MAKALATEVHAM
Evham,“vehim” kelimesinin çoğuludur (vehimler). Kelime anlamıyla kuruntu veya gerçekte olmayıp var sanılan şey demektir. Başka bir ifade ile evham; gerçeğin karşıtıdır. Gerçek var olmaktır, evham ise yokluktur. Işık ve karanlık örneği konumuza uymaktadır, ışık gerçek; evham ise karanlık; yani karanlık, ışığın olmayışıdır.
Evham insanların zihnine çok zayıf ve sinsice girer. Zamanla zihinde kendisine yer bulur ve hatta yerleştiği zihinde ev sahibi pozisyonuna geçer. İnsanlar zamanla vehimlerine alışırlar ve onları gerçek sanırlar. İşte evhamın iki olumsuz faktörü; birincisi vehimlerin gerçek olarak sayılması ve ikincisi ise insanın evhama alışmasıdır.
Evhamdan doğan iki çocuk taklit ve taassup, insanlık aleminin temellerinin yıkılmasının, ayrılıkların ve savaşların meydana gelmesinin baş nedenidir. Düşüncelerin gerçek veya evham olup olmadığını nasıl fark ederiz !
Birinci şart: Zihnimizdeki var olan şeyin mahiyetini ve şeklini tespit etmek gerekir. Örneğin düşüncemizde bir (¡) yuvarlak olsun. Doğal olarak bu yuvarlak zihin dışındaki bir gerçek veya objenin bir yansımasıdır.
İkinci şart: Dış ortamdaki obje ve zihnimizdeki düşünce birbirlerine uyumlu veya başka bir deyimle gerçek model veya objenin zihnimizdeki bir yansımadan doğan ile aynı olmalı ve birbirlerinden farklı olmamalı. Bu farkın olup olmadığını anlamak için araştırmak lazım. Şöyle ki, zihnimizde yuvarlak, zihnimizin dışında dörtgen ise bu gerçek dışıdır. Eğer gerçek dörtgen ise zihnimizde de dörtgen olarak yansıması gerekmektedir. Bu araştırmanın amacı, düşünce ve inancımızın gerçek obje ile uygunluk gösterip göstermediğini sağlamaktır
İkinci şart yani gerçeğin serbestçe araştırılması, Bahai dininin önemli prensiplerinden bir tanesini teşkil etmektedir. Eğer tüm insanlar zihindeki düşüncelerini zihin dışındaki gerçek obje ile karşılaştırmak için çaba sarf etmeye razı olsalar kuşkusuz gerçeği bulacaklardır. Araştırıp gerçeği bulmak, insanlara güven veya itminan (YAKİN) meydana getirir. Yakin ikan anlamındadır. İnanmak (İman etmek) ve yakin etmek ayrı ayrı şeylerdir. İman etmek ve inanmak kolaydır, Yakin etmek ise çok zordur.
İman yolcusunun tam ikana ulaşabilmesi için üç aşamadan geçmesi gerekir:
1- İlme’l- yakin. Bu merhalede; insan “yakin”i algılar Düşünce ve zihin aleminde gerçeği idrak eder. Örneğin; ateşin varlığını, özelliğini öğrenir ve kanaat getirir. 2- Ayne’l- yakin. Bu merhale; bilgi ve algılamadan ötede bir aşamadır. Gerçeğe daha yakın, artık ateşi gözle görebilme olanağı vardır. 3- Hakke’l- yakin.
Bu, yakinin son aşaması ve nihai amaçtır. Hakke’l- yakin, sadece bilgi ve görmekten ibaret olmayıp ateşin kendisini hissetmektir. dokunulduğu zaman yanmaktır. Bu aşamada, evham perdeleri ve sobehat-i celal gerçeklik ateşiyle yakılmakta; gönül ve can yakin nuruyla aydınlanmaktadır. Hz.Baha’ullah’ın bazı buyruklarını birlikte inceleyelim:
“Ey isimlerin ilahı ve göğün yaratıcısı! Namazımı Senin güzelliğini görmekten beni alıkoyan perdeleri yakacak bir ateş ve vuslatın denizine iletecek bir ışık yapmanı Senin yüceler yücesi ve nurlular nurlusu gayp matla’larının yüzü hürmetine dilerim.”
“İnsanların çoğu evham ile hemdem(birlikte) , kuruntu denizinin tek damlasını yakin okyanusunun bütününe tercih ederler; anlamı bir yana atarak lafza yapışırlar;Tanrı ayetlerinin maşrıkını bırakarak boş şeyler ile oyalanırlar. İnşallah, siz her bir halde kuruntu putlarını kırar, halkı Hak’tan ayıran perdeleri yırtmaya muvaffak olursunuz. “İnsanların bir çoğu, önceki vehimler ve evvelki hikayeler yüzünden alemin Maksudundan mahrum kalmışlardır. İnsanla birlikte olan bir sürü hikaye, laf ve işaretten tam soyutlanarak gönül ve canla Rahmanın yönüne yönelmek gerekir. Birisi eğer, önceki vehimlere yönelmişse, eşsiz saf olan kevserden asla içemez. Söyle ey dostlar ! Hakkı O’nun gözüyle görünüz çünkü onun olmadan O’nun görülmesi olanaksızdır !”
YAVUZ
Erzurum’un Horasan kasabasında askerlik çağındaki bir grup genç memleketlerinden ayrılarak seyahat planları yapmışlar. Bir grup Bodrum’a, bir grup Side’ye ve üçüncü grup ise Kıbrıs’a yolculuk yapmaya hazırlanmışlar. Üçüncü grupta üç Horasanlı gencin içinde bizim Yavuz da varmış. Sebebini bilmediği bir çekiş ve meyil Yavuz’u Kıbrıs’a çekmiş. Böylece Kıbrıs’a gitmişler. Girne sahilinde gezerken, Kıbrıs Bahai yaz okuluna iştirak eden bir grup Bahai gencin müzikle tebliğ ettiklerine şahit olmuşlar. Bu şekilde bu üç Horasanlı gence tebliğde bulunmuşlar. Yavuz, bu yeni dinin adını duyunca çok etkilenmiş, ancak diğer iki arkadaş karşı çıkarak her hangi bir araştırmaya gerek duymamışlar.
Bahai dini hakkında Yavuz’un merakı daha da artmış, aldığı adrese yani Lefkoşa’daki Bahai merkezine gitmeye niyetlenmiş. Yavuz yalnız olarak Lefkoşa Bahai merkezine uğramış. Orada kendisine Bahailikle ilgili daha fazla bilgi ve keza bazı kitaplar verilmiş. Ayrıca memleketi olan Erzurum’daki Bahailerin adresi verilmiş. Artık Yavuz merakından bir an evvel Erzurum’a gitmek istiyormuş. Bu İlahi mesajı aldıktan sonra Kıbrıs’ta artık kalmak istemiyormuş. Böylece Erzurum’a gitmiş ve ahbapları bulup tatminkar bilgiler almış, ayrıca bazı kitaplar da okumuş. Artık Yavuz kalben ve ruhen Hz.Baha’ullah’a iman etmiş ve tescil olmakla birlikte Horasan’da bir nokta kurmuş. Erzurum’daki ziyafetlere ve toplantılara 100 kilometre mesafeden devamlı olarak katılıyormuş.
Erzurum’daki bir Bahai toplantısının saatinde bir değişiklik olduğundan Erzurum ahbapları Yavuz’un evine telefon etmişler; fakat Yavuz evde olmadığından toplantının yeri ve saatini ailesine not ettirmişler. Yavuz geldiğinde ailesi bu toplantının ne toplantısı olduğunu ve telefon edenin kim olduğunu merakla sormuş. Şunu da belirtelim ki Yavuz’un ailesi ehl-i tarikat, yakınları sakallı, siyah çarşaflı ve dinlerine aşırı bağlıdır. Evet, Yavuz Bahai olduğunu ve Bahailiğin yeni bir din olduğunu söyleyince evlerinde kıyametler kopmuş. Nasıl olur da, din değiştirirsin, sen dinden çıkmışsın ve kafir olmuşun diye şiddetli itirazlarda bulunmuşlar. Kasabada çevreye tebliğde bulunduğundan, önceleri sevilen ve sayılan bir kişi olan Yavuz artık çevresindekiler tarafından dışlanmış, kahvelere gittiğinde birçoğu ondan sırt çeviriyormuş. Bunlara rağmen Yavuz’un Hz.Baha’ullah’a olan iman ve sevgisinin azalması şöyle dursun Tanrı Emrine olan bağlılığı daha artmış ve kendisini daha da güçlü hissediyormuş. Mevcut durumun sakinleşmesi için 3 ay İstanbul’a gitmiş, bu arada ahbaplarla tanışmış ve daha çok derinleşmiş. Memleketine döndüğünde tepkilerin azaldığına ve hatta bir kardeşi ve bir amcasının Emre yakınlığına şahit olmuş. Şu anda Yavuz askerlik görevini yapmaktadır.
Sevgili Yavuz’a Hz.Baha’ullah’tan teyit ve başarılar dileriz. Tüm dostlardan da bu ruhani kardeşimizin Tanrı Emrindeki başarısı için dua rica ederiz.
TARİHİ BİR SENET
Bu tarihi senet, Behcetu’l-sudur kitabından bir alıntıdır. Yazarı büyük mübelliğ, olayın şahidi, Hacı Mirza Haydar Ali İsfihani’dir. (Sayfa 76) Ezel tüm iblisi gücüyle, Cemal-i Maksud’a (Hz. Baha’ullah) iftira, töhmet ve inatla karşı gelmesine devam etmekte idi. Ezel Edirne Valisine “Ruhum ve cismim sana feda”başlıklı yazısında, Cemal-i Kıdem’den, kendilerinden her hangi bir maaş alamıyoruz diye şikayet etmiş. Böylece, bu yalanlarla Hz.Baha’ullah’ın itibarını zedelemek niyetinde idi.
