Hz. Abdu’l Baha’nın Mektuplarından Seçmeler

 

          Halkı Tanrı’ya çağırınız ve insanları Mele-i A’lâ’nın tavır ve davranışına davet ediniz. Yetimlere şefkatli baba, çaresizlere sığınacak yer, fakirlere zenginlik hazinesi, hastalara derman ve şifa, tüm mazlumlara yardımcı ve her yoksuna destek olunuz. İnsanoğlunun her biri için hizmeti düşünen olunuz. Yüz çevirmeye, inkâra, kibire, zulme ve düşmanlığa önem vermeyiniz ve üzerinde durmayınız. Şefkatiniz şekil ve gösterişten uzak, içten olsun. Tanrı dostlarından her biri, düşüncesini öyle olmalıdır ki;  rızıklandırıcının rahmeti ve affedici Tanrı’nın bağışı olsun. Bir kimse ile karşılaştığı zaman, ona bir iyiliği ve yardımı dokunsun. Ahlâkın düzelmesini ve fikirlerin seviyeli olmasını sağlasın. Ta ki; hidayet nuru parlasın ve Rahman hazretlerinin bağışı kaplasın. Sevgi hangi evde parlarsa nurdur, düşmanlık hangi evde yerleşirse karanlıktır.

 

          Her devirde, birlik emri ve sevgi hükmü vardı. Ancak bu, muhalifleri ve düşmanları değil muvafıklar ve dostlar toplumunu kapsamakta idi. Fakat Tanrı’ya hamd olsun ki; bu yeni devirde, İlahi emirler, belirli bir sınırla sınırlandırılmıyor ve herhangi bir kavmi kapsamıyor.  Tüm dostlara, hangi milletten olursa olsun birlik, sevgi, riayet, yardım ve merhamette bulunmayı emrediyor. Şimdi İlahi dostların artık, bu rabbani öğretiler mucibince ayağa kalkması gerekir. Dünya çocuklarına merhametli bir baba; gençlere acıyan bir ağabey ve yaşlılara da fedakâr bir evlat gibi olsunlar. Maksat budur ki; herkesle, hatta düşmanlarla son derece dostça, gül gibi geçinmek ve merhamet içinde olmak gerekir. Eziyet ve cefa karşısında son derece vefakâr olunuz. Buğuzları ortaya çıkınca son derece safa ile muamele ediniz. Ayna gibi göğsünüzü oklara tutunuz. Ayıplamaya, kabalığa, lanetlemeye, sevgi ile karşılık veriniz. Ta ki; bütün milletler Cemal-i Kıdem’in kudretini itiraf etsinler. O, yabancılığın temelini yıktı ve dünya milletlerinin birlik ve beraberliğine böylece yol gösterdi.

 

         Ey İlahi dostlar! Gerçek dostlar bilgili hekimlerdir, ilahi öğretiler ise, Rahmanî ilaç ve vicdanî dermandır, Nezle olanların koklama duyusuna şifa verir ve güzel kokulardan nasiplendirir; uyuyanları uyandırır; gafil olanları uyanık ve ayık yapar,  mahrumlara nasip bağışlar ve ümitsizlere ümit verir.

Bugün eğer biri ilahi vasiyet ve öğütlere göre davranarak hareket ederse, insanlık âlemine ruhani tabip ve ölülere İsrafil’in suru olur. Zira Baha melekûtundan teyitler peyderpey gelmektedir ve Mele-i Alâ’nın yardımı iyi davrananlarla beraberdir. İşte o zaman, zayıf olan sivrisinek, güçlü bir kartal;  narin olan serçe ise, kadim olan izzetin zirvesindeki şahin olur. Öyleyse kendi kapasite ve kabiliyetine bakmayarak Cemal-i Mübarek’in (Ruhum O’nun dostlarına feda olsun) yardımına, inayetine, fazlına ve bağışına itimat ediniz

 

         Dostlar! Gerek ahbaba, gerek yabancıya son derece merhamet ve sevgi ile davranınız. Her iki tarafla da ülfet ve muhabbette bulunmalısınız ve asla hak ettiklerine ve kapasitelerine bakmamalısınız. Her ne olursa olsun, son derece merhametli olmalısınız. Halktaki inat, kavga, buğuz düşmanlık ve şiddetten dolayı merhametten vazgeçmemelisiniz. Onlar ok atsalar, siz tatlılıkla yanıt vermelisiniz; zehir verseler, siz şeker sunmalısınız; dert olsalar derman öğretmelisiniz; yaralandıklarında merhem olmalısınız.

 

         Tüm insanların beraberliği ve birliği olanağı artık vardır. Bunlar bu yüce asrın ve büyük çağın mucizelerindendir. Geçmiş yüzyıllar ise bundan mahrumdu, çünkü bu nurlu asrın ayrı bir âlemi, ayrı bir gücü ve ayrı bir aydınlığı vardır. Onun içindir ki her gün yeni mucizelerin ortaya çıktığını görüyorsun. Sonunda âlem encümeninde parlayan mumlar yanmakta ve parlayan sabah gibi yüce nuraniyetin belirtileri dünya ufkunda görünmektedir:

Birinci Mum; siyasi birliktir, onun belirtileri az da olsa görünmüştür.

İkinci Mum; büyük meselelerde görüş birliğidir, onun da belirtileri yakında görünecektir.

Üçüncü Mum; özgürlükte birliktir, o da kesinlikle gerçekleşecektir.

Dördüncü Mum; dinde birliktir. Bu asıl temeldir, bu birliğin etkisi dünya toplumlarında ilahi bir güçle görünecektir.

Beşinci Mum; Vatanda birliktir, bu yüzyılda bu birlik ve beraberlik de güçlü bir biçimde görünecektir ve dünya milletlerinin hepsi sonunda kendilerini bir vatanın ehli sayacaklardır.

Altıncı Mum; Irkta birliktir, yeryüzündeki herkes bir ırk gibi olacak.

Yedinci Mum; Lisanda birliktir, yani öyle bir dil icat edilecektir ki; herkes onu öğrenecektir ve birbirleriyle konuşacaktır. Sözü edilen bu işlerin hepsinin de gerçekleşmesi kesindir, çünkü melekûti bir güç ona destek verir.

 

            İman gücüyle, İlahi öğretilere gereğince davranınız, amelleri, İlahi hükümlere göre uygulayınız. Kelimat-ı Meknune’yi (Saklı Sözleri) okuyunuz ve içeriğine dikkat ediniz ve ona göre davranınız. Terazat, Kelimat, Tecelliyat, İşrakat ve Beşarat levihlerini dikkatlice okuyunuz. İlahi öğretilere göre ayağa kalkınız, ta ki her biriniz yanan bir mum olasınız.

 

           Sakın herhangi birini incitmeyiniz; birisini mahzun etmeyiniz; herhangi bir şahıs hakkında, ister tanıdık ister yabancı, ister dost ister düşman olsun, hakaret içeren söz sarf etmeyiniz. Herkese dua ediniz, herkes için bağış ve af dileyiniz. Sakın ola ki; kan içici düşman bile olsa, başkasından intikam almayınız. Kötü niyetli ve kötü amelli birinin dahi hatırını kırmayınız. Yaratılana değil Yaradan’a yönelmelisiniz, inatçı topluma değil Rabbu’l cünud’a bakmalısınız, toprağı değil parlayan güneşin ışınlarını görmelisiniz.

 

            Öyleyse, canlar tek bir can mesabesinde ve gönüller tek bir gönül halinde olsun. Herkes nefis ve hava dağınıklığından kurtularak Tanrı sevgisi birliği ile yepyeni bir yaşam bulsun...

Varlık âleminin mertebelerinden bizar olsunlar ve her mevkide yokluk mertebesini temenni etsinler. Şua (Işın) ne zaman güneşe ulaşırsa yok olur, fani olur. Damla denize vardığında görünmez olur. Âşık-ı sadık maşuka varınca hiç olur.

İnsan feda makamına adım atmayınca herhangi bir bağıştan mahrum kalır. İşte, feda makamı, fani olma ve yok olma makamı olup İlâhî varlığın ortaya çıkışıdır. Feda kurbangâhı (mezbahası) ise inkıta’ meydanıdır. Öyle ki varlık ayetleri ortaya çıksın. Yapabildiğiniz kadarıyla kendinizden bizar olup, O nurlu Cemale tutkun olunuz. Artık bu secde makamına ulaştığınızda varlık âleminde ne varsa gölgenizde bulursunuz. İşte budur yüce bağış, budur yüce saltanat, budur sonsuz yaşam, ondan gayrisi sonu apaçık hüsrandır ve en büyük ziyandır.

 

          Meleklerden maksat Tanrısal teyitler ve Rahmani güçlerdir. Ayrıca melekler; dünyevi âlemden alakasını kesmiş, nefis ve heva bağlılıklarından arınmış ve İlahi cihana, Rahmanî Melekûta gönül vermiş mübarek insanlardır.

 

           İnsanlık âleminin en büyük kuruluşlardan “Maşrıkü’l ezkâr” dır ve onun  yan dalları çoktur. Maşrıkü’l ezkâr her ne kadar ibadet yeri olsa da, hastane, eczane, misafirhane,  kimsesiz çocuklar mektebi ve yüksek öğrenim okulu ile ilgilidir. Her Maşrıkü’l ezkâr işte bu beş kuruluşla ilişkilidir.. Amerika’da şimdi Maşrıkü’l ezkâr’ın kurulmasını umut ederim ki giderek hastaneler, okullar, eczaneler ve misafirhaneler son derece intizam içinde kurulsun. Tanrı dostlarına bunları iyice anlatınız, ta ki, Maşrıkü’l ezkâr’ın ne kadar önemli olduğunu ve sadece ibadet yeri olmayıp her yönüyle ne kadar mükemmel olduğunu anlasınlar.

 

          Ey aydın gönül sahibi, sen ışık kaynağı olan göz bebeğine benzersin (siyahî). Çünkü Tanrı sevgisinin nuru yüreğinden aksetmiştir ve Tanrı Melekûtuna yönelmişsin. Amerika’da zenci ve beyazlar arasında şiddetli bir nefret vardır. Ancak umudum;  melekûti gücün bunları birleştirmesidir. Renge değil, kalbe nazar ediniz. Eğer gönül nurani ise, o Kibriya Hazretlerinin eşiğine yakındır, yoksa ister beyaz olsun ister de zenci! Tanrıdan gafil olur;

 

          Tanrıya hamd etmelisin ki; imtihan zamanlarında sağlam ve sabitsin. Abha Melekûtuna bağlısın. Herhangi bir beladan sarsılmıyorsun, hiç bir sıkıntıda kusur ederek ihmalde bulunmazsın. Altının hakikisinin sahtesinden ayırt edilmesinde olduğu gibi insan da bir sınava girmeden tefrik edilemez. Saf altının yüzünü kızartan ve sahtesinin yüzünü yakarak karartan azap ateşinin imtihanıdır.

 

           Ey Cemal-i Abha’nın hazineleri! Mektubunuz ulaştı, satırları okunduğunda son derece sevinç hâsıl oldu. Hamd olsun ki; Rahman’ın cariyeleri, tebliğ dersinin okunması,  Tanrı’nın hoş kokusunun yayılması,  çocukların eğitimini düşünerek bir toplantı düzenlemişsiniz. Fakat bu mahfil (toplantı) sırf ruhani bir toplantı olmalıdır.  Yani müzakereler sadece;  gerçeklik güneşinin doğuşuna; sağlam, apaçık ve kesin deliller biçiminde olmalıdır. Ayrıca, kızların eğitimine neden olan her şeyi; bilim, edep, erkân, iyi davranış ve güzel ahlak, iffet, ismet, sebat, dayanırlık, azmin gücü, niyetin sağlamlığı, ev idaresi ve çocuk eğitimini içermelidir. Kızların ihtiyaçlarına göre eğitim verilmeli. Bu kızlar kemal ve güzel ahlakla eğitildiği takdirde, ana oldukları zaman kendi evlatlarını küçük yaştan, güzel davranış ve ahlak ile eğiteceklerdir. Hatta çocukların vücut sağlığını, bünyelerinin güçlenmesini ve hastalıklardan korunmasını öğretmelidirler. İş bu kadar intizam buldukça tabiidir ki; bu çocukların her birisi Abha cennetinin emsalsiz fidanı olurlar.

