NEBİL TARİHİ

 

ÖNSÖZ

Benim, bu kitabı yazmaktan maksadım, Emrin başlangıcında zuhur eden iki muhterem Zat'ın, yani Şeyh Ahmed-i Ahsai ve Seyid Kazım-ı Reşti'nin hayatlarını yazmak ve sonra Hz.Bab'ın zuhuru olan 60 senesinden bugüne kadar geçen önemli olayları anlatmak idi. Tanrı'nın yardımı ile bu hedefime ulaştım. Bazı tarihi olayları teferruatıyla, bazılarını ise özetle yazdım. Kendi gözümle gördüğüm ve güvendiğim kaynaklardan elde ettiğim olayları bana anlatmak lütfunda bulunan Hz.Bab'ın katibi olan Mirza Ahmed-i Kazvini, Seyyid İsmail Zebih, Şeyh Hasan Zonuzi ve Şeyh Abu-Turab Kazvini ve hepsinden üstün olan Hz.Bahaullah'ın kardeşi, Mirza Musa Kelim'e teşekkür etmeği borç bilirim. Tanrı'ya şükürler olsun ki bu kitabı yazmakta bana yardım etti. Hz.Bahaullah sonsuz lütuflarıyla bu yazıları, katipleri olan Mirza Ağacan'a okutarak, şahsen doğruladılar. Tanrı'dan dilerim ki bu eseri bitirirken, beni herhangi bir yanlıştan uzak tutsun.

 

Akka, Filistin

1305  Hicri senesi

Muhammed Zerendi

(Nebil)

 

TERCÜME EDENİN ÖNSÖZÜ

Bahai dininin tarihini dile getiren ve asıl yazarının lakabıyla meşhur olan "Nebil Tarihi" tercümesi, Bahai dinini kabul edenler için çok ilginç olacağı kanısındayım. Bu kitap, Hz.Bab'ın zuhurundan, Hz.Bahaullah'ın Bağdat'a sürgün edildiği zamana kadar vuku bulan belli başlı olayları ve ilk iman edenlerin öyküsünü içine almaktadır. Yazar, kendisi de belirttiği gibi, kendi gözüyle gördüklerini veya güvendiği kimselerin ağzından duyduğu gibi, bu tarihi olayları yazmağa çalışmıştır. Bazı olaylar yazar veya görgü tanıklarından alındığı için, tarifinde şimdiki zaman fiili kullanılmıştır. Tercümede mümkün olduğu kadar metnin aslına sadık kalmağa çalışılmıştır.

Nebil Tarihi, 1887 yılında, teferruatlı olarak, Bahai Dininin ilk müminlerinden biri olan ve NEBİL lakabını taşıyan Muhammed-i Zerendi tarafından "METALE - UL ENVAR" adı altında yazılmıştır. 1932 yılında bu eseri, Emrin Velisi olan Hz.Şevki Efendi, "THE DAWN - BREAKERS" ismiyle İngilizce’ye çevirmiş; daha sonraları, 1953 yılında, İngiltere Bahai’leri tarafından kısaltılmıştır.

1945 senesinde ise, merhum Eşrak Haveri, özetleyerek Farsça'ya çevirdiği kitaba " MOLEHHES-E TARİH-E NEBİL" adını vermiştir.

Okurlarımıza sunduğumuz bu çeviri ise, Sayın Eşrak Haveri'nin "Molehhes-e Tarih-e Nebil"inden Türkçe’ye aktarılmış olup, "THE DAWN - BREAKERS" dan da yararlanılmıştır.

Bu tercüme okuyuculara ve bilhassa Bahai tarihi hakkında bilgi edinmek isteyen merak sahiplerine faydalı olursa benim için büyük bir mutluluk olacaktır.

 

 Dr.Minu Derahşan, Sabet

 Ankara, 1973

 

 

 


 

BİRİNCİ BÖLÜM

ŞEYH AHMED -İ AHSAİ

İslamiyet’in hakikat güneşi, insanların cehalet, taassup ve çeşitli tarikatlara mensup kimselerin birbiri ile mücadele ve kavgaları yüzünden kararmağa başladığı sırada, şark semalarından, Şeyh Ahmed-i Ahsai adında bir aydın zatın irşat yolu, bir yıldız gibi parlamağa başladı. Din adamlarının yanlış davranışları neticesinde İslamiyet’in gittikçe zayıfladığını gören bu asil Zatın ruhu soldu, Müslümanlar arasında gördüğü fesat ve kavgalar, kalbini ezdi. Ancak kalbi, Tanrı'nın hidayet nuru ile nurlanmış olduğundan, bu fesat ve kötülüklere karşı koymağa ve Şii mezhebinin mensuplarını Hz.Mehdi'nin vaat edilmiş zuhuru için hazırlamağa karar verdi.

Bu şekilde, Şeyh Ahmed-i Ahsai'nin içinde doğan kutsal bir ışık ve Tanrı'nın yardımı ile, son zaman, hakkında yazılmış ve anlaşılması güç olan ayetleri açıklamaya başladı. İslamiyet’te yazılı kitaplar ve verilmiş olan müjdelerden, ancak bu yeni zuhurun ışığının yardımı ile, insanlar arasındaki cehalet ve fesat kaybolabilirdi.

Şeyh Ahmed-i Ahsai kırk yaşında iken bütün bunları göz önüne alarak 13. Hicri yüzyılı başlarında, ailesini, memleketi olan, Basra Körfezinin güneyinde bulunan bir adada bırakarak Necef ve Kerbela'ya doğru yola çıktı. Kısa bir müddet sonra bu yörede büyük bir şöhret kazandı ve büyük müçtehitler arasına girdi. Kendisini ziyaret eden hocalar, onun bilgisine ve güç meseleleri çözmedeki ustalığına hayran kalırlardı. Gittikçe etrafına talebeler toplanarak, onun bilgisinden faydalanmağa çalıştılar.Zamanla Şeyh'in şöhreti öyle yükseldi ki herkes korkmağa başladı. Diğer hocalar ve din adamları, onun bu mevkisine ve sahip olduğu büyük bilgisine kıskançlıkla bakmağa başladılar. İtibarı arttığı nispette kendisi hakkında yapılan iltifatlara daha az itina gösteriyor, insanların, maddiyata ve mevkie verdikleri önemi hayretle karşılıyordu. Bir müddet sonra İran'a dönmeğe karar verdi. Asıl maksadını arkadaşlarından saklayarak, Hz.Rıza'nın türbesini ziyaret edeceğini söyledi. Fakat aslında sevgilinin diyarına doğru koşuyordu. Basra körfezini geçerek Şiraz'a, Tanrı definesinin saklı olduğu şehre doğru yol aldı. Şiraz'da çoğu zaman, her bakımdan Kabe'ye benzeyen Cuma Camiine gider ve içeriye girdiğinde: "Tanrı'nın evinde öyle işaretler bulunuyor ki, görüş sahibi olanlardan başka kimse, bu işaretleri anlayamaz." derdi. Şiraz'ı o kadar methederdi ki duyanlar hayret ederlerdi. Gerçi camiyi herkes görürdü, fakat saklı hakikati bilmedikleri için onun bu kadar çok methetmesine hayret ederlerdi. Onların bu şaşkınlığına Şeyh: "Hayret etmeyiniz, yakında benim sözlerimin sırrı çözülecektir. Bazılarınız o günü göreceksiniz ve eski peygamberlerin görmeyi arzu ettikleri ve göremedikleri devreyi yaşayacaksınız." derdi. Çevresindekiler, onun eşsiz ve yüksek bilgisine inandıkları için, sözlerinin anlaşılmamasının sebebini, kendi bilgisizlikleriyle yorumlayarak kabul ederlerdi.

Bir müddet sonra Şeyh, Yezd şehrine doğru yola çıktı. Bu şehirde bir müddet kalarak, bildiği hakikatleri öğretmeğe başladı.Eserlerinin bir çoğunu bu şehirde yazdı.

Şeyh'in yüksek ve eşsiz bilgisi İran Padişahı olan Feth-Ali Şah'ın kulağına geldi. Şah kendi el yazısıyla şeyh Ahmed'e bir mektup yazarak Yezd'e gönderdi. Şah bu mektupla, o zamana kadar sorduğu ve kimseden tatmin edici bir cevap alamadığı soruları, Şeyh Ahmed'e sormuş ve cevaplarını rica etmişti. Bunun üzerine Şeyh Ahmed Sultaniye Risalesini yazarak, Şah'ın öğrenmek istediği soruları açıklayıp kendisine gönderdi. İran Şahı bu cevapları gayet doğru ve tatmin edici bularak çok beğendi. Şeyh: "Ben Kerbela'ya Hz.Rıza'nın türbesini ziyaret etmeğe gelmiş bulunuyorum. Hünkarımın, beni bu feyizden mahrum etmemelerini istirham ediyorum. Ziyaret edip Horasan'dan döndüğüm zaman, Tahran'a gelip, Hünkarımızın bana bahşettiği şerefle şerefleneceğim" diye cevap verdi.

Şeyh Ahmed, Yezd şehrinde insanları tenvir etmekle meşguldü. Şeyh'in esas maksadını ve sözlerindeki derin manayı anlayabilenler arasında çok dürüst ve namuslu bir insan olarak tanınan Hacı Abdul-Vehap adında birisi vardı. Bu zat her gün Abdul-Halık-ı Yezdi adında bilgili sayılan başka bir şahısla birlikte Şeyh Ahmed'in ziyaretine giderdi. Bazen Şeyh Ahmed bazı konuları sadece Abdul-Vehapla görüşmeyi arzu eder ve Abdul-Halık'tan kendilerinin yalnız bırakılmasını isterdi. Bu durum, kendini çok bilgili ve söz sahibi bilen Abdul-Halık'a dokunuyordu.

Şeyh Ahmed, Yezd'den ayrıldıktan sonra Abdul-Vehap'ta bir köşeye çekildi ve tasavvuf erbabına katıldı, kimse ile görüşmüyordu. Halk Abdul-Vehab'ın derviş olduğunu düşünüyordu. Nimetüllahi ve Zehabi gibi bazı tarikatların reisleri ise, onun yeni bir tarikat icat edeceğini düşünerek, kendisine düşman oldular. Halk arasında derviş adıyla tanınmağa başlayan Abdul- Vehap, aslında ne safilerle ne de safilikle ilgilenmiyordu.ve tarikat reislerinin ters hareketlerine aldırmıyordu. Herkesten uzaklaşmıştı. Tek arkadaşı Nayin halkından Hacı Hasan adında birisi idi. Abdul-Vehap,Şeyh Ahmed'ten öğrendiği sırları ona anlatırdı.

Kaşan da, Kaşan'a bağlı kasabalardan olan Kamsar'ın halkından doksan yaşında Mirza Mahmut'la görüştüm. Bu şahıs bana şöyle anlattı: "Gençliğimde Kaşan'da yaşıyordum. Bazen, Nayin şehrinde vaat edilen Zuhurun yaklaştığını insanlara müjdeleyen birinin bulunduğunu, kendisiyle görüşen ister bilgin, ister zengin veya fakir olan herkesin dünyadan yüz çevirdiğini duyardım. Bir gün gidip bu şahısla görüşmeye karar verdim. Kardeşlerime haber vermeden, Nayin'e doğru yola çıktım. Hacı Hasan'la görüştüm ve Hz.Mehdi'nin yakında zuhur edeceğini, kendi kulağımla ondan duydum. Sözleri son derece etkili idi, bu sözler kalbinde ve ruhunda alevlenen şulenin sıcaklığını taşıyordu. Bir gün sabah namazından sonra Hacı Hasan bana: "Yakında yeryüzü cennet bahçesine dönecek ve İran, bütün dünya halkının kıblesi olacaktır" dedi. Bir başka gün, güneş doğmadan, onu, secdeye kapanmış ve durmadan "Allah’u Ekber" cümlesini tekrar ederken, gördüm. Bir müddet sonra bana dönerek: " Zahir olacağını sana müjdelediğim mukaddes kimse, şimdi doğmuştur. Bu asil zat dünyayı kendi nuruyla nurlandıracak olan kimsedir. Yakında kendi gözünle o günü göreceksin" dedi. Hacı Hasan'ın anlattığı bu sözler benim kulağımdan silinmedi ve devamlı onu tekrarlıyordum. Bir müddet sonra yani altmış senesinde, Hz.Bab'ın davetini duydum, fakat o sırada hastalandığım için, Şiraz'a gidip müşerref olamadım. Daha sonra Hz.Bab Kaşan'a gelip Hacı Mirza Cani'nin evinde üç gece kaldıklarında yine haberim olmadı ve huzuruna çıkmakla şereflenemedim. Sonradan iman edenlerden, Hz.Bab'ın doğum tarihini sordum, bana bin iki yüz otuz beş hicri senesi Muharrem ayının ilk gününde doğduklarını söylediler. Bu cevap beni büsbütün şaşırttı zira, Hacı Hasan'ın müjdelediği doğum tarihi 1233 hicri senesi ikinci günü idi. Yani bu iki tarih arasında iki sene ve bir gün fark vardı.

Bir müddet sonra Hacı Mirza Kemalettin Naragi ile görüştüm, bana Hz.Bahaullah'ın zuhur müjdesini verdi. Kendilerinin Bağdat'ta kaldıklarını bana söyledi. Sonra Hz.Bahaullah’ın saklı sözlerinden ve diğer eserlerinden bazı parçaları bana okudu. Ezcümle "Saklı Sözler"inden okuduğu: "Ey varlık oğlu, yüreğin yurdumdur, onu gelip yerleşmem için arıt, ruhun nazar gahımdır, ona görünmem için temizle" ve "Beni istiyorsan benden başkasını isteme. Güzelliğimi seviyorsan, gözlerini dünyada olanlardan çevir. Çünkü benim sevgim ile başkasının sevgisi, su ile ateş gibi, tek bir gönül ve kalbe sığmaz" parçaları hala kulağımda çınlıyor. Hacı Kemal'den Hz.Bahaullah'ın doğum tarihini sordum. Kendilerinin 1233 senesi, Muharrem ayının ikinci gününde güneş doğmadan, doğduklarını söyledi. Bunu duyunca daha önceki senelerde, Hacı Hasan'ın böyle bir günde bana doğum müjdesini verdiği günü hatırladım. Hemen secdeye kapanarak: "Tanrım, böyle bir günün müjdesini verdiğin ve beni bu yüce makama yükselttiğin için sana şükürler olsun. Artık bu dünyada yapacak işim kalmamıştır, ecelim gelince güven içinde can vereceğim" diye şükrettim.

Mirza Mahmud, aynı sene olan 1274 senesinde vefat etti. Onun anlattığı bu hikaye ve başkalarından duyulan bunun gibi diğer olaylar, Şeyh Ahmed-i Ahsai'nin yüksek irfanı ve talebelerine olan nüfuz derecesini göstermiştir.