Hz.Baha’ullah Valiye haber yolladı ve “Söylediklerini doğrulamak için bir oturum tertiplesin ve onunla (Ezel’le) karşı karşıya gelelim. Eğer gelmezse, maksadı çirkindir ve dostlarımızın kalbine şüphe yaratmak için yaptıkları ortaya çıkacaktır” dediler. Böylece Valinin bulunduğu bir yerde görüşme istediler. Ezel kaçış yolunu seçti, “Ben onların evine gitmem, kendileri de benim evime gelmez (Halbuki Ezelcin oturduğu evi Hz.Baha’ullah bizzat kiralamış ve kendine vermişti) ve hükümet konağını da Baha’ullah Şii mezhebine göre gasp edilmiş yöre olarak kabul ediyor ve kesinlikle gelmezler” diye hileli bahaneler uydurarak mülakattan kaçmıştı.
Hz.Baha’ullah, “Kalplerde iğrenme meydana gelsin diye uyduruk sözler sarf etmesine rağmen, biz onları tekzip etmeyerek cuma günü Sultan Selim camiinde öğle namaz vaktinde mülakat zamanı olsun” diye buyurdular. Vali de bu mülakatı onayladı. Böylece Ezel’e itaat ve kabulden başka bir kaçış yolu kalmadı. Cuma günü Hz.Bab’a imanı olan ve Ezel’i hüccetsiz ve delilsiz Hz.Ala’nın vasisi bilen Mir Muhammed Mekari de bulunuyordu ve Ezel’in sözünde durarak bu mülakata geldiği takdirde onun hakkaniyetinin bir kanıtı olacağını inanarak söylerdi. Bu karşılaşmayı herkes duymuştu. Halk Hz.Baha’ullah’a, Şeyh Hazretleri ve Ezel’e de korkusundan ismini değiştirdiği için Mirza Ali olarak hitap ederlerdi. O gün cuma sabahı öğleye kadar Hz.Baha’ullah’ın evinden (Emrullah’ın evi) Sultan Selim Camii’ne kadar olan yollarda kalabalık halk kitlesi toplanmıştı. Öyle ki; Hz.Baha’ullah cemaat arasından güçlükle geçebiliyordu. Halk kendiliğinden, ellerinde olmadan selam ve salavat getiriyordu. Bazıları eğiliyor bazıları da Hz.Baha’ullah’ın ayaklarına kapanıyordu. Bu arada hatip, hutbe okumakla meşgulken Hz.Baha’ullah’ın girişinde birden hutbesini kesti ve unuttu Cemal-i Mübarek, Osmanlı adetlerine uygun, ellerini sallayarak “merhaba sizlere barekellah” buyurarak camiye girdiler. Hz.Baha’ullah ve beraberindekiler yere oturduktan sonra hutbenin devam etmesine izin verdiler. Hutbe ve namaz bitti. Ezel gelmedi.
Osmanlı beldelerinde, Mesnevi-i Mevlevi’ye intisap eden Mevlevi dervişlerin tekkeleri vardır. Her cuma bir araya gelerek zikir ederler, “ya Allah” , “ya Hu” derler; dönerler (Semah) ve Mevlevi şeyhi, halka şeklinde gelen dervişlerin ortasında durur ve bu arada sazendeler hoş nağmeler ve ilahiler çalarlar.
Camiden çıktıktan sonra, Hz.Baha’ullah “Mevlevilere bir ziyaret borcumuz var. Mevlevi tekkesine bir gidelim.” diye buyurdular. Yola çıkınca bu büyük şehrin (Edirne) Valisi, Şeyhu’l- İslamı, İleri gelenleri, amirleri ve alimleri de saygı içinde kendilerinden 4-5 adım geride yürüyerek eşlik ediyorlardı. Bazen Hz.Baha’ullah, lütuf ve merhametini göstererek duruyorlar ve beraberindekileri öne buyur ediyorlardı. Onlar da huşu ve huzur içinde durarak ileriye gitmiyorlardı. İşte bu celal ve azametle Mevlevi tekkesine girdiler. Şeyh ortada ve çevresindeki dervişler Hu çekerek ibadet ediyorlardı. Hz.Baha’ullah’ın girişinde birden her hangi bir neden olmadan hep birlikte durdular. Sükun ve sukut içinde beklediler. Cemal-i Mübarek ve beraberindekiler yerleştiler ve devam etmeleri için izin ve emir buyurdular.
Bir gece sonra ben ve bazı dostlar huzura müşerref iken şöyle buyurdular: “O toplulukla camiye girdiğimizde hatip hutbesini unuttu, tekkeye girdiğimizde birden şaşkınlık ve hayret herkese hakim oldu, zikri durdurdular. Halk da vehimlere alışık oldukları için bu olayları olağanüstü sandılar.”
Hacı Mirza Haydar Ali şöyle yazıyor; O zeval bulmayan yüzün mahbubiyetine yemin olsun ki; bu olaya en büyük keramet ve mucize olarak nazarımda şahit oldum ve son derece sevindim ve şükür ettim... Cemal-i Mübarek Osmanlı adetlerine uygun ellerini sallayarak “merhaba sizlere barekellah” buyurarak camiye girdiler. Bu arada hatip hutbe okumakla meşgulken Hz.Baha’ullah’ın girişinde birden hutbesini kesti ve unuttu. Hz.Baha’ullah ve beraberindekiler yere oturduktan sonra hutbenin devam etmesine izin verdiler. Hutbe ve namaz bitti. Ezel gelmedi.
Osmanlı beldelerinde, Mesnevi-i Mevlevi’ye intisap eden Mevlevi dervişlerin tekkeleri vardır. Her cuma bir araya gelerek zikirler ederler, “ya Allah” , “ya Hu” derler ve dönerler (Semah) ve Mevlevi şeyhi halka şeklinde gelen dervişlerin ortasında durur ve bu arada sazendeler hoş nağmeler ve ilahiler çalarlar. Bir gece sonra ben ve bazı dostlar huzura müşerref iken şöyle buyurdular:
“O toplulukla camiye girdiğimizde hatip hutbesini unuttu, tekkeye girdiğimizde birden şaşkınlık ve hayret herkese hakim oldu, zikri durdurdular. Halk da vehimlere alışık oldukları için bu olayları olağanüstü sandılar.”
Hacı Mirza Haydar Ali yazıyor ki; O zeval bulmayan yüzün mahbubiyetine yemin olsun ki; bu olay en büyük keramet ve mucize olarak gözünde şahit oldum ve son derece sevinçli ve şükür edici oldum...
MUCİZE
(Bu araştırma yazımızın hazırlanışında Bahai filozofu Abu’l- Fezail Golpayegani’nin eserlerinden faydalanılmıştır.) Biz Bahailer, Tanrı’nın iradesinin, gücünün ve kudretinin Tanrı mazharları olan peygamberlerinde mevcut olduğuna içtenlikle inanmaktayız. Onların her çeşit olağan üstü davranışlara ve mucizelere muktedir olduklarını biliyoruz. Ancak mucizelerini onların haklılıklarına bir delil veya kanıt olarak dile getirmeyiz. Çünkü biliyoruz ki ilim ve irfan erbabının kabul ettikleri bir kural vardır, şöyle ki; “Delil (kanıt) ve iddia birbirleriyle ilişkili ve uygun olmalıdır.” Bu kuralı açıklamak için bir iki örnek sunalım:
Birisi doktor olduğunu iddia eder, bu iddiayı ispat etmek için 10. kattaki bir pencereden havaya uçabileceğini söyler. Burada iddia doktorluk ve onun kanıtı havaya uçmaktır. Görüldüğü gibi iddia ve delil arasında uygunsuzluk vardır. Doktorluk iddiasında olan bir kimse gerçekten uçabiliyorsa onun doktorluğunun ispatı olmadığı herkesçe bellidir. Tabii ki; uçabiliyorsa, olağanüstü bir davranışta bulunmuştur. Fakat bunlara rağmen doktorluğu kanıtlanamaz ! Ne zaman ki bir hastayı iyileştirip şifa verirse, iddiası ispatlanmış olacaktır. Yani iddia ile yaptığı iş uygun ve ilişkili olmalıdır.
Bir marangoz, dülgerliğini kanıtlamak için, örneğin; Çince konuşsun! Hayretler içinde kalabiliriz, ancak marangozluğuna kanaat getirmemiz mümkün olamaz. Ne zaman ki bir sandalye veya bir masa yaparsa o zaman marangozluğunu ispatlamış olur.
Birisi 2 x 2, beş eder diye iddiada bulunursa ve bunun ispatı için elindeki bastonu yılana çevirebiliyorsa, tabiidir ki şaşkına döneriz. Fakat 2x2’nin 5 olamayacağı kanaatimizden kesinlikle vazgeçmeyiz. Pilotluk iddiasında bulunan birisi, iddiasının doğruluğunu ancak bir uçağı havaya uçurarak ve selametle piste indirerek ispatlayabilir. Yani iddia ile yapılan iş birbirine uygun olmalıdır.
Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Fakat bu basit örneklerin konuya açıklık getirdiği kanısındayız. Şimdi esas konuya dönebiliriz. Bir peygamberin iddiası; insanları uyarmak, eğitmek, yetiştirmek ve geliştirmektir. Eğer bu iddiasıyla ilişkili ve uyumlu, bir insan topluluğunun ahlak ve karakterlerinin eğitiminde başarılı olabiliyorsa iddiasında sadıktır ve iddiasının gerçeğini ispatlanmış olur. Her harikulade işi yapabilecek güçte olan peygamberlerin iddialarıyla yaptıkları iş arasında uygunluk olması gerekmektedir. Evet, peygamberlerin haklılıklarının kanıtı, birey ve toplumun eğitimi ve canlandırılmasıdır.