 

         Tütün mamullerinin içilmesi pisliktir, kötü kokuludur, kerih ve mezmumdur. Zararları gün geçtikçe herkesçe anlaşılacaktır. Bilgili hekimler tarafından yapılan araştırmalarla tütünün bir kısmının zehirler içerdiği tesbit edilmiş ve bu konuda hüküm verilmiştir. Böylece onu içenler çeşitli hastalık ve sakatlıklara maruz kalır. Onun içindir ki; bu kötü alışkanlıktan arınılması ve içilmemesi açık olarak belirlenmiştir. Hz. A’lâ “Ruhum O’na feda olsun” ilk dönemde kesin olarak yasak buyurdular ve tüm ahbaplar tütün içmeyi bıraktılar.

Maksat budur ki;  tütünün içilmesi Hak indinde mezmum,  son derece pis,  tedrici bile olsa gayet zararlıdır. Bundan başka, maddeten hasara, zamanın boşa sarf edilmesine ve zararlı alışkanlıklara müptela olunmasına nedendir. Misaka sabit olanlarca, aklen ve naklen yerilmiştir ve onun bırakılması, herkesin rahatına, pis ve kötü kokudan, el ağız ve saçların temizliğine neden olmaktadır. Elbette; İlahi dostlar, bu makalenin onlara ulaştığında, herhangi bir vesile ile tedrici bile olsa bu zararlı alışkanlığı bırakacaklardır. Öyle ümit ederim.

         Ey Tanrı’nın Cariyesi! İnsan ruhunda acayip bir güç ve kudret var ancak Ruhu’l-kuds’ten destek gelmesi gerekir... Eğer Ruhu’l-kuds’ün feyzinden desteklenirse, şaşırtıcı kuvvet gösterir, gerçekleri keşfeder ve sırlara vakıf olur. Tümünüz Ruhu’l-kuds’e yöneliniz ve herkesi bu yönelişe davet ediniz, işte o zaman şaşırtıcı etkilerini görebilirsiniz.

 

       Herkes, insanların beğenilen yönlerine bakmalıdır. İşte bu durumda insan, herkesle (tüm beşerle) ülfet içinde olur. Ama eğer insan bir kimsenin noksanlarına bakarsa o zaman iş zorlaşır. Hz. Mesih (İsa) “Âlemlerin ruhu O’na feda olsun” bir yerden geçerken, organları dağılmış, kötü kokulu ve çirkin görünümlü ölmüş bir köpeğe tesadüf etmişlerdir. Hazır bulunanlardan birisi “Bu köpek ne kadar kötü kokuyor” demiş, bir başkası “ Ne kadar çirkin ve ne kadar kötü görünüşü var” demiş. İşte her biri bir şeyler söylemiş. Hz. Mesih “Onun dişlerine bakınız, ne kadar beyazdır” diye buyurmuş. Hz. Mesih’in hatayı örten görüşü, onun (köpeğin) hiç kötü tarafını görmedi, işte onda kötü olmayan organı, dişleri olduğundan, dişlerin beyazlığını gördü. Öyleyse; insanların noksan taraflarına değil olgun olan taraflarına bakmalıyız.

 

     Ey Melekût’un çocukları! Şükreden mübarek kuşlar, her zaman yüksekte veya zirvede uçmak ve böylece uygun bir şekilde en güzel nağmelerle ötmek isterler. Fakat topraktaki solucanlar her zaman yerin altını arzulamaktadırlar. Tüm çabaları ve en büyük gayretleri toprağın derinliğine ulaşmaktır. Dünya çocukları da aynıdır. Onların da en büyük istek ve arzuları, bu fani olan dünyada ve hiç sayılan hayatta geçim sahasını genişletmektir. Hâlbuki onların hepsi de bin bela ve sıkıntıların esiridir. Her an tehlikelerle ve ölümle karşı karşıyalar ve kurtuluş yoktur. Kısa bir süre içinde yok olup giderler, onlardan ne bir eser ne de bir haber kalır. Öyleyse siz de Hz. Baha’ullah’a şükürler sununuz ki; O’nun yardım ve inayetiyle Melekût’un çocukları oldunuz. Gerçeklik çimenliğinin kuşları oldunuz ve ebedi izzetin zirvesine uçtunuz;  baki olan cihandan nasip aldınız; Ruhu’l-Kuds’un hoş kokularından pay aldınız; başka bir hayat buldunuz ve birlik eşiğine yaklaştınız. Öyleyse son derece sevinç ve neş’e ile ruhani mahfiller tertipleyiniz ve Celil olan Rabb’a kutsama, temcit ve teclil ile meşgul olunuz. Ağlayıp sızlamalarınızı Abha Melekût’una ulaştırınız. Bu bağışa ulaştığınız için binlerce şükürler ediniz.

 

      Bu tenasüh (reinkarnasiyon) inancı birçok ümmet ve milletlerin özellikle Yunan filozoflarının, Roma hekimlerinin, Mısırlıların ve büyük Asurların eski inançlarından sayılır ve lakin Hak nezdinde bunların tümü o kavimlerin evham ve saçmalarıdır... Evet “ric’at” (dönüş) sözcüğü İlahi kitaplarda vardır ve bundan maksat mertebelerin, etkilerin, kemallerin, ışıkların gerçeklerinin tekrar dönüşü olarak her devrede kendini gösterir, yoksa maksat, belirli şahısların ve ruhlarının dönüşü değildir. Örneğin, bu dün geceki lamba tekrar yanmıştır veya geçen yılın çiçeği tekrar bahçede açılmıştır, deniliyor.  Bu dönüşten maksat, öznesel gerçeğin, salt görünümün ve özel olan keynuniyetin dönüşü olmayıp amaç, o lambadaki ve o çiçekteki mevcut olan özellik ve mertebenin şimdi bu lamba ve çiçekte görülmesidir. Yani geçmiş olan baharın kemalleri, faziletleri ve bağışları şu baharda olduğu gibi tekrarlanmıştır.  Örneğin bu meyve aynen geçen yılın meyvesidir, işte bu durumda latifliği, tazeliği, güzelliğiyle aynı meyvedir; yoksa fiziki ve ayni yapısıyla eski durumuna geri gelmesi düşünülemez.

Eğer insanlığın hayatı ve ruhani varlığı sadece dünyevi yaşam biçimiyle sınırlı olsaydı, varlıktan ne yarar olurdu? Hatta ulûhiyetin ne eserleri ne de sonucu olabilirdi. O zaman varlıkların, mümkinatın ve meknunat âleminin hepsi de saçma olurdu. Nitekim rahim hayatının yararları ve sonuçları o daracık ve kapkaranlık âlemde ortada olmayıp ancak bu geniş âleme intikal ettiğinde o âlemdeki (rahim) gelişme ve büyümenin yararları ortaya çıkar ve belirir. İnsanın bu yaşantısındaki; sevap ve günah, cennet ve cehennem, ödül ve ceza, amel ve çabaları aynen öbür âlemde ortaya çıkarak belli olacaktır. Aynı şekilde, eğer rahim hayatı,  sadece rahim hayatıyla sınırlı olsaydı, rahim hayatı ve varlığı abes ve boşuna olurdu. Böylece eğer bu âlemdeki amelleri, çabaları ve neticeleri öbür âlemde görülmezse o zaman tümüyle boş ve gayri makul olur. Öyleyse Hakk’ın gayb âlemleri vardır; ancak insanın düşüncesi algılamaktan acizdir ve beşerin anlayışı bu konuda yetersiz kalır.

 

    Eğer ilim, malumun cemaline yol gösterici olur ise, ne âlâ; yoksa bu damla (ilim) yüzünden -ola ki- akmakta olan feyizden mahrum bırakır. Çünkü o, kibir ve gurura yol açar ve kusur ihmale sebep olur.

 

     Ey Melekûtun kızı! Mektubun ulaştı. Kaza, kader ve iradeden sormuşsun. Kaza ve kader; eşyanın gerçeklerinden doğan zorunlu ilişkilerden ibarettir. Bu ilişkiler yaradılış kuvvetiyle kâinatın gerçeğinde emanet bırakıldığı ve işte o zorunlu ilişkilerin gereklerindendir. Örneğin, Tanrı güneşle yeryüzü arasında bir ilişki yaratmıştır. Öyle ki; güneş şua ve ısı saçar ve toprak yeşerir, işte bu iletişim kaderdir. Kaza ise varlık âleminde onun doğuşudur. irade de bu ilişkiler ve oluşumları içerisinde  bulunduran nesnel (faile) bir güçten ibarettir. Bu, özet olarak kaza ve kaderin anlatımıdır. Daha genişçe anlatım için zamanım yoktur. Artık sen bunun üzerine derin düşün, böylece kaza kader ve iradenin gerçeği ortaya çıksın.

 

        Ey Tanrı Melekûtuna cezb olunan kişi! İnsanların her birinin bir düşünce ve amacı vardır, gece gündüz hedefe ulaşmak için çabalarlar. Birisinin arzusu zenginlik, diğerinin ise, izzettir; birisinin isteği şöhrettir, diğerininki ise, san’ at ve ticarettir. Sonunda hepsi hayal kırıklığına uğrayıp zararlı çıkarlar, tüm bu işleri bırakarak bomboş olarak öbür dünyaya koşarlar, tüm zahmetler boşa gider. Çıplak, solmuş, pejmürde ve umutsuz bir biçimde toprağın altına girerler. Hamd olsun ki kârlı, ebediyen baki ve berkarar olan bir ticaretin var, işte o Tanrı Melekûtuna olan incizap, iman, irfan, vicdan nuraniyeti ve İlahi öğretilerin yayılmasıdır. Bu bağış ebedidir; bu servet Melekûti hazinedir.

 

       Ümit ederim ki; bu Nasutî âlemde Lahutî nuraniyet bulasın. İnsanları, hayvani olan doğa karanlığından kurtarasın, İnsanları yüce makamlara ulaştırasın. Bu gün, belli bir kitle hariç, dünyanın tümü tabiat âleminde boğulmaktalar. Onun için görüyorsun ki; kıskançlık var, hırs, yaşam kavgası, düşmanlık, savaş, öldürme, kan dökme, çapulculuk ve talan var. Bütün bunlar tabiat âleminden kaynaklanıyor. Ancak belirli sayıda insan bu karanlıktan kurtulabilmiş ve tabiat âleminden insanlık âlemine yükselebilmiş, Tanrısal öğretileri uygulayabilmiş, aydınlanmış; rahmani olup gül bahçesinin gülleri ve ışıkları olmuştur. Güçlerinin yettiği kadar ilahî, Rabbanî ve nuranî olmaya çalışıyorlar.

Herhangi bir bağdan azad ve doygun ol, yalnız Melekût Rabbine gönül bağla!

 

Tanrı dostlarının hepsi birlik ve beraberlik içinde olmalı, tek çadır altında birleşmeli, düşünce birliği içinde olmalı, birlik adımlarıyla yürümeli, fikir ayrılığını unutmalı ve farklı fikirleri hatırdan atmalıdır. Çünkü hamd olsun ki, amaç aynı amaç ve talep aynı taleptir. Hepimiz bu eşiğin kullarıyız, aynı memeden süt emmekteyiz, aynı kutsal ağacın altındayız ve dikilen aynı çadırın gölgesindeyiz.

Ey İlahi dostlar! Eğer birisi başkasının dedikodusunu yaparsa, sönüklük ve soğukluktan başka bir sonuç vermeyeceği bilinen bir gerçektir. İşte bu, ayrılık sebebi ve dağılmanın en büyük vesilesidir. Eğer birisi başkasının dedikodusunu yaparsa, dinleyenler son derece ruhaniyetle ve güler yüzle onu, bundan alıkoysunlar. Bu dedikodudan ne sonuç ve fayda olabilir, desinler. Acaba Cemal-i Mübarek’in rızasını mı çeker yahut Tanrı dostlarının ebedi izzetine mi neden olur? Yoksa dinin yayılmasına mı sebep olur veya Tanrı Misakını mı sağlamlaştırır. Acaba birisine faydası mı dokunur ya da birisi ondan feyiz mi alır?  Tanrı’ya yemin olsun ki; hayır! Aksine kalplere öyle toz kondurur ki; artık ne kulak işitir ne de göz gerçeği görür. Amma eğer birisi başkasını övmeye kalkar ve medhü senasını yaparsa, dinleyenlere sevinç ve neşe gelir ve Tanrı’nın hoş kokularını yayar, gönüllere sevinç, ferahlık ve ruhlara müjdeler getirir... Şimdi bakalım hangisi daha hoş ve gönül alıcıdır! Cemal-i Abha’ya yemin olsun ki; dostların hayrını duyduğumda gönlüm son derecede neşelenir. Ancak dostların dargınlığının bir işaretini gördüğümde son derece hüzünlere boğulurum. İşte budur Abdu'l Baha’nın durumu, artık bakınız ne lazımdır ve ne yapmamız gerekir ...

