Biraz sonra eve döndük. Bir hafta sonra da annem eve geldi. Bir ay yetecek kadar yemek yapıp tekrar yatıyordu. Fakat bir aydan sonra artık kalkamadı. Çok ızdırap çekiyordu. Annemin artık iyileşemeyeceğini, babam kom­şulara söylemişti. Bir gün bahçede komşunun kızı Kadriye ile kav­ga ederken, Kadriye "Oh! yakında annen ölecek, sen yetim kalacaksın" dedi. Kadriye'nin bu sözleri bana çok dokundu, ağınma gitti. Babamdan sorduğum zaman "hayır evladım annem iyileşe­cek" dedi.

İki ay geçti. Artık annem hiç kalkamıyordu. Ablam süt, çorba gibi sulu şeyleri kaşıkla ağzına veriyordu.

Bir akşam ben ve ağabeyim ödevlerimizi yaparken, birden­bire ablamın çığlık sesi geldi. Hemen annemin odasına koştuk. Ba­bam bizi içeriye almadı. Ablam ağlarken, babam onu annemin odasından dışarıya çıkardı. Odanın ışığını söndürmediler. Babam ablama "0 kurtuldu, çok ızdırap çekiyordu. Tanrı onu kurtardı" de­di.

Ondan sonra ablam, bana daha fazla ilgi gösteriyordu. Gece­leri onun yanında yatıyordum. Bana masallar anlatıyordu. Harçlığıyla bana hediyeler alırdı. Annemin yokluğunu bana hissettirmezdi. Ablamı göreceğim diye okuldan koşa koşa eve gelirdim. 0 bana hem annelik, hem de arkadaşlık yapıyordu.

Babam daha önce içki içmezdi. Fakat, annemin ölümünden sonra, her akşam sarhoş ve sinirli gelirdi eve. Kaç ay geçti, borçları­nı ödeyemeyecek diye üzülüyordu.

By. ve Bn. Semih, babamın yeni ahbapları idiler. Annemin ölümünden sonra sık sık bize gelirlerdi. Bazen bizi evlerine götü­rüp, misafir ederlerdi. Arabaları vardı, bizi gezdirirlerdi. Çok sevgi ve ilgi gösteriyorlardı.

Annemin ölümünden 4 ay geçmişti. Ben ikinci sınıfı, ağabe­yim dördüncü sınıfı bitiriyorduk.

Bir akşam babam içki içmeden eve geldi, hepimizi kucakladı "sizi çok sevdiğimi bilmenizi istiyorum çocuklar" dedi. "Bu akşam hepimizin hayatını ilgilendirecek ve değiştirecek bir konuyu sizler­le konuşacağım. Ben artık bu şehirde yaşayamam. Bunun için iki ay evvel naklimi istedim. Şimdi cevabı geldi ve başka yere tayin oldum. Sizler anlayışlı, olgun çocuklarsınız. Borçlarımı ödeyemeye­ceğim gibi, sizleri de iyi okullarda okutamayacağım. size yardımcı olup, üniversitede okutacağımdan emin değilim. Bunun için, aldı­ğım karara anlayış göstermenizi istiyorum. Benim hatırımı kırma­yacağınızdan eminim" dedi. Ben babamın kararını sabırsızlıkla bekliyordum. Fakat o, bir saat kadar konuştu, bize nasihatler verdi. Babam "Belki de Tanrı sizin geleceğinizi temin etmek için bizi bu duruma düşürdü. Ben sizleri Tanrı’ya emanet edeceğim" dedi. Ben zannettim ki, babam yalnız başına gidecek ve bizi terk edecek. İçimde korkunç bir his vardı. Sonra devam ederek, "İstemeyerek aldığım bu kararı sizlere açıklayacağım : By. ve Bn. Semih sizleri çok seviyorlar. Çocukları olmadığı için Ferid ve Leyla'yı nüfuslarına geçirip, evlat edinmek istiyorlar. Çok iyi insanlar oldukları için ben de onlara söz verdim. Bu sözü sizlerin geleceğinizi düşünerek ver­dim. Ferial benimle beraber gelecek" dedi. "Ama baba ne olur ab­lam bizimle kalsın" dedim. Babam "Sen akıllı bir kızsın, yalnız ba­şıma gitmeme nasıl razı oluyorsun? Bana yemek yapacak, elbise­lerimi ütüleyecek kimsem yok" dedi.

Ben ablamdan ayrılmayı hiç istemiyordum. Fakat babamın hatırı için bir şey söylemedim. Yalnız içimde çok üzüntü duyuyor­dum.

Ertesi gün Bn. Semih bize geldi, "çocuklar, babanız ve abla­nızın işleri var, seyahate gidecekleri için bize gidelim" dedi.

Arabaya bindik. Ağabeyim önde, ben arkada oturuyorduk. Yolda Bn. Semih "çocuklar, bilmem babanız sizinle konuştu mu?" dedi.

Ağabeyim "evet efendim" dedi.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ağabeyim, hiç de üzüntülü görünmüyordu.

Bn. Semih "isterseniz bana anne, By. Semih'e de baba diye­bilirsiniz" dedi. Ben bir şey demedim. Ağabeyim "olur" diye cevap verdi ve o andan itibaren anne ve baba demeye başladı. Ben bir müddet kabul etmeyip, direniyordum. Ağabeyime de çok kızıyordum. İçimden "duygusuz çocuk" derdim.

 

2

 

Bn. Semih bizim için çok güzel bir oda hazırlamıştı. İki çalış­ma masası ve sandalyeleri, her birimize ayrı bir gardırop ve ayrı bir kitaplık, iki yatak ve başucunda küçük bir masanın üstünde gece lambaları, gardıroplarda yalnız birer havlu ve bornoz vardı. Birkaç çocuk dergisi ve bilgi ansiklopedisi d^ kitaplıklarda vardı. Bir saat de duvarda asılı idi. Odaya girdiğimizde ağabeyim hemen kitaplara bakmaya ve araştırmaya başladı.

Ben yatağın köşesine oturup, ablamı düşünüyordum. Bu ak­şam onsuz nasıl yatabilirim? Her akşam yatakta bana ne güzel masallar anlatıyordu. Bu arada kapıya tık tık diye vuruldu. Ağabe­yim "buyurun" dedi.

Bn. Semih içeriye girdi. "Nasılsınız çocuklar, başka bir ihtiya­cınız var mı?" diye sordu.

Bn. Semih benim yanımda oturup, bir elini benim omzuma doladı."Benim sevgili kızım, herhalde yorgunluktan böyle durgun­sun" dedi ve ilave ederek "Çocuklar, her evin kendine göre kural­ları vardır. O evde oturanların, evin kurallarına uyması gerekir. Şim­di bazı kuralları anlatırım, diğerlerini de yavaş yavaş öğrenirsiniz.

 

Biz her sabah saat 8'de salonda otururuz. Her birimiz birer dua veya münacat okuyoruz. Sonra kahvaltı masasına oturup, sof­ra duasını okuduktan sonra hep beraber kahvaltı ediyoruz. Bu sof­ra duası, Tanrı'ya şükürlerimizi sunmaktır. Bunun için her yemek­ten evvel okunur. Her sabah uyandıktan sonra duş alınır, temiz gi­yinilir, böylece aşağıya inilir. Bunun için saat 7.30'da kalkmamız gerekecek. Gece misafir olmazsa saat 10.30'da ışıklar söndürülür. Şimdi ben yatma duasını okuyorum. Yarın kitaptan size de gösteririm, her akşam yatmadan evvel okursanız yavaş yavaş ezberler­siniz" dedi ve ezberinden bir dua okudu.