En’am 48 ‘de buyruluyor: “(48) Peygamberi ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur... (50) De ki; “Size Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum; gaybı da biliyorum ve size ben meleğim de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyuyorum” Deki; “Görenle görmeyen bir midir? Düşünmüyorsunuz?”.
Yukarıdaki ayetlere dikkat ettiğimiz zaman, birçok gerçeği görebilme şansımız olur. Bir çok ayet ve hadiste Hz.Resulullah’ın makam ve mertebesinin yüceliğini görüyoruz Tanrı Resulu Hz.Muhammed Tanrı’dan ve gayptan insan alemine hem rahmettir hem de haberci ve müjdecidir. Yukarıdaki ayette açık bir şekilde halkın arzuladığı ve istedikleri mucizeyi reddediyorlar.
Hz.Muhammed, bu ayetlerde; peygamberlik görevi ve iddiasının mucize ve olağanüstü hareketler ile bir ilişkisi olmadığını inananlara öğretiyorlar. Kur’an’ı Kerim’i araştırdığımızda mucize talep edenlere kesinlikle olumlu yanıt olmadığı gibi hatta; mucize isteyenlerin isteklerinin kabul edildiğine dair bir tek ayet bile yoktur. Tabii geçmiş peygamberlerin yorum ve manevi anlamları ihtiva eden mucizelerinden nakiller vardır, ilerde bu konuya da değineceğiz.
Hz.Muhammed’in zuhurunda Tanrı Emrinin ispatı için ayetler ve Tanrı kelamı itibarlı olduğunu ve mucizelerin gerekmediğini aşağıdaki kutsal ayet bize gösteriyor. Anlaşılıyor ki, mucizenin vukuunu görenler de mucizeden ikna olmayıp iman etmemişler. İsra suresi, ayet 59’da buyuruyorlar:
“Bizi mucize göndermekten alıkoyan, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır.” Mucizelerin iman nedeni olamayacağını Kur’an bize öğretiyor. En’am 109, “Kendilerine bir mucize gösterilirse mutlaka ona inanacaklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin ederler. De ki; “Mucizeler, ancak Allah katındadır”. Onlar, mucize geldiği zaman da anlamayacaklarını anlamıyor musunuz!”
Gene En’am suresi ayet 33’te İnsanların Allah’ın mucizelerini (ayetlerini) bile bile inkardan bahsediliyor. Aşağıdaki Kur’an’ı Kerimin bazı ayetlerini düşünüp mucize ile ilgili Tanrı’nın öğretilerini aktaracağız. Kasas, 48’de “Ama onlara katımızdan gerçek gelince:”Musa’ya verildiği gibi buna da mucize verilmesi gerekmez mi !” derler. Daha önce Musa’ya verileni de inkar etmemişler miydi ! “Yardımlaşan iki sihirbaz” demişlerdi; “Hepsini inkar edenleriz” demişlerdi. De ki, “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de ona uyayım.” Son derece öğretici ve düşündürücü olan İsra suresinin 90.ayetinde bakınız mucize talebi Allah tarafından nasıl da reddedilmiştir:
“Şöyle söylediler: “Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız” veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın.” “Yahut da iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.” “Veya altın bir evin olmalı, veyahut göğe yükselmelisin, ama oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız.” De ki; “Fesübhanallah ! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim!”
Yukarıdaki İlahi ayetlerden anlaşıldığı gibi her ümmetin peygamberine atfedilen mucizeler ancak inananlar için inandırıcıdır. İman etmeyenler için mucizeler hiç bir zaman tatminkar ve inandırıcı olmamıştır ve tarih boyunca mucizelerle inanmayan halkın iman ettikleri asla vaki değildir. Kur’an’da mucize olarak dayanılan tek konu “Kitap”tır. Tanrı kitabı ve ayetler (Kelamı)her şeyden üstün tutulmuştur, üstünlüğü, İnsan eğitiminde Tanrı kelamının mucize ve olağanüstü bir özellik taşımasıdır. Bunun kanıtı İsra suresi ayet 88’dir: “De ki, “İnsanlar ve cinler, birbirlerine yardımcı olarak bu Kur’an’nın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki; yene de benzerini ortaya koyamazlar.” Abu’l- Fezail, İlahi kitapların meziyeti ve mucizelere göre üstünlüğünü dört başlıkta söylüyor:
Daimi ve Baki Etkinlik: Mucizelerin etkisi zamanla kaybolur, yani itikadından dolayı mucizeyi kabullenen kimseler dışında sonraki çağlarda mucizeyi görmeyenlere bir kanıt olamaz. Fakat kitap her zaman ve herkese bir delildir.
Kitap ve ilmin Üstünlüğü: Mucize her asırda, şahit olanların bile imanlarına neden olamamıştır. Anlatılan geçmiş dinlerdeki mucizelerin bir kısmının efsane ve söylenti, bir kısmının da zahiri anlamda olmayıp altında ince benzetmeler ve anlamların gizli olduğu biliniyor. Mucizeye nazaran kitap her şeyden daha mümtaz ve en şereflidir.
Kitapta Şeriat ve Öğüt Var: Her İlahi kitap bir yüce medeniyetin mucidi ve her dinin bekasına bir faktördür. Kitabın Ayetleri Hidayettir, Hayattır ve Rahmettir: Kitap hidayet ve hayata neden olabilir, Fakat anlatılan mucizeler için insanlarda şüphe inançsızlık yaratma ihtimali vardır.
KİTAB-I AKDES
Hz.Baha’ullah’ın yüz ciltten fazla ilahi eseri mevcuttur. Bu eserlerin hepsi “nass” olarak kabul ediliyor. Bahai dininde hadis yoktur. Ancak bu ilahi eserlerden birisi kitapların anasıdır. Yani “Kitab-ı Akdes” Ümmü’l kitab’dır.
Kitab-ı Akdes’i sadece bir şer’i hükümler kitabı olarak kabul etmek doğru olmaz. Bir felsefe kitabıdır, Bahai dininin felsefesini açıklayan bir kitaptır. İrfan, varlık, insan ve yaşam felsefesini anlatır, bunun yanında şer’i hükümleri de içerir. Kitab-ı Akdes, Hz.Baha’ullah’ın buyurduğu gibi, insanların ölçüt ve düzenine göre yazılmamıştır. Şöyle ki Cemal-i Ebha; beşeri noksan ölçütlere uymak istememiştir, ilahi istek ve iradeye uygun hareket etmiştir. Kitab-ı Akdes baştan sona incelendiğinde Tanrı ayetlerinin monoton ve aynı çizgide olmadığı fark edilir. Kitab-ı Akdes’in vahiy şekli dalgalıdır. Gah insanı yükselterek irfan semasında dolaştırır ve melekut sırlarını gösterir, gah günlük cismani hayatımızdaki örneğin, bedensel temizlik ve letafet, konuları öğretir.
Kitab-ı Akdes’in en önemli konusu insandır. Özellikle toplumdaki insanın yeri ve davranışlarını ele alır, toplum karşısında diğer hemcinslere karşı en uygun ve doğru davranışları açıklar. Sosyal yaşamın sağlıklı olması için öğütler verir. İnsanın kendisiyle ve toplumla olan ilişkilerinden ve gereklerinden bahseder. Gene bireyle Tanrı arasında ilişkilerden söz eder. Kitab-ı Akdes’in başında insanlara ilk olarak farz olanı şöyle buyuruyorlar: “İnsanlara Tanrı tarafından tayin olunan ilk vazife, O’nun gerek Emir ve gerek Halk aleminde mümessili bulunan vahiy maşrıkını ve Emir matla’ını tanımaktır. Bu ödevi yerine getiren, her iyiliğe ermiş olur; bu ödevi yerine getirmeyen ise, bütün amellerle amil de olsa, sapmışlar sırasında kalır. Bu en yüce makama ve en yüksek ufka ermiş olanlara düşen vazife, Alemlerin Maksudunun emir buyurduğu şeyleri tutmaktır (amel etmektir). Bu iki ödev birbirinden ayrılmaz. Biri olmadan öbürü makbul değildir. İlham kaynağının hükmü budur.”
Akdes kelimesi Arapça’da en mukaddes, en pak veya en temiz demektir. Önceki kutsal kitaplar hepsi mukaddes adını almış, ancak bu devirde kutsal kitap hem sıfat ve anlam itibarıyla, hem isim itibarıyla Akdes olmuştur. Bu ilahi Emre dikkat edildiği zaman her şey üstünlük sıfatıyla vasıflandırılmıştır. Örneğin Hz.Bab’ın lakabı A’la’dır. “Ali” yüce demektir, “A’la” ise en yüce anlamındadır. Emr-i Azam, zuhur-i Azam. Sulh-i Azam Beytu’l Adl-i Azam . Azam en büyük demektir.
Bilindiği gibi Tevrat ve İncil Hz.Musa ve Hz. İsa’dan yıllar sonra kaleme alındı. Kuran ise önceki semavi kitaplardan farklı ve daha mükemmel olarak, Hz.Muhammed hayatta iken üç şekilde yazıldı (katipler tarafından), ezberlendi (hafızlar tarafından) ve okunarak (kıraat edenler tarafından) muhafaza edildi ve Halifeler döneminde bugünkü şekliyle hazırlandı. Fakat Hz.Baha’ullah’ın zuhurunda ve döneminde, Kitab-ı Akdes Hz.Baha’ullah’ın kutsal kalemiyle, mührüyle ve imzalarıyla kendileri hayatta oldukları zaman, Hindistan’da matbaada basılarak yayınlanmıştır. Zamanın icap ettiği şartlara göre Kitab-ı Akdes’in nüzul ve ortaya çıkış şekli görüldüğü gibi bir fark göstermiştir.