 

    Mektubunuzda nurani dostlardan sevgi, beraberlik ve birliğin müjdesi vardı. Bu canlandırıcı  bir haber oldu; şevk dolu olan gönüllere son derece ferahlandırıcı oldu.. İlahi kitapların özündeki cevher bir kelimede özetlenir, O da; sevgi, birlik ve Rahmani beraberliktir. İşte amacın özü budur. Ta ki;  varlık âlemi bu bağışla süslensin. Öyleyse tüm dikkatimiz bu önemli noktaya yönelmelidir. Çünkü bu,  varlık dairesinin tam merkezi sayılmaktadır. Yapabildiğiniz kadarıyla birlik ve beraberliğinizi arttırınız, sevgi ve bilgelik arayınız. Bu sevgi sadece dostlara özgü olmasın. Tüm halka merhametli ve sevecen olunuz. Yapabildiğiniz kadarıyla gönülleri sevindirerek şad ediniz. Kapasite ve alıcılık derecesine bakmayınız, Ahadiyet Hazretine uymalıyız. Nasıl ki; rahmet yağmurları ve inayet sağanakları her varlığa yağmakta, güneşin lütuf ışınları batıyı ve doğuyu aydınlatmaktadır.

 

     Günler sona erer, kısacık hayat süresi bitiverir, ancak kutsal eşiğin kulluğunun meyveleri sonsuz ve ebedidir. Varlık âleminde bu gerçeğe bakınız,  nasıl apaçık görünür ve ortadadır. Baha ehline baha olsun.

 

     Ey Tanrı’nın Kulu, sana gelmiş olan belalar ve sıkıntılardan kederlenme, !

Tüm musibetler ve belalar insanoğlu için yaratılmıştır; ta ki o, bu fani dünyadan nefret etsin. İnsanoğlunun dünyaya aşırı bağlılığı vardır. Bunun için düştüğü zahmet ve meşakkatten dolayı dünyadan nefret ederek Tanrı’ya yönelir, baki olan ve tüm sıkıntı ve belalardan arınmış dünyaya talip olur. Akıllı bir insan elbette, sonu dertle biten bir kadehi içmez, Her zaman saf olan kadehe talip olur. Zehirle karışık bir tatlıyı asla yemez. Öyleyse sen böyle bir imtihana düştüğünden Tanrı’ya şükürler et. Sabırlı ol ve İlahi Melekûta yönel. Rahmani ahlakı elde etmeye çalış, nurani ol, Melekûtî ol, Rabbanî ol. Öyle ki; dünyanın rahatlığına ve lezzetlerine mukayyet olma, peymanda sabit ve sağlam ol ve Tanrı dininin yayılmasına çalış. İşte bundadır insanın yüceliği, insanın izzeti ve insanın kurtuluşu.

 

     Ey İlahi Dostlar! Dünya bir insan bedenine benzer, hasta, zayıf ve güçsüz duruma düşmüştür. Gözü görmez, kulağı duymaz olmuştur; duyu gücü tamamen tükenmiştir. İlahi dostlar bilgili tabip olmalıdır ve İlahi öğretiler gereğince bu hastaya bakıp tedavi etmelidirler. Ta ki; sıhhat bulsun ve ebedi şifaya kavuşsun inşallah.

İlk ilaç, halkın hidayetidir; böylece Hakk’a yönelerek İlahi öğütleri işitsinler ki, işiten kulak ve gören gözle ayağa kalksınlar.

 

     Ey kıyam gününü yakin eden! Zuhur gününde Sur’a üflendi ve Nakur çalındı. Yakin edenler ve reddedenler hepsi haşir neşir oldu, ancak ikana erenler (ikan sahibi; şüphesi olmayan - yakin eden) uyandı ve akıllandı; hayat ve ölümden haberdar oldu, köprüden geçerek paklık cennetine girdi. Gafil ise ölüm ve yaşamdan yani her ikisinden habersiz kaldı!

 

     Ey Cemal-i Mübareğin kulları! Bu gün gaybin ve İlahî teyitlerin, ancak mübelliğleri kapsadığı apaçıktır. Tebliğde gecikme olursa teyid tamamen kesilecektir. Çünkü tebliğ olmaksızın ilahi dostların teyit almaları kesinlikle mümkün olamaz.

 

         Her zaman tebliğ sahası açık olmalıdır, çünkü İlahi teyit ona bağlıdır. Eğer birisi canü gönülden, tam gayretiyle Tanrı Emri’de ayağa kalkmazsa, elbette ki; Abha Melekûtundaki teyitlerden mahrum kalır. Ancak hikmetli olmalı, hikmetten amaç, Tanrısal geçimiyle, sevgiyle,  şefkatle, sabırla ve tahammülle, Rahmanî ahlâkla, Rabbanî amelle ve davranışlarla tebliğ edilsin. Yoksa hikmet suskunluk ve sessizlik içinde olup tümüyle unutmak değildir. Kısacası, İlahî dostları birer birer Tanrı Emri’nin tebliği için teşvik ediniz. Kitaptaki anılan “hikmet” tebliğin bizzat kendisidir, ama uyum (dostça geçinme) ile olmalıdır ki; İlahî teyitler kuşatsın ve Tanrısal başarılar kucaklansın.

 

       Kesinlikle biliniz ki, Ruhu’l-kuds’un hoş kokuları sizi konuşturur. Öyleyse ağzınızı açınız ve yüreklilikle her toplantıda konuşunuz. Hitap ederken ilk önce, Baha’ullah’a yöneliniz ve Ruhu’l-kuds’un yardımını talep ediniz, ağzınızı açınız ve kalbinize geleni beyan ediniz, ancak son derece cesaretle, metanetle ve vakarla olmalıdır.

 

      Mübelliğ bizzat kendisi tebliğ esnasında son derece duygulu olmalı ki, sözleri ateşin şulesi gibi etkilesin ve heva ve nefis perdelerini yaksın. Mübelliğ son derece huzur ve huşu içinde olmalı ki, başkaları ders alsın. Mübelliğ son derece yokluk ve fanilik içinde olmalı ki; Mele-i A’lâ’nın ahengiyle tebliğ edebilsin, yoksa etkisi olamaz.

 

     Ey Dostlar! Dünya ufkunu kapkaranlık bulutlar sarmış düşmanlık ve öfke, cevrü cefa ve büyük zillet zulmeti yayılmıştır. Tüm halk büyük felaket içerisinde, kana susamış ve en büyük yırtıcılık içinde...  Kibriya hazretleri tüm insanlar arasında ancak dostlarını seçerek en büyük hidayet ve en büyük bağışını onlara tahsis etmiştir, ta ki; biz hepimiz canü gönülden çabalayalım, fedakârlıkta bulunalım, halkın hidayetine çalışalım ve bu insanları eğitelim. Öyle ki; yırtıcı olanlar, birlik vadisinin ceylanları; kurtlar, Tanrı’nın kuzuları, kana susamış olanlar, semavi melekleri olsunlar ve düşmanlık ateşi sönsün, selamet diyarının ışığı kutsal anıtı aydınlatsın, cefa külhanının kokusunu dağıtsın ve vefalı gül bahçesinin hoş kokularını tümüyle yaysın. Zayıf akıllar, külli olan ilahî akıldan feyiz alsın; habis kimseler, pak ve temiz olan nefesleri bulsun. Bu bağışın bir vericisi, bu çiftliğin bir çiftçisi, bu bağın bir bahçıvanı, bu denizin balıkları, bu semanın nurlu yıldızları, bu hastaların ruhani tabipleri ve bu yolunu şaşırmışların sevecen kılavuzları olmalıdır, ta ki; nasipsizlere nasip verilsin, mahrum olanlara pay bağışlansın, yoksullara bir hazine olsun.

 

         Ey sabit olan dostlar! Tanrı’nın feyzi, bahar yağmuru gibi insan âlemine yağmaktadır. Apaçık ışığın pırıltısıyla yeryüzü cennetini kıskandıracak bir ortam yapmıştır. Ama ne yazık ki kör olanlar mahrum, gafil olanlar uzak düşmüş, sönük olanlar üzgün ve solgun olanlar bundan mahrumdurlar. Bu sonsuz feyiz ise esas kaynağından,  görünmeyen denize akmaktadır. Ancak az bir kitle bundan feyiz almakta ve çok az kişi yararlanmaktadır.          İşte bakalım, merd-i meydan ne yapar. İlerde, uykuda olanların uyanması, gaflette olanların akıllarının başlarına gelmesi ve mahrum olanların sırların mahremi olması ümit edilir.

Şimdi tüm dostlar canü gönülden ve titizlikle çalışmalı ve ciddi biçiminde çabalamalı öyle ki; ayrılık temeli ortadan kalksın ve İnsan âleminin ışıkları birlik bağışlasın. Bu gün her şeyden önemli Tanrı dostların birliği ve beraberliğidir, öyle ki bir gönül ve bir can gibi olsunlar...

İnsanların her birine “ hepsi bir ağacın meyveleri ve bir dalın yaprakları olduklarını anlatsınlar.  Eğer ahbaplar kendileri tam bir birlik ve beraberlik içinde olmazlarsa, nasıl başka grupları birlik ve beraberliğe davet edebilirler? Dış âlemdeki yaratıkları bir düşünün; ta ki ibret olsun: Dağılmış bulut yağmur feyzine neden olamaz ve kısa sürede kaybolur, ayrılmış olan sürü, kurdun tasallutu altına girer, ayrılmış kuşlar ise şahinin pençesine düşer. Bundan daha büyük bir kanıt olur mu ki; birlik ve beraberlik, yükseliş ve yaşamın nedeni olur ihtilaf ve ayrılık zillet ve hakareti oluşturur ve çok büyük ziyan ve hüsrana neden olur. İlahî kutsal Mazharlar insanlığın birliği için gönderilmişlerdir ve bu yüzden yüz bin çeşit meşakkat ve belâya tahammül etmişlerdir ki değişik gruplar halinde olan insanlar Tanrı kelimesinin gölgesinde bir araya gelerek birlik içinde olsunlar. İnsan âleminin birliğini son derece tatlılıkla, nazik bir şekilde ve güzellikle varlık sahasında ortaya çıkarsınlar.

 

          İnsanın yüceliği, Mele-i A’lâ’daki meleklerin özelliği olan güzel karakter ve faziletlerdedir. Öyleyse iyi karakter ve faziletli ahlâk, insanlarda oluştuğu takdirde insan semavi olur, melekler gibi olur, Rabbani gerçek olur ve Rahman’ın belirtisi olur. Ancak bu insan kavga, dövüş ve kan dökülmesine neden olursa, en rezil yırtıcı hayvanlara benzer ve öyle bir mertebeye ulaşır ki; örneğin, yırtıcı bir kurt her gece bir koyunu parçalarsa o bir gecede harp meydanında yüz binlerce kişiyi yere serer kana bular. Fakat insanın iki yönü vardır, biri fıtri yüceliği ve aklın mükemmelliği, diğeri hayvani alçaklık ve şehvani noksanlığıdır.

 

          Ey gerçeğin talibi! Bütün insanlar, dilde gerçeğin meftunu ve sevgi badesinin sarhoşudurlar. Ancak imtihan meydanı ortaya çıkınca, hakikatten kaçarlar ve hidayet merkezinden bin fersah uzakta dururlar. Mesela Kerbela çölündeki iğrenç zalimler gruhu, görünüşte Tanrı’yı zikreden ve arayan kimselerdi. Oysa gerçekten bunlar, kötü yüzlü, kötü huylu ve kötü sözlülerden idiler.