Sonra bizi öptü ve iyi geceler deyip, gitti.

Ben ağabeyime "Bunlardan bir şey anlamadım. Kendileri gibi acayip kuralları var" dedim.

Ağabeyim kızdı ve "Sen hiçbir şey anlamadığın gibi, hiç de mantıklı düşünüp konuşmuyorsun. Burada anlamayacak ne var ki! Zaten Tanrı'ya şükretmekten, sabah akşam duasını okumaktan ne anlarsın sen. Farkında olmadığımız ve kimsenin bize öğretmediği şeyleri öğreniyoruz" dedi.

"Acaba biz Tanrı'yı anmadık, şükürlerini yerine getirmediği­miz için mi bu duruma düştük" dedim.

Ağabeyim iyice kızdı ve "Durumumuzda ne var ki! Tanrı bizi çok sevdiği için bu güzel hayatı bize verdi. Sen her gece babamın eve sarhoş gelmesini, korkusundan yataklar içine saklandığımızı unuttun mu? Ben artık bu mantık dışı duygusal konuşmalarını duymak istemiyorum" dedi ve yattı.

Ben, çok yorgun olduğum halde, ablamı düşünmekten uyu­yamıyordum. Acaba ablamı ne zaman göreceğim? 0 benim hem ablam, hem arkadaşımdı, diye düşünüyordum. Sabah saat 7.30'da ağabeyim duşunu almıştı. Ben de duş aldıktan sonra aşağıya indik. By. Semih salonda oturuyordu. Biz girerken selam verdi fakat bi­zim anlamadığımızı anladı. Kendisi şöyle açıkladı. "Çocuklar, bizim selamımız Allah'u'Ebha'dır. Yani birbirimizi gördüğümüz zaman Allah'u'Ebha deriz. Bunun manası "Tanrı her şeyden daha aydındır" "Söyleyin bakalım öğrendiniz mi?" dedi.

Ağabeyim sanki daha önceden ezberlemişti. Hemen söyledi. Ben çabuk öğrenemedim. Sonra Bn. Semih de gelip, oturdu. Her­kes birer dua okudu.    By. Semih ağabeyime bir dua göstererek, "Bu, sabah duasıdır, her sabah okunur" dedi ve ağabeyime okuttu.

Kahvaltı masasına geçtik. Bn. Semih ezberinden bir sofra du­ası okudu. Sofrada benim en sevdiğim vişne ve çilek reçeli vardı.

Kahvaltı masasını topladıktan sonra Bn. Semih her şeyin ye­rini bize gösterdi ve "siz artık bu evin çocuklarısınız, ne istiyorsanız kendiniz gidip alırsınız" dedi.

Sonra bizi çarşıya götürdü. Her birimize birkaç elbise, ayak­kabı, iç çamaşırı ve çorap gibi gerekli olan şeyleri aldı.

O güne kadar bana yeni bir elbise alınmamıştı. Ablama çok küçük gelen elbiseleri ben giyerdim. Annem, kendi eskilerini abla­ma, babamın eskilerini de ağabeyime yapardı. Annem çok idareci idi.

Çarşıdan eve gelince, sevincimden bir an için ablamı unut­tum. Odamıza çıktım, yeni elbiselerimi tekrar giydim. Hepsi çok güzeldi, ilkönce hangisini giyeceğimi şaşırdım. Ağabeyim de geldi. 0 da yeni elbiselerini tekrar giydi ve "ikimizinki de çok güzel, artık geçmişi unutup, Bn. Semih'e anne diyeceksin" dedi. Ben istemeye­rek "olur" dedim.

Biz, evin kurallarını ve bunların adetlerini birkaç günde öğ­rendik.

Dört-beş gün sonra, babam telefon açarak vedalaştı ve "sizi Tanrı'ya emanet ediyorum" dedi.

Bize konuşma fırsatı vermeden, telefonu kapattı.

Ben o gece çok üzüntülüydüm. Bn. Semih benim mahzunlu­ğumu anladı "çocuklar, yaz için çok güzel bir planım var, dinlemek istiyor musunuz?" dedi

Ağabeyim merakla "evet, evet" dedi.Bn. Semih buzdolabından iki tabak pasta getirdi, bizim önü­müze koydu ve planını şöyle anlattı: "Çocuklar, deniz kıyısında bir yazlık evimiz var. Her sene yalnız hafta sonları oraya giderdik. Bu sene hep beraber bütün yaz tatilimizi orada geçireceğiz" dedi. Ağabeyim "Anne orada bizim kadar çocuklar var mı?" diye sordu. Bn.'Semih "evet" dedi ve ağabeyimin kendisine (anne) demesi ho­şuna gittiği için memnun görünüyordu.

3

 

Yaz tatili başlamıştı. Bn. Semih, yani annem, yazlığa gitmek için hazırlıkları tamamlıyordu. Bana ve ağabeyime ikişer mayo alındı. Yazlığa geçtik. "By. ve Bn. Semih bir anne - babanın vazifele­rinden daha fazlasını yapıyorlardı. Fakat ben bir türlü ablamı unutamıyordum. O benim içimde, gizli arkadaşımdı. Yalnız başıma ka­lınca onunla konuşurdum. Bir gün odada yalnızken ablamla konu­şuyordum. Ağabeyim gelmiş ve beni dinlemiş. Birdenbire, "Sen ki­minle konuşuyorsun?" dedi. Ben yerimden fırladım. "Sen burada mıydın ağabey" dedim.

"Evet" dedi ve tekrar,

"Kiminle konuşuyordun?"

"Hiç, kendi kendime" dedim.

Ağabeyim "deliler kendi kendilerine konuşurlar" dedi.

Bir hafta sonra yazlığa geçtik. Yazlıkta, koşu, yüzme yarışları gibi birçok eğlenceler vardı. Herkes eğlenebilirdi.

Bir pazar günü denizden çıktıktan sonra yemek yerken, Bn. Semih "çocuklar, biz baba, anne ve evlattan ziyade arkadaş olma­lıyız ve problemlerimizi beraber çözmeliyiz" dedi. By. Semih "Bu iş için bir önerim var. şöyle ki, haftada bir sefer aile toplantısı yapa­lım. Problemlerimizi açıklayalım, etrafında konuşup, çözüm yolu bulalım" dedi.Ağabeyim "hemen bu akşamdan başlayalım baba" dedi. Babam " Ferit, senin bir problemin mi var?" dedi.

Ağabeyim "hayır, nasıl bir toplantı olacağını merak ediyo­rum" dedi.

0 akşam aile toplantısını babam idare ediyordu. Her birimiz birer münacat okuduk. Sonra babam, "Her toplantıyı birimiz idare edeceğiz. Eğer kimsenin problemi olmazsa, idareci, bir konu hak­kında konuşacak. Böylece, bilgilerimiz ve konuşma kabiliyetimiz artacak ve toplumda rahatça konuşabileceğiz. Ben bu akşam, in­san sevgisinden bahsedeceğim" dedi.