Semavi kitapların nüzul şekli zaman ve mekana göre birbirlerine göre farklılıklar göstermiştir. Örneğin, İslamiyet’e göre Kuran, dört şa'nda nazil olmuştur. Bu da cennetin dört çeşmesi olarak sembolleştirilmiştir. (su, süt, şarap ve bal). Hz.Bab’ın kitap ve eserleri ise 5 şan’da nazıil olmuştur: 1) Ayet”Vahy-i ilahi” 2) Dua ve münacat. 3)Hutbeler. 4)Tefsirler. 5) İlmi.
Hz.Bab’ın buyurduğuna göre, Hz.Baha’ullah’ın nüzulü şekli ayet şeklindedir. Ancak Cemal-i Ebha kendi inayet ve lütuflarıyla ahbapların herhangi bir soruları varsa sorulmasına izin verdiler ve her makamda değişik şekilde eserler nazil buyurdular.
Kitab-ı Akdes’in birçok isim ve lakapları vardır bunlardan ancak 19 tanesini birlikte görelim: Ümmü’l Kitap (Ana Kitap) Huccetu’l Uzma (En büyük delil) Namus-i Akber (En büyük namus – En büyük kanun) Burhanu’l Rahman (Rahman’ın delili) Namus-i Azam(En büyük namus) Melce-i A’la (En yüce melci) Kitab’ullah(Tanrı Kitabı) Ruhu’l Kütup(Kitapların ruhu) Fertu’l Rahmet (Rahmet fıratı) Burhanu’l Rahman (Rahman’ın delili Sertu’l Akvem (Sağlam yol) Loh-I Akdes (Akdes levhi) Sefinetu’l Ahkam (Hükümlerin gemisi) Mişkatu’l Felah (Kurtuluş lambası) Rekku’l Menşur(Sağlam senet) Ümmü’l Elvah (Levihlerin anası) Muhyi’el Alem(Alemin dirilticisi) Ruhu’l Hayavan(Hayat ruhu) Mizanu’l Adl (Adalet terazisi)
Hz.Baha’ullah’ın kutsal kaleminden nazil olan eserlerin büyük bir kısmını 3 devrede toplamak kısmen mümkündür: 1-Bağdat devri. 2-Edirne devri. 3-Akka devri. Ayrıca; Süleymaniye dağlarında, Samsun’a varırken, İstanbul ve Gelibolu’da önemli eserler nazil olmuştur. Akka sürgününden takriben dört yıl sonra (Hz.Şevki Rabbani’ye göre 1873) Udi Hammar'ın evinde ikinci katta, denize bakan odada Kitab-ı Akdes nazil oldu. Yüce Adalet Evi, 1973 veya 130 Bedi yılında, bilindiği gibi Kitab-ı Akdes’in nüzulünun 100. yıl kutlamasını emir buyurdular.
Bahai şark filozofu Abdu’l Hamid İşrakhaveri’nin incelemesine göre Kitab-ı Akdes; on bin kelimeden ve başlık hariç 487 ayetten ibarettir. Kitab-ı Akdes’in bir açıdan üç bölümden ibaret olduğunu görürüz:
Öğüt ve İlahi nasihatler; Örneğin; Sevgi, saygı, edep, intikam, kin, nefret ve fesat gibi ahlaki konuların açıklaması. Sosyal Hükümler; Nişan, evlilik, boşanma, eğitim ve öğretim, vasiyet, miras, takvim ve çalışması haram olan günler ve benzeri. Evrensel Dünya Düzeni hakkındaki hükümler; Ruhani mahfiller, Yüce Adalet Evi ve 19 gün ziyafet ve benzeri.
Kitab-ı Akdes’ın nüzulünden iki-üç yıl sonra “Risale-yi Sual ve Cevaba” diye adlandırılan bir ilave, Kitab-ı Akdes’in tamamlayıcısı “mutemmem” olarak Hz.Baha’ullah tarafından kaleme alındı. Nüzul sebebi şöyle oldu; Hz.Baha’ullah, İslamiyet’te önceden fıkıh Hocası ve müçtehit olan İsfahanlı Zeynu’l Mukerrebin’e anlamadığı veya izahını istediği Kitab-ı Akdes’in ayetleri hakkında soracaklarını sormalarını emrettiler ve böylece Zeynu’l Mukarrebin’in sordukları sorular cevaplandı ve Kitab-ı Akdes’e ek oldu. Bu ilaveden başka Kitab-ı Akdes’in tamamlayıcısı olarak 8 levih daha vardır ki; isimlerini Hz.Baha’ullah ve Hz.Abdu’lbaha beyan buyurmuşlardır. Bu levihler şunlardır:
İşrakat, Beşarat, Terazat, Tecceliyat, Kelamat-ı Ferdevsiye, Lo’hi Akdes, Lo’hi (Levih) Dünya ve Lo’hi Maksud.(Bunların birçoğunu Hz.Baha’ullah’ın Levihleri Kitabından bulabilirsiniz). Hz.Baha’ullah’ın kaleminden çıkan ilahi buyruklar muhatabına, zemin ve zamana göre farklı makamlarda dalgalanmaktadır. Ancak kitab-ı Akdes’teki ayetlerin nüzul şa’ni münacat ve kulluk şa’ni olmayıp Tanrı’nın azamet ve gücünü sergiler. Bahai araştırmacıların görüşüne göre Hz.Baha’ullah’ın eserlerinde dört şa’n veya şekil şeklinde görülüyor:
Hükümler veya emirler şekli. Birey ve toplumun eğitimi ve korunması içindir. Tevhit şekli veya şa’nı. Bu şekildeki hitap Tanrı otoritesi ve kudretini gösterir. Kitab-ı Akdes’te on yerde Tanrı diliyle hitap buyuruluyor. Örneğin, “Benden başka bir ilah yoktur” gibi buyruklar. Burada yanlış anlaşılmasın diye bir konuyu hatırlatmak lazım. Tanrı’nın zatı, Hz.Baha’ullah’ın buyurduğu gibi gayptır, yücedir ve idrak edilmez. Dolayısıyla kendileri Tanrı’nın kendisi olması mümkün değil, O’nun teccelliyatıdır.
Nasihat ve uyarılar, özellikle açık bir şekilde zamanın iktidarlı sultanlarına. Eğitim ve öğretiler. İnsan aleminin birliği ve ergenliğine yöneliktir.
Kitab-ı Akdes’in Hukuksal Yönü: Dr. N. Muhammed. Hüseyni gibi uzman Bahai bilginler, Kitab-ı Akdes’i hukuksal açıdan üç bölümde değerlendirmişlerdir:
Nübüvvet, yani uyarı, haber ve kehanetler. Hitabat (Hitaplar). Şahıslara ve yörelere; örneğin, Sultan Abdu’l Aziz,Avrupa padişahları, Amerika cumhurbaşkanları, Gendom Pakkon (1) ,Tahran, İstanbul, Berlin, Kerman, Horasan vs.
(1) -Gendom Pakkon’un aziz olan zikri hem Beyan Kitabında hem de Kitab-ı Akdes’te geçmiştir ve ondan iyilikle yad edilmiştir. İlk sahabelerden olan bu değerli ve muhteremin adı burada geçmişken kısaca hayatından bahsetmek yerinde olur. Gendom Pakkon lakabıyla tanılan bu fevkalade sade müminin ismi Muhammed Cafer idi. Dünya malından elleri boştu. Eş ve çocuklarının geçimini sağlamakta zorluk çekerdi. Mesleği elek veya gırbal ile buğday veya arpayı savurmaktan ibaretti. Gandom Pakkon da buğdayı samandan ayırmak işlemine denir. Her gün sabahtan akşama kadar bu basit işle meşgul olurdu. (2) Molla Hüseyin Şiraz’dan Tahran’a giderken İsfahan’da Gendom Pakkon’la karşılaşırlar. Kısa görüşme süresinde Hz.A’la’nın risaleti ve mazhariyetini kendisine tebliğ eder,o da can ve gönülden tam olarak iman eder. Bir süre geçer, bir gün Gandom Pakkon işiyle meşgulken yani eleğiyle buğday savururken harmandan yaya olarak bir yolcu geçer. Yolcu su istemek için Gendom Pakkon’nun yanına gelir ve Gendom Pakkon da büyük bir tas su ikram eder. Bu arada hal ve hatır sorarken yolcunun Hz.Bab’ın müminlerinden olduğunu anlar. Gendom Pakkon, müminlerine ne yapmalarını gerektiğini veya görevlerinin ne olabileceğini sorar. Yolcu, Hz.Bab’ın emirleri üzerine tüm müminlerin Mazenderan diyarına yönelip sahabelerin yardımına koşmaları gerektiğini söyler. Evet Gendom Pakkon yüce Mevlasının bu fermanını duyar duymaz bir an tereddüt etmeden anında harekete geçer. Harmanda her şeyini bırakarak çok sevdiği eşi ve çocuklarını Tanrı’ya emanet ederek yaya olarak Mazenderan’a doğru yola koyulur ve Melekut askerlerin zümresine girer. Cenab-i Kuddus, Hz.Baha’ullah ve diğer sahabelerin hizmetinde 1265 Hicri (1849) tarihinde Tabarsi kalesinde şehitlik makamına ulaşır, böylece adı Beyan ve Akdes kitaplarında özellikle padişahların isimleri arasında ebedileşti. Gendom Pakkon ile ilgili ilginç bir olayı da yeri gelmişken kısaca anlatalım. 1992 yılındaki Dünya II. Bahai kongresinden geri dönerken New York Uluslararası hava alanında İstanbul’a uçmak için salonda bekliyorduk. Karşımıza 23-24 yaşlarında narin genç bir kız oturdu. Elindeki çantasının üzerinde Bahai dünya kongresi yazısı dikkatimizi çekti. Çok sevindik. Bahai olup olmadığını sorduk. Bahai olduğunu söyledi. İsmi Nikta idi, ailesi Belçika’da oturuyordu. Kendisi Fransızca hocası ve Çekoslovakya’ya yalnız başına muhacir olarak gittiğini ve kendisi anne tarafından Muhammed Cafer Gandom Pakkon’nun torunu olduğunu söyledi. İçimizden; Muhammed Cafer ve İsfahan nerede! Nikta ve Çekoslovakya nerede ! Ya Baha’ul Ebha diyerek hayretler içinde kaldık.