Âşıkların delili, ah-ü figan ve müştakların delili ise çeşm-i giryan (ağlayan özdür), gizli inlemeleri ve dil-i suzanlarıdır. Balığın ızdırabı ve peraşanlığı susuzluğudur ve zavallı kelebeğin isteği kol ve kanatlarının yanmasıdır. Böylece gece ve gündüz çalışan, coşan ve haykıran, hakikat nurunu, ışıkların doğuş yerinden görebilen ve Ahadiyet sırrını, Melekûtün sırlarından duyabilen, aydınlanmış bir mum ve toplumdaki ışık çevresindeki kelebek gibi olanlar dışında; hepsi de yalancı ve bu sözde iddiacıların tümü gaflet içindedir. Sen ise Tanrı’ya hamd et ki; istek vadisini aşmışsın ve hidayet meydanındaki oyunu kazanmışsın, Hakk’ın nidasını işitmişsin ve giderek yükseliyorsun. İşte bu bağış insan âleminin parlayan yıldızıdır, bu inayet iki cihanda gönlün isteği ve canın rahatlığıdır.

 

           Ey Abdu’l Baha’nın vefalı dostları! Ekvator hattında, itidal noktasında yenibahar mevsiminde parlayan güneş, her tarafa ışık saçmaktadır. O, şiddetli ziya ve hararetiyle tüm iklimlere yeni bir feyiz ve kuvvetli bir ruh bahşetti.  Ziya ve hararetinden dünyanın damarlar ve sinirlerinde yepyeni bir canlılık ve hareket oluştu, yeni bir yaradılış oldu. Böylece ona yeni ruh üflenmiş oldu. Varlık âleminin solmuş cismine ve tabiatın ölmüş cesedine yeni bir can geldi ve sayısız bağışları elde etti. Devir yeni bir devir oldu. Yaratıklar da yeni bir yaradılışa erişti...

Elli asır önceki buluşlar, bu bir asrın buluşlarıyla karşılaştırılamaz; tüm geçmişin bilimi, sanat ve buluşları,  var olan eserleri ve yenilikleri bu günkülerle denk olmaz. Bakınız! Gerçeklik güneşinin parıltılarının etkisi tüm yaratıkları nasıl görünür hale getirmiş ve ortaya çıkarmış. Ne var ki; bu cahil halk, yani gafil olan bu kitle halen derin uykuya dalarak bu gelişme ve bu sonu olmayan yükselişin kaynağının nereden geldiğinden habersizdir. Bu İlahî baharın doğuşunu ve hangi yıldızdan olduğunu, keza bu sonsuz yağmurların hangi buluttan yağdığını anlamış değillerdir. Hareketi görürler lâkin hareketlendiriciyi hatırlamazlar. Bahar mevsiminin letafet ve tazeliğini anlarlar lâkin bu ilahi yenibaharın sonsuz feyizlerinden gafildirler, sonu olmayan dalgaları görürler lâkin uçsuz bucaksız denizden bihaberdirler; tadı hoş meyveleri yerler lâkin sırlar ağacından gafildirler... Neyse, ümit ederiz ki; uyansınlar, hoş badeden sarhoş ve uyanık olsunlar.

 

           İki çeşit sevinç vardır; cismanî ve ruhanî. Cismanî sevinç sınırlıdır, süresi nihayet bir gün, bir ay veya bir yıl olabilir, bir sonucu yoktur. Ruhani sevinç ise ebedidir ve sonu yoktur. İşte bu sevinç, Tanrı sevgisiyle kendini gösterir ve insan âleminin mükemmeliyetine yol açan olur. Öyleyse gücünün yettiği kadar gönül lambanı sevgi ışınlarıyla aydınlatmaya çalış.

 

Ey Tanrı’ya iman eden!

İman ışığı ne zaman ki; can ve gönül lambasında yanarsa, ışınları azalara yansır; “dil”deki penceresinden bu aydın nur parladığı zaman söylev ve beyan olur. “Göz”e aksettiği zaman basiret ve aydınlık ışınları olur. “Kulağa” düştüğünde işiten kulak olur. “Akla” yansıdığında Rahmanın marifeti (tanıması) olur ve böylece bu ışın, organlara yansıdığı takdirde pâklik ve Yezdan’ın (Tanrı’nın) ibadeti olur; yoksa tüm â’za ve organlar boş ve abes olup; onların amelleri çöldeki serap gibi olurdu.

 

 

          Bakınız bu eşikte ne kadar muhteremsiniz; çünkü Cemal-ı Kıdem’in kulluk bağını boynunuzda taşıyorsunuz, İsm-i Azam’ın kulluk halkasını kulağınıza takmışsınız. Öyleyse kulluğun gereği ne ise uygulayınız ki; Abha Melekût’unda yüzünüz parlak olsun.

 

           Ey Ruhani Dostlar ve Rahmani Hanımlar! Bu fani toprak ancak cahil baykuşlara yakışır ve bu kapkaranlık külhan türabı kuşlara layıktır. Manevi bülbülün yuvası İlahi gül bahçesindedir, izzet zirvesindeki kuşların ise mekân ve yuvaları ancak Rahmanın Melekût’undadır.

Akılsızlar, bu fani âlemin bulaşığına nazar ettiklerinde rahatlık zan ederler ve böylece sınava düşerler, karanlığa ve gölgeye çekilirler ve gölgenin yaratıcısından gafil kalırlar. Zira Nasut âlemi, Melekût’un kaybolan gölgesidir. Arz âlemi, semavi âlemin bir eseridir. Sübhanallah! Damlaya gönül bağlarlar, okyanustan mahrum kalırlar, zerreye iştiyak gösterirler, hakikat güneşinden nasipsiz kalırlar, dünyevi yaşama gönül bağlarlar ve ebedi hayattan vazgeçerler, su ile çamurla uğraşarak can ve gönül dünyasından gafil kalırlar. İlahi öğütler ve öğretiler, insanı dünya bağlılıklardan uzaklaştırır, karanlık ve daracık dünyadan kopararak nurlar âlemine ulaştırır.

Tüm taife ve milletlere, kabile ve devletlere bakınız. Karıncalar gibi toprak katmanlarının altında yuva kurarak yer açmış, pek çok yiyecek biriktirmişler. Bir bakarsınız ani bir yağmura tutulur, sel çıkar, yuvası, yeri, yurdu ve     birikmiş yiyeceklerini götürür yok eder.  Açık ve ortada olan dünya   ehlinin örneğini görüyorsun,  işte bu!

 

           Ey hidayet nurundan aydınlanan! Yüz bin arif ve faziletli kimse yıllar yılı çile çekerek her meşakkatin tadını aldı. Talep yolunu kasetti ve iştiyak çöllerinde can ve gönlünden çıkan hasretle inledi. Ancak, Cananın Cemali varlık ufkundan doğduğunda ve ufukların doğuş yerinde, yüzündeki perdeyi çektiğinde; hepsi de kendi kuruntu ve fikirliyle perdelendi, malum olan Cemal’dan mahrum kaldı. Birisi işrak hikmetinin dertli badesinin sarhoşu oldu, diğeri tasavvuf ve vehimlerin badesinden perişan oldu, bir başkası delirten fenlerin deryasında boğuldu. Birileri işaretler ve alametler çöplüğünde bocalamakta. İşte görülüyor ve apaçık belli ki; tüm iddiaların yalan, tüm isteklerin ise sırf hayal olduğu görüldü. Hâlbuki susamış olan, ilahi çeşmeyi görürse ne sabrı kalır ne de tahammülü; aşığın maşuku gördüğü zamanda kontrolün elinden çıkması gibi. Fakat sen şükret ki; bu asırda uyandın, bu vakitte akıllandın. Lütuflar kadehini inayet sakisinin elinden aldın. Cemal-i Rahman’a olan İkan tadından tattın. Ne mutlu sana, ne mutlu sana

 

          Ey Rahmani Dostlar! Vicdanî feyiz ve nuranî mutluluk, İlahî sevgide dayanma ve Rabbani yolunda sebat etmektir. Kutsal ayette buyurduğu gibi…   Bu teyit melekleridir; bu başarma melekleridir; bu rahmet melekleridir; bu ilham melekleridir ve bu güven ve ikan melekleridir. Yani bu yüce makamlar ve rahmani faziletler, sebat ve dayanmanın neticesidir.

 

          Ey İlahî Melekût’a bakan! Uzun zamandır o yöreden, bu iştiyak içinde olanların kutsal kokuları duyulmuyor ve Tanrı sevgisinden yansıyan parıltılar, umudun doğuş yerinden görünmüyor. Sabır ve sükûnet, ağırlık ve temkin var. Tanrı’nın hoş kokularını yayması (tebliği) dışında, tüm işlerde sabırlı ve temkinli olmanın tatlı meyveleri olacaktır. Keza Maksudun Cemaline olan sevgisinden başka, her yerde olgun davranma ve sükûn beğenilir. Öyleyse; Ey Tanrı sevgisinin dolu badesinden sarhoş olan! Coş ve heyecana gel, alevlen ve hareketli ol. Solmuş gönülleri ateşe ver, Yaşam bahşeden inayet nesimini estir, meyveli ağaç ol, ışıklar ufkundan parlayan yıldız ol. Bu fani günler geçecektir ve sonuçsuz bu ömür de son bulur. Bu gündüzün sonu karanlık gecedir, bu düzen içindekilerin sonu dağınıklıktır, bu zenginliğin nihayetinde perişanlık vardır. O zaman bu kandilde birazcık yağ kalmışken ve bu zayıf vücutta biraz güç varken ciddi bir çaba göster.

 

             İnsanlık gerçeği, ayna gibi, hakikat güneşinin ışınlarıyla aydınlanmalıdır; aksi takdirde kara bir taş olup karanlık üzerinde karanlık olur. Hakikat ışını; irfandır, ikandır, güvendir, incizaptır, hareketlenmektir ve tebliğde sürekliliktir.     Ey İlahi Dostlar! Günler hızlı, çok hızlı bitecektir, sahip olanlar ve olunanlar kaybolacaktır; ne bir eser ve ne bir netice, ne bir yaprak ve ne de bir tomurcuk kalacaktır. Ancak nefis ve havadan uzak ve hidayet ışıklarına mazhar olanlar, bunun dışındadır.

 

          Ey Urvet’ul vuska’ ya bağlanmış olan! Çaba ve telaş içinde olan bir dünya, uğraşı, itiş-kalkışla giden bir âlem vardır. Her kafanın bir sırrı ve herkesin bir hevesi vardır. Biri zevk-u safa kadehinden sarhoş, birisi izzet yolunda yürümektedir. Bazıları ise, makam ve büyüklük peşinde koşmakta, bir kısmı da ticaretin derinliğine hayran olmakla veya vezirlik ve emirlik mertebelerini elde etmek için sürmektedir ve bir kaçı da saltanat tahtında sıkıntı ve korku içinde oturmaktadır.  İlahî öğüdü dinlemek ister isen, bütün bu düşüncelerinden sıyrıl ve bütün bu bulaşıklardan temizlen ve arın, Cemal-i Abha’nın kulluğunu ara ki, dostlar şehrinin padişahı, semavi gök dünyasının serveri olasın.

 

          Ey Gerçeğe Tapan! Tüm halk vehimlere tapmaktadır. Babalarının ve ecdatlarının taklitlerinde boğulmakta ve İlahi gizemli sırlardan uzaklaşmaktadırlar. Değirmenci merkebi gibi daima dönmektedirler. Sabahtan akşama kadar zavallı değirmen merkebi hareket etmekte, ancak bir adım ileriye gitmemektedir. Çünkü hareketi değirmen ekseni çevresindedir. Bütün halkın da seyir ve hareketleri toprak merkezinden öteye gitmez, yani tabiatın çevresinde dönmektedirler. Hamd olsun ki, sen, uçmaktasın ve dikeysel hareketin olmuştur, tabiat âleminden, Melekût dünyasını anlamaktasın. Böyle bir güç bulduğundan dolayı Tanrı’ya şükret.

 

         Ey Azizim! Bugün, varlık âlemi hasta bir kişiye benzer, onun için yüce tabibe muhtaçtır ki hastalığın tanısı doğru konularak hızlı bir şekilde tedavi edilebilsin. Bu hastalık, siyasi ilaçla veya sözde özgürlük dermanıyla iyileşmez ve tedavi olmaz. Çünkü hastalık, ahlak ve vicdana ait olup insanın can ve gönlünü sarmıştır. Öyle bir ilaç ister ki; canı diriltsin, vicdanı olgunlaştırsın, kalplere yeni bir hayat versin ve insan âlemini rahmani olgunluklarıyla eğitebilsin. Şimdi o ruhani tabip zuhur âlemine adım atmıştır. Âlemin derdine teşhis koyarak öğretileri, vasiyetleri ve öğütleriyle kesin tedavi yetinmektedir.