Konuşmasının özeti şöyle idi: "İnsanların ırk, milliyet, din, zenginlik, fakirlik, bilgi ve bilgisizlik gibi özelliklerine bakmayarak, hepsini Tanrı yarattı, hepsi Tanrı'nın çocuklarıdır diye görmeli ve sevmeliyiz. Eğer Tanrı'ya sevgimizi göstermek ve O'na hizmet yap­mak istiyorsak, insanlara bu sevgi ve hizmeti yapmalıyız. İnsanla­rın kusurlarına bakmayarak, iyi meziyetlerini bulmalı ve görmeli­yiz. Hz. Abdülbaha'nın şu sözünü her zaman göz önünde bulundur­malıyız: İnsanların gözü hem kördür, hem de büyüteçtir. Yani ken­di kusurlarını görmekten kördür. Başkalarının kusurlarına bakmak için büyüteçtir. Halbuki bu büyüteci kendine çevirip, kendi kusur­larını bulmalı ve düzeltmelidir' diye buyuruyorlar" dedi. Ben, bu toplantıda kendi problemim olan "ablam ile olmak istediğimi" söyleyecektim, sonra vazgeçtim ve bu konu hakkında kimseye, hatta ağabeyime bile söz etmemeye karar verdim.

Bir gün annem babama "Yarın akşam Münevver Hanımlarda ziyafet var. Erken gel de vaktinde gidelim" dedi.

Ben, Münevver Hanım Teyze'ye yemeğe davetliyiz zannet­tim. Ertesi gün baktım annem yemek yaptı. Akşam da her zaman­ki gibi masayı hazırladı.

Anneme "Neden yemek yaptınız ve masayı hazırladınız?

 

Bu akşam ziyafete davetliyiz demediniz mi” diye sordum.

 

          Annem “Evet yavrum, yemekten sonra ziyafet var. Bu ziyafet, senin düşündüğün gibi değil. Biz her 19 günde bir, bulunduğumuz muhitin ahbapları ile bir araya gelip, dua okuruz, değişik konular hakkında tartışırız, karar alırız ve toplumun haberlerini okuruz. İşte ziyafet dediğimiz budur” dedi.                       

İçimde “neden 19 günde bir?” sorusu vardı, fakat sormaya çekindim.

 

O akşam yemekten sonra ziyafete gittik. Fazla kalabalık değildi. Yazlıkta olan üç Bahai aile vardı. Çocuklarla beraber 11 kişi oluyorduk. Ağabeyimle her konuyu çok dikkatli izliyorduk. İkimizde ilk gördüğümüz şeyleri çok merak ediyorduk. Dualar ve toplumun haberleri okunduktan sonra danışma veya meşveret saati başladı. İki konu hakkında tartışıldı. Birincisi, yazlıkta ahlak dersi olsun mu ,  olmasın mı? Nihayet 5 çocuk var olmasına karar verdi.

 

İkincisi ise, yazlıkta ocakbaşı toplantısı yapalım mı? Onu da kabul ettiler.

 

Teneffüs saatinde biz çocukların odasına geçtik. Hayal bile edemediğimiz oyuncaklar, robot, ağlayan, konuşan bebekler ve bir çok oyuncaklarla oynadık.

 

Ertesi gün babam bize iki defter aldı. “Çocuklar, ahlak dersinde öğreneceğiniz konuları bu deftere not alınız. Not alma adeti çok önemlidir, hem not almaya alışır, hem de konuyu unutmazsınız “ dedi.

 

Çarşamba sabahı annem babama “ Ben dün sahilde bir aile ile tanıştım. Biraz da emri konuşmalar oldu. Bu akşam onları oçakbaşı toplantısına davet ettim, haberin olsun” dedi.

 

Babam da “olur erken gelirim” dedi.

 

Ben içimden “ odun toplayıp, bir ocak yakacağız” diye sevindim. Kendi kendime “eğlenceli bir toplantı olacak” diye düşündüm.

 

          Kahvaltı masasını topladıktan sonra anneme “anne, odun toplayalım mı?” diye sordum.

 

          Annem” ne için kızım?” dedi.

 

          “Akşam ocakbaşında oturmayacak mıyız, odun yakmayacak mıyız? “ dedim.

 

          Annem” Hayır evladım. Ocakbaşı toplantısı demek, birkaç kişinin beraber oturup, bir konu hakkında tartışmaları, konuşmaları demektir” dedi.

 

          Akşam ne konuşacaklarını çok merak ettiğim için oturup dinledim. Tartışma konusu, aklımda kaldığı kadar, “İslam dini, son din değil mi? “ diye konuşuyorlardı. Babam “ bütün eski dinlerin inanları için bu (son peygamber) sözcüğü Tanrı ‘nın Emirlerine karşı bir sınav nedeni olmuştur. Yahudi ve Hıristiyanlar da aynı inancı taşıdıkları için bu ilahi sınavda geçememişlerdir.

 

          Son peygamber sözcüğünün birçok açıklaması vardır. Burada akıl ve mantığa uyacak bir-iki misal arz edeceğim.

 

          Her gelen peygambere, diğer elçilerden sonra geldiği için son denmiştir. Mesela son sınıftadır, diyoruz. Bu demek değildir ki, artık başka sınıf ve öğrenecek başka bilgi yoktur. Veya diyoruz ki, son Çarşamba günü, bu demek değildir ki, başka çarşamba gelmeyecektir.

 

          Memleket kanunları 20-30 senede bir, insanların ve zamanın ilerleyişlerine göre değişiyor. Çünkü eski kanunlar, eski insanların kapasitelerine göre konulmuştur. Aynı şekilde ilahi kanunlar da insanların anlayış ve zamanın ilerlemesine göre Tanrı tarafından gönderilmiş olan elçiler vasıtasıyla değişir. Tanrı ‘nın adaleti ve bilgi hazinesi sonsuzdur. Nasıl olur da, insanları mahkum bırakır? “ dedi.

 

Sonra babam, gelecek peygamber hakkında, Kur'an ayetle­rinden okudu ve açıkladı. Babamın Kur'an ayetlerini ezbere oku­ması, misafirleri hayretler içinde bıraktı. "Siz bizden daha Müslümansınız. Çünkü biz ne Kur'an 'ı okuyoruz, ne de okuduğumuzdan bir şey anlıyoruz" dediler.

Her pazar günü saat 9'dan 11'e kadar ahlâk dersimiz vardı. Öğretmenimiz Bn. Enver'in evinde oluyordu. Her seferinde, bir ko­nu hakkında bize ders verirdi. İlk dersimizde münacat okunduktan sonra, Tanrı’nın birliği, Peygamberlerin birliği ve insanların birliğinin ne demek olduğunu bize öğretti. Dersten sonra bize pasta veya kurabiye ikram ederdi. Her dersin bitiminde bir oyun oynardık. Bn. Enver de bizim oyunumuza iştirak ederdi. Zaten oyunları da o ter­tiplerdi. Ben bu ahlâk derslerini çok seviyordum.

Tatil sonunda şehre indik. Annem ve babam, hangi okul iyi­dir, çocukları oraya kaydettirelim diye konuşup arıyorlardı. Niha­yet özel bir okula kaydettiler bizi. Her sabah okulun arabası bizi okula götürür, akşam geri getirirdi. Her şey çok güzeldi. Annem ve babam bizi çok severdi. Bir dediğimizi iki etmezlerdi. Fakat benim içimde ablama olan özlemimi, hasretimi kimse bilmiyordu. Herkes beni çok mutlu zannediyordu.

 

Bir akşam ablamı rüyamda gördüm. Şöyle ki; "Ablam uzak bir yerde duruyor. Ben her ne kadar hızlı koşuyorsam da ona yeti­şemiyorum. Çok koştuktan sonra nihayet ona yetiştim. Beni ku­cakladı, öptü". Bu arada heyecandan uyandım. Yatakta oturup, ağlamaya başladım. Ağabeyim ağlama sesime uyandı.