Yasa ve hükümler. Kitab-ı Akdes’in büyük bir kısmını teşkil eder. İbadet, ahlak, sosyal prensip ve hükümler gibi. Kitab-ı Akdes’in hukuksal ve cezai kaidelerin incelenmesi herkes tarafından kolay olmayıp ancak konusunda eğitim görmüş uzman Bahai bilginleri tarafından bilimsel olarak araştırılacaktır. Hz.Veliyyi Emrullah buyuruyorlar: “Şu andaki nesil ; Kitab-ı Akdes’in gerçek yüceliğini algılamaya muktedir değildir.” İlerde en seçkin ve büyük hukukçuların Kitab-ı Akdes’ten aldıkları ilhamla bir tek ayet hakkında birçok kitap yazmaları muhakkaktır.
Geçmiş ilahi dinlerin ortak birçok özelliklerine şahidiz, ancak Kitab-ı Akdes’te bulunan bazı prensipler (örneğin 12 prensip) önceki dinlerde zaman, zemin ve insan kapasitesi müsait olmadığından yoktu. Fakat, Hz. Baha’ullah’ın getirdikleri bu yenilikler Tanrı’nın bahşettiği bu çağın imtiyaz ve özelliklerindendir. Örnek olarak Kitab-ı Akdes’teki bazı yenilikleri birlikte görelim:
Vasi’nin senetli olarak tayini: Yani dinin kurucusu olan Hz.Baha’ullah kendinden sonra yerine, Emrin açıklanması, yorumlanması ve inananlara rehber ve örnek olan kimseyi, vefatından 20 yıl önce Kitab-ı Akdes’te tayin ve tensip buyurması. Gene Edirne’de nazil olan Gosn (Dal) levhinde ve daha sağlam ve açık bir delil olan Vasiyetnamede ( Kitab-ı Ahdi), dinler tarihinde benzeri bulunmayan bir Ahd-u Misak, yani inananlardan kesin ve açık söz aldılar. Musa’nın şeriatında Yuşa’, İsa’nın şeriatında Petros ve İslam şeriatında Ali tayin olunduğu halde, bir senet veya belgenin bulunmayışı tüm dinlerde kurucu peygamberin vefatıyla tam bir ittifak sağlanamamıştır ve bu ihtilafın sonucu da yolların ayrılması, mezhep ve tarikatların doğmasına şahit olmuşuzdur.
Teşri’ (Kanun koyma) makamının bulunması: Bahai dininde Kitab-ı Akdes’te bulunmayan hükümlerin vazedilmesi ve konulan kuralların zamanla kaldırılması yetkisi, kaynağı ilahi olan Yüce Adalet Evi kurumuna verilmiştir ve bu şekilde dinde, şeri hükümler açısından, çağdaş olup tazeliği hiç zaman kaybolmaz. Böylece, Bahai toplumu çürümüş,eskimiş ve geçerliliğini yitirmiş kanunların kurbanı olmayacaktır. Hukuk, toplumun hizmetinde olacaktır.
Uluslararası hukukun üstünlüğü: Kitab-ı Akdes, Milli hukukun evrensel hukukun usullerine uyumlu olması gerekliliğini talim eder. Yani öncelik ve üstünlük uluslararası hukuka veriliyor. Köleliğin kaldırılması:Kitab-ı Akdes köleliği kesin ve açık bir şekilde yasak etmiştir. Geçmiş Tanrısal dinlerin, hiç biri açık bir tarzda köleliği yasak etmemiştir. Kölelerin haklarının savunulması ve zulüm edilmemesi için bir çok emir ve kurallar bu konunun kanıtıdır.
Başka dinlerin mensuplarıyla dostluk emri: Kitab-ı Akdes’te tüm diğer din mensuplarıyla neşe ve ferah içinde dostluk kurmaları emredilmiştir. Bahai dininde, gayri mümin, cihat hükmü, ceziye ve dininden olmayanlarla evlenmemek gibi hükümler kaldırılmıştır. Kadın ile erkek haklarının eşitliği.
İyiliğin emredilmesi ve kötülüklerin men edilmesi hükmünün kaldırılması: Bir Bahai’nin başka bir Bahai’ye emir verme veya itiraz etme hakkı yoktur. Uygun bir biçimde öğüt vermekle mecbur etmek veya emir vermek arasında çok fark var. Gene bir Bahai’nin Başka bir Bahai’ye yaptıkları hatalardan dolayı itiraz hakkı verilmemiştir, ancak kurumların (Mahfiller) uygun gördükleri halde müdahale etme hakları vardır. Evlilerin boşanma kuralı: Boşanmaya karar verildiği zaman bir yıl bekledik ten sonra, kararlarında sebat gösterdikleri takdirde o zaman boşanma olabilir.
Müziğin helalliği. Toplu Namazın olmayışı( Ölü namazı hariç). İlahi Yeni Dünya Düzeni Bilindiği gibi Nazm-i idari, Dünya düzeninin cenin halidir. Nazm-i idari şu anda Bahai teşkilatı şeklinde gelişmektedir. Yüce Adalet Evi’nin 13 Ocak 1967 tarihli Şehit Huşeng Mahmudi adına yazdıkları mektupta buyuruyorlar: “Yeni düzen ve idari düzen arasındaki ilişkiyi sormuştunuz. Hz.Veliyyi Emrullah’ın İngilizce yazılarında iki düzene işaret buyurmuşlar; birincisi idari düzen, diğeri ise İlahi dünya düzeni. Bu beyanlarda açık bir şekilde idari düzenin yeni dünya düzenin bir başlangıcı olduğunu ifade buyuruyorlar.” Kitab-ı Akdes bir açıdan 3 büyük özelliğe sahiptir: 1-Alemin düzenini temin eder (Nazm-i alem). 2-Ümmetlerin koruyucusudur (Hıfz-ı ummem). 3-İnsanlık aleminin gelişmesine neden olur.
Yeni dünya düzeni ve idari düzen birbirleriyle bağlı, ancak iki ayrı kavramdır. Hz.Şevki Rabbani yeni dünya düzeni veya “Nazm-i Bedi” kavramını İngilizce olarak World Order” veya “New World Order” ve idari düzeni ise “Administration Order” şeklinde ifade buyurmuşlardır.
Cennet ve Cehennem
(Hakikat-i Makule ve Hakikat-i Mahsuse)
Hz.Abd’ulbaha Mufavezat kitabında ruhani kavramlar ve konularını daha iyi anlayabilmek ve meselelerin özünü daha derin bir şekilde kavrayabilmek için yukarıdaki başlıkta yazıldığı konuların önemini özellikle belirtiyorlar ve 16. Bölümde konuyu izah etmişlerdir. Buyurdukları gibi, gerçekler insan için iki şekildedir. Birisi gözle görülen, kulakla işitilen, burunla koklanan, dil ile tadılan ve dokunma ile dokunulan yani beş duyumuzla hissedilen gerçeklerdir. Çevremizdeki her madde ve varlık mahsusedir veya hissedilendir. “İnsanın diğer bir kısım bilgisi (gerçek) , akıl ile edinilen bilgidir. Buna makulat denir. Makul, hakikatlerin hariçte suret ve mekanı yoktur, hissedilmez. Mesela akıl kuvveti mahsus (hissedilen) değildir, insani sıfatlar mahsus değildir, aksine bunlar makul hakikatlerdir. Sevgi de makul bir hakikattir, mahsus değildir, çünkü bu hakikatleri kulak işitmez, göz görmez, burun koklamaz, dil tatmaz, lamise (dokunma duyusu) duymaz...İnsan ruhu da mahsusu olmayıp makul bir hakikattir.”
Akıl ile algılanan gerçekleri ifade etmek ve daha iyi anlatmak için çoğunlukla mahsus veya hissedilebilecek kılıf ve kalıbında dış dünyadaki gerçeklere benzetilir. Bu olay günlük hayatımızda, edebiyat ve şiirlerde yaygın ve alışılmış biçimde kullanılmaktadır. Örneğin, makul şeyler olan sevinç ve kederi ifade edebilmemiz mümkün değildir, ancak yüreğim sıkıldı veya gönlüm açıldı şeklinde bir anlatım olabilir, halbuki sevinç ve üzüntüde kalpte kesinlikle bir darlık veya genişleme organik olarak söz konusu değildir. Başka bir örnek; falan adam yükseldi veya ilerledi derler. Yükselme ve ilerleme makul olan veya hissedilemeyen bir gerçeğin mahsus kılıfıyla anlaşılabilmesi için bir ifade biçimidir, yoksa adamın ileri gitmesi veya yükselmesi maddeten söz konusu değildir. Bir örnek daha; bir konuda bilgi aldığımız zaman aydınladık diye ifade ediyoruz, işte bilgiyi aydınlığa, cehaleti karanlığa benzetiyoruz. Akıl ile idrak edilen her şeyi mahsus, yani duyularımızla hissedilebilen biçimde temsilen ifade etmekteyiz.