 

             Namazın hikmetinden sormuştun. Bil ki; namaz farz olup gereklidir. Acizlik içinde bulunmadıkça hiç bir mazeret, insani namazdan muaf tutmaz. Namazın hikmeti, kul ile Hak arasında bir iletişimdir. Çünkü insan o anda can-ü gönülden Tanrı’ya yönelir, Hakla muvanis olur ve O’na sevgi ile yaklaşır... Aşığın sevgilisiyle konuşmasından daha büyük bir zevk olamaz. Arayanın arananla birlikte olmasından daha güzel bir nimet olamaz.  İlahi Melekût’a cezb olan herhangi bir kimsenin, en büyük dileği, kendini serbest hissettiği zaman sevgiliye ağlayıp sızlamak, inayet lütuflarını talep etmektir. Hitap etme ve inleme denizinde boğulup gitmektir. Bunlardan başka, namaz ve oruç insanın uyarma ve uyanmaya, keza imtihanlardan korunmasına nedendir.

 

           Ey Melekût’un kızı! Bil ki; münacat ve namaz hayat suyudur, varlığın yaşamasına sevinç ve letafetine nedendir. Gücünün yettiği kadar dikkat et, başkalarını dua ve namaza çağır!

 

 

           Ey Rahmani Dostlar!  Varlık âlemine baktığımızda görürüz ki; yağmur mevsimi gelince, bulut ağlayınca, güneş parlayınca, harman bereketi ve yığın yığın tanelerin elde edilmesi için her çiftçi tohum eker. Şimdi de, inayet bulutu yağmakta, gerçeklik güneşi parlamakta ve inayet nesimi esmekte iken, Ruhani her bir çiftçi de tohum ekmeli ki: sevinç görsün ve rahatlık bulsun. İşte bu pak olan tohum, Hakk’ın davranışı, söyleyişi ve tavrıdır...

 

          Birlik ayetleri ve yüce Rabbi’nin lütuf belirtileri olmanızı Tanrı’dan dilerim. Tüm dünyadaki taifelere alçak gönüllülükle davranınız. Ne kadar da cefa görseniz, vefa ile karşılık veriniz. Ne kadar hata görürseniz, göz kapatınız. Gücünüzün yettiği kadar insan âleminin ışıklanması düşüncesinde olunuz. Ebedî, sermedi, Rabbanî ve Tanrısal olan İlahî dostlar ve varlık ufkuna yönelenler hariç, yakında toprak deryası dalgalanacak ve herkesi o dalgaların altında boğup yok edecektir.

 

 

 

         Eğer darlık, sıkıntı ve meşakkatin artmış ise üzülme, Hakk’ın lütuf ve inayeti de süreklidir. Çoğu zaman insan bir işten kaçmakta ve başka bir işi son derece umutla arzulamaktadır. Ancak bakarsınız; arzu edilen işin ne kadar zararlı ve istenmeyen işin ise ne kadar yararlı ve uygun olduğu ortaya çıkar. Öyleyse teslim yolunu tut, kendini bırak. Hiç bir sıkıntıdan darılma, hiç bir bolluğa umut bağlama. Tanrı’nın istediğine razı ol ve Sevinçli ol!.

 

          İnsanlar çok; ancak güven sahibi insan kısıtlı ve az bulunur. Çünkü güven getirme Tanrı’nın bir fazıl ve bağışıdır. Tanrı istediğine verir. İnsan güven mertebesine ulaşmadıkça Kibriya Hazretlerinin eşiğine layık olamaz ve Cemal-i Abha’nın asitanına yaklaşamaz. Bir kimse mümin olabilir, fakat güven makamına ulaşamamıştır. Keza kabul edilmiş olabilir, ancak ikan mertebesine varamamıştır.

 

 

           Bu gün “Mahfuz Olan Sır”, gönül hüviyetinde saklı olan Tanrı sevgisinin sırlarıdır, onun ateşi gönüllerde yanan, ışık ve ziyası dünyayı kaplamış, bazen o, inleme şeklinde kendini gösterir. Bazen kalem ucundan akar, kâh can yakan nağme olur, kâh dünyayı aydınlatan lamba...    Ey Dost! Her bir elbiseden arın, her bulaşıktan soyutlan, yokluk gömleğini giy, yokluk ve fanilik tahtında otur. Tanrı’dan ancak Tanrı’yı talep et, Hak’tan O’nun rızasından gayrisini isteme! Kendinden yabancı ol, ki beğenilmiş yaşama kavuşasın. Candan geçme ve bu fani dünyadan kurtulma zamanıdır. Hakkın Cemaline yemin olsun ki; halkın son derece arzuladıkları şeyler topraktan daha alçaktır. Sen; varlık Melekût’unda makbul olanı iste ve sevilene bağlan ve ona meftun ol. Öyle ki; yaşam ağacından Rahmani meyveleri kazanasın ve dünya hayatında ebedi ve kalıcı varlık bulasın.

 

           Ey Tanrı’nın Cariyesi! Eğer tam anlamıyla Kibriya eşiğindeki kenizliğe kalkarsan, yani İlahi levihlerde yazılı olan ikan ağacının yemyeşil yapraklarının ve Rahmanın cariyelerinin sıfatlarıyla mütessif olursan, hidayet ayeti ve Mele-i A’lâ’nın bağışı olursun.  Bugün Tanrı cariyelerine yakışan en büyük paklık ve en büyük iffet, Tanrı dininde sebat, Tanrı ahdinde sağlamlık, gönül aydınlığı, tam ruhaniyet, daimî uyarmada, gerçek kemal, güzel tavırlar, tatlı beyan ve iyi davranışlarla dünya kadınları arasında haşır haşır-naşir olmalarıdır. Tanrı fazlından öyle ümit ederim ki; tüm Tanrı cariyeleri bu yeni elbise ve celil olan giysi ile varlık vücudunu süslesinler.

 

           Tanrı Emri’nin hizmeti bugün, Tanrı dostlarının birliği ve sevgisidir. Son derece fakirlikle, fanilikle, yoklukla, safa ile huzu’  ile huşu ile ve vefa ile birbirlerimize karşı birlik içinde olmalıyız ve bizden hoş olan kokuların yayılmasına çabalamalıyız. Çünkü kabiliyet bugün haddinden fazladır. Eğer bir gecikme olur ise işte bu bizim kusurumuzdur ve bu kusurun nedeni, birlik ve beraberliğimizdeki ihmaldendir.

 

          Eğer ilahi ahbaplar! Sevgi, arkadaşlık, birlik ve birleşme mumunu kendi mahfilinde yakmazlarsa, nasıl olur da dünyayı ilahi ışıklarıyla aydınlatabilirler ve nasıl ehl-i âlemin kalplerinin birliğine neden olabilirler?

Ey Abdu’l Baha’nın dostları! Sizlere Cemal-i Abha’nın güzelliği üzerine yemin ettiririm ki; Süreyya yıldızları gibi toplanıp birleşin ve âlemlerin birleşmesine ve birliğine sebep olunuz, ayrılık temellerini kaldırınız, anlaşma esasını yüceltiniz, Tanrı sevgisinin eteğine yapışınız ve gönül sahasını ayrılık ve muhalefetten arındırınız. ki gerçeklik güneşinin parıltısının yeri olsun ve bağış ışıkları orada parlasın. Her biriniz diğerinin hizmetkârı olsun ve her biriniz bir başkasının yolunda canını feda etsin.

 

         İnsan kendi kendisinden geçtiğinde, Tanrı sevgisinde yok ve fani olduğunda, kendi özünü unuttuğunda ve dostlardan her birini kendisinden daha üstün gördüğünde iki cihanın serveri olacaktır. Bu ne yüce bir makamdır, ne nurani bir mertebedir. Hepimiz gece gündüz, acizlikle inleyerek sızlayarak kendimizden geçmeliyiz ta ki; bu ilahi badeden sarhoş olalım.

 

           Ey nurlu lamba; Tanrı sevgisinden daha aydın olan hangi ışık var? Tanrı irfanından daha nurlu hangi ışın var?  Görünür nur enerjinin dalgalanmasından ibarettir, aydın cisimlere yansıyan dalga boyundan oluşmaktadır. Özelliği, eşyaları görünür hale getirmektir, yoksa eşyanın mucidi, algılayanı ve var edeni değildir. Ama Tanrı sevgisinin nuru eşyanın (varlıkların) canlandırıcısı, ortaya çıkarıcısı ve keşfedicisidir. Öyleyse bu ışık kimin özünü aydınlatırsa parlayan lamba, apaçık bir nur olur.

          Belâ, mihnet ve musibetler hususunda sormuştun ki bunlar acaba Tanrı’dan mı yoksa insan nefsinin günahlarından mıdır? Belaların iki kısımdan ibaret olduğunu bil; bir kısım, sınavlar içindir, diğer bir kısım ise amellerin cezasıdır. İmtihan kısmı gelişim ve eğitim içindir, amellerin cezası için olan ise, ciddi bir şekilde kötülüklerin cezasını vermektir. Bir baba veya öğretmen, çocuklarını bazen okşar bazen de azarlar. Bu azarlama eğitim için olup, okşamanın aynısıdır, tam lütuftur ve inayet olarak sayılır. Kahir şeklindedir ama gerçekten lütuftur, görünürde azaptır amma içinde tatlı Fırat’tır. Her hal-ü kârda, ağlayıp inleyerek, ilahî eşiğinde münacatlar etmek gerekir.

 

 

            Bugün her şeyden daha önemlisi, her yerde İlahi öğretilere uygun davranışta bulunmalıyız. Tüm insanlara alçak gönüllülükle davranmalıyız. Birbirlerimize can feda etmeliyiz. Yabancıları tanıdık bilmeliyiz, düşmanları ahbap olarak saymalıyız ve herkese acıyıcı ve türap olmalıyız. Son derece vefa ile göğsümüzü cefa oklarına hedef göstermeliyiz. Herkesin hatalarına göz yummalıyız. Fakirlere dost ve ihtiyacı olanlara sırdaş olmalıyız. Hikmetle hareket ederek her şeyi açığa vurmamalıyız. İyi davranışlarla bezenmeye çalışılmalıyız. Gerçekten tüm insanlar, gerçek sevgiliyi unutmuşlardır; öylesine yem ve tuzağın tutsağı olmuşlar ki;  İlahî gül bahçesinden ve Rabbanî bağdan bir koku almamaktadırlar. Tabiîdir ki; nezlesi olan, hoş kokulardan mahrumdur ve kör olan, sevgilinin cemalini görmekten perdelenmiştir ve umutsuz durumunda olan bu halk insafsız ve zülüm edici bir hale gelmiştir. Elbette bu davranış ve tutumlar Tanrı gazabının mıknatısıdır. Onun için, dünyanın her tarafında Tanrı’nın kahır alametleri görünür biçimde ortaya çıkmıştır. Sübhanallah! Hastalar sevecen doktorlarından kaçıyor, susuz olanlar, tatlı Fırat ırmağından bıkmış, yoksul, bitmeyen hazineden uzak durmakta ve süt çocukları ise inayet memesinden mahrum ve nasipsiz bulunmaktadırlar! Bütün                bunlara rağmen güçlüler güçlüsünün af ve inayetinden öyle Ümid edilir ki; umutsuz olmasınlar ve sonsuza dek mahrum kalmasınlar. Ancak düşünseler, gerçeğe ulaşırlar ve cahilane gayretlerinden vazgeçip can-ü gönülden, şiddetli bağnazlıktan kurtuluş bulurlar.