Şeyh Ahmed, Yezd şehrinden ayrılacağı sırada, Gilan bölgesinden gelmiş ve mukaddes bir zat olan Seyyid Kazım'ı Reşti, kendisini ziyaret edip talebeliğini kabul etti. Şeyh, onu ilk gördüğünde: " Hoş geldin, gelip beni bu cahil zümrenin verdiği üzüntülerden kurtarman için seni çoktan bekliyordum. Bu insanların arsızlığından usandım" diyerek şu ayeti okudu: " Biz Tanrı emanetini göklere, yerlere ve dağlara vermek istedik, fakat onlar, onu almaktan ve yüklenmekten korktular, işte onlar gölgelenmiş ve cahil kimselerdir."

Seyyid Kazım-ı Reşti'nin ruhunda, küçüklüğünden beri asalet ve kudret izleri ve bütün akranlarından üstünlüğü görülüyordu. On bir yaşında iken, Kur'an-ı Kerim'i, baştan sonuna kadar ezbere okuyordu. Ön dört yaşında iken bir çok ayet ve hadisler ezberlemişti. On sekiz yaşında iken Ayetül- Kürsi suresine öyle bir tefsir yazdı ki zamanın bilginlerini hayrete düşürdü. Onu ziyarete giden, genç, ihtiyar, herkes onun güzel huyu, huzu ve takvasına hayran kalırdı. 1231 Hicri senesinde, 22 yaşında iken ailesini terk edip, Yezd'de bulunan Şeyh Ahmed-i Ahsai'nin yanına gitmek üzere Gilan'dan ayrıldı. Şeyhin derslerine bir kaç hafta devam ettikten sonra, Şeyh kendisine: "Artık benim derslerime gelme, kendi evinde otur, benim talebelerim, cevabını bilmedikleri meseleleri gelip sana sormalıdırlar. Tanrı, sana öyle bir kudret ihsan etmiştir ki, onların sorularını kolaylıkla çözüp kalplerini huzura kavuşturabilirsin. Konuşma gücünle, insanların ihmali sonucu olarak solmuş olan peygamberimizin dinini yeniden yükselteceksin" dedi. Bu sözleri duyan Şeyh'in bazı talebeleri,büyük bir kıskançlık hissine kapıldılar. Bu arada en çok Molla Muhammed-i Mamekani ile Molla Abdul-Halık-ı Yezdi onu kıskandılar. Fakat Şeyh Ahmed, Seyyid Kazım-ı Reşti'yi öylesine sevip sayıyordu ki, ötekiler kendisine ister istemez saygı göstermek zorunda kalıyorlardı. Üstelik onun bilgisini, kendilerinden ve herkesten üstün görüyorlardı.

Şeyh Ahmed, talebelerini Seyyid Kazım'a devrettikten sonra, Horasan'a doğru yola çıktı. Bir müddet Meşhed şehrinde kaldı. Vaktinin çoğunu Hz.Rıza'nın türbesinin civarında geçiriyor, öğretilerini insanlara öğretiyor, onların sorularını cevaplandırıyor ve vaat edilen zuhurun yakında zahir olacağını müjdeliyordu.

O'nun doğum gününün yakın olduğunu, söylenmiş hadislerin yakında vuku bulacağını, Tanrı Nurunun Mazenderan ufuklarından insanları aydınlatmasına az kaldığını, "yakında, dolunayı gördüğünüz gibi, Rab’bınızı da görecek, fakat onu inkar edeceksiniz, vaat edilen saatin yaklaşmasını gösteren işaretlerden biri de, bir kadının, Rab'bı olacak kimseyi doğurmasıdır" hadislerin sırrının çözümlenmesine az kaldığını biliyordu ve bütün kalbiyle Nur bölgesine yönelmişti.

Şeyh Ahmed, Horasan'dan, Seyyid Kazım-ı Reşti ve diğer birkaç talebesiyle birlikte Tahran'a doğru yola çıktı. Başkentin yakınlarında saray mensuplarından ve yüksek memurlardan kalabalık bir grup, Şah'ın fermanıyla, kendisini karşıladılar. İran Şah'ı, Şeyh Ahmed ve arkadaşlarına şahane bir ziyafet çekti. Kendisi, şahsen onun ziyaretine gitti. Ve ona, "Ümmetin iftihar edeceği kimse" ve "Raiyyenin süsü" gibi lakaplarla lakaplandırdı.

Bu arada Nur memleketinden olan ve Tahran'da yerleşmiş olan asil bir aileden, uğurlu bir bebek doğdu.

Bu yeni doğan Hz.Bahaullah idi. Babaları Mirza Bozorg-i Nuri lakabı ile meşhur olan Mirza Abbas adında sarayın tanınmış vezirlerinden idi. Hz.Bahaullah 1233 senesi, Muharrem ayının ikinci gününde doğdular. Bu doğum saatinin önemini kimse bilmiyordu. Bu saatte öyle bir kimse doğdu ki kendi ihsan sofrasından, dünyadakilere büyük bir nimet bahşedecekti. Bu sırrı, Şeyh Ahmed'ten başka kimse bilmiyordu. Şeyh Ahmed, hayatının geri kalan günlerini, Tanrı'nın vaat ettiği bu bebeğin memleketi olan Tahran'da geçirmek arzusunda idi, fakat Tanrı'nın emrini yerine getirmeye mecburdu. Bunun üzerine Tahran'dan ayrılıp Kermanşah'a yöneldi. Bu şehrin valisi, Şah'ın en büyük oğlu olan Muhammed Ali Mirza idi. Şah bu oğlunu çok severdi. Şeyh Ahmed Kermanşah'a geldiğinde, prens, babası olan İran Şah'ından, kendisinin şahsen Şeyh Ahmed'e hizmet etmesine izin vermesini rica etti. Şah izin verdi.

Şeyh Admed Tahran'dan ayrılmadan, Tanrı'nın gizli definesi olan bu mübarek bebeğin korunması ve vatandaşlarının, O'nun azametini idrak edip emrine hizmet edebilmeleri için dua etti.

Kermanşah'a gelen Şeyh, talebelerinden bir kaç kişiyi seçip yeni zuhura hizmet etmeleri için kendilerini hazırlamalarını tembih etti. Yazdığı eserlerin çoğunda ve bilhassa "Ziyaret'in açıklaması" adlı kitabında, beklenilen zuhur hakkındaki imamlardan duyulmuş hadisleri zikretmeğe çalıştı.

Şeyh, çoğu zaman Hüseyin adını ağzına alıyor ve Ali adını tekrarlayıp duruyordu. Hüseyin'den maksadı, İmam Hüseyin değil, yeni doğmuş bebek idi. Ali'den de maksadı; bu yüce zuhuru müjdeleyen müjdeci idi. Kendisine sorulan sorulara cevaben: "Bazı işaretlerin vuku bulması, beklenen zuhurun yaklaştığını gösteriyor" derdi.

Şeyh'in, Ali adında bir oğlu vardı. Hz.Bab'ın doğduğu sene, bu çocuk vefat etti. Şeyh'in talebeleri onun ölümüne üzülüyorlardı. Şeyh kendilerine: "Oğlum öldü diye üzülmeyiniz, ben onu, hepinizin beklediği Ali uğruna feda ettim. Oğlumu zaten bu maksat için yetiştirmiştim"dedi.

Hz.Bab 1235 hicri senesi, Muharrem ayının birinde, Şiraz şehrinde doğdular. Mübarek adları Seyyid Ali Muhammed idi. Aileleri Hz.Peygamber'in torunlarından olup halk arasında asalet ve büyüklükleriyle tanınmıştı. Babalarının adı Seyyid Muhammed Rıza idi. Anneleri ise asil bir aileye mensuptu. Hz.Ali bir hadiste: "Ben Rabbımdan iki yaş küçüğüm" diye buyurmuştur. Bu sözde saklı olan sırra kimse erememişti. Ancak Hz.Bab'a iman edenler, bunun ne demek olduğunu anlayabildiler. Çünkü Hz.Bab, Hz.Bahaullah'tan iki yaş küçük idiler. Hz.Bab en büyük eserleri olan ilk kitaplarında şöyle buyurmuştur: "Ey Tanrı'nın Bakiyesi, ben kendimi, senin uğruna tamamen feda etmiş bulunuyorum. Senin yolunda lanet edilmeğe razıyım. Senin sevgin uğruna öldürülmekten başka bir arzum yoktur. Buna en büyük şahidim yüce, ezeli ve koruyucu Tanrımdır."

Şeyh, Kermanşah'ta kaldığı müddet zarfında prens Muhammed Ali Mirza sonsuz bir huzu ile kendisine hizmet etti. Bir gün, Şeyh, prens için: "Muhammed Ali gerçi Şeyh-Ali'nin sülalesindendir ama ben onu kendi oğlum sayarım" dedi.

Şeyh'in derslerine sayısız talebeler iştirak ederdi. Fakat Şeyh, Seyyid Kazım'dan başka kimseye aldırmazdı. Kendi öldükten sonra yerini alması ve yoluna devam etmesi için, onu seçmişti. Bir gün ders meclisinde bulunanların biri Şeyh'e: " Beklenen zuhur, zahir olduğu zaman öyle bir söz söyleyecektir ki, hizmetinde bulunan dünyanın büyükleri ve 313 asil zat, bunu duymağa dayanamayarak kaçacaklardır" diye bir hadis vardır. "Bu söz nedir?" diye bir soru sordu. Şeyh cevapta: "Dünya büyüklerinin duymağa dayanamadıkları sözü sen nasıl sorabilirsin? Olmayacak şeyi öğrenmeğe kalkma. Bu söz saklıdır, sorulmamalı ve söylenmemelidir. Af dile ve sakın bir daha bu soruyu sorma" dedi. Fakat bu soruyu soran adam, sorusunu tekrarlayıp büyük bir ısrarla cevap verilmesini rica etti. Nihayet Şeyh kendisine "O büyük günde, sana, Hz.Ali'den vazgeç denilirse ne yapacaksın?" dedi. Soruyu soran adam birden: "Allah göstermesin, bu olamaz, beklenen zat, nasıl böyle bir şey söyleyebilir?" diye bağırdı. Aslında Şeyh, bu sözü ile, devamlı ısrar eden bu adamı denemek istemişti ve böylece onun ne dereceye kadar zayıf olduğunu ortaya çıkardı. Bu adam, beklenen Zat'ın sonsuz bir kudrete sahip olduğunu, kendisine karşı gelenlerin, Tanrı rahmetinden mahrum kalacağını bilmiyor ve anlamıyordu. Talebelerin hiçbiri Şeyh Ahmed'in asıl maksadını ve bu cevabı vermekle neyi kastettiğini anlamadılar. Sadece onun seçkin ve bilgili talebesi olan Seyyid Kazım, onun ne demek istediğini anladı.

Prens Muhammed Ali Mirza'nın vefatı üzerine Şeyh, Kerbela'ya geri döndü. Çünkü Kermanşah'taki ikametini, Prensin isteği üzerine uzatmıştı.

Kerbela'da Hz.Hüseyin'in türbesini ziyaret etmeğe giderdi fakat kalbinde vaat edilen Hüseyin'i ziyaret etmeği arzu ediyordu. Dua ve niyaz ederken, her zaman ona doğru yöneliyordu.

Şeyh Ahmed'in ziyaretine gelen büyük hocalar, onun geniş bilgi ve yüksek mevkisini kıskanıyor, kendilerini onun seviyesine çıkarmak için çabalamağa ve onu küçük düşürmeğe çalışıyorlardı. Fakat yaptıklarından hiç bir netice elde edemediler. Bir müddet sonra Şeyh Mekke ve Medine'ye gitmeğe karar verdi. Kerbela'dan ayrılmadan evvel, yerini Seyyid Kazım'a bırakarak, bütün gizli sırlarını ona açıkladı ve insanlara doğru yolu göstermesini tembih etti. Seyyid Kazım hiç değilse Necef'e kadar kendisiyle beraber gitmek istedi, fakat Şeyh müsaade etmeyerek ona: "Vakti ziyan etme, her saatten faydalanarak, gece gündüz insanların gözünü kapatan perdeleri kaldırmağa çalışacaksın. Doğru söylüyorum, beklenilen saat yaklaşıyor, hayatta olmamam için Tanrı'ya yalvardığım saat çok yakındadır. Bu saatte Tanrı'nın imtihanları çok çetin olacaktır. Allah'tan, seni beklenilen saatin korkulu azaplarından korumasını dilerim çünkü bizler o günün ağırlığına dayanacak insanlar değiliz. O gün için kalpleri dünya bağlılıklarından kurtulmuş özel kimseler tayin edilmişlerdir. Tanrı onlara yardım edecek ve destekleyecektir" dedi ve kendisine zorluklara karşı sebat göstermesini tembih ederek vedalaşıp ayrıldı.

Seyyid Kazım Kerbela da, Şeyh'in öğretilerini herkese duyurmağa ve onu müdafaa etmeğe başladı. Sorulara, herkesi hayrette bırakacak cevaplar verirdi. Bu durumu görmeye dayanamayan kıskanç düşmanları, açıkça kendisine karşı çıkmağa kalkışarak. "Kırk senedir hiç ses çıkarmadan şeyh'in sözlerini ve öğretilerini kabul ettik, şimdi de bu Seyyid kendine bir pay çıkarmaya çalışıyor. Artık dayanma gücümüz kalmamıştır. Bu gibi lafları kabul edemeyiz. Seyyid'e göre mahşer günü maddeten mevcut değildir, cismen miraç mümkün değildir. Kıyamet gününün belirtileri, anlatılmış şekilde görülmeyecek, ancak tefsir ve yorumlarla kabul edilebilir. Onun bütün bu anlattıkları İslamiyet’e aykırıdır. Bu sözleri yayan ve duyanlar ise onun şaşırtıcı öğretilerini yaymış olacaklardır" diye söylenmeğe başladılar. Ancak Seyyid onlara ve sözlerine aldırmadan kendi işiyle meşgul oldu.

Nihayet düşmanlar o kadar ileriye gittiler ki Seyyid dayanamayarak Şeyh'e bir mektup yazdı ve: "Ne zamana kadar bu cahillerin kahrını çekeceğim, beklenen zuhur ne zaman zahir olacaktır ki ben bu düşmanların kötülüğünden kurtulayım" diye yakındı. Şeyh ona cevaben bir mektup yazarak " Her şeyi Tanrı'ya bırak, düşmanların kötülüğünden üzülme. Yakında bu sır açığa çıkacaktır ve gizleyen perdeler açılacaktır. Bundan fazla bir şey söyleyemem ve belli bir zaman veremem" dedi. ve şu ayeti de ilave etti. "Onun emri Hin'den sonra açığa çıkacaktır, cevapları size ıstırap verecek soruları bana sormayınız."

Şeyh'in yazdığı bu cevap Seyyid Kazım'ı rahata kavuşturdu ve düşmanlarına karşı kuvvetini artırdı.