"Ne var, hastamısın, bir yerin mi ağrıyor?" diye sordu. Ağlayarak "hayır" dedim."Öyleyse neden uyumuyorsun?"

"Ablamı rüyamda gördüm. Daha konuşacaktık ki, uyandım. Keşke uyanmasaydım" dedim.

Ağabeyim "haydi, deli olma uyu" dedi. "Uyuyamam, onu unutamam."

Ağabeyim "bu senin duygularından bıktım artık, haydi uyu, belki tekrar onu görürsün rüyanda" dedi.

Ablamı tekrar göreceğim diye uyudum. Bu rüya duygularımı tekrar körükledi. Ablamla beraber olduğumuz günleri, her gece uzun uzun düşünüyordum.

Bir gün annem babama "pazar günü, Ferit'in yaş günü" dedi.

Ağabeyime çok güzel bir yaş günü töreni yapıldı. Kendisine değişik hediyeler geldi. Annem ve babam da, ona güzel bir kol sa­ati hediye ettiler.

Bizim hayatımız çok disiplinli idi. Okuldan eve gelince yarım saat kahvaltı gibi bir şeyler yerdik. Bir saat bahçede veya evin için­de oynardık. Sonra iki saat okul ödevlerimizi yapardık. Bu arada babam gelirdi, yemekte, bugünü nasıl geçirdiğimizi, neler öğrendi­ğimizi sorardı. Biz de derslerimiz hakkında veya yeni bir olay ol­muşsa anlatırdık. Saat 10'a kadar televizyon seyrederdik.

Saat 10'da herkes odasına gider, 10.30'da da ışıklar sönerdi.

Hafta sonu, cumartesi ödevlerimizi yaptıktan sonra oynar­dık. Pazar günü sabah ahlâk dersine giderdik. Öğleden sonra da, ya gezmeye veya bir toplantıya giderdik.

 

6

 

Ağabeyim idare edip, konuşacağı bir aile toplantısında, ahlâk dersinde öğretmenin bize yazdırdığı Bahai prensiplerini, ko­nuşmasında şöyle anlattı: "Hz. Bahaullah'ın önemli emirlerinden birisi Dünya Barışıdır. Bu barışın gerçekleşmesi Hz. Bahaullah'ın ev­rensel prensiplerine dayanır. Bu prensiplerin bazılarını anlatmaya çalışacağım. Başta gelen prensiplerden birisi, taklidi bırakıp, gerçe­ği serbestçe araştırmaktır. İrk, din, milliyet gibi taassupları terk edip, bütün insanları sevmektir. Bütün dünyada mecburi ve adaletli eği­tim ve öğretimdir. İlim ve dinin beraber ilerlemesi ve uyumudur. Kadın-erkek eşitliğidir.

Bir evrensel dil ve yazıdır. Bir evrensel mahkemenin kurul­masıdır.

Dünyada, aşırı fakirliğin ve zenginliğin orta hale gelmesi ve Hz. Bahaullah'ın direktifleri ile dünyada ekonomik problemin çö­zülmesidir.

Dinin amacı sevgi ve birliktir..."

Ağabeyim bu prensipleri, her birinin dünyadaki etkisi ve fay­dalarını özet olarak anlattı. Yarım saat kadar konuştu. Annem ve babam çok sevindiler. Babam " Çok kabiliyetli bir delikanlısın oğ­lum. Sen büyük bir adam olacaksın" dedi.

Ağabeyim teşekkür etti.

Ben içimden biraz kıskandım. Odamıza gidince ağabeyime "niye bunları anlattın, ben anlatacaktım" dedim.

Ağabeyim "gelecek hafta sen başka bir şey anlatırsın" dedi. "Mesela neyi anlatayım, bir şey kalmadı ki" dedim. Ağabeyim "sen tarih hakkında konuşabilirsin" dedi. "Ben Osmanlı Tarihi'ni biraz anlatabilirim" dedim."Hayır, benim demek istediğim Bahai Tarihi'dir" dedi. "Bana yardım edecek misin?" "Ederim" dedi.

 

Sonra ağabeyim "Bak Leyla. Konuşacağın konuyu ve süresi­ni belli edeceksin. Konuşmanı ona göre ayarlarsın. Mesela Bahai Dini tarihi'ni 20 dakikada anlatmak istersen, 5 dakika Hz. Bab'ın devresi, 5 dakika Hz. Bahaullah'ın devresi, 5 dakika Hz. Abdülbaha ve 5 dakika Emrin Velisi olan Şevki Rabbani ve Yüce Adalet Evi'ni anlatırsın. Fakat bunları çok özet olarak anlatman gerekiyor. Yoksa çok uzun sürer" dedi. "Ağabey bir şey soracağım. Neden ben her şeyi senin gibi çabuk anlayamıyorum ve öğrenemiyorum. Mesela bu Bahai prensiplerini, her birinin faydasını ne güzel anlattın. Ben bile ne kadar faydalı ve güzel olduğunu senin konuşmandan öğ­rendim" dedim. Ağabeyim bana bakarak "Biliyor musun neden? Çünkü kendimi, fikrimi, yersiz isteklere ve duygulara kaptırmam. Böyle güzel bir ortam bize nasip oldu, bunu değerlendirmek, öğ­renmek için her dakikasından faydalanmak istiyorum. Tanrı bize akıl vermiş. Gördüğümüz ve öğrendiğimiz şeyleri düşünmeli, man­tık terazisinde tartmalı sonra bize fayda veren, ağır olan tarafı ka­bul etmeli ve ona göre davranmalıyız. Bunun için Hz. Bahaullah buyuruyor: "Din, akıl, mantık ve ilim ile elele olmalıdır." Öğrenece­ğin şeyleri aşk ve istekle okursan çabuk öğrenirsin. Yani öğren­mek için çaba gösterirsen, elbette sen de çabuk öğrenirsin. Sende bir parça akıl varsa, kendini dersine, ahlâk dersine ve öğreneceğin diğer konulara verirsin. Mesela ahlâk dersi ne kadar faydalı bir konuymuş, benim okul derslerimi bile etkiledi. Daha iyi anlıyorum, fikrim açıldı, Tanrı'yı, Peygamberleri tanıdım, insanları sevmesini öğrendim. Toplumda ve diğer yerlerde nasıl davranacağımı ve ko­nuşacağımı öğrendim" dedi.

Gerçekten ağabeyim çok zekî ve öğrenmeye istekli idi. Za­manının çoğunu kitap okumakla geçiriyordu. Not defterleri vardı, okuduğu şeyleri not alırdı. Bazen gazetelerde bile iyi, manalı bir cümle görse not alırdı. Okulda hep pekiyi ile geçerdi. Ben üçüncü sınıfta, ağabeyim beşinci sınıfta idi.

Ertesi hafta ben aile toplantısını idare edip, tarih hakkında konuşacaktım. Ağabeyim ile her akşam bir saat tarih okuyarak not aldık. Çok güzel bir özet oldu.

Annem her toplantı için kek yapardı. O gün babam anneme "Kek yapma, bugün benim kızım toplantıyı idare edecek. Onun için yaş pasta alacağım" dedi.

Gerçekten, öz anne ve babadan daha fazla ilgi ve sevgi gös­teriyorlardı. Yalnız ben, içimden bunları anne ve baba olarak kabul etmek istemiyordum. Galiba onlar da işin içyüzünü fark etmişlerdi. Çünkü ağabeyim daha çalışkan, itaatkâr, her bakımdan benden üstün olduğu halde, ikisi de bana daha yakınlık gösterip, sevgileri­ni tezahür ediyorlardı.