 

            Ey Rahmani dostlar! Kibriya Hazretleri Kur’an-ı Azim’de dünyayı seraba, insanları da suya susamış olanlara benzetmişlerdir. Susuz insan serabı su zanneder, tam bir hızla yürür, en sonda ziyan ve umutsuzluk içinde telef olur. Aynı şekilde dünyayı isteyen, canla başla arar, geceli gündüzlü çabalar, fani ve süslü şeylerin elde edilmesi için, yırtıcılık yapar, yırtıcılığı kurtlar gibi dener, çaresiz olanları azarlar, mazlumlara işkence ve eziyet eder ve sonuçta herhangi bir fayda görmeksizin, hatta zarar üstüne zarar görür. Çabaları hüsran üstüne hüsranla neticelenir. Cehennemin şiddetli azabına müptela olur ve Rahman’ın yüce mahkemesinde sorgulanır... Âlemlerin Rabbı, insana gören göz, işiten kulak, inayet buyurmuştur. Keza onda anlayan kalp yaratmıştır, ta ki bu âlemin faniliğinden ibret alınsın. Çayırdaki kuşlar gibi birkaç adet yem ve taneye iktifa etmeyerek en güzel nağmeleriyle Rabbanî ayetlerin kutsamasına meşgul olunmalıdır. Budur işte insana yakışan. Budur irfan ehlinin ebedi izzetinin nedeni… Zira bu cihanda, Rahman hazretlerinin eşiğinde kulluktan başka her işin sonucu hüsrandır, Cemal- Yezdan’ın eşiğindeki hizmetten başka, her amel ziyan üstüne ziyandır. Nefis ve hevadan bizar olanlar, bu daracık dünyanın karanlıklarından kurtulmuş olanlara, ışıkları görenlere ve bu Rabbani sırları anlayanlara ne mutlu!

 

 Ey Abha Melekûtuna nazar eyleyen!   Abha Melekûtundan tam olarak feyiz istersen, hakikat güneşinin ışıklı ışınlarından aydın bir yüz iste; sen Abha Melekûtunuzdan hoş bir koku talep eder isen, Tanrı kelimesinin yücelmesine çalış ve Tanrı’nın hoş kokularının yayılmasına tam bir çaba göster;  çünkü tüm bu teyitler bu yüce mertebeye aittir ve bütün başarılar ise, bu her şeyden önde gelen lütuf’undandır. Cemal-ı Kıdem’e yemin olsun ki; bu yolda bir nefes, ağır ibadetten daha yücedir.

 

          Ey Hakiki Dost! Gücün yettiği kadar dostları tebliğ için teşvik et. Hak ile batılın ayırt edilmesini öğret ki taklitten kurtulabilsinler, delil ve araştırmadan bir nasip bulabilsinler. Bu halk, çocuklar gibidir; onun için irfan memesinden yetişmeleri gerekir ve sevecen öğretmenin eteğinde terbiye olmaları lazımdır. İlahî dostlar; her seviyedeki insanların eğitmeni, her şaşkının yol göstericisi, gönüllerin tabibi, akıl ve zekâ hastalarının bakıcısı olmalıdırlar, ta ki; Maksut Hazretlerinin yardım ve inayetiyle bu gurur şarabının sarhoşlarını ayıltsınlar ve dostların zümresine girebilsinler.

 

           Ey Cemal-ı Abha’nın munkati’ kulu! Hazra yöresinin etrafında son derece yoksulluk ve fanilikle gezip dolaştığını yazıyorsun. Bu en büyük bağıştır. Bu halinle Tanrı ayetlerini yayma çabası içindesin. Melih olan Hazreti Mesih bir gece çölde münacat ediyordu ki; “Ey Tanrım öyle bir halde senin zikrinle meşgulüm ki; yatağım toprak, lambam göğün yıldızı, yemeğim toprakta bulunan bitkilerdir. Evet, benden daha zengin kimdir?  Çünkü zenginlere, büyüklere, âlimlere, vezirlere ve padişahlara vermediğini bana inayet buyurdun, benden daha zengin kimdir!” derdi. İşte her şeyden kesilmiş (munkati’) o Tanrı kulu da o çöllerde her ne kadar çıplak, aç ve susuz bir şekilde gezip dolaşıyorsa da, niyeti biricik Ahadiyet hazretlerinin Emri’nin tebliği olduğu için; işte bu yoksulluk zenginliğin ta kendisidir ve bu yokluk varlığın ta gerçeğidir.   İlahi dostların, en zor koşullarda hizmete kalkmaları gerekir, yoksa can ve vicdan rahatlığı ve refah içerisinde herkes şanı Celil olan Tanrının kuludur! Sadık bir kulluğu başardığından dolayı hamdet!

 

          Ey Abdu’l Baha’nın Dostları! Cemal-ı Kıdem’e yemin olsun, Varlık Melekûtunda öyle bir teyit mukadderdir ki; hiç tasavvura gelmez. Abha Melekûtunda teyit ve ilham orduları dizilmiştir. Öyleki bu asker ve ordular irfan meydanında hareket eden kimseye yardımcı olup teyit etmek için beklemektedirler. İşte bugünlerde, ancak sevecen sevgilinin yolunda can feda etmekten; kutsanmış ayetleri yaymaktan ve insanlara en büyük hidayete yol göstermekten gayrı ne kadar oturup düşünsek hepsi boş ve sonuçsuzdur ve neticede esef ve hasrettir.

 

          Ey Rahmani Ahbaplar ve Manevi Dostlar! Hizmete kalkma ve sevgi ateşiyle alevlenmenin zamanıdır. Kıdem sırların zuhuru, İsm-i Azam’ın feyzi, hikmetlerin en büyüğü ve mukaddes meyvesi ahbaplar arasında sevgi, birleşme, birlik ve birbirlerine cezbolmalarıdır. Yani bu bağış ve inayetle,  başka kitlelerle olan dostluğu sayesinde mümtaz olmalarıdır. Özellikle bu yeni Kevir ve yüce olan Devir’de Kadim olan sevgilinin kesin vasiyetlerine göre ayağa kalkmalı, yani tüm insanlar ile samimiyet ve birlik bağları güçlendirilmelidir. Buna göre, gerçek dostlara ve manevi ahbaplara nasıl davranılması gerektiği artık ortadadır. Cemal-ı Kıdem’e yemin olsun! Bugün İlahi ahd-u peymana sabit ve sağlam olan kimse, Rahman’ın dostlarına canını feda edebilendir. İşte insan bu mertebeye ulaşmadıkça ahd-u misaka vefa göstermiş olamaz, safa deryasından bir damla bile tatmış olamaz ve Abha Cennetin gül bahçesinden hoş kokusunu alamaz. Öyleyse Ey hakiki ahbaplar! Can ve gönülden birbirlerinize şefkatli olunuz ve birbirinizi sevmekte fedakâr olunuz, ta ki; Ahadiyet eşiğinde makbul olasınız.

 

          Ey Allah’ın Kulu! İşiten kulağını aç ve Abdu’l Baha’nın öğütünü dinle! Bu fani dünyanın bir meyvesi veya neticesi olmamakla birlikte bir faydası veya nasibi de yoktur. Sonunda hüsrandır ve tüm işlerin bitimi zarar ve ziyandır. İnsan kalıcı bir temel ve ebedi bir esas kurmalıdır, işte o da Tanrı Emri’nin hizmeti ve Tanrı eşiğindeki kulluğudur. Bundan başkasına gönül bağlamayınız ve ondan başkasını istemeyiniz.

 

          Son derecede sevecen olunuz, sabır ve dayanma ile akrabalara sevgi ve taltif gösteriniz. Darılmayınız ve kederlenmeyiniz. Sabrediniz ve sebat gösteriniz. Sonuç sabredenlere aittir. Bu kutsal devirde işte göreviniz budur. Hatta öfke ve kin sahibi olanlarla da son derece sevgi ile muamele etmek gerekir, can-ü gönülden sevgi göstermek lazımdır. Buna göre yakınlarınıza ve akrabalarınıza nasıl davranmamız gerektiğinize bakınız!

 

          Ey Tanrı’nın Hoş Kokularını çeken! Her insan bir çiftçi misalidir; birisinin ekini sanattır, birisinin ekini ticarettir ve bir başkasının siyasettir vs... Her ne kadar bu ekinlerin bereketi varsa da ebedi bir bereketi yoktur ve küme küme daimi harman oluşturamaz. Ancak Tanrı dostlarının hakikat tarlasına tohum ektikleri zaman, feyiz ve ebedi bereket görürler, asırlarca devirlerce bol bol harman oluştururlar. Hamd olsun ki sen, hakikat diyarında tohum ekicisi ve Yazdan Hazretlerinin çiftçisisin.

 

          Önemli olan iş, iman ve ikandır; Tanrı Emri’ne hizmettir, hoş kokuları yaymaktır ve Tanrı’nın sevgi ateşini yakmaktır. Bunları düşününüz. Yoksa dünyanın işleri her hal ü kârda, ister yoksulluk ister zenginlik serap gibidir, gelip geçicidir. İnsanın ebedi hayatına sebep olan ve kalıcı ve kararlı olan şey Tanrı irfanıdır, Tanrı sevgisidir, imandır, ikandır, sebat ve dayanmaktır. Bunları düşününüz ve tüm insanlara öğütleyiniz. İşte bu husule gelince her şey hâsıl olmuştur demektir, bu olmazsa her şey batıldır.

 

         Ey Tabip; sevgili ol! Çünkü tabibin şifası geçicidir ve lakin sevgilinin dermanı ebedidir. O cismani tıptır ve er-geç hastalıklara yenilecektir. Ama sevgilinin ilacı; iki cihanda hastalıklara üstün gelir, parlayan ay gibi aydınlatır ve her derde dermandır. Her mertebede maksat ve muradın insan âlemine hizmet olsun ve en büyük amacın Rahman Hazretlerine itaat olsun. Dikkat buyur!  Her bir zayıf karınca varlığına ne kadar önem verir, çaba ve hareketleriyle rahat arar ve geçimini sürdürür. İnsan bu zayıf karıncaya baktığında ne kadar şaşkınlık ve hayretler içinde kalır. Birkaç günlük yaşamında, bu zavallı karıncanın, rahatlığını ve geçimini elde etmeyi istemesi ve arzulaması bu kadar ihtimama değer mi? Ayni şekilde bu taş, toprak, dağ ve ağaç da insan haline baktığında o da şaşar; “nedir bu evham, nedir bu çaba ve ihtimam! Neden insanoğlu bu fani âleme bu kadar ihtimam gösterir. Çünkü yaşam süresi bir andır ve denizde bir çiğ gibidir” der. Bir taş yüz binlerce yıl kalıcıdır, insan ise nihayet yüz yıl bu dünyada yaşar ve rahat edebilir, bunca fark vardır. Öyleyse insan bu birkaç günlük yaşamına önem vermemelidir, hiçbir şekilde onu büyütmemelidir. Buna karşın, bu yaşamının neticeleri ve eserlerini istemelidir. Onun ışıklarını aramalıdır. İşte bu, kalıcı ve kararlıdır ve fikir ehlinin anlayışından mukaddestir.

 

            Akıl sahibi olan herkes rahatlığa, nimete ve sevince gönül bağlamaz. Tüm işlerde ebedi gerçeği arar. Dikkat et!  Son derece akıl gücüyle donanmış ve siyasi iktidara sahip nice büyük insanlar vardı; fakat izzet ve itibarları bir parıltı gibi gelip geçici oldu, tümüyle unutuldular. Siyasi âlemde mesailerin sonucu kısa bir müddetle varlığını göstererek zaman dilimi içinde bir dalgalandılar, sonra yok olup unutuldular. Fakat o kutsal insanlar, yani Melekût yolunda hareket edenler, örneğin Hz. İsa’nın talebeleri, onlar ki; himmetlerinin sonucunda sonu olmayan bir sona dek kalıcı oldular, yani sonsuz fezaya uçtular ve sonsuz denize daldılar. Fakat diğerleri sınırlı âlemde bir seyirleri, sonra tüm eserleri kaybolanlardan oldular.

 

 

             Mukaddes mazharların özelliklerinden kutsal olan, bu ağaçların günden güne yeşermesidir, kökün hiçbir balta ile kesilmemesidir. Tüm dünya eğer onlara saldırsa onlara bir şey yapamazlar.  Aksine cennetlik olan ağaç, günden güne kök salar, sağlamlaşır, dalları yeşerir, tomurcuklanır ve pâk olan meyveler yetişir…                                                                                                      Bakınız! Bu Tuba ağacı nasıl düşmanların balta ve kazmasına maruz kaldı. Öyle ki; yirmi bin dalını ve yapraklarını zulüm ve sitem kılıcıyla kestiler. Bunlara rağmen bu ağaçtan binler ve hatta beş yüz binlerce yaprak ve yeni dallar yeşerdi. Yemyeşil dalları Amerika diyarında gölgesini gösterdi. Mis gibi kokusu, Asya ve Afrika’ya ulaştı, çok kısa zamanda Avustralya ve Avrupa’ya gölge gösterdi. Bu İlahî güce hangi güç dayanır?  Bu güneşin ışınlarını ne kapatabilir?