Tanrı’nın söz ve ayetlerinde manevi ve akli (Makulat; akıl ile idrak edilebilen) konuların anlaşılabilmesi her zaman sembol ve benzetmelerle ifade edilmiştir. Çünkü ruhani ve iç meselelerin anlatımı kolay olmaz, ancak hissiyat ve duyularla hissetmemiz kolay olduğundan konular sembolleştirilerek mahsusat şeklinde ifade ediliyor. Örneğin; güneş, ay, sema, gıda, su, deniz, gemi, kuş, huri, ağaç, meyve ve benzeri terimler kullanılmaktadır.
Aynı şekilde cennet ve cehennem konusu da kısmen anlaşılsın diye sembolize edilmiş bir biçimde kutsal kitaplarda her dönemde o insanların anlayışına uygun izah edilmiştir. Örneğin cenneti tanımlarken; insanların hoşlandığı nesnelerle sembolize edilmiş ve diyelim; süt, bal, meyve, şarap, huri ve gilman ve benzeri şeylerden dolu bir mekan olduğu vaat edilmiş. Keza insanoğlunun hoşlanmadığı, örneğin yılan, akrep, sıcak, ateş, kaynar zift gibi madde ve türlü işkencelerin var olduğu bir ortam da cehennem olarak vasıflandırarak ifade edilmiştir.
İnsanların sınırlı kavrayış ve anlayışına uygun ruhani gerçekler bir nebze anlaşılabilsin diye geçmiş tüm ilahi kitap ve öğretilerde cismani ve maddi örneklerle sembolize edilmiştir. Yani geçmiş ilahi kitaplarda cennet ve cehennem konusundaki ifadeler zahiri ve dış anlamlı olmayıp, anlaşılması son derece güç manevi gerçeklerin ruhani iç manası vardır.
Bu makalede biz cennet ve cehennemin mecazi ve sembolize olarak kullanılan ifadelerin gerçek anlamını Bahai kutsal eserlerden imkanlarımız dahilinde araştırarak sevgili dostlarımıza sunmaya çalışacağız. İlahi Emirlerin gerçekleri Mutlak (salt) olmayıp Nispidir.
İrfan sahibi olanlar, ilahi zuhurların (dinlerin) gerçeği ve içeriğinin birden veya salt olarak insanoğlunun karşısına çıkmadığını, aksine kapasitesine veya kaldırılabileceği nispette tecelli ettiğine, başka bir ifade ile nispi olduğuna inanmaktadır. Örneğin; yeni doğan bir bebeğin ilk önce sütle beslenmesi gerekir, belirli bir süre sonra hazmı kolay olan besinleri alıştırarak vermek gerekir veya okula yeni başlayan bir çocuğa ağır bilimsel konulardan başlamak doğal değildir. Ayni şekilde Tanrı da insanların yetenek ve kapasitelerine göre feyiz vermektedir ve zamanla insanların anlayışına paralel ilahi hikmet feyzinin dozunu giderek arttırmaktadır. İşte Tanrı feyzinin derecesi insanların gelişme ve anlayışına göre tedrici olarak nazil olması mutlak değil nispidir diyoruz
Bu konuyu bir az daha açalım. İnsan aleminin gelişmesi aynen bir insanın veya bireyin gelişmesine benzer. Yeni doğan bir bebek nasıl ki gelişir emekleme aşamasına girer ve sonra yürümeye başlar, böylece gelişir daha sonra ergenlik çağına ayak basar. Ergenlik çağında hem fiziksel hem de düşünsel (akli) yönden olgunlaşmıştır. Nasıl ki insanın her gelişme aşamasında sınırlı bir kapasite ve kabiliyeti vardır, aynen insan alemin de bir bütün olarak göz önüne alındığında sürekli olarak gelişme arz ettiğini görürüz. İlahi dinlerin gerçeği de bu gelişme ile paralel ilerlemektedir. Akl-ı selim sahibi olan bir insan bu meseleyi rahatlıkla kavrayabilir. İlahi buyrukları inceleyen herkes kolaylıkla bu konuyu açıklayan ve ispat eden bir çok ayeti bulabilir. Örneğin: İncil’de “Size söyleyeceğim çok şeyler var, ancak bu sözleri kaldıracak gücünüz olmadığı için O gelince size anlatacaktır.”
Kur’an’da Bakara süresinde ayet 286’da “Allah,hiç bir kimseyi gücünün yetemeyeceğinden sorumlu tutmaz.” Kitab-i Akdes’te Hz. Baha’ullah buyuruyorlar: “Rahman ve Rahim olan Tanrı, kimseye zulmü reva görmez, kullarına tahammül edemeyeceği bir emri vermez.”
yukarıdaki kutsal kitaplarda açıklandığı gibi, Tanrı kendi emir ve şeriatını birden ve salt (mutlak) bir biçimde takdir buyurmamıştır, tecellisi aşama aşamadır. Birden kapasite ve anlayışın üstünde bir bilgi veya emir gelseydi bu insanoğluna zulüm sayılırdı. Evet bu tecelliyat yavaş yavaş ve tedrici gelmiştir. Yani İlahi söz ve kelam her dönemde insanların anlama gücüne uygun beyan edilmiştir ve kelamın önündeki perdeler yavaş yavaş çekilmiştir öyle ki; Hz.Baha’ullah’ın devrinde artık peçesiz bir şekilde beyanlar kendini göstermektedir. Bu konuyu basit bir örnekle açıklığa kavuşturalım:
Karşımızda elinde bir yarası olan bir hasta ve yanında bir doktorun olduğunu varsayalım; iki-üç yaşında bir küçük çocuk doktora yarayı işaret ederek “Bu nedir” diye sorduğunda doktor, “uff olmuştur” şeklinde bir cevap verir. Bu cevaptan tatmin olan çocuk, oynaya oynaya ikna olmuş ve konuyu anlamış bir durumda koşarak gider. Şimdi çarşıda veya pazarda bir insan doktordan hastanın elindeki rahatsızlığın ne olduğunu sorduğu takdirde, “Elinde yara olmuştur” diye yanıtlar. Bu da normal bir vatandaş için tatminkar bir cevap olur. Bir Tıp öğrencisi eldeki lezyonu sorarsa, “Ekzema veya kanser” diye doktor yanıt verebilir. Amma bir asistan yani uzmanlık yapan bir doktor derideki hastalığı sorarsa artık, “bu uftur”, “bu yaradır” ve hatta “bu ülserdir” diye bir cevap duyarsa tatminkar bir yanıt olamaz.
O zaman doktor, karşısındaki doktora kanser veya ekzema’nın tipini, mikroskobik veya patolojik tanıya göre izahatta bulunması gerekir. Görüldüğü gibi doktor aynı doktor, keza hastalık da aynı hastalık nasıl oldu da aynı doktor aynı hastalığı farklı insanlara farkı izahatta bulunmuştur! Bundan anlaşılıyor ki gerçeğin bir kısmı değişik anlayış ve kapasitelere göre açıklanmıştır. İlahi gerçekler de aynen Tanrı tarafından elçileri vasıtasıyla her devirdeki insanların anlayışına göre açıklanmıştır. Biz burada cennet ve cehennem kavramının gerçeğini neden eski ilahi zuhurlarda farklı ifadelerle beyan buyurduklarını incelemek istiyoruz.
Cennet ve Cehennem İnancı Geçmiş asırlarda bazı kavimlerde cennet ve cehennem inancı efsane, hikaye ve hayal şeklinde halk arasında biliniyordu. Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta muad yani ölümden sonra diriliş cismani olarak kabul ediliyor. Yunan filozoflar İsrail oğulları nebileriyle görüştükten sonra, ruh ve ruhun ölümsüzlüğüne inandılar ve derslerinde öğrettiler, hatta ruhun ceza ve mükafat görmesini de kabul edip benimsediler. İslam ise cennet ve cehennem konusuna daha geniş ve ayrıntılı yer verdi. Bu hususta İslam alimlerinin bir kısmı ölümden sonra dirilişi zahiri anlamda, cismani ve maddeten vuku bulacağını savunuyorlar, bir diğer alim ve filozof olan kısmı da muadı yani ölümden sonra dirilişin cismani olmayıp manevi ve ruhani oluşuna inanırlar. Bu ikinci gruptan örnekler; İmam-i Gazzali, İmam Fahr-i Razi, Molla Sedra Şirazi, Hekim Sebzevari ve Ebülhasan Şeyhul Reis İbn-i Sina olarak sayabiliriz. İbn- Sina’nın görüşü diğerlerden daha ilginçtir. Şöyle ki İbn-i Sina Ruhani dirilişi akli delillerle ispat etmesine rağmen, cismani muadı de şeriat hükmüyle delilsiz kabul ediyor
Bahai dininde cennet ve cehenneme olan inanç, tabiidir ki insan aleminin gelişmesi ve olgunlaşmasına paralel daha geniş ve bir az da farklı bir kavram kazanmıştır. Biz Bahailer artık, cismani cennet ve cehennemi ruhani cennet ve cehennemin bir sembolü olarak kabul etmekteyiz. Her bir Bahai kuşkusuz, cennet ve cehenneme inancı vardır, ancak bu inanç ve anlayışımızın ufku genişlemiştir, şöyle ki cennet ve cehennemin keyfiyetinin kavranması mümkün olmadığı için manevi kalıp ve kavramlarla sembolize ederek anlatılıyor. Bahai kaynaklara göre cennet ve cehennem hem bu dünyada ve öbür dünyada vardır. Hz.Bab’ın kutsal kitabı olan Beyan’da şöyle buyuruyorlar:
“Hiç bir kimse için, Tanrı zuhuru zamanında, O’nu idrak ederek; ayetlerini işiterek; iman ederek ve Tanrı görüşmesi sayılan görüşmesine ulaşmaktan daha büyük bir cennet mümkün değildir.” Gene buyuruyorlar: “Muvahhitlerin (Tanrı birliğini inananlar) indinde, hiç bir cennet Tanrı emirlerinin özünü amel etmekten daha yüce bir cennet olamaz. Keza, Tanrı kurallarına tecavüzden daha şiddetli bir ateş de olamaz.” Hz.Baha’ullah konuyu en güzel ve mükemmel bir şekilde Seyyid Yusuf İsfehani Levhinde anlatarak insan anlayışına yeni ufuklar açmışlar:
“Cennet ve nar bu zahiri yaşamda kabul ve ret demektir ve ruhun yükselişinden sonra tabiidir ki; kabul veya itiraz edenlerin amellerin sonucu olan onun ölçülmeyecek cennete veya onun benzeri olmayan ateşlere ulaşacaktır.”