Şeyh Ahmed 1242 hicri senesinde vefat etti. Öldüğü zaman 81 yaşında idi. Türbesi Medine'de Hz.Resul'ün mübarek türbelerinin yakınındadır

 

İKİNCİ BÖLÜM

SEYYİD KAZIM-I REŞTİ

Şeyh Ahmed-i Ahsai'nin ölüm haberini alan Seyyid Kazım-ı Reşti, büyük bir üzüntüye kapıldı. Bu durumdan faydalanan Seyyid Kazım'ın düşmanları daha da cesaret bularak açıkça kendisine karşı çıkmağa ve onunla alay etmeğe başladılar. Bu arada Şii hocalarından olan Seyyid İbrahim-i Kazvini, halkı, Seyyid Kazım'ın aleyhine kışkırtıp, onu öldürtmeğe çalışıyordu.

Seyyid Kazım, bütün bunlara rağmen, hocasının öğretilerini yaymaktan ve onun yolunda yürümekten geri kalmıyordu ve bu arada İran'ın büyük hocalarından bir iki kişiyi kazanırsa, düşmanların fesadına karşı güç kazanmış olacağını düşünüyordu. Hocalar arasında en çok İsfahan’da bulunan ve şeyh'in öğretilerini benimseyen Seyyid Muhammed Bakır-ı Reşti'nin uygun olduğunu düşündü. Onun arkadaşlığını kazanmak için talebelerinden bir kişiyi seçip İsfahan'a göndermeğe karar verdi. Bir gün talebelerine: " Aranızda, her şeyden kesilip İsfahan'a gidebilen ve benim tarafımdan Seyyid Muhammed Bakır-ı Reşti'ye: "Şeyh Ahmed hayatta iken onun yanında yürüyüp kendisi ve talebelerini düşmanlara karşı korurdun. Neden onun ölümüyle yardımını esirgedin ve onun talebelerini düşmanlarla baş başa bıraktın? diyebilen var mı? Bu vazifeyi kabul eden kimse, bütün işlerini Tanrı'ya bırakmalıdır. Hocanın sorusu olursa makul cevaplarla cevaplandırabilmeli ve onu, Şeyh'in öğretilerine inandığına dair bir yazı yazmasına mecbur edebilmelidir. Bunu temin ettikten sonra İsfahan'dan Meşhed'e gidip, o bölgenin en büyük hocalarından olan Mirza Askeri ile aynı şekilde görüşmelidir" dedi. Talebeleri arasında Mirza Muhhit-i Kermani'den başka kimse bu memuriyetin gönüllüsü olmadı. Seyyid Kazım ona: "Bu aslanın kuyruğudur oyuna gelmez" dedi. Diğer talebelerden bu işi kabul etmelerine dair bir ses çıkmayınca, Seyyid Kazım, talebesi olan Molla Hüseyin'i Boşruye-i'ye hitap ederek: "Bu önemli vazifeyi sen yapabilirsin. Yola çıkmağa hazırlan. Tanrı senin yardımcın olacak ve işlerin rast gelecektir" dedi. Molla Hüseyin kendisine verilen bu memuriyeti memnuniyetle kabul ederek Seyyid'in eteğini öptü ve hemen İsfahan'a doğru yola çıktı. Bu şehre girer girmez, dinlenmeye hiç vakit bırakmadan doğrudan doğruya İsfahan'ın bu büyük hocasının ders meclisine girdi. Seyyid Muhammed Bakır'ın talebeleri kıymetli ve pahalı elbiselerle oturmuş ders dinliyorlardı. Molla Hüseyin'i tozlu ve eski elbiselerle görünce, kimse kendisine aldırış etmedi. Molla Hüseyin ise kimseye aldırmadan talebelerin arasından geçerek Seyyid'in karşısına geçip oturdu ve büyük bir cesaretle konuşmaya başlayarak: "Ey büyük bilgin, benim sözlerimi iyi dinle. Benim dediklerimi yerine getirirsen, Hz.Resul'ün dinine yardım etmiş olursun, benim sözlerime aldırış etmeyip, yerine getirmezsen, İslamiyet’e büyük zararın dokunmuş olacaktır" dedi ve kimseden korkmadan, cesaretini kaybetmeden konuşmasına devam etti. Bu durum karşısında şaşırmış olan Seyyid, dersini bıraktı ve talebelerine aldırmadan Molla Hüseyin'in sözlerini dinlemeye ve söylediği sözleri teker teker incelemeye koyuldu. Bu garip yolcunun sözlerine hayret eden talebeler, kendisiyle alay etmeğe başlayarak, onun akılsız olduğunu ileri sürdüler. Molla Hüseyin büyük bir nezaketle onların yanıldığını ispat ederek cahilce hareketleri ve kendilerini beğenmiş hallerini kınadı. Seyyid Muhammed Bakır, bu yolcunun cesaretini çok beğendi, talebelerinin susmalarını emretti ve sonra genç yolcudan sözlerine devam etmesini istedi. Bunun üzerine Molla Hüseyin, Seyyid Kazım'ın sözlerini ona anlattı. Seyyid Muhammed Bakır cevapta: "Ben önceleri Şeyh Ahmed ve Seyyid Kazım'ın iddialarının, İslamiyet’e uyduğunu sanıyordum, fakat son zamanlarda onların sözlerinde, bazı uygun olmayan noktalara rastladım. Bu nedenle eski inancımı kaybederek en iyi çareyi susmakta buldum. Ne lehte ve ne de aleyhte hiç bir şey söylememeye karar verdim" dedi. Molla Hüseyin: "Bu susmanıza üzülüyorum, çünkü sizi, Tanrı kelimesini yaymaktan alıkoyacak. Lütfen Şeyh ve Seyyid'in size dokunan ve çekilmenize sebep olan sözlerinin hangileri olduğunu bana anlatınız ki, bu sözlerin asıl anlam ve maksadını size anlatayım ve şüphelerinizi gidereyim" dedi. Bu gencin ağır başlılık ve güven dolu sözlerine karşı hayrete düşen Seyyid Muhammed Bakır: "Bu konuyu, ikimizden başka bir kimsenin bulunmadığı başka bir zamanda görüşelim" dedi. Molla Hüseyin beklemeyi doğru bulmayarak, vakit kaybettirmeden bu konunun görüşülmesini rica etti. Molla Hüseyin'in, Yüzünde görülen asalet ve doğruluk izleri, Seyyid Muhammed Bakır'a öyle tesir etmişti ki göz yaşlarını tutamadı. Şeyh ve Seyyid'in yazdıkları kitapları getirtti ve takıldığı konuları belirtti. Molla Hüseyin onun takıldığı konuları teker teker ele alarak sağlam ve mantıklı cevaplarla cevaplandırdı. Bu konuşma akşam ezanına kadar devam etti. Müezzinin sesi duyulunca toplantı yarına bırakılarak dağıldı. Ertesi gün yine toplanıldı ve tartışmalar başladı. Seyyid Muhammed Bakır ve talebeleri susmuş, Molla Hüseyin'in açıkça anlattığı delillere kulak vermişlerdi. onun tatlı ve metin konuşması herkesi tesiri altında bırakmıştı.

Nihayet Seyyid Muhammed Bakır, tatmin olarak, Şeyh ve Seyyid'in yüksek makamlarına dair bir yazı yazacağına söz verdi. Ertesi gün Seyyid Muhammed Bakır, vaat ettiği gibi Şeyh Ahmed ve Seyyid Kazım-ı Reşti'nin faziletleri hakkında uzun bir risale yazarak, onlara karşı gelmenin İslamiyet’e karşı gelmek demek olduğunu belirtti ve aynı zamanda Molla Hüseyin'in üstün karakteri ve güzel davranışlarını övdü. Kendi hareketlerindeki ihmalden dolayı duyduğu üzüntüyü belirterek, ilerde bunu telafi edeceğini açıkça belirtti. Sonra talebelerinin huzurunda yazdıklarını yüksek sesle okudu ve mektubu Molla Hüseyin'e teslim ederek: "Bu benim fetvamdır. İstediğin herkese gösterebilirsin; böylece herkes, benim Seyyid Kazım'a olan sevgi ve saygımı bilmiş olacak" dedi. Molla Hüseyin mektubu alarak gitmek için izin istedi ve toplantıdan çıktı.

Seyyid Muhammed Bakır, Molla Hüseyin'in nerede kaldığını öğrenmek için, yakınlarından birini arkasından gönderdi. Takip eden adam, Molla Hüseyin'in medresenin hücrelerinden birine girdiğini gördü. Bu hücrenin tek döşemesi, yırtık bir hasırdan ibaretti. Molla Hüseyin bu hücrede namazını kıldıktan sonra, abasına sarılarak uyudu. Kendisini gözetleyen adam, gördüklerini Seyyid Muhammed Bakır'a anlattı. Ertesi gün Seyyid Muhammed Bakır, Molla Hüseyin'e yüz tuman gönderdi ve onun mevkiine layık bir hizmette bulunamadığı için üzüntülerini bildirdi. Molla Hüseyin bu parayı kabul etmedi ve getiren adama: "Saygı değer hocamıza söyle ki yüksek makamınıza rağmen, benim gibi garip bir yabancıya gösterdiğiniz yakınlık ve samimiyet, bana yeter. Paraya ihtiyacım yoktur zira herhangi bir menfaat düşünmeden bu yolculuğa çıkmış bulunuyorum, biz sizin ruhlarınızı Tanrı hatırı için doyuruyoruz, sizden hiç bir teşekkür ve mükafat beklemiyoruz. Maddi Yükselmeler sizin gibi bilgili bir hocanın hakikatleri görmesine mani olmamasını ümit ederim" dedi.

Seyyid Muhammed Bakır-ı Reşti, Hz.Bab'ın zuhur senesi olan 1260 senesinden evvel vefat etti. Hayatının son gününe kadar, Seyyid Kazım'ı desteklemekten geri kalmadı ve her zaman onun faziletlerini anlatıp dururdu.

Molla Hüseyin İsfahan'daki işini bitirdikten sonra Seyyid Muhammed Bakır'ın mektubunu, sevgili hocası olan Seyyid Kazım-ı Reşti'ye gönderdi. Sonra Meşhed'e gidip Mirza Askeri ile görüşmek için hazırlandı.

Molla Hüseyin'in mektubunu alan Seyyid Kazım, hemen kendisine bir mektup yazarak, vazifesinde gösterdiği gayreti övdü. Sonra Seyyid Muhammed Bakır'ın yazdığı fetvayı, talebelerine okudu ve Molla Hüseyin'in üstün vasıflarını, kabiliyeti ve ahlakını o kadar çok methetti ki talebelerin bazısı beklenen zuhurun, Molla Hüseyin olacağını zannettiler. Seyyid Kazım-ı Reşti'nin mektubu Molla Hüseyin'e çok tesir etti ve onu zorluklara karşı daha da mukavim kıldı. Molla Hüseyin bu mektupta, bu dünyada bir daha hocasını göremeyeceği hissini sezmişti, çünkü Seyyid Kazım-ı Reşti mektubunda onunla vedalaşmıştı.

Seyyid Kazım, beklenen zuhurun çok yakın olduğunu biliyordu, aynı zamanda, insanların, o günün azametini anlamalarına engel olacak bir çok sebeplerin içinde bulunduğundan emin idi. Bu yüzden, bu sebepleri ortadan kaldırmak için büyük bir gayret göstermeğe ve insanları, o saat için hazırlamağa çalışıyordu. Her zaman talebelerine: "Yeni zuhur, sizin beklediğiniz gibi Cabul-Ka ve Cabul-Sa dan çıkmayacaktır.

Bu zat halen aramızdadır, gücümüzle kendisini görüyor, fakat tanımıyorsunuz. Hz.Resul'ün evlatlarındandır, gençtir, özel bir bilgiye sahiptir. Bilgisi Şeyh Ahmed'in öğrettiklerinden değildir. Onun bilgisi Tanrısaldır. Benim bildiklerim, O'nun yanında bir deniz karşısındaki bir damla kadar küçük ve siliktir. Ben onun yüceliği karşısında bir toprak zerresi kadar değersizim. Orta boyludur, tütün kullanmaz"diye anlatıyordu. Talebelerin bazısı Seyyid Kazım'ın anlattığı özellikleri kendisiyle mukayese ederek, beklenen zuhurun Seyyid Kazım olacağını zannediyorlardı. Bir gün talebelerinden biri olan Molla Mehdi'i Hoyi, bu düşünceyi açıklayınca, Seyyid Kazım son derece kızdı ve az daha onu talebeliğinden atacaktı. Fakat Molla Mehdi söylediğine pişman olarak af diledi. Şeyh Hasan-ı Zonuzi bana şöyle anlatmıştır: "Ben de Seyyid Kazım-ı Reşti'yi beklenen zuhur olarak sanıyordum. Her zaman Tanrı'ya yalvarıp, yanıldığım taktirde beni doğru yola hidayet etmesini diliyordum. Öyle ıstırap içinde idim ki bir kaç gün ne yemek yiyebiliyor, ne de uyku uyuyabiliyordum. Devamlı olarak Seyyid'e hizmet etmeye çalışıyordum. Ona karşı sonsuz bir bağlılığım vardı. Bir gün sabah erkenden, Seyyid'in hademelerinden olan Molla Nevruz beni uykudan uyandırdı ve kendisi ile gitmemi söyledi. Hemen kalktım ve onunla birlikte Seyyid Kazım'ın evine gittik. Seyyid'i giyinmiş abasını omzuna atmış olarak gördüm, sanki bir yere gidecekti. Bana: "Asil bir zat gelmiştir seninle birlikte onun ziyaretine gideceğiz" dedi. Kerbela sokaklarından geçerken, gün yavaş yavaş ağarıyordu. nihayet bir evin kapısına geldik. Kapıda yeşil sarıklı bir genç duruyordu. Yüzü öyle sevinçli ve vakur görünüyordu ki anlatmama imkan yoktu. Sanki bizi bekliyordu. Yaklaştığımızda Seyyid'i büyük bir sevgi ve şefkatle kucakladı. Seyyid ise O'nun karşısında susmuş, başını eğmiş ve büyük bir saygı ile bekliyordu. Eve girdik, merdivenlerden çıkarak bir odaya girdik. Odanın içi, güzel kokulu çiçeklerle mis gibi kokuyordu. Genç oturmamızı söyledi. İçimizde meçhul bir sevinç hissediyorduk. Odanın ortasında şerbetle dolu bir kap ve yanında gümüş bir bardak duruyordu. Genç ev sahibi, gümüş bardağı şerbetle doldurup Seyyid Kazım'a verdi ve şu Kur'an ayetini okudu: "Rab'ları onlara saf bir şerbet verecek." Seyyid bardağı gencin elinden alarak son damlasına kadar içti ve birden bire yüzü gizleyemeyeceği bir sevinçle parladı. Genç bana da bir bardak şerbet verdi fakat hiç bir şey söylemedi.