 

           Ey Kavim!  Hakk’ın ışıkları parladı, Hakk’ın ayetleri göründü, fazıl denizi dalgalandı, hakikat güneşi inayet ışınlarını bağışladı, varlık ufku aydınlandı, toprak yüzü ışıklı bir sayfa oldu ve İlahi bahar sonsuz yüceliğiyle çadır kurdu.  İşte Rahmet bulutu feyiz vermekte, inayet yıldızı parlamakta, ebedi yaşamın meltemi esmekte ve İlahi Melekût kapıları açılmaktadır. Ne zamana kadar böyle pejmürde ve solgun duracaksınız! Uyanınız! Uyanınız! Ayık olunuz! Ayık olunuz!

 

           “Gerçek”ten sormuştun, gerçek Tanrı kelimesidir, yani insan âleminin dirilticisidir. Körleri gördüren, sağırları işittiren, dilsizleri konuşturan ve ölüleri diriltendir. Can ve gönül âlemini aydınlatır, gaflet ve delalet karanlığını kaldırır. Varlık âleminin cemali, kemali, nuraniyet ve ruhaniyeti Tanrı Kelimesine bağlıdır. Herkesin başvuracağı yer, herkesin amacı, herkesin dirilticisi, herkesin nurlandırıcısı ve herkesin eğitimcisi işte burasıdır. Bu gerçeğe ulaşılabilecek yol, Tanrı sevgisidir. Tanrı sevgisi ışığı kalp lambasında yandığında, ışıkları yol göstericisi olur ve Tanrı kelimesi Melekûtu’na ulaştırır. Ama Tanrı sevgisinin zuhur nedenin, Tanrı’ya yönelme olduğunu bil!

 

 

          Ey Gerçeğin Talibi!  İnsanlar, heva ve hevesin rezaletinde olup tabiat âleminin tutsağıdırlar. İlahi güç olmadan tabiat âleminin karanlığından kurtuluş mümkün değildir. Kutsal ruhun ilhamları gerekir ki ölüleri diriltebilsin; bilgili tabip gerekir ki müzmin hastalıları tedavi edilebilsin; bulutun yağmurları gerekir ki ova ve dağlık yemyeşil olabilsin. Dolayısıyla Tanrı Kelimesinin gücü olmadıkça selamet ve kurtuluşun imkânı yoktur.

 

           Ey Tanrı Melekûtu’na çekilmiş olan! Hz.Baha’ullah’ın vasiyetleri ve nasihatleri Tanrı kelimesinin feyzidir. Bu eksiksiz güç ruh gibi damarlara nüfuz eder. Onun için ruh ve can O’na bağlandığında nefsanî hevadan, bu fani dünyanın şehvetinden, karanlık şüphelerinden ve cismani şeylerin bağlantısından elbete kurtulur. Bu ruhani güç insanların dirilmesine neden olur, körlerin gözünü açar, sağırları işittirir ve dilsizleri konuşturur. Öyleyse davranışın ve hareketin Cemal-i Mübarek’in öğretileri doğrultusunda olsun ki, o İlahî güç tüm aşamalarda teyit etsin ve isteğin yerine gelsin. Abha’nın Bahası üzerine olsun.

 

 

             Abha Melekût’unun feyizler hiç bir kayıtla sınırlı olamaz. O damlaya deniz özelliği verir, zerreyi güneş yapar. Bakınız; damladan daha ufak kimseleri öyle ayağa kaldırır ki; onunla denizde en büyük dalgaları oluşturur, büyük okyanusta tufanlar yaratır. İşte bu makamda kabiliyet ve istidadın hükmü yoktur.

 

          Ey Aziz Dost!  Her ne kadar iyilik yapan şahıs Tanrı eşiğinde makbul ise de, ilk önce irfan gereklidir ve sonrası amel etmektir. Görmeyen bir şahıs her ne kadar kendinden zarif ve yeni bir sanat meydana getirse de kendisi görmekten mahrumdur. Hayvanlar her ne kadar insanların zahmetini çekerler ve yük taşırlar ve insanları rahat ettirirlerse de bilinçli olmadıklarından bu sıkıntı ve zahmetlerden özel bir mükâfat almıyorlar. Bulut yağdırır, gül ve çimeni yeşertir, ovayı ve sahrayı, bağ ve bahçeleri yemyeşil yapar. Ancak sonuç ve eserlerden habersiz olduğundan onu temcit edilmiyor ve medhi yapılmıyor. Kimse ondan hoşnutluğunu ve memnuniyetini ifade etmiyor. Bu lamba bihaber olarak ışık verir, bilinçli olmadığından kimse ona memnuniyetini bildirmez. Bunlardan başka iyilik yapan ve iyi davranan bir kimse tabiidir ki; herhangi bir ufuktan ışıkları görür, kabul eder. Fark işte buradadır. İman bilmektir ve hayır işi ise uygulamaktır.

Tenasüh’ten (Reankarnasiyon) sormuştun; halk arasında anlaşılan tenasüh batıldır. Ancak İncil’de rücu’a bir işaret vardır. O sıfatların rücu’udur (dönüşü). Yoksa zatın dönüşü değildir. Açıklaması İkan risalesinde vardır ve çevrilmiş ve basılmıştır O’nu okuyunuz.

 

         Ey Emin iki Yaprağı ( Yaprak; Varaka = mümin bayan)  Tanrı bağışı yalnız erkeklere veya kadınlara tahsis edilmemiştir. Ebedi feyiz herkesi kapsar. Her bir kimse Rahman’ın nefesiyle dirilmişse rabbanidir, ister erkek olsun, ister kadın. Cananın yolunda her kim canını bağışlarsa, ebedi hayat bulur, ister erkek ister kadın olsun.

 

         Ey Dostlar, Ey Sadıklar! Hz. Yazdan’ın Celil olan lütuflarına bir bakınız nasıl parlayan ay gibi aşikâr idi. Nice insanlar ki; yıllar yılı ibadetle meşgul oldular, ilimler tahsil ettiler, fenlere vakıf oldular, titizlikle zamanı değerlendirdiler ve buluşların feyzini arzuladılar. Bunlara rağmen niyetleri tam olmadığından mahrum kaldılar ve irfan meydanında yenik düştüler. Tanrı gönlünüze baktığında pak olan bir sayfa buldu, aydınlattı ve feleklerin gıpta edeceği bir hale getirdi. Hidayet tacını başınıza taktı ve bu inayet elbisesini size giydirdi. Evhamla dolu arifleri mahrum etti ve sizleri sır mahremi yaptı. Öyleyse bu İlahi lütuflara şükür etmek için öyle bir davranış ve tutum içerisinde olmanız gerekir ki; pak ve mukaddes olan hoş kokuları dünyayı ıtırlasın, doğu ve batıya misk gibi amber kokuları yaysın.

 

         İnsanda iki makam vardır: Nuranî ve zulmanî (karanlık), İlahî ve tabiî, Rahmanî ve şeytanî. Zira insan; ışık ile karanlığı ayıran hattadır. Varlık dairesinde en alçak mertebede yani inişin nihayetinde ve yükselişin başlangıcındadır. Bu şekilde insan, iki yönlü bir varlıktır; ışıkla karanlık, dalâletle hidayet arasındadır, hangisi üstün gelirse o olur. Eğer akıl galip gelirse, o nuranî olur ve yüceler yücesindendir; eğer nefis galebe çalarsa ve tabiatüstün gelirse o zaman o karanlıktır ve cehennemin en alt katlarından sayılır. Onun için Melekûti güçle tabiî ve hayvanî güçler arasında, birisi muvaffak oluncaya kadar her zaman savaş vardır.

 

           İnsan gerçeği, her ne kadar zaaf ve güçsüzlük içindeyse de, ancak Rabbani bağış gayet kudretli ve güçlüdür. Öyleyse bu zayıflık ve güçsüzlüğe bakmamalı, tersine ebedî izzet ve Rabbanî bağışa yönelmeliyiz. Zerrenin ne makam ve mertebesi olabilir. Fakat o güneşin ışınlarına maruz kaldığında ortaya çıkar ve görünür hale gelerek dolaşmaya başlar. Görülmez zerre, ancak güneşin feyziyle görünür hale gelmektedir. Öyleyse ey İlahi dostlar! Güveniniz, kendi kabiliyet ve istidadınıza olmayıp Yezdan Hazretlerinin fazıl ve bağışına olsun!

 

          Eğer Cemal-ı Mübarek’in levihlerini, örneğin: İşrakat, Tecelliyat, Beşarat, Kelimat ve Terazat; okunursa ve İlahi nasihatlerinin ancak bir tanesine göre amel edilirse insan, kemal merhalesine ulaşır ve Rahmanî ilhamların merkezi olur; insanî mükemelliğin kaynağı olur ve Melekûtî ışıklar onun yüzünde ve huyunda parlar. Ey İlahî Dostlar! Cemal-ı Mübarek’in bu vasiyetleri uygulanmak için yüce kaleminden yazılmıştır, sadece okumak için değildir. Bazı kimseler bu levihleri okuyarak takdir ederler, fakat buyruğun gereğine göre amel etmezler. Şimdi hamd olsun ki; siz Abdu’l Baha’nın öğütlerinden etkilenmişsiniz... Öyleyse çalışınız ki; Cemal-ı Mübarek’in öğütlerin ışıkları kalp lambanızdan parlasın; parıltısı organlara aksetsin ve Tanrı sevgisinden başka her şeyden kesilmiş olarak incizap eserleri yüzünüzden ve huyunuzdan görünür ve aşikâr olsun.

 

            Her hangi bir kimse, huzu ve huşu (gönül alçaklığı) ile Kadir olan Rabb’a  yönelerek kendi kusurundan mahcup olup utanırsa, bu şahıs kuşkusuz  İlahî ilhamlardan mülhemdir. Zira insanda kendi noksanlarını keşfederek onu itiraf etmekten daha büyük bir mükemmellik yoktur

 

           İnsan her zaman kendi kusurunu aramalıdır, ta ki, Ahadiyet eşiğinde tövbe edip korunmuş ve mahfuz kalsın. Yoksa gurur ve kendini beğenme ortaya çıkar. Bu da Ahadiyet eşiğinden mahrumiyete neden olur. Kendi kusurunun farkındaysan ahd-u misaka sabit olduğundan, Hakkın sevgisinde doğru ve sağlam olduğundan artık emin ol!

 

          Ey Yanmakta olan Kor!  Aşk ateşinin alevlenmesi ve harareti öyledir ki cihanı yakabilir ve dünya ehlilinin engel perdesini yok eder. Doğuyu alevlendirir, başta olanları feda meydanına koşturur. Batıya ateşi düştüğünde bu kıta’nın temellerinde büyük hareket meydana getirir. İşte bu Tanrı sevgi ateşidir ki; İlahi dostları can vermeye sevk eder. Bu Tanrı sevgi ateşidir ki; Ruhum O’na feda olsun Hz. A’lâ’yı binlerce oka hedef etti. Bu Tanrı sevgi ateşidir ki; Melek misali olan Hz. Mesih’i haç darına süs kıldı. Bu tanrı sevgi ateşidir ki; Şehitlerin Seyyidi olan Hazretlerini (İmam Hüseyin) Kerbela çölünün şehidi yaptı. Bu Tanrı sevgi ateşidir ki; yücelerin eline şahadet badesini sundu. Bu Tanrı sevgi ateşidir ki; Rahmanî sevgilileri İlahî şarabın sarhoşu etti. Öyleyse gücün yettiği kadarıyla bu ateşle alevlen, halkın sanı ve evham perdelerini yak. Ta ki Cemal-ı Abha’nın eşiğinde vefalı bir kul olasın ve Rahmanın eşiğinde can feda etmekle dünyada tanınasın. Selam ve övgü sana olsun.

 

          Bugün Tanrı dostlarının her biri diğerini korunmalı ve desteklenmelidir.  Mümkün olduğu kadar gönülleri şad etmeli ve insanlara ruhani ferahlık vermelidir.