Öyleyse bu alemde, cennetin anlamı yaşam süremize en yakın, zuhur eden Tanrı mazharının irfan ve imanına ve O’nun rızasına ulaşmak demektir. Cehennem ise zuhur eden ilahi mazharın imanından mahrum kalmaktır. Öbür alemde ise İlahi eserlere istinaden yine cennet ve cehennem vardır, ancak bu cennet ve cehennem tasavvur edildiği gibi cismani ve maddi olmayıp ruhani anlamdadır. Cennet ve cehennemin varlığı ceza ve mükafat faktörlerine bağlıdır. Yaşam süresince insan ruhunun gelişmesine uygun bir mertebe kazanmaktadır. Ruhun varlığını Hz.Abd’ulbaha en geniş bir şekilde Mufavezat ve Hitabat kitaplarında anlatmışlar. Ruhun varlığı ispat olunduğu zaman bekası veya ölümsüzlüğü de kendiliğinden ispat olunur (Bu konu ayrı bir makalede ele alınabilir). Ruhun bekası söz konusu olunca tabiidir ki; yaşam süresince ruh, gelişme kaydettiği takdirde mükafat görür, iman ve ikandan mahrumiyeti sonucunda mertebelerini elde edemeyişi veya cezayı hak etmesi anlamındadır. Cennet ve cehennem, başka bir deyimle ceza ve mükafat ve öbür dünyadaki mertebelere ulaşmak veya ulaşamamak durumu, alt mertebede bulunduğumuzdan kavramamız mümkün değildir. Nasıl ki bir civcive yumurtada iken dış dünyayı anlatılsa bile kavramasına olanak yoktur, yani yumurta dışındaki aleminde; sebzeler var, yem ve taneler var; sular ve akan ırmaklar var; güzellikler var dendiği zaman, civciv için bu vasıfların bir anlamı yoktur. Vakta ki incecik kireçli kabuk açılınca her şey ortaya çıkar. Ayni şekilde Melekut alemin özellikleri Nasut (tabiat alemi) aleminde idrak edilmesine de olanak yoktur. Hz.Abd’ulbaha’nın buyurduğu gibi: Alt mertebedeki olgunlukların ortaya çıkışı ve görünmesi üst alemde ancak mümkündür. Cebr ve İhtiyar (Cebr;İrade dışı. İhtiyar; istekli davranış)
Cebir veya cebr insan psikolojisinde; hareket ve davranışlarda bir mecburiyet oluşu ve hakimiyet demektir yani insanın iradesi dışında oluşan davranışlardır. İhtiyar ise burada yaşlılık değil, isteğe bağlı davranışlar, seçme yetkisi anlamındadır. Bilindiği gibi bazı ekoller insanoğlunun tamamen davranışlarında mecburdur ve doğanın kurallarına karşı davranışları ve hareketleri zorunluluk arz eder derler. Başka bir ekol ise insana ihtiyar sahibidir yani yapması veya yapmamasında tamamen özgürdür derler. Konuyu bir az daha açalım. Hayvanlarda, içgüdünün hakimiyetiyle tüm davranışlar ve hareketler mecburidir. Yani hayvanda içgüdü neyi hükmederse onu yapmaya mecburdur ve yapar. Burada irade artık söz konusu olmayıp içgüdü hayvanı nereye sevk ederse hayvan o tarafa meyleder. İrade olmadığı için şuurlu seçme de söz konusu değildir. Hayvanlarda böylece iyilik ve kötülüğün bir anlamı yoktur, içgüdünün yönüne gider, dolayısıyla bu mecburi içgüdüsel hareketlerinde davranışsal sorumluluğu yoktur.
İnsanda, iradenin varlığı, istekli davranışlarına yol açar. İçgüdünün yerine akıl ortaya çıkar. Akıl, her şeyi değerlendirir ve bilinçli seçme özelliği ortaya çıkar. Seçme özelliği söz konusu olunca insanlar için her şeyin bir değeri olur ve değerler silsilesi (zinciri) faktörü meydana gelmiş olur. Artık iyi ve kötü insan için anlam kazanır. İyi ve kötü karşısında onların yapma veya yapmama sorunu çıkar. İnsanlar artık, iradenin varlığı ile yaptıklarından sorumlu olur. İnsanlarda iradenin varlığını basit ve önemli bir örnekle vurgulayalım; İnsanda tereddüt ve pişmanlık faktörü nedir acaba ! Bu faktörlerin mevcudiyeti insan iradesinin varlığını gösteren önemli bir delildir . Tereddüt oluştuğu zaman, yapayım mı, yapmayım mı sorusu ortaya çıkar. Yani bir iş hem yapılabilir, hem de yapılmayabilir ! İşte tereddüt insan iradesinin varlığına bir delildir. Başka bir delil ise pişmanlıktır. İnsan bir işi yaptıktan sonra pişmanlık duyması ne anlamdadır acaba ! Demek ki; insan, yaptığı işi yapmayabilirdi, ayni şekilde yapmadığı bir işten pişmanlık duyması, o işi yapabilirdi fakat yapmamıştır. İnsanoğlu davranışlarında iradesiyle bir hareketi yapma veya yapmamakta özgürdür. Peki özgür olan insan yaptıklarından acaba sorumlu olmaz mı ! Tabiidir ki; insanların davranış özgürlüğü sınırları içinde yaptıklarının hesabını iyi ve kötü vermek zorundadır.
Mücazat (ceza) ve Mükafat(ödül) Ceza (mücazat) ve ödül (mükafat), davranışların neticesidir. Ameller ister iyi ister kötü olsun. Çıkan sonuçlar, ödül ve ceza şeklinde değerlendirilir. Konumuz olan öbür alemdeki ceza ve mükafat elbette ki cismani olmayıp ruhanidir. Ancak onun keyfiyetini bu alemde idrak edemediğimiz için ve ruhani alemin de tasavvuru bu alemdi mümkün olmadığından çaresiz olarak Melekut aleminin anlatımında, yaşantımız ve cismani hayatımızdan benzetmelerle yaklaşımlar getirilmiştir. Öyle ki; mükafat kavramını bu dünyadaki fani olan lezzetlere benzeterek; bağ, meyve, süt, bal, üzüm, elma, nar ve şaraba ve cezalar ise hoşlanmadığımız; ateş, şiddetli sıcak, iltihap, yılan, akrep ve benzeri ifadelerle sembolize edilmiştir.
Bahai dinine göre öbür alemin (Melekut) keyfiyeti bu dünyadaki (Nasut) insanlar tarafından anlaşılmaz. Ana rahmindeki bir bebeğin bu dünya hakkında bilgisi ve kavrayışı neyse bizim de gelecek dünya hakkındaki kavrayışımız o kadardır. Hz. Baha’ullah dostlarına bu önemli meseleyi ancak bir örnekle izah ediyorlar; ana rahmindeki dünya ile bu yaşadığımız dünya arasında nasıl bir fark varsa, bu dünya ile öbür alem arasında da benzer farklılıklar vardır. Keza açıklıyorlar ki; Müminlerin Melekuttaki makamları öyle yüce bir mertebededir ki kimse onu tasavvur bile edemez. Eğer müminlerin gerçek mertebeleri zerre kadar onlara gösterilirse veya açıklanırsa, sevinçten herkes Melekuta uçmak ister ve o zaman yaşam alt üst olacaktır. Bu yüzden bu makamlar müminlere sır kalmıştır. Hz.Baha’ullah bir levihte buyuruyorlar : “Ömrüme yemin olsun, eğer perdeler kalkarsa ,alemdeki itirazcılar, müminlerin çevresinde tavaf ederler ve her taraftan onların ziyaretine ve cemallerini görmeye yönelirler. Velakin yüce hikmetlerimizle bu kapalı tutuldu.”Hz.Abd’ulbaha buyuruyorlar:
“Ruhun cenneti; kadim olan Cemalin yakınlığıdır ve cehennem ise O parlayan nurdan uzaklığıdır; kemal ve noksanlıktır; yücelik ve noksanlıktır; aydınlık ve karanlıktır...Bakınız; ruhlar cisimlere bağlı olduğu zaman, her yönden birbirlerinden farklıdır, yani bazıları idrak ve olgunlukların zirvesinde ve bazıları ise noksanlık ve zilletin en alt tabakalarında bulunuyorlar. Ayni şekilde, İlahi olan dönüşlerinde bu fark ve imtiyaz gene mevcuttur.”