Nihayet toplantı akşamı oldu, münacatlar okundu. "Tartışıla­cak ve konuşulacak bir konu yoksa, tarihi anlatmaya çalışacağım" dedim.

Sonra ağabeyimle birlikte aldığım notları okumaya başla­dım. Annem ve babam sanki bunları hiç duymamışlar ve bilmiyor­larmış gibi, beni dikkatle dinliyorlardı. Bittikten sonra beni kucak­layıp, öptüler ve çok güzel konuştuğumu söylediler.

Babam "haydi çocuklar, bu pazar bir sinemayı hak ettiniz" dedi.

Pazar günü hep beraber (Polyanna) isimli bir filme gittik. Film çok güzeldi. Beni çok etkiledi. Birkaç akşamdır hep onu düşünü­yordum. Kendimi onunla mukayese ediyordum. Onun, annesi ve babası yerine olan teyzesi bencil, sevgisini göstermeyen, huysuz, Polyanna' nın her işine karışan, arkadaş edinmesine engel olan tey­zeyi, annem ve babamın davranış ve ilgileri ile karşılaştırıyordum. Aynı zamanda Polyanna' nın iyi niyetli oluşu, kötülükleri gör­meyip, iyi tarafını görmesi, insan sevgisi ve teyzesine olan saygı ve sevgisini kendi düşüncelerim ve hareketlerimle mukayese edip, kendimden utanıyor, iğreniyordum. Artık öz anne ve baba gibi se­veceğim ve davranacağım dedim.

7

 

Bir gün annem babama "İki gün sonra 'Ha' günleri başlıyor ve ikinci akşam toplantı bizde olacak. Çarşıya gidip, alışveriş yapa­cağım" dedi.

Ağabeyim yukarıda kitap okuyordu, yanına gittim "Ağabey, iki gün sonra 'Ha' günleri başlayacakmış, misafirler gelecekmiş. Ha 'nın ne demek olduğunu biliyor musun ?" diye sordum. Ağabe­yim "Okuduğum kitapta şöyle yazıyor: Her sene 19 ay ve her ay 19 gündür. Bir senenin 19 aydan fazla olan günleri bazı sene 5 gün bazı sene 4 gün artıyor. İşte bu günlere 'Ha' veya Bağış Günleri de­nir. (Ha, Abced hesabıyla 5 demektir). Bu günlerde Bahailer fakirle­re yardım ederler, akraba ve ahbaplarına yemek ziyafeti verirler" dedi.

Annem 'Ha' günlerinde birkaç paket yapıp, bazı kimselere götürdü. Bir gün de bizim eski okulumuza gittik. Annem okul mü­düründen "durumu iyi olmayan kaç çocuk var?" diye sordu.

Müdür "15 fakir çocuğumuz var. Bunların 6'sı kız, 9'u erkek­tir" dedi.

Annem "acaba yarın bunların ayakkabı ve beden ölçülerini bana verebilir misiniz" dedi.

 

Müdür "olur efendim" dedi.

 

Ertesi gün annem aldığı ölçülere uygun ayakkabı ve elbise­ler aldı. Okul müdürüne verirken "müdür bey bunları okul namına çocuklara hediye edersiniz" dedi.

 

Müdür "siz üstlerinde görmek istemiyor musunuz" dedi.

 

Annem "istiyorum, fakat çocukların utanmalarına gönlüm razı olmaz" dedi.

 

Ben hep düşünüyordum, keşke annem bunları şimdiki gitti­ğimiz okula hediye etseydi. Öğretmenler, müdür ve çocuklara kar­şı bizim için iyi olurdu.

 

Eve giderken yolda "anne, bunları bizim şimdiki okulumuza hediye etseydiniz daha iyi olmaz mıydı?" dedim.

 

Annem "Kızım, sizin okul özel bir okuldur. Paralı okulda fakir çocuk yoktur" dedi. Sonra ilave ederek "yapılan hayır işleri, yerini bulmalı ve kimseye de söylenmemelidir" dedi.

 

Ben akşam ağabeyime söylediğim zaman ağabeyim "ben, annem ve babamın yaptıkları hayır işlerinin daha büyüklerini bili­yorum" dedi.

 

"Neden, ben anlamadım?" dediğimde, ağabeyim alay ede­rek "senden izin mi alacaklar yani?" dedi.

 

"Hayır bunu demek istemedim" dedim.

 

Ağabeyim "hafta sonları niçin köylere gidiyoruz?" dedi.

 

"Gezmeye gidiyoruz" dedim.

 

Ağabeyim "Hayır gezmeye değil, teşvik ve duyuru yapmaya gidiyoruz. Gittiğimiz yerlerde ahbapların bilgilerini derinleştirip, ha­kikat arayıcı olsa duyuru yapıyorlar. Köyde bulunan hastaları ziya­ret edip, ihtiyacı olanlara yardım ederler. Gittiğimiz yerlerde, sen o kadar oyuna dalıyorsun ki, ne-yapılan konuşmalardan bir şey öğre­niyorsun, ne de yapılan yardımları fark ediyorsun" dedi.

8

 

2 Martta, annem ve babam oruçlarına başladılar. Bir gün an­neme "ben de oruç tutmak istiyorum" dedim. Annem "hayır yav­rum, çocuklar 15 yaşına kadar oruç tutmaktan ve namaz kılmak­tan muaftırlar" dedi.

 

Sonra ağabeyime "ben de oruç tutmak istedim, annem ha­yır olmaz dedi" dedim. Ağabeyim "Annem haklı. Bahai Dini Kitabı'ndan okuduğuma göre, çocuklar 15 yaşına gelinceye kadar, has­ta olanlar, hamile kadınlar, çocuk emziren anneler, 70 yaşında olanlar, ağır iş yapanlar ve uzun yolculuklara çıkanları Hz. Bahaullah oruç tutmaktan muaf tutmuştur. Bunun için biz 15 yaşına ge­lince oruç tutmalı ve namaz kılmalıyız" dedi.

9

 

Bizim ev iki katlı ve bahçeli idi. Alt katta salon, yemek odası, kütüphane ve televizyon aynı odada, mutfak ve tuvalet vardı.

Üst katta ise dört oda vardı. Annem ve babamın yatak oda­ları, bizim yatak odamız, bir de annemin koyduğu dikiş makinesi, ütü masası ve fazla olan eşyalar odası, bir odada devamlı kapalı duruyordu. Bazen ağabeyime "bu sır odasıdır" diyordum. Biz, hiç o odanın içini görmüyorduk. Yukarıda bir de tuvalet ve banyo vardı.

Bizim yatak odamızın penceresinden, karşı evin penceresi görünüyordu. 0 pencere komşuların çocukları olan Melike ve Metin'in odalarına açılıyordu. Çoğu zaman pencerelerde durup, Melike ve Metin'le konuşurduk. Onlarla çok iyi arkadaştık. Bir gün pence­rede konuşurken, rüzgârdan birbirimizi duyamaz olmuştuk. Ağa­beyim "pencereden mektuplaşma yolu yapayım mı size?" diye sordu.

"Yap ağabey, ne olur" dedim.

Bizim pencere ile Melike'nin penceresindeki ara 20 metre kadar vardı. İki bahçe birleşmişti. Ağabeyim bir çivi bizim pencerenin dış tarafına çaktı. Bir de Melike'nin penceresinin dış tarafındaki tahtaya çıktı. Pencerelerin arasındaki uzaklığa göre çivilerin etra­fından ip dolandırdı. İpin bir tarafını çekerken, öbür taraf çivinin et­rafından dolanır, karşı taraf giderdi. İpe ufak bir tahta parçasını bağladı ve "şimdi mektuplaşma yolu hazır" dedi.