 

         Ey Abdu’l Baha’nın Sevecen Dostları! Geçmiş asırlarda tüm evliya ağlayıp sızlayarak Tanrı günlerinin bir anını arzulamışlardır. Fakat hasretle bu fani dünyadan baki olan âleme göç ederek gitmişlerdir. Cemal-ı Mübarek’in fazıl ve bağışına bakınız! Lâyık olmadan ve hiç de hak etmediğimiz halde, kendisinin fazıl ve şefkatiyle bu parlayan asırda bizlere hayat ruhu bağışladı ve bizleri dünyaca bilinmiş olan bayrağın altında topladı. Bizlere yücelerin arzuladığı özel bağışları tahsis etti, hidayet feyzini indirdi ve inayetine mazhar kıldı. Bağış kadehini vefa mirinin elinden sundu, Rahmaniyet mumunu bu yoksul topluluğunda yaktı, yabancıları tanış yaptı, hiç olanları ihsan mazharı yaptı, mahrum olanları mahrem (sırdaş) etti ve suçluları inayet halvetine yol gösterici kıldı. Bu ne fazıldır, bu ne hidayettir. Böyle bir ihsan bahşettiğinden ve böyle lütufları bağışladığından dolayı biz de can feda etmeğe çabalamalıyız, Rahmani kurban meydanına koşmalıyız, tümüyle dinlenme ve rahatımızdan göz yummalıyız, Ya Bahau’l Abha çığlığıyla ve Ya Rabbiyu’l A’lâ ile feryat etmeliyiz. Melekût ahengi ile eşlik etmeliyiz, öyle bir terane söylemeliyiz ki; ölmüş olan dünyayı diriltsin ve karanlık olan âlemi ışıklı yapsın, uyuyanları uyandırsın, gafilleri akıllı yapsın, nasibi olmayanlara yarar ve nasip bağışlasın ve uzakta olanları yakınlaştırsın.

 

          Ey İsm-i Azam’ın hakiki dostları ve Cemal-ı Kıdem’in Rahmani yarları. Bu ışıklar asrında ve sırların yüz yılında varlık âlemine ayak bastığınızdan dolayı Perverdigar Hazretlerine şükürler olsun. Böylece çok geniş gölgesine girdiğiniz, varlık sırrına vardınız, yol gösterici ışığa hidayet buldunuz, ne kadar azizsiniz. Anlayış ve ayırt etme gücünü buldunuz. Dünyadaki nice yüce âlimler mahrum kaldılar, fakat sizler sırların mahremi oldunuz ve nice irfan iddiasında bulunanlar uzaklık çölünde yolunu şaşırıp perişan kaldılar, fakat sizler ufuklardaki yıldızın huzuruna yol buldunuz. Bakınız bu ne bağış, ne inayet ve ne hidayettir.  Bu lütuflara binaen şükürler  ediniz, dünyanın biricik sevgilinin vasiyet ve nasihatlerine göre ayağa kalkınız, kitap ve levihlerde yazılı olanları uygulayınız, Baha ehlinin huy ve davranışlarına göre davranınız, Tanrı sevincinden başka hiç bir sevinci istemeyiniz, Hakk’ın gölgesinden başka her türlü rahatlık ve huzurdan kenarda durunuz, meyveli ağaç olunuz, nurlu ufkun yıldızları olunuz, Hakk’ın hizmetçileri olunuz, batıda ve doğuda O sevgilinin fedaileri olunuz, Bahaî sıfatı ve huyu ile bezeniniz, can ve gönülden Rabbanî olunuz.  Düşmanları dostlardan sayınız. Kötülük isteyenleri hayırsever biliniz, cefakârları vefakâr olarak sayınız, cahilleri bilgili sanınız, yabanî olanları can ve gönül arkadaşı olarak düşününüz. Vefalı arkadaşa ve yanınızdaki sırdaşa nasıl davranıyorsanız günah işlemiş ve cefakâra veya kana susamış düşmana da öyle davranmalısınız. Maksat tam hayır olup sırf bağışlayan olmalısınız. İnsanların kapasitesine ve liyakatine bakmayınız. Her devir ve kevirde sevgi ve hoşgörü emredilmesi söz konusu olmasına rağmen, ancak kabiliyet ve hak etmeme konusu vardı, şu adam kötü, bu adam kana susamış ve nefret edilmiş diye bahaneler ortaya atmışlardı. Eğer affetme söz konusu olursa o da azarlama ve şiddetle beraberdi. Fakat bu devirde, tüm bu davranışlar nesih edilmiştir, tüm milletlere can ve gönülden, sevgi ve şefkatle davranma kesin emirdir.

          İman ve ikan, bahçedeki ağaç ve meyveleri, kitaptaki yazılan beğenilmiş tutum ve davranışlardır. Lambanın yansıyan nuru gerekir.

 

           Hz. Halil (İbrahim) dönemindeki kurban ve kesiminden amaç, feda olma makamı idi, yoksa kasaplık ve kan dökme değildi. İşte bu, fedanın sırrıdır ve feda sırrının artık sonsuz ve sayısız manaları vardır. Bunlardan biri nefis ve hevadan arınmak, hidayet yolunda can feda etmek ve Tanrı’dan başka her şeyden kesilmektir. Şöyle ki, tüm şekliyle tohumun yokluğu ve faniliği yani ağaçta kendini göstermesi ve meyveleşmesi olup, gerçekten o tohum kendini, o ağaca feda etmiştir. Çünkü tohum görünüşte parçalanmasa o ağaç, o dal, o meyve, o yaprak ve o tomurcuğun varlığı ortaya çıkmazdı... Birlik makamında İsmail ve İshak tek varlık olarak kabul edilir. Bu makamda her biri diğerinin yerine geçebilir. Fakat Tevrat’ta İshak’tan söz edilmektedir. Hz. Resul’ün hadislerinde de hem İshak, hem İsmail olarak, ikisi de zikr edilmiştir. Bu kul da, toplumun değişine göre İsmail’i zikr etmiştir, Furkan ehlinin halkı arasındaki dillerde İsmail’in zikri olduğundan, beyan esnasında İsmail adını taşıyan Tanrı dostlarının her hangi birine bu aziz ve yüce makam delalet edilmiştir.

 

          Tanrı, yaratıklar arasında insanı en büyük bağışına tahsis ederek Mele-i A’lâ’nın feyzine faiz buyurmuştur. İşte bu en büyük  bağış  “ en büyük olan hidayet”tir. Ta ki insanlık gerçeği bu ışığın lambası olabilsin. Bu parlayan ışık kalp lambasına aksettiği zaman gönlün latifliği bu parlayan ışıklarla şiddetlenir, akıllara ve insanlara tecelli eder.  “En büyük hidayet”, ilme, bilgiye ve Rabbani kelimelerin sırlarından haberdar olmaya bağlıdır.

 

          İlahî kitaplarda “ric’at” sözü geçmiştir. Tabiidir ki; burada maksat, her devirdeki makam, eser, kemal ve gerçeklerin ışıklarının geri dönüşüdür. Yoksa şahısların ve belirli ruhların ric’atı değildir.

 

         Bu fani âlem aynen rahim (döl yatağı) âlemine benzemektedir, öyle ki; insanın cismani (fiziksel) mükemmelliği ve noksanlıkları rahim âleminde belli değildir. Rahim âleminden bu dünyaya geldiğinde, cismani noksanlıkları ve kemalleri, ortaya çıkarak belli olur. İnsan rahim âleminde, bu her iki özelliklerinden habersizdir. Şimdi rahim âlemindeki birine, şu dünyanın faziletlerinden ve rezaletlerinden bahsedilseydi ve şu cihanın nimet ve zorlukları hakkında açıklamalarda bulunulsaydı, ceninin bunları tasavvur etmesi mümkün mü idi? Vallahi yoktu. Çünkü rahim âleminde bu faziletler ve rezaletler, bu nimetler ve zorluklar mevcut olmadığından kavranması olanaksızdır. Örneğin, cenin halindeki bebek, işitmeyi ve görmeyi hayal edemez ve ne kadar anlatsanız, evham olarak bilir. Ne zaman ki; bu âleme adım atar,  gözlerin göremediğini görür, kulakların işitemediğini işitir ve kalbin anlamadığını anlar. Cenin âlemiyle insanın bu dünya rahmindeki durumu aynıdır. Ne zaman ki; öbür âleme koşar, bu dar ve karanlık dünyadan kurtulmuş olduğunu ve İlahî âleme vardığını anlar. Bu İlahî âlemleri inkâr eden düşünceler ve evham, insanlara değil, hayvanlara özgü bir özelliktir. Hayvan diğer âlemi tasavvur edemez. Hâşâ ki; En büyük hidayetinin mazharı olan kutsal insanlar bu vehimlerle perdelenmiş olsunlar.

 

           Cemal-i Kıdem’e yemin olsun ki bu gün, her ne kadar insanlar farkında değilseler de, âlem, bütünüyle ve ümmetler tüm vücuduyla İsm-i Azamın gölgesindedir. Fakat kısa zaman içinde İlahi kelimenin nüfuz gücü âlemin temellerini öyle etkileyecektir ki; herkes Celil olan Rabb’ı anacak ve Rahmanının dostlarının kutsamalarıyla meşgul olacaktır.

 

          Ey Hak eşiğindeki ebedi kul olan!  Tüm insanlar serbestlik ister,  yücelik arar ve üstünlük talep eder, ama sen Abdu’l Baha’dan öğüt al ve kulluk iste! Küçüklük ara,  hizmet etmeye talip ol. Çünkü eşikte kulluk eden iki cihanın serveridir.

 

 

           İman, kalbe ve gönüle bağlıdır, bu iş ise görünmez ve gizlidir. Ancak onun tanığı ameller ve davranışlardır. Eğer davranış ve tutum, hulus(arılık) şeklinde kendini gösterirse, o zaman iman gerçekleşmiş ve ispat edilmiş olur. Hamd olsun, sen öyle amelleri başardın ki; artık iman ve ikanının bunun apaçık delilidir.

 

          Bugün, Tanrı’nın en büyük teyidinin mıknatısı, İlahi dostların birlik ve beraberliğidir. Eğer dostlar arasında, ayrılık ve yabancılaşma yerleşirse, Tanrı’nın sevgi ateşi günden güne söner, sönüklük ve soğukluk onları kuşatır.

 

         Ey Tanrı’nın Kulu: Mirza Abdu’l Vahap Cenaplarına yazdığın ferah ve sevince neden olan mektubunu gördüm. Çünkü tütünle ilgili mektubu alır almaz, ahbaplar hemen onu bırakarak ve sarılmış tütünü artık terk ettiklerini yazmıştınız. Gerçekten yararı ve hiç bir iyiliği olmayan bu dumanın zarar ve ziyanı açık ve ortadadır. Cisimleri malul eder, sinirlere rehavet ve gevşeklik verir, dimağ yani beyni yüksek duygulardan engeller ve zaman da onu içerken boşa gider, maddi yönden yersiz israf olur. Ne susuzluğu giderir, ne de açlığı ortadan kaldırır. Akıllı bir şahıs elbette bu zararlı engeli kaldırır, sağlık ve afiyetin gereğiyle uğraşır.

 

          Sınav dolu bu günlerde, sebat etmek ve dayanmak fevkalade güçtür. Fakat hamd olsun Tanrı dostları ve Rahman’ın cariyeleri yüce bir kaya gibi sebat göstererek sağlam kaldılar, ayrıca kararlılıklarını da artırdılar. Adettir ve böyle olur ki; imtihan gününde zayıf olanlar tümüyle sarsılırlar ve vazgeçerler. Ruh gücü olan güçlüler ise güçlerine güç katarlar. Saf olmayan bakır imtihan ateşinde tümüyle simsiyah olur, fakat saf altının ise parlaklığı artar ve aydınlığı daha da fazla olur.

 

          İman gücüyle İlahi öğretilere göre davranınız. Amellerinizi İlahi hükümlere göre uygulayınız. Saklı sözleri  (Kelimat-ı Meknune) okuyunuz ve içeriğine dikkat ediniz! Onun mucibince amel ediniz! Terazat, Kelimat, Tecelliyet, İşrakat ve Beşarati tam titizlikle okuyunuz ve İlahi öğretilerine göre ayağa kalkınız. Ta ki; her biriniz yanan bir mum ve toplumun gözdesi olasınız. Coşkulu bir deniz gibi coşasınız. Bulut gibi semavi feyiz yağdırasınız.

 

          Varlık âleminin mertebelerinden bîzar olunuz! Her rütbede fanilik arzu ediniz. Işınlar güneşle birleştiği zaman yok olur, damla denize ulaştığı zaman görünmez olur ve sadık olan âşık maşuka (sevgiliye) vardığında yok olur. İnsan  “feda makamına” ayak basmadıkça bütün ba