Gençle Seyyid arasında konuşma bir müddet devam etti. Genç, Seyyid'in sorularını Kur'an-ı Kerim'in ayetleri ile cevaplandırıyordu. Kalktığımızda, ev sahibi, bizi kapıya kadar geçirdi ve bize karşı son derece nazik davrandı.

Bu gencin azameti ve yüzünün güzelliği beni şaşırtmıştı. Bu şaşkınlığımı arttıran başka bir sebep ise, hocanın, ufak bir tereddüt göstermeksizin, kullanılması İslamiyet’te yasak olan gümüş bardaktan şerbetini içmesi idi. Hocanın bu gence gösterdiği sonsuz saygının sebebini sormağa cesaret edemedim. Seyyid'in bu gence gösterdiği sevgi ve saygı, İmam Hüseyin'in makamına gösterdiğinden daha da fazla idi. Üç gün sonra aynı genç, Seyyid'in ders meclisine girerek kapının kenarında oturdu ve büyük bir ağırbaşlılıkla anlatılanlara kulak verdi. Seyyid onu görür görmez hemen sustu. Talebelerin biri, Seyyid'e dersine devam etmesini rica etti. Seyyid cevapta: "Ne diyeyim" dedi, sonra genci göstererek: "Hakikat, bu eteğe düşen güneş ziyasından daha parlak olarak ortadadır" dedi. Seyyid'in işaret ettiği noktaya baktığımda, güneş ışınlarının onun eteğinde olduğunu gördüm. Aynı talebe Seyyid'e: "Niye beklenilen zuhurun adını bize söylemiyorsunuz?" dedi. Seyyid cevapta parmağı ile boğazına işaret etti, "O'nun adını söylersem, onu tanıtırsam hem ben ve hem O, ikimizde öldürüleceğiz" demek istiyordu.

Benim en çok hayret ettiğim şey, Seyyid Kazım'ın "İnsanlar o kadar çok doğru yoldan sapmışlardır ki bekledikleri zuhuru kendilerine gösterirsem, herkes onu reddetmeğe kalkar" demesi idi. Seyyid Kazım parmağıyla O gencin eteğine işaret ettiği halde, kimse onun maksadını anlayamadı. Gittikçe beklenilen zuhurun Seyyid Kazım olmadığını anlamaya başlamıştım. Çoğu zaman o gencin ve onun sonsuz çekiciliğini düşünüp duruyordum. Bir çok defa onun hakkında Seyyid'le konuşmak istedim. Fakat Seyyid'in ciddiyeti beni bu niyetimden vazgeçirdi. Seyyid bir kaç kere bana: "Ey Şeyh Hasan, ne mutlu sana ki adın Hasan dır. Başlangıcın Hasan'dır, sonunda Hasan olacaktır. Şeyh Ahmed'i tanıyabildin, hayatının bir kısmını benimle geçirdin, gelecekte büyük bir mutluluğa erişeceksin. Kimsenin gözünün görmediği, kimsenin kulağının duymadığı ve kimsenin kalbinde doğmadığı şeyi göreceksin" demişti.

Bir kaç defa, O gençle şahsen konuşup, kim olduğunu öğrenmek istedim. Kaç kere O'nu Hz.Hüseyin'in türbesinde, dua ve niyaz ederken gördüm öyle meşguldü ki etrafını göremiyordu, gözlerinden yaşlar boşanıyor ve ağzından ayetlere benzeyen sözler çıkıyordu. "Ey Tanrım, Ey Kalbimin sevgilisi" cümlesini tekrarladığını birkaç defa duymuştum. Öyle bir havası vardı ki ibadete gelenlerin çoğu, namaz kılmaktan vazgeçip O'nun ağlamasıyla herkes ağlıyordu. Herkes ibadet etmeği ondan öğreniyordu. Genç Seyyid ibadetinden sonra doğru evine giderdi, kimseyle konuşmazdı. Onunla konuşmak maksadıyla bir kaç defa yanına gittim, fakat her seferinde garip bir his. beni ona yaklaşmaktan alıkoyuyordu. Bir çok araştırmadan sonra, O'nun Şiraz şehrinde bir tüccar olduğunu, hoca olmadığını, ailece Şeyh Ahmed ve Seyyid Kazım'a bağlılık duyduklarını öğrendim. Sonradan O'nun Necef'e gittiğini ve oradan da Şiraz'a gideceğini duydum. O genci bir türlü unutamadım, içimde O'na karşı garip bir sevgi duyuyordum. Bir müddet sonra Şiraz'da bir gencin Bab'lık iddiasında bulunduğunu öğrendim. İçimde, O'nun aynı genç olduğu hissi uyandı. Bunun üzerine Kerbela'dan Şiraz'a gittim. Fakat Şiraz'a vardığımda, Hz.Bab Mekke'ye gitmiş bulunuyorlardı. Dönüşlerini bekledim ve döndüklerinde hemen ziyaretlerine koştum. Her zaman Hz.Bab'ın yanında bulunmağa çalışıyordum. Makü kalesine hapsedildikleri zaman, dokuz ay müddetle, her ay bir defa olmak üzere, Kur'an-ı Kerim'e bir tefsir yazıyorlardı. Böylece dokuz defa Kur'an-ı Kerim'i tefsir ettiler. Bütün bu tefsir ve yazıları İbrahim-i Halil'e saklaması ve zamanı geldikçe açığa çıkarması için emanet bıraktılar. (Bu gün için bu yazıların nerede olduğu bilinmiyor.) Bir gün Hz.Bab bana: "Sence bu yorumlar mı yoksa Ahsenül-Kısas'ın yorumumu daha çekicidir "diye sordular. Ben, Ahsenül-Kısas'ın yorumunun daha çok tesirli ve çekici olduğunu söyledim. Bunun üzerine Hz.Bab gülümseyerek: "Sen daha bu yorumların manasını kavramış değilsin. Bu yorumlarda gizlenmiş olan hakikatler, her arayan kimseye, doğru yolu gösterebilir" diye buyurdular. Tabarsi kalesinin olayı vuku buluncaya kadar Hz.Bab'ın yanında bulunuyordum. Bu hadiseden sonra, Hz.Bab, bütün sahabelere, Kuddus'a yardım etmeleri için Şeyh Tabarsi kalesine gitmelerini emrettiler. Bir gün bana: "Çehrik hapishanesi olmasaydı ben şahsen sevgili Kuddus'a yardım etmek için koşacaktım. Fakat sen Kerbela'ya gidip, beklenen Hüseyin'i görünceye kadar orada kalacaksın. Bu sana bir lütuf olarak takdir edilmiştir. Sen Tabarsi kalesine değil Kerbela'ya gidip bekleyeceksin. Beklenen Hüseyin'in nurlu yüzünü görünce benim huzu ve sevgimi kendisine ilet. Bu sana verilmiş büyük bir vazifedir sakın onu küçümseme. Sana bağışlanmış olan bu iftihar ve şerefi unutma" diye buyurdular.

Bu emir üzerine ben Kerbela'ya gittim ve orada Hz.Bab'ın buyurduklarının vuku bulması için ikamet ettim. Bu şehirde ikametim uzun sürdü. Kimsenin şüphesini uyandırmamak için evlendim. Hayatımı katiplik yaparak kazanıyordum. Hz.Bab'a iman etmeyen Şeyh Ahmed'in talebeleri benimle çok uğraşırlardı, fakat ben bekliyordum. Bir müddet sonra Hz.Bab şehit edildiler. Bu şahadetten on beş ay ve sekiz gün geçtikten sonra, Arife günü (Zilhacce ayının dokuzunda) 1267 senesinde Hz.Hüseyin'in türbesini ziyarete gitmiştim. Türbenin orta yerinde güzel yüzlü, siyah saçları omuzları üzerine dökülmüş ve dudaklarında hafif bir tebessüm bulunan bir genci gördüm. O zamanda ben ihtiyar ve güçsüzdüm. Bu genci görmek, bende garip bir tesir uyandırdı. Genç bana doğru yaklaştı, elimi tuttu ve tatlı bir sesle: "Bütün Kerbela'ya senin Babi olduğunu ilan etmeğe karar verdim" dedi. Elim elinde olduğu halde, beraberce yürüdük ve çarşıya kadar geldik. Genç bana: "Tanrı'ya şükürler ki, kendi gözünle beklenen Hüseyin'i görünceye kadar seni Kerbela'da tuttu" dedi. Bunu duyunca Hz.Bab'ın vaat ettikleri sözü hatırladım. Sevinçten kendimden geçtim. Az daha bağırarak bu sırrı herkese duyuracaktım. Fakat Hz.Bahaullah yavaşça bana: "Beklemen icap ediyor, zaman daha uygun değildir" buyurdu. O saatten sonra bütün üzüntülerimi unuttum. Kalbimde sonsuz bir sevinç dalgalanıyordu. Görünüşte yoksul sayılırdım fakat sahip olduğum manevi servetimi dünyanın servetlerine değişmezdim. Tanrı kendi lütfu ile bu serveti bana bahşetmişti." Şeyh Hasan-ı Zonuzi'nin sözleri burada bitiyor, şimdi tekrar anlattığımız konuya dönüyoruz.

Seyyid Kazım-ı Reşti Şerh-i Kaside ve Şerh-i Hutbe adlı eserlerinde, Hz.Bahaullah'ın adını işaretlerle belirtmeğe çalışmıştır. Yazdığı son risalede Hz.Bab'ı Zikrullahul-Azam adıyla anmıştır.

Seyyid Kazım düşmanlarına karşı sabırla göğüs geriyor ve yaptıkları kötülüklere karşı dayanıyordu. Nihayet, Tanrı O'na kötülük edenleri mahvetti ve hepsini alçalttı. Seyyid İbrahim-i Kazvini'nin arkadaşları, Seyyid Kazım'a kötülük yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmazlar ve onun adını kötüye çıkarmak için her çareye baş vururlardı. Bir ara, serserilerden teşekkül etmiş kalabalık bir kitle el ele vererek, Osmanlı hükümeti tarafından gönderilmiş olan Kerbela valisini şehirden kovdular. Bunun üzerine, kargaşalığın önüne geçilmesi için merkezden bir alay asker gönderildi. Askerler şehri sardılar ve Seyyid Kazım'a bir mesaj göndererek bu ayaklanmayı yatıştırmasını, ayaklananlara, vazgeçtikleri taktirde dokunmayacaklarını aksi halde öldürüleceklerini söylemesini istediler. Bunun üzerine, Seyyid Kazım, bu ayaklanmayı tahrik edenleri çağırıp doğruluk ve samimiyetle kendilerine nasihat etmeye başladı. Konuşması öyle tesirli idi ki ele başları ile bir grup teslim olmaya ve af edilmeye razı oldular. Fakat Seyyid'in yanından ayrılınca, Seyyid'in düşmanları kendilerini tekrar kışkırtmaya çalışarak, şehir halkını, devlet ordusuna karşı gelmeye tahrik ettiler, onların güvenini sağlamak için bazı sözler uydurdular, aralarından biri: "Hz.Abbas'ı rüyamda gördüm, bana, Kerbela halkına söyle devlet kuvvetlerine karşı gelsinler ve zafere ulaşacaklarına emin olsunlar dedi" diyerek cahil halka, Seyyid Kazım'ın nasihatlerini unutturdu. Halk yine kargaşalığa başladı. Bu durum karşısında askerlerin komutanı olan, Necip Paşa, Seyyid Kazım'dan, tekrar halka nasihat etmesini, onlara, muayyen saatte Necip Paşanın şehre hücum edeceğini ve ancak Seyyid Kazım'ın evine sığınmış olan kimselere aman vereceğini bildirmesini istedi. Seyyid Kazım, şu ayeti okudu: "Onların zamanı sabahla gelecektir, sabah yakın değil midir?"

Ertesi sabah, hükümet kuvvetleri şehrin kapısına dayandılar, duvarları yıkarak şehre girdiler ve baş kaldıranları öldürmeye, evleri yağmalamaya başladılar. Halkın bir kısmı Hz.Hüseyin'in türbesine bir kısmı Hz.Abbas'ın türbesine sığındılar. Seyyid Kazım'ın bazı dost ve arkadaşları da onun evine sığındılar. Sığınanların sayısı öyle fazla idi ki evde yer kalmadı. Seyyid Kazım komşu evlerini de sığınak hale getirip, gelenleri kabul etti. Buna rağmen kalabalık o kadar çoktu ki ortalık yatıştıktan sonra, yirmi kişinin sıkışarak öldüğü anlaşıldı. Askerler önüne gelenleri öldürüyor ve eline geçenleri yağma ediyorlardı. Hz.Hüseyin ve Hz.Abbas'ın türbelerine sığınanlar bile kurtulamadılar, binlerce kişi öldürüldü, türbelerin sahası kanlar içinde kalmıştı. Bütün Kerbela'da Seyyid Kazım'ın evinden başka sığınacak yer kalmamıştı. Bu olay 1258 Hicri senesinde sanki Allah'ın gazabı olarak insanları uyarmak ve Seyyid Kazım'ın düşmanlarına, onun yüksek makamını göstermek için vuku bulmuştu.

Seyyid Kazım'ın bir çok talebesi vardı. Bunların arasında çok mağrur olan, kendilerini, Şeyh ve Seyyid’in arkadaşı olarak bilen bir kaç kişi vardı. Ders meclisinde her zaman ilk sırayı işgal ediyorlardı. Seyyid ise görünüşte onlara saygı gösterdiği halde, içlerinin ne dereceye kadar çürük olduğunu gayet iyi biliyordu ve bu bilgisini de arada sırada, kinayelerle açığa vurarak, onların, Tanrısal bilgiden ne kadar uzak olduklarını işaretle belirtiyordu. Ezcümle: "Benden doğmayan kimse, benim ne demek istediğimi anlayamaz", ve yine "Dünyanın söz dinleyecek kulağı yoktur. Ben saklı olan bu büyük sırrı açıklayamam, çünkü insanlar onu dinleyecek kadar dayanıklı değildir" derdi.