Ben hemen bir parça kağıda "Sevgili Melike, nasılsın, dersle­rin nasıl? Ben ev ödevlerimi bitirdim. Mektubunu bekliyorum Ley­la" diye yazdım.

Ağabeyim mektubu tahtanın arkasına bağladı. İpi çevirerek, önce tahta parçası pencereye ulaştı. İpi sallandırarak tahta parçası­nı pencereye tık tık diye vurdurdu. Melike kafasını pencereden çı­kardığında mektubu gördü ve aldı. Birkaç dakika sonra o bana mektup yolladı. Artık Melike ile her gün mektuplaşırdık. Bazen ev ödevlerimizde olan soruları birbirimizden mektupla sorardık. 0 se­ne, bu mektup işi bizi çok eğlendirdi.

Ağabeyimin zekâsına ve buluşlarına gerçekten hayrandım.

 

10

 

Nevruz Bayramı yaklaşıyordu. Annem bize elbise aldı, bahar temizliği yapıldı. 20 Mart1!, 21 Mart'a bağlayan gece, bayram top­lantısı bizde oldu. 21 Mart Bahai yılının birinci günü ve oruç bayra­mı olduğu için ahbapların ziyaretlerine gittik.

 

11

 

Bir gün okulda, merdivenlerden aşağıya inerken düştüm. Gözümün kenarı morardı ve şişti. Eve gelince annem çok merak­landı. Her ne kadar bir şeyim yok dediysem de beni hastaneye gö­türdü, röntgenler alındı. Ertesi gün okula göndermedi. Böylesine aşırı ilgi ve bağlılığının sebebini anlayamıyordum.

12

 

Bir akşam hep beraber otururken annem "Önümüzde 21 Ni­san, 29 Nisan ve 2 Mayıs günleri Rızvan Bayramıdır. Bu arada 26 Nisan Leyla'nın yaş günüdür. O'nun yaş gününü bu üç bayram gün­lerinden birinde kutlamak istiyorum, ne dersiniz?" dedi. Babam "bence 29 Nisan iyidir" dedi.

Sonra ağabeyimden sordum "bu ne bayramıdır?"

Ağabeyim " Sen ne ahlâk dersinde doğru dürüst dinliyorsun, ne de bir kitap alıp okuyorsun. Hz. Bahaullah 21 Nisan 1863'de Bağdat şehrinin dışında, Necip Paşa Bahçesi'nde (sonra Rızvan Bah­çesi adı verilmiştir) büyük bir topluluk içerisinde, 'Hz. Bab'ın müj­delediği zuhur benim' diye emrini açıkladığı gün birinci Rızvan Bayramı'dır. 29 Nisan günü Hz. Bahaullah'ın ailesi Rızvan Bahçesi'ne gelmişlerdir. 2 Mayıs, Rızvan Bayramı'nın son günüdür. Hz. Ba­haullah 3 Mayıs 1863'de Bağdat'tan ayrılarak İstanbul'a hareket et­mişlerdir" dedi.

"Ağabey, sen benim yaş günümde ne alırsın?" "Sana bir emzik alırım" "Şaka etme ağabey" dedim.

"Şaka değil, sana en çok yakışan şey emziktir. Çünkü senin aklın, yeni dünyaya gelen bebeklerden daha kısadır" dedi.

"Ama ağabey, ne yaptım ki böyle söylüyorsun? İstersen hiçbir şey alma" dedim.

"Hayır almamak için değil. Sen mutfakta annemle konuşur­ken, ben duyuyordum. Neden böyle aptalca konuşuyorsun? Onla­rın çocukları olacak olsaydı, senin gibi akılsız birini evlat olarak ka­bul etmezlerdi" dedi.

"Ağabey, ben anneme kötü bir şey söylemedim ki. Bir be­bek yaparsanız onu seveceğim ve bakacağım" dedim. Ağabeyim "şimdiden sonra söyleyeceğin sözü evvelâ düşün, yerinde ise söyle" dedi.

Ben artık 29 Nisan Bayramını sabırsızlıkla bekliyordum. İçim­den, keşke ablam da o gün burada olsaydı diye düşünüyordum.

21 Nisan Rızvan Bayramı'nın birinci günü toplantı bizde oldu. Toplantılarda genel olarak çocuklar program bitinceye kadar otu­rur, ondan sonra öbür odada oynarlardı. 0 gün de program bitince ben kalkacaktım.

Ağabeyim "daha seçim var, otur" dedi.   

Ben, belediye seçimi veya muhtar seçimi gibi bir şey zannet­tim.

Ağabeyime "bu ne seçimidir?" diye sordum.

Ağabeyim "Mahallî Ruhani Mahfilin seçimidir. Otur, iyi dinle ve dikkat et, öğrenirsin. Sonra tekrar benden sormazsın" dedi.

Gerçekten o gün, 21 yaşını bitirmiş, tescilli olan her Bahai'nin seçme ve seçilme hakkı vardır ve Mahfil üyeleri 9 kişiden oluyor diye öğrendim.

Bayram günleri biz okula gitmezdik. Daha önce babam oku­la telefon ile veya mektupla, bayramımız olduğunu bildirir ve izin alırdı.

Benim yaş günüm için annem çok çeşitli kurabiyeler yaptı. Babam da çok büyük bir pasta aldı. Arkadaşlarımın hepsi geldiler. Bana çeşitli hediyeler getirmişlerdi. Annem ve babam da bir kol saati almışlardı. Bu güzel günde yalnız bir kişi eksikti; o da ablamdı.

Ben üçüncü sınıfı, ağabeyim beşinci sınıfı bitirdik. Ağabeyim birkaç kolej imtihanına girdi ve en iyi koleji kazandı.

Yazlığa gittik. Yazlıktaki arkadaşlar da büyümüşlerdi. Tekrar ahlâk dersimiz başladı orada.

Öğretmenimiz birinci günde "Bir Bahai olarak Tanrı'yı ve gönderdiği bütün elçilerini kabul etmemiz şarttır. Bu sene dersten başka, her seferinde bir peygamberin tarihini kısa olarak anlataca­ğım" dedi.

Hz. Musa'dan başladı. Sonra Hz. İsa, Hz. Muhammed, Hz. Bab ve Hz. Bahaullah’ın o yaz bize anlattı. Bn. Enver çok özet anlattığı halde her birinin tarihi enteresan bir hikaye olmuştur.

 

13

 

Bir gün ağabeyime "biz artık Bahai mi olduk?" diye sordum.

Ağabeyim "ben Bahaiyim, seni bilmem" dedi.

"Nasıl beni bilmezsin, senin kardeşin değil miyim?" dedim.

Ağabeyim "Bak Leyla. Aile toplantısında anlattığım gibi her­kes gerçeği başkalarının etkisi olmadan, serbestçe ve etraflıca araştırır ve karar verir. Ben kitapları okudum, araştırdım. Bütün dinler hak olup, Tanrı tarafından zahir olduklarına kanaat getirdim. Her gelen peygamber, zamanın ihtiyaçlarına ve insanların kapasi­telerine, anlayışlarına göre prensipler ve hükümler getirmişlerdir.