Hz.Baha’ullah gene Seyyit Yusuf İsfahani’nin levhinde buyuruyorlar: “İlahi levihlerde, haşir, neşir, cennet, cehennem ve bu gibi sözlerden Tanrı’nın maksadı, zuhur zamanına özgüdür. Örneğin;bakınız zuhur anında Tanrı lisanı öyle bir kelime ile söz eder ki;O’nun dudağından çıkan bir kelimeden cennet, cehennem (nar), haşir, neşir, sırat(köprü) ve tüm sorduğun ve sormadığın her şey ortaya çıkar. Her bir kimse “beli”(evet) kelimesine ulaşırsa, o sırattan geçip rıza cennetine ulaşır, keza o, tavaf edenler ve yakın olanlar zümresine (mahşur) girmiş olur ve Tanrı indinde cennet ehlinden, yüceler ve olumlu olanlardan sayılır Aynı şekilde, her hangi bir kimse Tanrı kelimesine itirazda bulunursa, nardan, olumsuz olanlardan ve cehennem ehlinden olup müşriklerle birlikte mahşurdur ve lakin Tanrı rızasına ve emrine muvaffak olanların ruhları cesetlerden ayrıldığında tabiidir ki; mükafatlarına öbür dünyada ulaşacaklar. Öyle ki; bu dünyada olanlar bundan fazla anlama kabiliyetinde değiller. Manalar ufkunun güneşine yemin olsun ki; kullarına ölçülmeyecek cennetler vardır, ve lakin bu yaşamdaki cennetten maksat O’nun rızasına ermek ve Emrini görmektir. İman edenler bu dünyadan yükseldikleri zaman ölçülmeyecek cennetlere girecekler ve hesap edilmeyecek nimetlerle rızıklandırılacaklar. İşte o cennet, dünyadaki davranış ve amellerin meyveleridir. Acaba kullardan biri, başkalarına bir hizmet ve zahmeti olduğu takdirde bunun mükafat ve karşılığını alacağını anlamıyormusunuz! Nasıl olur da,Kerim-i mutlak kullarına kendi emirlerinin uygulamasına emir versin ve sonra taze olan rahmetinden onları mahrum etsin!...Evet! Cennet ve cehennem zahiri hayatta iman ve itirazdan ibarettir. Ruhun yükselişinden (sudundan) sonra ölçülmeyecek cennetlere veya benzeri olmayan ateşe ulaşır. Ve lakin Hak’tan başka kimse bu makamları idrak edememiştir ve edemez de...İman edenlere öyle mertebeler yaratılmıştır ki; ondan daha üstünü duyulmamıştır. Keza itiraz edenlere de daimi ve yok olmayan duyulmamış azaplar takdir olunmuştur.”
Ruhun Varlığı Ruh, varlık gücü demektir. Her varlığın mevcudiyeti bir güce bağlıdır. Var olan her şey, varlığı veya hayatı bir güce bağlıdır. Bu güç o varlığın ruhudur diyebiliriz. Cansızların (cemad) varlığı , belirli oranlardaki maddelerin birleşmesine bağlıdır. İşte bu birleşme gücüne cemad ruhu denir.
Bitkilerde, cemadi ruhun var oluşuyla birlikte büyüme, üreme, solunum ve canlılığın belirtileri olarak bildiğimiz özellikler vardır. Toplam bu iki özelliğine bitki ruhu veya nebati ruh denir. Hayvan aleminde,cemadi ruh+nebati ruh ilaveten duyu özellikleri vardır. Duyu özelliği alt mertebedeki varlıklarda yoktur fakat üst mertebe olarak bildiğimiz hayvan, alt mertebedeki özellikleri ihtiva eder. Bu üç özelliğin toplamına hayvani ruh denir.
İnsan ise, maddelerin bileşimi olan cemadi ruh + canlılığın özelliği taşıyan nebati ruh + duyulara sahip olan hayvani ruh ve ayrıca insana özgü akıl ve keşfedici güce sahip olduğundan ve tüm alt mertebelerin özelliklerine sahip olan güç veya ruha insani ruh denir. Yaratıkları arasında en mümtaz varlık bu yüzden insandır. Bu imtiyaz sadece cemadi, nebati ve hayvani ruhların özelliğini kendisinde toplanmasından değil. İlginç yanı budur ki; insanda öyle bir özellik vardır ki tabiatta bulunmuyor; yani Akıl, irade ve şuur insana özgüdür ve tabiatta bulunmaz ve öteki ruhlar gibi tabiatın tutsağı değildir.
Akıl, irade ve şuur insan ruhunun fonksiyonlarıdır. Bedene bağlı olmakla birlikte tabiatın ürünü olmayıp Tanrı’nın bir feyzidir. Fakat içeriğini kavramamız mümkün değildir. Ruhun zatını anlamaktan aciz oluşumuz bizi ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü doğadaki her şeyin tanınması iki yol ile olur: Birincisi varlıkların özünü tanımak ve ikincisi varlıkların sıfatlarını tanımak. Tüm bilgilerimiz varlıkların sıfatlarına yöneliktir, yani varlığın ancak özelliklerini tanıyabiliriz. Örneğin rengi, şekli, kokusu ve benzeri özelliklerini biliriz. Yoksa bir varlığın zatını veya özünü tanımak hiç bir insan için mümkün değil. Ayni şekilde ruhun özü anlaşılmaz fakat fonksiyon ve özelliklerden onun varlığını kavrayabiliriz ve ruh madde ve materyalden olmadığı için başka bir ifade ile terkip ve bileşimden olmadığı için tahlil ve ayrışım de söz konusu olamaz, dolayısıyla varlığı anlaşıldıktan sonra bekası ve yok olmaması kesindir.
Bu makalenin sonunda can alıcı noktaya varmış bulunuyoruz. Yani İmani ruhun oluşması nasıl olur. Bütün yeryüzündeki her çeşit insan, insani ruha sahiptirler ancak herkes imani ruha sahip değildir. Nasıl ki tabiatta bir dişi ve bir erkeğin hücrelerinin birleşmesi ile yeni bir varlığın oluşmasına ve meydana gelmesine neden olur, bu ister bitkide iste hayvanda olsun geçerlidir. Ruhani alemde Tanrı ruhu ile insan ruhunun temas etmesi veya birleşmesi, daha doğrusu manevi açıdan insan ruhunun Tanrı mazharlarını tanıdığı zaman irfanın husulü, ruhani çekim ve birleşme hasıl olur ve bu irfanla yeni bir ruh doğar onun adı da imani ruhtur.
Tabiattaki olaylar ile ruhani alemdeki olaylar birbirleriyle çok benzer. Nasıl ki ana rahminde iki hücrenin birleşmesiyle yeni bir varlık oluşur ve belirli süre içinde organları gelişir ve geliştiği zaman bu dünyaya intikal eder ve organları ana rahmindeyken fonksiyon görmüyordu , fakat doğumdan sonra gelişmiş organlar el, ayak, göz, kulak ve benzeri uzuvlar çalışmaya başlarlar. Ayni şekilde dünya rahminde imani ruhlar oluşur ve ruhani organlar gelişir ve bilahare Melekut alemine intikal eder, dünyadaki ruhani gelişmesine uygun kendi mertebesine ulaşır. İman ve irfandan mahrum gelişme kaydetmeyen ruhlar ise ilahi ve ruhani mertebelerden yoksun ve büyük bir azap ve mahrumiyet içinde olacaklar. Sevgili dostlar; bu makalenin sonunda konu ile ilgili Kutsal levihlerden alıntıları sunucağız, ufkumuzu genişleteceğini ümit ederiz.
TEVHİT
Tevhit, vahdaniyet veya vahdetten türemiş bir kelime olup burada tektanrılılık veya birlik anlamındadır. Tanrı birliği inancı vahdaniyettir. Tevhit'ten maksat, Tanrı birliği kastedilir ve böylece; Tanrı birliğine inananlar, muvahhid olarak adlandırılır.
Tanrı hakkında anlayışımız ve kavrayışımız ne derece olabilir acaba ! Bilindiği gibi “zatı” “gayptır” “idrak edilmez” diye Kur’an’da ve hadislerde buyruklar vardır. Madem ki zatı idrak edilmez ve gayptır, öyleyse; O’nun varlığını temsil eden Tanrı mazharları olan peygamberleri kısmen ve nispi olarak tanımaktan ve inanmaktan başka bir çıkar yolumuz kalmıyor ! Başka bir ifade ile Tanrı’nın birliğini anlamak ve bilmek O’nu yer yüzünde temsil eden İlahi mazharların birliğine inanmak demektir
Mevcut semavi kitaplarda bu konu hakkında görüş birliği vardır. Şöyle ki; Tevrat, İncil ve Kuran’da ortak olarak talim ettikleri konu Tanrı mazharları olan peygamberlerin birliğidir: Tevrat’ta İşaya bap 48, ayet 12 : “Ey Yakup ve çağırdığım İsrail, Beni dinle Ben O’yum, İlk Benim,Son Benim.” (Sayfa 710) İncil’de Yuhanna’nın vahyi bap 22, ayet 13: “Alfa ve omega, birinci ve sonuncu,başlangıç ve son Benim” Kuran’da Hadid suresi 3. ayette: “O’dur evvel, O’dur ahir”
Hadid suresindeki ilklik ve sonluk ifadeleri Tanrı hakkında geçerli olmadığı açıktır. Çünkü Tanrı için ne ilk var ne de son, O’nun için sınırsızlık söz konusudur. Tanrı’nın ilki ve sonu olmaz ! Tanrı mazharların birliğine bir kuvvetli şahit daha görelim; Bakara suresi ayet 286’de buyuruyorlar: “Peygamberler (Resuller) arasında hiç fark yoktur.” Öyleyse, gerçek muvahhid, Tanrı mazharlarını bir bilerek hepsine inanan kimsedir. Hz. Baha’ullah Ahmet levhinde buyuruyorlar:
“Sen kendi içinde şuna iyice inan ki; bu Cemal’den yüz çevirmiş olan bir kimse, bundan önce gelen bütün Tanrı elçilerinden yüz çevirmiş ve ezelden ebede dek Tanrı’nın karşısında kibirlenmiş olur.” Bahai kutsal yazılarında güneş örneği ve benzetmesi sıkça rastlanmaktadır. Şöyle ki; İlahi peygamberi güneşe benzetiyorlar. Gördüğümüz güneş, her ne kadar farklı ufuklardan doğarsa her zaman ayni güneştir, Yani İbra |