Bazen: "Benden sonra zuhur edecek olan zat Hz.Muhammet’in ailesine mensuptur ve Hz.Fatma'nın evlatlarındandır. Orta boyludur. Vücudunda herhangi bir sakatlık yoktur" diye söylüyordu. Şeyh Ebu-Turab şöyle anlatmıştır: "Ben ve bir kaç arkadaşım, Seyyid Kazım'ın sözlerinden beklenen Zat'ın vücudunda herhangi bir sakatlığın olmadığını anlamıştık ve sakatlığı olan herhangi bir kimse böyle bir iddiada bulunamazdı. Seyyid'in talebeleri arasından bir kaç kişi, vücutlarında noksanlık olduğu halde, Seyyid Kazım'dan sonra onun yerine geleceklerini sanıyorlardı. Bunlardan biri İbrahim Han-ı Gacar'ın oğlu olan Mirza Kerim Han-ı Kermanı idi. Bu adam köse idi, ikincisi, çok şişman olan Mirza Hasan-ı Govbar, üçüncüsü ise çok ince ve uzun olan Mirza Muhit-ı Kermani idiler. Bu üç kişi herkesten çok Seyyid Kazım'ın yerine geçmeği arzu ediyorlardı. Seyyid ise arada onların bilgisiz ve mağrur olduklarını, yakında, aptallıklarını açığa çıkaracak işler yapacaklarını işaretlerle belirtiyordu. Senelerce Seyyid'in dizleri dibinde oturan ve onun bilgisinden faydalanan Hacı Kerim Han, Seyyid'ten, Kerman'a dönerek İslamiyet’i yürütmeğe ve hadisleri anlatmak için izin istedi. Bir gün Seyyid Kazım'ın kütüphanesinde oturmuştum. Bu arada Hacı Kerim Han'ın gönderdiği bir adam, elinde, onun yazdığı bir kitapla içeri girdi ve kitabı okuyup paraf etmesi için Seyyid Kazım'a verdi. Seyyid Kazım kitabın bir kaç bölümünü okudu ve sonra kitabı, getiren adama geri vererek: "Kerim Han'a söyle bu kitabı paraf etmesi için herkesten çok, kendisi salahiyet sahibidir"dedi. Kerim Han'ın adamı odadan çıkınca, Seyyid Kazım üzüntü dolu bir sesle: "Allah bu Kerim Han'ı kahretsin, uzun seneler benim yanımda olduğu ve öğrendiği halde, şimdi de, dinsizlik usullerini öğreten bir kitabı, yayınlamayı hedef tutmuştur, üstelik benim de bu kitabı paraf edip methetmemi istiyor. Kerman'da riyasetini koruyabilmek ve benim ölümümden sonra yerime geçmek için, dinsizlerle elbirliği yapmaktan çekinmemektedir. Halbuki ne boş hayaller içindedir. Ne büyük bir hata işlediğinin farkında bile değildir. Hidayetin ilkbaharında, Tanrının yeli esecek ve onun bu ateşini söndürecektir, zarar ve ziyandan başka hiç bir netice elde edemeyecektir. Ey Şeyh, dikkat et, bak, benim bütün bu söylediklerimi, Kerim Han'da göreceksiniz. Tanrıdan seni, ileride Hz.Mehdi'ye karşı çıkacak olan bu şeytanın şerrinden korumasını dilerim. Bu anlattıklarımı aklında tut kimseye söyleme kıyamet gününde yani insanların kalplerinde saklı olan sırların açığa çıkacağı günde gücün yettiği kadar Tanrının emrini desteklemeğe çalış. Burada gördüklerin ve duyduklarını, işte o zaman herkese anlat" dedi.

Şeyh Ebu Turab, Hz.Bab'a iman etti, bir müddet için bu imanını saklı tuttu fakat en sonunda kalbindeki bu şuleyi gizleyemedi, Tahran'da, Hz.Bahaullah'ın kapatıldıkları Siyah-Çal zindanında hapsedildi ve nihayet şahadet şerbetini içti.

Seyyid Kazım, son günlerinde, bazen açık olarak ve bazen kinayeli sözlerle talebelerini uyarıyor ve onlara: "Ey benim arkadaşlarım, sakınınız, sakınınız dünyaya aldanmayınız, Tanrıyı unutmayınız, dünyadaki her şeye gözlerinizi kapatıp Tanrının vaat ettiği zuhuru aramağa kalkınız, sağa sola dağılınız ve Allah’tan, size doğru yolu göstermesini dileyiniz. Azamet ve Celal Perdesinde gizli olan O Mukaddes varlığı bulmadan aramaktan vazgeçmeyiniz. O'nun sevgisinde sebat ediniz ki, sizi kendine yaklaştırsın. Ne mutlu o kimselere ki O'nun uğruna şahadet şerbetini içmiş olsun. Açık olarak söylüyorum. Kaim'den sonra Kayyum zahir olacaktır. Bab'tan sonra, Hüseyin'in Cemali gözükecektir..... İşte o zaman, Şeyh'in sözlerindeki saklı olan sırlar, açığa çıkacaktır" diye nasihat ediyordu.

Seyyid Kazım her sene Zil-kaade ayında, Kerbela'dan Kazemeyn'e gidip, arife günü Kerbela'ya dönmeği adet edinmişti. Buna göre de yine hayatının son senesi olan 1259 hicri senesinde Zilkade ayının başında Kazemeyn'e gitmek üzere Kerbela'dan çıktı. Ayın dördünde Berete Camisine vardı. Bu cami, Bağdat ile Kazemeyn'in yolu üzerindedir. Seyyid Kazım caminin, karşısında bulunan bir hurma ağacının gölgesinde durdu ve öğle namazını okuması için müezzini gönderdi. Bu arada bir Arap camiden dışarı çıkarak Seyyid Kazım'a yaklaştı ve: "Üç günden beri sizi burada bekliyorum. Sürümü bu yakınlarda bulunan otlakta otlatıyorum. Gördüğüm bir rüyayı, size anlatmakla vazifeliyim. Rüyamda Hz.Muhammed'i gördüm. Bana: "Ey çoban, benim bu sözlerimi dikkatle dinle ve aklında tut çünkü bu sözler Tanrı'nın emaneti sayılır. Dediğimi tam manasıyla yerine getirirsen büyük bir mükafat alacaksın, fakat bu sözleri ihmal edip unutursan sonsuz azaplara uğrayacaksın. Burada kal, üç gün sonra Seyyid Kazım adında, benim evlatlarımdan biri arkadaşlarıyla birlikte buraya gelecek ve tam öğle vakti, bu caminin karşısındaki hurma ağacının altında duracaktır. Onun yanına git benim selamımı söyle ve ona de ki müjdeler olsun ki ölüm saatin yaklaşmıştır. Kazemeyn'in ziyaretinden hemen sonra Kerbela'ya dön çünkü Kerbela'ya vardığının üçüncü günü yani arife gününde öleceksin. Senin vefatından az sonra Tanrı'nın vaat ettiği zuhur, zahir olacaktır ve dünyayı kendi nuruyla aydınlatacaktır" dedi. Seyyid Kazım bu sözleri duyunca gülümsedi ve: "Ey çoban senin rüyan doğrudur" dedi. Seyyid'in yanındakiler, bu sözlerine büyük bir üzüntüye kapıldılar. Seyyid onlara: "Siz beni, vaat edilen Zuhur'un hatırı için seviyorsunuz. Buna göre O'nun gelmesi için benim gitmeme nasıl üzülüyorsunuz"dedi. Seyyid Kazım'ın bu sözü çok meşhurdur. Ben o gün orada hazır bulunanlardan on kişiden fazlasından, Seyyid Kazım'ın bu sözleri sarf ettiğini işittim. Buna rağmen kendi gözleriyle görüp kendi kulaklarıyla duydukları halde, Hz.Bab'ın zuhurunu, ret ve inkar etmeğe kalktılar.

Seyyid Kazım, Kerbela'ya döner dönmez hastalandı. Düşmanları, onun Bağdat Valisi tarafından zehirlendiğini yaydılar, fakat bu doğru değildir zira Bağdat Valisi kendisini son derece severdi ve onu en büyük din adamı olarak biliyordu.

Çobanın da rüyasında gördüğü gibi, Seyyid Kazım 1259 senesinin arife gününde, 60 yaşında vefat etti. Mezarı, Hz.Hüseyin'in türbesi civarındadır. Öldüğü gün, Kerbela Şehrinde yer yerinden oynadı. Evvelki yıl, Kerbela halkının sığınağı olan evi, bir matem evi haline geldi. Talebeleri onun ölümünden dolayı sonsuz bir keder ve hüzne büründüler.

 


 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HZ.BAB' IN EMRİNİ AÇIKLAMASI

Seyyid Kazım Resti'nin düşmanları, onun ölümünden sonra, yeni bir kuvvet kazanarak, riyaseti elde etmek için çalışmalara başladılar, çünkü hepsi de başa geçmek için can atıyordu fakat Seyyid hayatta iken, kimse onların yüzüne bakmazdı. seyyid'in ölümünden sonra, düşmanları fırsat buldular ve onun talebeleri arasında ayrılık yaratmak için, her biri, kendine bir mevkii tanımağa başladılar. Seyyid'in talebeleri, hocalarının vefatından son derece üzgün bulunuyorlardı. Kısa bir müddet sonra, Seyyid'in emri ile İsfahan ve Horasan'a gitmiş olan Molla Hüseyin Kerbela'ya avdet etti. Bu dönüş 1260 senesinin, Muharrem ayının birinci gününe rastlamıştı. Talebeler Molla Hüseyin'in etrafında toplanıp sevgili hocalarının kaybını kendilerine unutturmasını istediler.

Molla Hüseyin, rahmetli Seyyid'in evinin, hemen bitişiğinde bir ev tutup üç gün kadar yas tuttu. Bir çok ziyaretçi onu ziyaret edip başsağlığı dilediler. Herkes Molla Hüseyin'i, Seyyid'in en sevgili ve en yakın talebesi olarak bilirdi. Yas günleri bittikten sonra, Molla Hüseyin, Seyyid'in sevdiği talebeleri yanına çağırarak: "Sevgili hocamız son günlerinde neler vasiyet etti? Onun tavsiyeleri neydi?" diye sordu. Cevapta: "Hocamız son günlerinde, bilhassa bir kaç defa tekrarlayarak, ölümünden sonra evlerimizi terk edip, vaat edilen zuhuru aramak için şehir şehir dolaşmamızı söyledi. Hiç bir şeyin bizi, onu aramaktan alıkoymasına meydan vermememizi ve kalplerimizi onu tanımak için hazırlamamızı vasiyet etti. Beklenilen Zat'ın aramızda olduğunu, ancak onunla aramızda bir takım perdeler ve manialar olduğunu söyledi. Dua ve niyaz ederek, onu araştırmadan, kendisini bulamayacağımızı söyledi" diye anlattılar. Bu sözler karşısında Molla Hüseyin: "Hocamızın yaptığı bunca tembihe rağmen siz neden hala buradasınız? Niye beklenilen Zuhuru aramak için yola çıkmadınız?" diye sordu. Talebeler: "Haklısınız, biz kusur ettik, seni hepimizden üstün sayıyoruz, ne buyurursan yerine getireceğiz. Hatta eğer kendin böyle bir iddiada bulunursan hemen kabul edeceğiz. Sana bağlıyız ve emirlerini bekliyoruz" dediler. Molla Hüseyin: "Estağfurullah, ben hiç bir zaman böyle bir iddiada bulunamam, biz hepimiz Tanrı'nın kullarıyız. Siz, hocanızın ne demek istediğini anlamış olsaydınız, hiç bir zaman böyle konuşmazdınız" diye bağırarak söylendi ve: "Şimdi bize düşen vazife, hocamızın vasiyetlerini yerine getirmek için hemen faaliyete geçmemizdir" diye ilave etti. Talebelerin hepsi kabul etti. Ondan sonra, Molla Hüseyin, Mirza Hasan-ı Govhar ve Mirza Muhit-i Kerman'ın ziyaretine giderek, hocalarının vasiyetini kendilerine hatırlatarak, onların da, beklenen zuhuru aramak için şehirden şehre dolaşmalarının vazifeleri olduğunu söyledi. Ancak bu iki kişinin her biri, gitmemek için bahaneler uydurmağa başladılar. Birisi: "Nasıl olur? Bu kadar düşmanımız olduğu halde, yerimizi nasıl terk edip gideriz? Sonra bizim yokluğumuzdan faydalanarak rahmetli hocamızın yerine geçerler" dedi. Öteki ise: "Benim bu şehirde kalıp, rahmetli Seyyid'in ailesine bakmam gerekir"dedi. İkisini de başka bir havada gören Molla Hüseyin onları kendi hallerine bırakıp, aradığına kavuşmak için yola koyuldu.

Vaat edilen zuhurun açığa çıkacağı altmış (sittin) senesi hakkında, ister Hz.Muhammed ve ister diğer imamlardan bir çok hadisler zikredilmiştir. Mehdi'nin zuhuru hakkında soru soran birine cevaben Hz.Sadık: "Altmış senesinde, emri zahir olacak ve ismi yükselecektir" diye buyurmuştur.

Muhittin-i Arabi ise kitap ve risalesinde Hz.Mehdi ve onun zuhur edeceği sene hakkında şöyle yazmıştır: "Hz.Mehdi'nin bir kaç veziri vardır ki hepsi İranlıdır. Mübarek adı, Veli ve Nebinin adlarının karışımından meydana gelmiştir, ancak Velinin adı, Nebinin adından evvel gelmektedir. Zuhur edeceği sene, tek sayılara bölünebilen en küçük sayının yarısına eşittir. (Yani 2520 sayısının yarısına eşit olan 1260 sayısı.)

Mirza Muhammed İhbari'nin de, Mehdi'nin zuhur edeceği sene hakkında bir şiiri vardır. Bu şiirde: "Gars senesinde yeryüzü, Mehdi'nin nuru ile nurlanacak. Bu senede dünyada görülecek olan azameti ancak yaşarsan görebilirsin. Kavimler, Hükümdarlar, insanlar ve din, yenilenecektir" demiştir.

Hz.Ali'den nakledilen bir hadis şöyledir: "Gars senesinde Tanrı'nın ağacı cihanda dikilecektir."

Molla Hüseyin rahmetli Seyyid'in talebelerini onun vasiyetini yerine getirmelerini teşvik ettikten sonra, Kerbela'dan Necef'e geçti. Bu yolculukla kardeşi olan Mirza Muhammed Hasan ve dayızadesi olan Mirza Muhammed Bakır da beraberinde idiler. Bu iki kişi, Molla Hüseyin Horasan'dan memleketine gittiği zamandan beri kendisine refakat etmeğe başlamışlardı.

Bu üçü Küfe camisine geldiklerinde, Molla Hüseyin bu camide bir köşeye çekilip kırk gün müddetle dua ve niyazla meşgul oldu. Gündüzleri oruç tutup, geceleri dua ve niyaz ederdi. Kardeşi de bu ibadete iştirak ediyordu. Dayızadeleri ise kendilerine yemek hazırlar ve diğer ihtiyaçlarını karşılardı. Boş olduğu zamanlarını da ibadetle geçirirdi. Bir kaç gün sonra Seyyid'in seçkin talebelerinden biri olan Molla Ali-yi Bestami, on iki kişiyle birlikte Küfe camisine geldiler. Daha önce çok sakin ve sessiz olan cami, onların gelmesiyle canlandı. Molla Ali'nin, Şeyh ve Seyyid'in öğretileri hakkındaki bilgisi o dereceye varmıştı ki bazen onun Molla Hüseyin'den üstün olduğunu düşünenler de vardı.