Hz. Bahaullah'ın getirdiği hüküm ve prensipler, şimdiki in­sanların ihtiyaçlarına cevap verecek ve dünyayı düzene ve barışa götürecek, akıl ve mantığa uygun olan dindir. Bunun için 15 yaşı­ma gelince tescil olacağım. Şimdiden bu ilâhi dinin gelişmesi için bir fırsat elime geçse hizmet ederim. Sen de günde bir saat emri kitapları okusan, sene sonunda bilgilerinin ne kadar artmış olduğu­nu görürsün. Günde bir saat emri kitapları okumak, insana iki şey kazandırır. Birincisi, gerçeği öğrenirsin. İkincisi, okul derslerinde et­kili olur. Derslerini daha kolay anlayıp, öğrenirsin" dedi.

Kendi kendime günde bir saat kitap okuyarak, bilgilerimi ar­tırmaya karar verdim.

 

 

14

 

Annemler genel olarak hafta sonlan köylere giderlerdi. Ba­zen bizi de götürürlerdi. Bir seferinde Zerrin Teyze ve kızı Türkan ile beraber gidiyorduk. Ben annem ve babamla arabanın ön tara­fında, Zerrin Teyze, Türkan ve Ferid arkada oturuyorlardı. Yolun iki kenarında bütün tarlalar ay çiçekleri ile örtülüydü. Sanki her tarafa ipekli, sarı halılar yaymışlardı. Görünüşü çok güzeldi. Türkan, baba­ma "Ümit bey amca kenarda biraz durursanız, birkaç ay çiçeği ko­paralım. Tazesi çok güzeldir" dedi.

Babam "Kızım bunlar bizim malımız değil ki. Hz. Bahaullah buyuruyorlar: 'Tanrı melekutüne iman eden, bütün her yer altın ve gümüş olsa bakmaz bile ...' Şimdi Hz. Bahaullah ile beraber olsay­dık, sen bunu yapmak istermiydin? Tanrı kullarının bütün davra­nışlarını, konuşmalarını ve düşüncelerini biliyor ve görüyor. Bahai Dini'nde emanet ve dürüstlük her Bahai'nin başta gelen özelliklerindendir. Biz Bahaiyiz. Bahai olmak demek, bütün iyilikleri ve me­ziyetleri kendinde toplayan kişi demektir.

Bir Bahai tescil olduğu zaman, Hz. Bahaullah'ın emirlerini ve prensiplerini her zaman yerine getirmeye, Tanrı'ya, Hz. Bahaullah'a ve kendi vicdanına söz veriyor. Şerefli insan her zaman sözünde durur.

Hz. Bahaullah birçok levihlerde emanet ve dürüstlük hakkın­da bize çeşitli öğütler vermişlerdir ve faydalarını açıklamışlardır.

Mesela: İnsanların hakkı nasıl ödenir?' diye bir ahbabın soru­suna, Hz. Bahaullah tarafından uzun bir levih nazil oluyor. Şimdi yalnız iki paragrafını sana özetleyeceğim: 'Her kim başkalarının malını ister kandırarak, çalarak veya herhangi bir şekilde gasp ederse, Tanrı katında sorumluluğundan başka, malın sahibine ge­len belayı kendine almış oluyor. Bu bela bazen malına, bazen ken­di canına veya sevdiklerine gelmiş oluyor.'

Bu levih çok uzundur ve Hz. Bahaullah bu levihte çeşitli benzetmeler ile konuyu açıklamıştır.

Bir Bahai olarak anne, baba ve kardeşinden bile izinsiz bir-şey almamalı" dedi.

O gün gittiğimiz köyde iyi bir toplantı oldu. Annem ve ba­bam çok güzel konuşmalar yaptılar. Toplantıdan sonra da, köydeki birkaç hastayı ziyaret ettiler.

15

0 sene ben çok çalışıyordum. Ağabeyim gibi kolej kazan­mak istiyordum. Ağabeyim ve annem de bana yardım ediyorlardı.

Okullar daha yeni başlamıştı. Bir gün, din dersinde öğretmen "kim bir dua okuyabilir" diye sordu. Bütün çocuklardan üç kişi kı­sa bir dua okudular.

Öğretmen "başka bilen yok mu?" dedi.

Ben parmak kaldırdım. Öğretmen "oku" dedi.

Şu duayı okumaya başladım:

"Sabah Duası: 0 işiticidir, çağıranlara cevap vericidir. Ey Tan­rım! Sabah olunca kendimi yakınında buldum .." Bu duayı bitir­dikten sonra öğretmen "Bu sabah duası idi. Herhalde akşam dua­sını da biliyorsun" dedi.

"Evet biliyorum öğretmenim" dedim.

Sonra yatma duasını da okudum.

Öğretmen "kaç tane dua biliyorsun?" diye sordu.

"6-7 dua ezberledim. Fakat dua kitabımızda çok çeşitli dua­lar var" dedim.

Teneffüste öğretmen beni müdürün odasına götürdü. Müdür ve diğer öğretmenlerin karşısında, ezberimde olan bütün duaları okuttu bana.  

Eve giderken öğretmen "yarın o dua kitabını bana getirir misin ?" dedi.

"Getiririm efendim" diye cevap verdim.Eve gelince anneme söyledim. Annem "Bahai olduğunu söyledin mi ?" dedi. "Sormadı" dedim.

Annem "Sorarlarsa doğrusunu söyleyeceksin. Çünkü kendi­ne ve şahsiyetine güvenen kişiler, her zaman doğruyu söylerler" dedi.

Ertesi gün annemin münacat kitabını öğretmene götürdüm. Kitabın üzerindeki (Bahai Duaları) diye yazıları görünce "Bahai ne­dir ?" deyi sordu.

" Bahai, yeni bağımsız bir dindir" dedim.

"Sen Bahai misin ?"

"Evet, Bahaiyim"

"Sonra Bahailik hakkında seninle konuşuruz" dedi.

İki gün sonra öğretmen beni çağırdı. "Bu dua kitabınız çok güzel. Beni çok etkiledi. İçinde, şifa duası, evden çıkma duası, şe­hirden çıkma duası, yatma, sabah, yemek ve şükran gibi birçok duaları var. Aslında bu dualar insanın Tanrı'ya nasıl yöneleceğini, konuşacağını ve isteklerini dile getireceğini öğretiyor. Acaba bu ki­taptan bir tane de bana getirebilir misin ?" dedi.

"Getiririm" dedim.

Sonra, öğretmenin benden münacat kitabını istediğini anne­me söyledim.

Annem "Kendisine verdiğin kitabı geri alma. Bahailik hak­kında da bilgi edinmek isterse, bir gün eve çağır konuşuruz. Arzu ederse sonra başka bir kitap da veririz." dedi.

Bir müddet sonra annem ile iyi arkadaş oldular.

 

16

 

Anneler günü yaklaşıyordu. Bir gün annem babama " Bu sene anneler gününde, ben de senin gibi annemin namına mahfile para vereceğim. Makbuzunu da bir çiçek ile anneme vereceğim. Eminim ki, annem daha mutlu olacaktır" dedi.

Ben çok şaşırdım. Babaanne vefat etmiş, babam anneler gününde, nasıl onun namına mahfile para verir ve sonra makbuzunu çiçekle ona verir.

Anneme sordum.

Annem "her sene baban, anneler gününde babaanneyi anmak için mahfile para takdim eder. Mezarına gidince de bir çiçek götürür". Sonra ilave ederek; "Hz. Abdülbaha bir levihte buyuruyor: Ölülere yapılan hayır işleri ve anma toplantıları onların ruhlarını sevindirir. O ruh hayır yapan kişi hakkında dua eder. Tanrı katında onun duası kabul olunur. Bunun için her zaman, ölülerimizi anma amacıyla toplantılar ve hayır işleri yapmalıyız" dedi.