Camiye geldiğinde, Molla Ali, Molla Hüseyin'le konuşup onun hedefinin ne olduğunu öğrenmek istedi. Birkaç defa, kendisiyle görüşmeğe teşebbüs etti fakat Molla Hüseyin devamlı dua ve ibadetle meşgul olduğundan, uygun bir fırsat elde edemedi. Nihayet o da ibadet etmeğe karar verdi ve kırk gün müddetle arkadaşlarından dokuz kişiyle birlikte dua ve niyaza başladı. Bu müddet zarfında arkadaşlarından üç kişi de onların ihtiyaçlarını karşılamakla meşguldüler. Kırk gün ibadeti bitmiş olan Molla Hüseyin kardeşi ve dayızadesiyle birlikte Necef'e döndü.

Kerbela'dan geceleyin geçtiler ve Necef'i ziyaret ettikten sonra Basra Körfezinde bulunan bu şehre doğru yola koyuldular. Burada, Molla Hüseyin başka bir hava duydu, çünkü O, bir müddet bu şehirde ticaretle vakit geçirmişti. Bu şehrin havasında dalgalanan esinti, beklenen sevgilinin mukaddes rayihası, kendisini arayan Molla Hüseyin'in ruhuna işledi. Molla Hüseyin pek fazla bu şehirde kalmadı. Garip bir kuvvet, onu kuzeye, Şiraz'a doğru sürüklüyordu. Bu kuvvete uyarak Şiraz şehrine doğru yöneldi. Şehre girince beraberinde bulunan kardeşi ve dayızadesine: "Siz İlhani camiine gidip beni bekleyiniz, güneş batarken inşallah yanınıza geleceğim" dedi. Onlar ayrıldıktan sonra, Molla Hüseyin bir müddet şehrin dışında gezinti yaptı. Bu arada yeşil bir sarık takmış, güler yüzlü bir gencin kendisine yaklaştığını gördü. Genç yanına geldiğinde, kendisini gülümseyerek selamladı ve eski bir dostuna rastlamış gibi onu çok samimi bir sevgiyle karşılayarak: "Hamd olsun, sağlıkla geldiniz" dedi. Molla Hüseyin, bu gencin, rahmetli Seyyid'in talebelerinden olup onun geldiğini duyarak karşılamaya geldiğini sandı.

Şehit olan Mirza Ahmed'i Kazvini, Molla Hüseyin'in Şiraz da ilk olarak, Hz.Bab'ın huzuruna şereflenmesinin hikayesini, kendi ağzından duyduğu gibi şöyle anlatmıştır: " Şehrin dışında rastladığım genç son derece sevgiyle beni karşıladı, yolculuğun yorgunluğunu gidermem için beni evine davet etti. Kendisine, beni mazur görmesini rica ettim ve şehirde beni bekleyenlerin olduğunu ileri sürdüm. Bana: "Onları Tanrı'ya bırak, Tanrı onları korur" diyerek kendisiyle beraber gitmemi söyledi. Onun güzel davranışı ve tatlı konuşması karşısında dayanamayarak arkasından gittim. Onun kibarlığı, şefkatli davranışı ve güzel sesi, beni hayretlere düşürmüştü. Bir müddet yürüdükten sonra evin kapısına geldik. Bina son derece güzel ve zarifti. Genç kapıyı çaldı, zenci bir hademe kapıyı açtı. Genç önce eve girerek bana Kur'an-ı Kerim'den şu ayeti söyledi: "Müminlerin selamı ile içeri giriniz." Onun azameti, büyüklüğü ve misafirperverliği, benim kalbimin derinliklerine kadar tesir etti. Onun söylediği Kur'an-ı Kerim'in ayetini kalbimdeki niyetim için uğurlu saydım, zira bu şehirde ilk olarak bir eve girerken böyle bir ayetle karşılandım. Bu şehrin havası, içime girer girmez, bende garip bir tesir bırakmış ve sebebini bilmediğim, izah edemediğim bir sevinç yaratmıştı. Kendi kendime: "Acaba bu şehirde aradığımı bulabilecek miyim? Bekleyişim sona erecek mi?" diye düşündüm. Ev sahibi önden ve bende arkasından bir odaya girdik. Odaya girince içimdeki sevinç öyle arttı ki anlatamam. Genç, elimi ayağımı yıkayıp rahat etmem için, ibrik ile leğen getirilmesini söyledi. Başka bir odada elimi ayağımı yıkamama izin vermesini rica ettim, fakat kabul etmedi ve aynı odada kendi eliyle su dökerek yıkanmama yardım etti. Sonra bana bir kadeh şerbet getirildi ve arkasından semaver hazırlatıp bana çay döktü. Akşam olmuştu. Arkadaşlarımın beni İlhani Camisinde beklediklerini, güneş batarken oraya gideceğime söz verdiğimi anlatarak gitmeme izin vermesini rica ettim. Cevapta: "Arkadaşlarından ayrılırken herhalde döneceğin zaman için "inşallah" kelimesini kullanmışsındır. Şimdi, Tanrı, senin gitmeni mukadder buyurmamıştır, o bakımdan verdiğin söz için merak etme" diye buyurdu. Genç öyle heybetli ve vakur konuşuyordu ki karşı koyamadım. Kalıp abdest aldım ve namaza durdum. Genç de benim yanımda namaza durdu. Namaz kılarken, bu olanları düşünüyor ve Allah'a yalvararak: "Tanrım, şimdiye kadar vaat ettiğin zuhuru aramak için elimden geleni yaptım, fakat daha bir neticeye varmış değilim. Sen O'nu zahir edeceğini vaat ettin, vaat ettiklerini yapmamazlık etmezsin" diye dua ediyordum. Bu hadise, 1260 senesinin cemaziyülevvel ayının beşinde vuku buldu. Güneş batmasından yarım saat sonra, genç benimle konuşmaya başlayarak: "Seyyid Kazım-ı Reşti'den sonra, rehber olarak kimi kabul ediyorsunuz?" diye sordu. Cevapta: "Rahmetli Seyyid, hayatının son zamanlarında, ölümünden sonra talebelerinin etrafa dağılıp, beklenen Mehdi'yi aramalarına çalışmalarını, sık sık tembih ediyordu. Ben de sevgili hocamın vasiyeti üzerine, İran'a geldim ve hala onu arıyorum" dedim. Bana: "Acaba sizin sevgili hocanız, beklediğiniz Mehdi'nin bazı özelliklerini belirtmiş miydi?" diye sordu. Cevapta: "Evet, O'nun Hz.Resul’ün ailesinden, Hz.Fatma'nın evlatlarından olacağını, zuhur edeceği zaman, yaşı yirmiden az ve otuzdan çok olmayacağını, ilahi marifete sahip olacağını, orta boylu olup, tütün kullanmayacağını ve vücudunda herhangi bir noksanlık görülmeyeceğini söylüyordu" dedim. Bunun üzerine ev sahibim biraz sustu ve heybetli bir sesle: "Bana iyice bak, acaba bu anlattığın özellikleri bende görebiliyor musun?" diyerek, anlattıklarımı teker teker sayarak kendi özellikleriyle karşılaştırdı.

Büyük bir hayret ve dehşete kapılmıştım. Saygıyla: "Zahir olacak Mehdi herkesten üstün, sonsuz bir kudrete sahip olan çok mukaddes bir zattır. Taşıdığı özellikler çok fazladır. Rahmetli Seyyid, zahir olacak Mehdi'nin bilgisi hakkında: "Benim bilgim O'nun bilgisi yanında, denize karşı bir damlaya benzer, benim bildiklerim, O'nun bildikleri ile kıyas edilecek olursa bir toprak zerresi kadar hakir kalır, aramızdaki fark çok büyüktür derdi" dedim. Fakat konuşmamı bitirmeden içimde müthiş bir korku ve utanma hissi duydum, söylediklerime pişman oldum, kendi kendime kızarak, konuşmanın daha yumuşak olmasına çalıştım. Ev sahibim tekrar bu konuyu ele alırsa, huzu ile kendisine: "Eğer beklenen Mehdi iseniz, bir an evvel davetinizi açıklayıp beni, bu büyük bekleyişten, bu ağır yükten kurtarınız" demeye karar verdim. Hz.Mehdi''yi aramaya kalkıştığım zaman, Mehdi'nin doğruluğunu, benim için ispatlayacak olan, iki miyar düşünmüştüm, bunlardan birincisi, Şeyh ve Seyyid'in açıklayamadığı mesele bu idi. Bu meseleleri çözüp açıklayabilen ve Yusuf suresini diğer hiç bir kitap ve yazıda bulunmayan bir şekilde yorumlayabilen kimseyi kabul etmeye karar vermiştim. Çünkü daha önce bir kere, rahmetli Seyyid'in Yusuf suresini yorumlamasını rica etmiştim, bana: "Bu benim işim değildir, benden sonra zuhur edecek olan Mehdi, kendi isteğiyle, kimse rica etmeden Yusuf suresini tefsir edecektir. Bu, onun büyüklük ve azametine en büyük delil olacaktır" demişti. Bu düşüncelere dalmışken, birden ev sahibinin sesini duydum. Bana: "Dikkatle bana bakınız, Rahmetli Seyyid'in bahsetmiş olduğu Mehdi'nin olabilmemde ne gibi bir mani olabilir? Bu meselede nasıl bir müşkülünüz olabilir?" diye buyurdu. Bu sözler karşısında açıklanmamış meseleleri içine almış olan risaleyi ortaya koymaktan başka bir çarem kalmadı. Onu çıkarıp ortaya koydum ve: "Buna bir göz atmanızı ve benim kusurumu bağışlamanızı rica ederim" dedim. Ev sahibim risaleyi aldı, bazı sayfalarını çevirdi, sonra kitabı kapatarak, bir kaç dakika zarfında meselelerin çözümünü anlatarak, gizli bulunan sırları açıkladı. Onun anlattığı konulara hiç bir hadiste rastlamamış ve Şeyh ile Seyyid'in kitaplarında bulamamıştım. Sözleri öyle tesirli ve kudretli idi ki anlatmama imkan yoktur. Sonra bana: "Benim misafirim olmasaydın işin pek sıkıntılı olacaktı. Tanrı, kullarını deneyebilir, kullar ise, Allah'ı kendilerinin bilmedikleri meselelerle deneyemezler. Senin sorularını cevaplandırmasaydım bilgisizliğime mi delil olacaktı? Haşa, benim kalbimde doğan hakikat hiç bir zaman güçlükle vasıflandırılamaz. Bu gün, doğuda ve batıda bulunan bütün insanlar, benim yüce eşiğime yönelmeli ve Tanrı'nın lütfuna benim vasıtamla kavuşmalıdırlar. Bende en küçük şüphesi bulunanlar sonsuz zarar ve ziyana uğrayacaklardır. Yaradılışın maksadı, Tanrıyı tanımak ve ona tapmak değil mi? Öyleyse herkes senin gibi aramaya kalkacak ve bu suretle devam edecek ki vaat edilen zuhuru tanıyabilsin" diye buyurdular ve sonra: "Şimdi Yusuf suresinin tefsir zamanı gelmiştir" diyerek kalemi ellerine alıp, düşünülmeyecek bir süratle, bu mübarek tefsirin ilk kısmı olan Mülk süresini yazmaya başladılar. Yazarken, yüksek sesle tekrarladıkları kelimelerin heybeti içime işliyordu. Yazı bitinceye kadar hiç durmadan devam etti. Ben hareketsiz oturmuş dinliyordum. Seslerinin güzelliği ve söyledikleri kelimelerin büyüklüğü beni kendimden geçirmişti. Nihayet yerimden kalkarak: "İzin verirseniz gideyim"diye rica ettim. Tatlı bir gülümseyişle: "Bu halinle evden çıkarsan, herkes seni delirmiş zannedecek" dedi. Zaman Hicri 1260 senesi, Cemaziyülevvel ayının beşinci günü, Nevruz'un Altmış beşinci günü ve Nahang senesinin, Hurdad ayının altıncı günü, güneş batışından iki saat, on bir dakika geçmişti. Bana: "Gelecekte bu gece ve bu saat, en büyük bayramlardan sayılacaktır. Tanrı'ya şükret ki gönül isteğine kavuşup, ilahi şarabını içtin, ne mutlu bu saadete erebilen kimselere" diye buyurdular. Güneş batışından üç saat sonra akşam yemeğinin hazırlanmasını emretti. Zenci hademe hemen sofrayı kurdu ve öyle lezzetli bir yemek getirdi ki hem cismimi ve hem ruhumu besledi. Cennetin yemeklerinden yiyormuşum gibime geliyordu. Şu hadis aklıma geldi: "Doğrucu kullarıma kimsenin gözünün görmediği, kulağının işitmediği ve kimsenin tasavvur edemediğini vaat ediyorum."

Zenci hademe de efendisinin kendisine verdiği terbiye tesiriyle son derece nazik ve benim gözümde yüksek bir makama sahipti. Ev sahibinin gösterdiği şefkat ve nazik davranışları, sadece kendisine has olan özelliklerdi, başka hiç bir kimseye yakışmıyor gibiydi. O'nun konuşma sihrine dalmış ve kendimden geçmiştim. Birden sabah ezanı kulağıma geldi. O gece mübarek huzurlarında, Tanrı'nın vaat ettiği bütün nimetleri tatmış gibi oldum. O gece uyku gözüme girmedi. Yusuf suresinin tefsiri olan Kayyum-ul Esma'nın nazil olan ayetlerini yüksek sesle tekrarlarken tatlı sesini dinliyor ve haz duyuyordum. Ayetler ve duaları okurken, her ayetten sonra Kur'an-ı Kerim'in "Yüce Allah, kendisini vasfeden bütün vasıflardan münezzehtir. O'nun gönderdiği Resullere selamet olsun, bütün yaratıkların Rabbına hamd olsun" ayetini tekrarlıyorlardı. Sonra bana: "Sen, bana iman eden ilk kimsesin. Ben Babullah'ım sen ise Babül'bab'sın On sekiz kişinin daha beni arayıp bulmaları lazımdır. Sonra benimle Mekke'ye gitmesi için onların birini seçeceğim. Mekke'de Allah'ın emrini, Mekke Şerifine tebliğ edeceğim. Oradan Küfe'ye giderek, oranın camisinde, Allah'ın Emrini açıklayacağım. Bu gece olup bitenleri kimseye söylemeyeceksin, arkadaşlarından saklayacaksın. İlhani camisinde yerleşip eğitime başla bana karşı öyle davranacaksın ki saklı sırrımız gizli kalsın. Ben Mekke'ye gidinceye kadar beni kimseye tanıtmayacaksın. Mekke'de iman edenlere tebliğ yollarını göstereceğim" diye buyurarak gitmeme izin verdiler ve beni kapıya kadar geçirdiler. O gece bulduğum ilahi hakikat beni alt üst etmişti. O'nun parlaklığı gözlerimi kamaştırmış ve azameti karşısında vücudum sarsılmıştı. Kalbimin durabilmesinde, sevinç ve korkuyla karışık garip bir his duyuyordum. Aynı zamanda içinde hissettiğim kudreti de anlatamam. Tanrı emrini tanımadan önce, çok kuvvetsiz ve güçsüz idim, içim korku ile doluyordu. Ne yazabilir ve ne yürüyebilirdim. Elim ve ayağımda devamlı bir titreme vardı. Fakat Tanrı mazharını tanıma şerefine nail olduktan sonra, cehaletimin yerini Tanrısal bilgi, miskinliğimin yerini büyük bir kudret aldı. Kendimi öyle güçlü hissediyordum ki bana karşı gelenlerle tek başıma mücadele edeceğimi düşünüyordum. Bütün dünya ve içindekiler, gözümde bir avuç toprak kadar değersiz görünüyordu. İçimden çıkan bir ses kulağıma geliyordu. Bu ses dünya halkına hitaben: "Ey dünyadakiler uyanınız ve Tanrı'nın rahmet kapısı açıktır, hepiniz giriniz, beklediğiniz zuhur işte zahir olmuştur ve sizi vuslat sofrasına çağırmaktadır" diye bağırıyor gibiydi.

Hz.Bab'ın evinden çıkıp arkadaşlarımın yanına gittim. Şeyh ve Seyyid'in bir çok talebeleri benim ziyaretime geliyorlardı. Dersler vermeye başladım. Herkes benim etkili konuşmamı hayretle karşılıyor ancak, hangi kaynaktan feyiz aldığımı bilmiyorlardı. Bazı geceler zenci hademe gelip beni Hz.Bab'ın yanına götürüyordu. Her gün mübarek huzurlarına gitmek için, akşamı sabırsızlıkla beklerdim. Bir gece bana: "Yarın arkadaşlarından on üç kişi gelecekler. Dua et ki onlarda bu kıldan ince, kılıçtan keskin olan sırat köprüsünü geçebilsinler" diye buyurdular.

Sabah güneş doğmadan Hz.Bab'ın evinden dönerken Molla Ali'yi Bestami ile on iki arkadaşının İlhani camisine girdiklerini gördüm. Hemen onlarla meşgul oldum ve yerleşmelerine yardım ettim. Birkaç gün geçtikten sonra, bir gece Molla Ali bana: "Bizim sana ne dereceye kadar güvenimiz olduğunu biliyorsun. Biz senin doğru olduğuna öyle inanıyoruz ki, Mehdi olduğunu iddia etsen bile hemen kabul ederiz. Biz evimizi, barkımızı, terk edip Mehdi'yi aramaya çıkmış bulunuyoruz. Sen bu işte ilk adımı atan kimsesin. Ben ve arkadaşlarım da senin peşinden gidiyoruz, hedefimize ulaşmadan aramaktan vazgeçmeyeceğiz. Şimdilik, buraya kadar senin peşinden geldik. Senin kabul ettiğin kimseyi, bizde kabul edeceğiz, fakat bakıyorum ki sen gayet rahat bir şekilde aramayı bırakıp ders vermeye başlamışsın. Lütfen hakikati bize de anlat ve bizi bütün şüphelerden kurtar" dedi. Molla Hüseyin: "Galiba senin arkadaşların benim bu sevinç ve rahatlığımı, bu şehirde elde ettiğim şöhret ve başarıma bağlıyorlar. Fakat böyle bir şey mevzubahis değildir. Dünya ve içindekiler, Molla Hüseyin'i, kalbinin sevgilisini aramaktan alıkoyamaz. O'nu aramaya kalktığım zaman, yolunda canımı vermeye ve kanımı akıtmaya kararlıydım. O saatten itibaren kendimi bela ateşine attım ve zorluklar denizine daldım. Ben dünya işleriyle hiç bir zaman meşgul olmadım. Sevgili Mevla’mın rızasından başka hiç bir şeyin peşinde değilim. Benim kalbimde alevlenen O'nun sevgi ateşi, uğrunda kanımı akıtmadan sönmez. Sizde inşallah böyle bir günü göreceksiniz. Hamd olsun ki kendi fazıl ve inayetiyle rahmet kapılarını Molla Hüseyin'e açmıştır. Ben O'nun fermanı üzerine burada ders vermeye başladım, böylece, kendi mübarek iradesiyle bu hakikat saklı olarak kalmıştır" diye cevap verdi. Molla Ali, bu sözlerden, Molla Hüseyin'in gizli defineyi bulduğunu anladı. Gözlerinden yaşlar boşanarak, hakikati kendisine söylemesini rica etti. Molla Hüseyin: "Hiç bir şey söylemeye mezun değilim, Tanrı fazlına güven, sana ve arkadaşlarına kendisi yol gösterecektir" dedi.

Bu konuşmadan sonra Molla Ali arkadaşlarına koşarak, Molla Hüseyin ile yaptığı konuşmayı kendilerine anlattı. Bu haberi duyunca hepsinin kalbinde yeni bir ateş alevlendi, herkes bir köşeye çekilerek dua ve yalvarıya başladılar. Üç gece sonra Molla Ali rüyasında bir ışık gördü. Işığın peşine takılarak, aradığı sevgilisinin huzuruna çıktı. Hemen rüyasından uyandı, gece yarısıydı, odasından dışarıya fırlayarak Molla Hüseyin'in hücresine koştu ve onun kollarına atıldı. Molla Hüseyin kendisini şefkatle kucaklayarak: "Bizi hidayet eden Tanrı'ya hamd olsun" dedi. Sabah erkenden, güneş doğarken Molla Hüseyin, Molla Ali ile birlikte Hz.Bab'ın evinin yolunu tuttular. Kapıda kendilerini bekleyen zenci hademeyi gördüler. Hademe onlara: "Güneş doğmadan, benim efendim, beni çağırarak, kapıda bekleyip, gelecek olan iki sevgili misafire hoş geldiniz dememi ve "Allah'ın selamı ile içeri giriniz" diye karşılamamı emretti" dedi.

Molla Ali böylece Hz.Bab'ın huzuruna müşerref oldu. O'nun Molla Hüseyin'den farklı olan tarafı şu idi ki Molla Hüseyin Hz.Bab’tan delil rica etti fakat Molla Ali, kalbi imanla dolu bir şekilde Hz.Bab'ın huzuruna müşerref oldu, geri kalanlardan ise, biri rüyasında, öbürü namaz kılarken ve bir diğeri de ilham alarak aradıklarını buldular. Hepsini Molla Hüseyin Hz.Bab'ın huzuruna çıkardı. Böylece diri harflerden on yedisi bir araya geldiler ve zamanla on sekiz kişiye tamamlandılar ve Tanrı çağrısını insanlara iletmek için her biri bir memuriyete çıktılar.

Bir gece Hz.Bab: "On yedi kişi iman etti. Bir kişi kalmıştır. O da yarın gelecektir" diye buyurdular. Ertesi gün, akşam üzeri Molla Hüseyin Hz.Bab'la eve doğru giderken, bir genç kendilerine rastladı, Molla Hüseyin'i kucaklayıp, aranılan sevgiliden sordu. Molla Hüseyin aldığı emir mucibince bu soruya bir cevap vermeyerek onu istirahat etmesi için çağırarak: "Bekle, ben sana yol göstereceğim" dedi. Genç onun bu davetini kabul etmedi ve Hz.Bab'ı göstererek: "Neden beni hakikatten uzaklaştırıyorsun. Bütün dünyada bu zattan (Hz.Bab'a işaret ederekten) başka birisi Tanrı emrini açıklayabilecek mi?" dedi. Molla Hüseyin durumu Hz.Bab'a anlattı, Hz.Bab, kendisine: "Hayret etme, ruh aleminde onunla konuştuk, onu bekliyorduk, git onu yanımıza getir" diye buyurdular.

Bu genç Bab'ın huzuruna geldi ve diri harfler arasına girdi. Gencin adı Molla Muhammed Ali'yi Barfuruşi idi. Kendisine Kuddus lakabı verildi. Şiraz'da Hz.Bab'ın huzuruna müşerref olduğu zaman yirmi iki yaşındaydı.

Kuddus anne tarafından İmam Hasan'a mensuptu. Barfuruş şehrinde doğmuştu ve Seyyid Kazım'ın hayatının son zamanlarında onun derslerine girdi. Herkesten geç gelip, en arka sıralarda oturur ve herkesten erken kalkıp giderdi. Seyyid çoğu zaman talebelerine: "Aranızda bazı kimseler var, çok sakin olup en arka sırada oturdukları halde, Tanrı indinde çok sevilen kimselerdir, onların hizmetkarı olmak, benim en büyük arzumdur" derdi. Seyyid bu konuşması ile Kuddus'u kastetmek istiyordu. Bu zat Hz.Bab'ın Emri uğruna gösterdiği eşsiz hizmetler ve fedakarlıklarla "Beni arayan, beni bulur, bana doğru bir adım yaklaşan, bana yükselir, beni seveni seveceğim, sevdiğim kimseyi katledeceğim ve katlettiğim kimseyi kurtaracağım" ayetinin şahidi olmuştur. Hz.Bab'ın mübarek adları Seyyid Ali Muhammed'dir. 1235 Hicri senesi, Muharrem ayının ilk gününde doğmuşlardı. Mübarek aileleri Hz.Muhammed'in evlatlarından olup, asalet ve büyüklükleriyle tanınmışlardı. Hz.Bab'ın doğum tarihi, Hz.Ali'den nakledilen bir hadise uymaktadır. Bu hadis ile Hz.Ali (Ben Rabbımdan iki yaş küçüğüm ) diye buyurmuşlardı. Mübarek yaşları 25 sene 4 ay 4 gün iken Emirlerini açıkladılar, daha çocukken babaları vefat etti. Babalarının adı Seyyid Muhammed Rıza ve Hz.Muhammed'in evlatlarından idi. Hz.Bab bütün Fars ilinde takva ve asaletle tanınıyorlardı. Anneleri ise herkesçe sevilip sayılıyordu. Babalarının vefatından sonra, dayıları olan Mirza Seyyid Ali'nin şefkatli kollarında büyüdüler. Bu zat sonradan Emir uğruna şehit düştü. Dayıları Hz.Bab'ı okutmak için Şeyh Abid'e götürdü. Hz.Bab okumak istemedikleri halde, dayılarının isteği üzerine Şeyh Abid'in mektebine devam ettiler. Şeyh Abid son derece saygılı bir insan olup, Şeyh ve Seyyid'in talebelerindendi. Şeyh Abid şöyle anlatmıştır: "Bir gün, Hz.Bab'a Kur'an-ı Kerim'in ilk cümlesi olan Bismillâhirrahmânirrahîm okumalarını söyledim, bana: "Manasını bilmediğim cümleyi okumam" dediler. Bu cümlenin manasını bilmezlikten geldim. Buna karşı: "Ben biliyorum müsaade ederseniz anlatayım" diye buyurarak cümleyi anlatmaya başladılar. Bu cümleyi tefsir ederken, o zamana kadar bilmediğim ve kimseden duymadığım konular anlattılar. Bu çocuğun böyle konuşması karşısında şaşırdım, hala o sözlerin tatlılığı kulağımda çınlıyor gibidir. O'nu alıp dayısının yanına götürdüm. O'nun korunması ve yetiştirilmesi için lüzumlu tavsiyelerde bulunarak: "Ben bu çocuğa ders anlatmak için kendimi yeterli bulmuyorum, bu çocuğu size emanet ediyorum zira başka çocuklara benzemiyor. Bu çocukta gördüğüm kudret ancak Hz.Mehdi'de bulunabilir, onun için kendisine çok dikkat edeceksiniz. Bırakınız evde kalsın zira hakikaten öğretmene ihtiyacı yoktur" diye ilave etti, fakat Hz.Bab'ın dayıları kendilerinden mektebe dönmelerini isteyip: "Mektepte başka çocuklar gibi davranıp hocanın sözlerini dinlemeni söylememiş miydim" diye söyledi. Hz.Bab dayılarının sözünü dinlemek için tekrar mektebe döndüler, fakat çok kuvvetli bir ruh ve gizli derin bir bilgiye sahip idiler." Nihayet, dayıları Hz.Bab'ı kendisiyle ticaretle meşgul olmalarına razı oldu. Ancak bu devrede de kendilerinde garip haller görülüyordu.

Bir kaç sene sonra Hz.Bab'ı Mirza Seyyid Hasan ve Mirza Abdul Kasım'ın kız kardeşiyle evlendirdiler. Bu evlilikten Ahmed adında bir çocukları oldu. Bu çocuk, Hz.Bab'ın bisetinden bir sene evvel yani 1259 Hicri senesinde vefat etti. Bu çocuğun vefatı üzerine Hz.Bab şöyle bir münâcât yazdılar: "Ey İlahım Allah, keşke bu senin İbrahim'inin bin İsmail'i olsaydı da hepsini senin uğruna feda etseydi. Ey sevgilim, Ey kalbimin maksudu, kulun olan Ali Muhammed'in senin uğruna feda ettiği şu Ahmed'in sevgisi O'nun kalbinde alevlenen senin sevgi ve ateşini söndüremez. Senin uğruna can vermeden, senin yolunda vücudum, kan ve toprağa bulanmadan, şu ıstırabım dinmez tükenmez. Ey benim sevgili Allah'ım, Ey biricik Tanrım, benim şu tek oğlumun, sana kurban olmasını kabul et ve onun böyle feda olmasını, benim senin yolunda feda olmam için bir başlangıç olarak kabul et. Kendi fazlınla benim fedakarlığımı kabul buyur. Kanımın senin uğruna dökülmesiyle, Mukaddes Emrinin tohumlarının sulanması, en büyük arzumdur. Benim kanıma öyle bir tesir ihsan etki, ilahi tohum kısa bir zamanda kullarının kalbinde yeşersin, ta ki güçlü bir ağaç haline gelsin ve bütün dünya sakinleri onun gölgesi altında toplansınlar. Allah'ım, benim dualarımı kabul buyur ve arzularımı yerine getir. Sen muktedirsin. Sen kerimsin."

Hz.Bab, çoğu zaman Buşehr şehrinde ticaretle meşgul idiler. Havanın son derece sıcak olmasına rağmen her gün birkaç saat evin damına çıkıp namaz kılıyorlardı. Güneş bütün kuvvetiyle parlıyor ve etrafı yakıyordu buna rağmen Hz.Bab bu şiddetli sıcağa aldırmadan Tanrı'ya yöneliyor ve bütün dünyayı unutuyorlardı. Her gün sabah tan yeri ağarmadan, güneş doğana kadar, öğlenden akşama kadar dua ve niyazla meşgul idiler. Hz.Bab dua ve niyazlarını Tahran'a doğru yapıyorlardı. Güneşin doğmasını sevinçle karşılıyorlardı. Bu, hakikat güneşinin doğmasına işaret eden bir sır olarak kalıyordu. Hz.Bab, güneş doğarken, bakıp sevgilisi ile konuşan bir aşık gibi, ruh diliyle onunla konuşup, sevgilerini, sevgililerine ulaştırması için onu vasıta kılıyorlardı. Bu halleri gören cahil halk ise Hz.Bab'ı güneşe tapıyor sanıyorlardı.