"Babalar gününde dedem için yapıyor musunuz" diye sordum.

"Yapıyoruz kızım" dedi.

Sonra ağabeyimin yanına gittim. Kendisine "anneler gününde harçlığımızdan, ölen annemizin namına mahfile para verelim" dedim.

Ağabeyim şakayla karışık "Ben senin kafanın bomboş olduğunu zannediyordum. Halbuki bazen bir şeyler esiyormuş. Çok iyi bir fikir, nereden aklına geldi. Ben zaten gelecek ayki harçlığımın üçte birini mahfile verecektim. O zaman bu ay annemiz için verelim" dedi.

 

17

 

Ağabeyimin teşviki ile bende bir okuma zevki başlamıştı. Boş vakitlerimi okuyarak geçirdiğimden beri, derslerimi, toplantılarda okunan ve konuşulan konuları daha iyi ve çabuk öğreniyor ve anlıyordum. Böylece bende okuma aşkı gün geçtikçe arttı. 0 sene ilk olarak beşinci sınıfı pekiyi ile bitirdim. Çok sevinçli idim.

 

18

 

Bir gün ağabeyimle ahlâk dersine giderken, ileride ablama benzeyen birini gördüm; kestane rengi örülmüş saçları arkasında sallanıyordu. Hatta elbisesi bile tıpkı ablamın elbisesi gibiydi. Herhalde ablam gelmiştir diye düşünerek "abla abla" diye arka­sından koşmaya başladım. Ona yaklaşınca yüzünü çevirdi. Ablam olmadığı için çok üzüldüm ve utancımdan da olduğum yerde kalakalmıştım.

Ağabeyim yetişti ve "ne oluyor sana" dedi.                              ;

"Hiçbir şey olmadı" dedim, fakat içimden bağırmak istiyor­dum. İlk sene olduğu gibi, yine bir müddet ablamı düşünmekten kendimi alamadım.

 

19

 

Annem ve babamın işleri dolayısıyla yazlığa Temmuz'un 15'inden sonra gidecektik. 9 Temmuz Hz. Bab'ın şahadet toplantısı sabah saat 11'de bizde oldu. Hz. Bab'ın şehadet olayları bana çok ilginç geldi. O akşam ağabeyim ile Nebil tarihinden detaylarını tekrar okuduk.

Annem toplantıda "yarın mahkememiz var, kazanmamız için bir Ahmed Levhi okuyalım" dedi.

Ben çok merak ettim, acaba annem ve babamı hapse mi atacaklardı? diye düşünmeye başladım. Sonra ağabeyimden "annem ve babam ne yapmışlar ki, mahkemelik olmuşlar ?" diye sordum.

Ağabeyim "Bir şey yapmamışlar. Nüfus cüzdanlarındaki din hanesinde İslâm yazılmış. Onu mahkeme yoluyla değiştirip, Bahai yazdıracaklar" dedi.

"Biz İslâm'ı kabul etmiyor muyuz ?" diye sorduğumda,

"Bütün eski dinleri kabul ediyoruz, fakat bu demek değildir ki, onların isimlerini taşıyalım veya oruçlarını tutalım. Her zaman Tanrı'nın en son gönderdiği dinin ismini taşımak ve gönderdiği elçisi vasıtasıyla hükümlerini yerine getirmek kullara farzdır. Yeni dini duyan ve kabul etmeyen ve hükümlerini yerine getirmeyen­ler Tanrı'ya karşı gelmiş olurlar. Tıpkı hükümetin kanunları gibi; yeni hükümet ne kanun koyarsa, ulus onu yerine getirmelidir, yoksa cezalandırılır.

Başka bir örnek vereyim sana: Sen ilkokulu bitirdin, ortaoku­la geçtin. Sana halâ ilkokul öğrencisi denir mi? Veya ilkokul ödevlerini yapmak zorunda mısın? Bundan başka, bütün dinlerin esas temeli birdir. Yani hepsi Tanrı'yı ve geçmiş peygamberleri kabul ediyor. Bütün dinler insanları doğruya, dürüstlüğe, yardımlaşmaya, sevgi ve temizliğe, iyi özelliklere kılavuzluyorlar. Değişen, bazı teferruat, sosyal ve bazı serî hükümler; namaz, oruç gibi hükümlerdir. Bu da Tanrı'nın adaletindendir. Çünkü Tanrı insanların kapasiteleri ve ihtiyaçları olan kanunları gönderirse, ilâhi adaletini göstermiş olur" dedi.

Ağabeyimin izahatlarını çok iyi anlıyordum.

 

20

 

Annem ve ağabeyimin yardımlarıyla beşinci sınıfı pekiyi ile geçtim ve koleji kazandım. Bana yardımcı oldukları için nasıl te­şekkür edeceğimi düşünüyordum. Nihayet anneme ev işlerinde daha fazla yardımcı olmaya karar verdim.

 

21

 

Bir sabah erken uyandığımda, ağabeyimin elinde dua kitabı namaz kıldığını gördüm. Namazı bittikten sonra "ağabey, sen daha 15 yaşına girmedin ki, neden namaz kılıyorsun ?" diye sordum.

"Gelecek sene 15 yaşımda olacağım, bunun için şimdiden ezberlemem gerekiyor" diye cevap verdi. "Hangi namazı ezberli­yorsun ?"

"Büyük namazı. Çünkü 24 saatte ne zaman vaktin ve halin müsait ise o zaman kılabiliyorsun. Orta namaz ve küçük namaz zamanları sınırlıdır ve kılma zamanlan biz okulda oluyoruz" dedi.

Ben, yatma, sofra, sabah dualarını, ağabeyimin yüksek sesle okumasından ezberlemiştim. Bunun için kendisinden, namazı da yüksek sesle okumasını istedim. Böylece ikimiz de, iki ay sonra ezberlemiştik.

22

 

Ağabeyim ile derslerimizi hiç ihmal etmiyorduk. Ağabeyim ortaokulu birincilikle bitirip aynı okulun lise kısmına geçti.

Ben ortaokul ikinci sınıfı bitirmek üzereydim. 13 yaşında ola­caktım. Acaba bu yaş günüm nasıl olacak diye düşünüyordum. Her sene Rızvan Bayramı'nın ikinci günü yani 29 Nisan'da benim yaş günümü kutlardık. Her sene 5-10 gün önceden, kimleri çağıracağız, neler yapacağız diye konuşulurdu. Fakat, bu sene yaş günüme iki gün kalmasına rağmen hiçbir konuşma, ses-seda yoktu. 28 Nisan akşamı ağabeyime "galiba yarın benim yaş günümü kutlamayacaklar, evde hiçbir belirti yok !" dedim.

Ağabeyim "her zaman senin için yaş günü kutlamaya mec­bur değiller" dedi.

29 Nisan, bu sene pazar gününe rastlıyordu. 0 gün öğleden sonra babam bir ahbaba giderken ikimizi de götürdü. Öğleden sonra saat 4'de eve geldik. Evde hiçbir ses seda yoktu. Ağabeyim ile yukarıya çıktık. Annem ve babam da biraz sonra yukarıya gel­diler.

Annem "Leyla, gözlerini bağlayıp seni bir yere götüreceğim" dedi.

Ben, ilkönce korktum. "Ağabeyim de gelecek mi ?" diye sor­dum.