Hacı Seyyid Cevad-ı Kerbelai şöyle anlatmıştır: "Hindistan'a giderken, yolum üzerinde olan Buşehr'e vardım. Hacı Mirza Seyyid Ali ile arkadaşlığım olduğu için kendisini görmeye gittim. İşte o zaman Hz.Bab'ı ziyaret ettim. Mübarek yüzlerinde her zaman sevgi, saygı ve huzu izleri görülüyordu. Nurlu yüzlerini ve Tanrısal huylarını hiç bir şekilde izah edemiyorum. Herkes kendilerini takva ve doğruluk ile tanıyordu. Bir sefer birisi Hz.Bab'a satmaları ve parasını kendisine göndermeleri için bir emanet göndermişti, fiyatını da tayin etmişti. Hz.Bab, bir müddet sonra satılan emanetin parasını kendisine gönderdiler. Adam baktı ki tayin ettiği fiyattan daha fazla para gönderilmiştir, bir mektup yazarak Hz.Bab’tan bunun sebebini sordu. Hz.Bab, kendisine: "Bunun fiyatı işte sana gönderdiğim kadardı, fazla sayılmaz, çünkü senin emanetin bir müddet benim yanımda kalmıştı, eskiden fiyatı senin söylemiş olduğun kadar idi, fakat ben onu o zaman satamadım. Bu iş biraz gecikti. Senin zararına razı olamadım ve yeni satış fiyatına göre sana paranı gönderdim" diye cevap yazdılar. Adam isteğinden fazla olan parayı kabul etmeleri için ne kadar ısrar ettiyse de Hz.Bab kabul etmediler.

Hz.Bab, İmam Hüseyin'in anma toplantılarına gidiyorlardı. Hz.İmam Hüseyin'in çektiği azaplar hakkında konuşulduğu ve mersiye okunduğu zaman göz yaşları dökerlerdi, mübarek dudaklarını kımıldatıp için için dua ederlerdi. Böyle zamanlarda nurlu yüzlerinde büyüklük ve azamet izleri beliriyordu.

Hz.Bab'a ilk iman eden Diri Harfler şunlardır:

1 - Babul Bab lakabı alan Molla Hüseyin-i Boşruyeyi

2 - Molla Hüseyin'in kardeşi, Mirza Muhammed Hasan

3 - Molla Ali'yi Bastami

4 - Molla Hüseyin'in yeğeni, Mirza Muhammed Bakır

5 - Molla Ali lakabını alan Molla Hüda Bahş-ı Kuçani

6 - Molla Hasan'ı Becestani

7 - Seyyid Hüseyin-i Yezdi

8 - Mirza Muhammed-i Rovze Han'ı Yezdi

9 - Said'i Hendi

10- Molla Muhammed-i Hoi

11- Molla Celil-i Orumi

12- Molla Ahmed-i Ebdal-i Maragayi

13- Molla Bakır-ı Tebrizi

14- Molla Yusuf-i Erdebili

15-Molla Abdul Vehhab-ı Kazvini'nin oğlu, Mirza Hadi

17- Tahire

18- Kuddus

Bütün bu Diri Harfler, Tahire hariç olmak üzere, Hz.Bab'ın huzuruna müşerref oldular. Eniştesi olan Mirza Muhammed Ali-i Kazvini'nin yola çıkacağını duyan Tahire, ona bir kapalı mektup vererek, Hz.Mehdi'yi bulduğu takdirde kendisine vermesini rica etti.

Tahire'nin babası olan Molla Salih-i Kazvini ve amcası olan Hacı Molla Taki, İran'ın çok büyük ve tanınmış hocaları idiler. Tahire'nin kocası aynı zamanda amcazadesi olan Molla Muhammed idi. Tahire'nin amcası olan Molla Taki Şiilerce (üçüncü şehit) lakabıyla tanınmaktadır. Tahire'nin ailesi hep (Bâlâ-Seri-li) oldukları halde, Tahire, Seyyid Kazım'ı Reşti'nin öğretilerini son derece benimsemişti ve bu şiddetli benimsemeye bağlı olarak, Şeyh'in öğretilerinin doğruluğu ve onu kabul etmeyenlerin yanlışlıkları hakkında bir risale yazarak, Seyyid Kazım-ı Reşti'ye gönderdi. Risaleyi okuyan Seyyid, ona cevaben son derece nazik ve lütufkar bir mektup yazarak Tahire'ye gönderdi. Bu mektupta Seyyid Kazım, Tahire'yi: "Ey Kurratul-ayn ve kalplerin ruhu" diye hitap etmişti. O günden sonra, Tahire (Kurratul-ayn ) lakabıyla tanındı. Sahabeler Bedeşt'te toplandıkları sırada, herkes onun gösterdiği cesarete karşı şaşkına dönmüştü. Bazı Sahabeler Tahire'nin Bedeşt'te eşine rastlanmayan hareketlerini Hz.Bab'a intikal ederek, kendilerine onun dedikodusunu yapmak istediler. Hz.Bab, onlara verdiği cevabında: "Azamet lisanı kendisine "Tahire" lakabını verdiği kimse hakkında ne diyebilirim ki" dediler. Bu cevabı alan Sahabeler susmak zorunda kaldılar ve bir daha Tahire hakkında kimse bir şey söyleyemedi. O zamandan itibaren Kurratul-ayn, Sahabeler arasında Tahire adıyla tanınmaya başladı.

Daha önce Tahire'nin ailesinin Bala - Seri olduğunu belirttik. Bu kelimenin manasını açıklamak uygundur. Şeyh Ahmed, Seyyid Kazım-ı Reşti ve onların talebeleri, Kerbela da Hz.İmam Hüseyin'in türbesini ziyarete gittikleri zaman, hep mezarın ayak ucunda duruyor ve saygılarını bu şekil de belirtiyorlardı. Fakat sair halk, ziyaret esnasında türbenin etrafında dolaşıyor ve hatta başucuna kadar da giderek, ziyaret name okurlardı.

Şeyhiye tarikatının saliklerine göre, Tanrı'nın sevgili kulları hiç bir zaman ölmez ve her zaman yaşamaktadırlar. Bunun için, her zaman kendilerine saygı gösterilmelidir. Bu sebepten dolayı ziyaret esnasında Hz.İmam Hüseyin'in başucuna gidenlere Bala - Seri  denirdi.

Molla Hüseyin, Hz.Bab'la birlikte Mekke'ye gideceğini zannediyordu. Fakat Hz.Bab, Şiraz'dan ayrılacakları sırada Molla Hüseyin'i çağırarak: "Yakında birbirimizden ayrılacağız, sen tebliğe başlayacaksın. Tanrı seni korur. Başarılar elde edeceksin, şehirden şehre dolaşıp, Tanrı'nın sana bahşettiği bereket yağmurlarını insanlara yağdıracaksın. Her zaman Tanrı'nın iradesine teslim olacaksın. İnsanlara yüksek sesle hitap ederek: "uyanınız, uyanınız, Tanrı'nın rahmet kapısı açılmıştır. Hidayet güneşi bütün parlaklığı ile parlamaktadır. Beklediğiniz zuhur, işte geldi. Ey yeryüzü sakinleri, beklediğiniz kimsenin fazıl ve ihsanından mahrum olmamaya çalışınız, gözlerinizi O'nun nurunu görmekten mahrum etmeyiniz, diye söyle, İlahi Emri kabul edenlere İlahi ayet ve Levihleri oku ki Tanrı'nın sözlerini duysun ve gaflet uykusundan uyansınlar. Ben Kuddus'la birlikte Hacca gideceğim seni zalim düşmanlarla baş başa bırakıyorum. En büyük berekete erişeceğine emin olabilirsin. Şimdi kuzeye doğru yola çık, İsfahan, Kaşan, Kom ve Tahran'a uğra. Tahran'da Allah'ın saltanatının gizlendiği yeri görebilmek ve hakiki sevgilinin sarayına girebilmek için dua et. Tahran'da öyle bir sır gizlenmiştir ki, açığa çıktığı takdirde yeryüzü cennete dönecektir. O eşsiz sevgiliyi görebilmeni ümit ederim. Tahran'dan Horasan'a git ve Tanrı'nın davetini açıkla, oradan da Necef ve Kerbela'ya dönüp Tanrı'nın Emirlerini bekle. Bu memuriyeti tam manasıyla yerine getirebileceksin, çünkü zaten bu görevi yerine getirmek için yaratılmışsındır. Bütün düşmanlar sana karşı birleşip seni istediğini yapmaktan alıkoymaya çalışırlarsa da buna muvaffak olamazlar. Vazifeni yerine getirmeden kimse senin kılına bile dokunamaz. Her şey Tanrı'nın Emrindedir. O güçlü ve kuvvetlidir" diye buyurdular.

Sonra Molla Ali Bestami'yi çağırıp kendisine büyük bir lütuf ve sevgiyle hitap ederek: "Sen hemen Necef ve Kerbela'ya doğru yola çıkacaksın" dediler. Ve başına gelecek olan bütün zorluk ve sıkıntıları kendisine bir bir anlatarak: "İmanında sebat sahibi olacaksın. Tanrı imtihanı ve sıkıntı rüzgarlarına karşı dağlar kadar sağlam olup yerinden kımıldamayacaksın. Cahillerden korkma, din hocalarının küfürlerine karşı dayanacaksın. Hiç bir şey seni hedefinden alıkoymamalıdır. Tanrı, ebediyette sana muhteşem bir yer hazırlamıştır. Sen Beytullah'tan çıkan ve tebliğe başlayan, Emir uğruna belalara ve sıkıntılara uğrayacak olan ilk kişi olacaksın. Bu yolda canını verebilirsin fakat diğer cihanda büyük bir mükafat elde edeceksin" diye buyurdular.

Bu sözlerden sonra Molla Ali hemen hazırlandı ve vazifesini yerine getirmek üzere yola koyuldu. Şiraz'dan daha bir fersah uzaklaşmamıştı ki Abdül-Vehap isminde bir genç arkasından koşarak kendisini dinlemesini rica etti ve ağlayarak: "Benim de sizinle beraber gelmeme izin vermenizi rica ediyorum. Çok perişanım çünkü bu gece rüyamda, tellalların, Şiraz sokaklarında dolaşarak, Hz.Ali'nin geldiğini müjdelediklerini, halka, kendisini arayıp bulmalarını, cehennem azabından kurtulmak için dağıttığı yazılardan almalarını bildirerek: "Ey insanlar koşunuz, acele ediniz, bu yazılardan alabilenlerin suçları bağışlanacak, alamayanlar ise cennete girmekten mahrum kalacaklardır" diye bağırıyorlardı. Tellalın sesini duyar duymaz hemen yerimden fırlayarak dükkanımı kapattım ve Vekil Çarşısında yürümeye başladım. Birden sizi gördüm. Etrafınızda halk toplanmıştı ve sizin elinizde bulunan kağıtlardan birer tane almaya çalışıyorlardı. Kağıt verdiğiniz kimselerin kulağına yavaş sesle bir şey söylüyordunuz.

Sizin söylediğiniz şeyi duyan kimse kaçarak: " Eyvahlar olsun, İmamın sevgisinden mahrum kaldım ve O'nun eşiğinden kovuldum" diye bağırıyordu. Uykumdan uyandım derin düşüncelere daldım. Sabah dükkanıma doğru giderken, sizi gördüm. Sarıkla birisiyle önümden geçtiniz, birbirinizle konuşuyordunuz. İçimde garip bir kuvvet doğdu arkanızdan koştum. Rüyamda gördüğüm yerde size yetiştim. Siz konuşuyordunuz sarıklı adam sizin sözlerinizi reddediyordu, siz ona: "Bütün kainat dahi O'ndan yüz çevirirse, büyüklük eteğine zerre kadar toz konmaz, dediniz. Ben bir köşeye çekilmiş size bakıyordum. Nihayet siz yürümeye başlayıp Kazerun kapısına doğru ilerlediniz, bende arkanızdan buraya kadar geldim" diye söyledi.

Molla Ali, gencin şehre dönmesini işine bakmasını tembih ederek: "Şiraz'a dön, İman edenler arasında seninde yerin olduğuna emin olabilirsin" dedi. Fakat bütün ısrarlarına rağmen genç kabul etmedi. Nihayet Molla Ali'yi Bestami, gencin de kendisiyle beraber gelmesine razı oldu. Bir müddet yürüdükten sonra gencin babası olan Hacı Abdul-Mecit oğlunu geri getirmek üzere arkalarından yetişti. Molla Ali'yi Bestami ile çok kaba bir şekilde karşılaştı. Sonradan iman eden Hacı Abdul-Mecit, bu hikayeyi çoğu kez ağlayarak ahbaplarına anlatıp: "O günkü davranışım için çok üzgünüm. Tanrı'ya hamd olsun ki doğru yolu bana gösterdi ve beni affetti. Ben Fars Valisi'nin oğlunun adamlarından idim. Bu sebepten kimse bana karşı gelmeye cesaret edemezdi. Oğlumun dükkanı bırakıp şehirden çıktığını duyunca hemen arkasından şehrin dışına koştum. Elime bir değnek almış, oğlumu dövecektim. Oğlumun yanında sarıklı birisinin bulunduğunu duymuştum. Son derece sinirliydim. Arkalarından yetiştiğimde Molla Ali'yi gördüm, ona hücum ederek dövmeye başladım. İndirdiğim sert darbeler karşısında bana: "Ey Abdul-Mecit dövme, Tanrı seni bu halinle görüyor. Allah şahidim olsun ki ben oğlunu Şiraz'dan çıkarmadım, senin bu yaptığın da benim için önemli değil, bir gün pişman olacaksın, suçsuz olduğumu anlayacaksın" diyordu. Fakat ben onun sözlerine aldırmadan, kendim yoruluncaya kadar dövdüm. Sonrada oğluma, arkama düşüp şehre dönmesini emrettim. Şehre dönerken, yolda, oğlum gördüğü rüyayı bana anlattı. Bunu duyunca son derece üzüldüm. Bu üzüntü Şiraz'dan Bağdat'a, oradan da Kazemeyn'e gidene kadar içimde kalmıştı. Oğlum Kazemeyn'de çalışmaya başlamıştı. Benim, Emirden hiç haberim yoktu.

1267 Hicri senesinde Hz.Bahaullah Tahran'a geldiler. Benim oğlumda Kazemeyn'den Tahran'a gitmiş ve Siyah Çal zindanında hapsedilmişti. 1268 Hicri senesinde de şehit edildi. Sonradan Hz.Bahaullah Bağdat'a sürgün edilince, Tanrı da bana rahmet kapısını açtı ve Mübarek Emri tanımakla şereflendim. Hz.Bahaullah benim işlemiş olduğum hatayı afettiler"diyordu.

Molla Ali vazifesini yerine getirmek için yoluna devam etti ve Necef'e geldi. Bu şehirde Şii Mezhebinin en büyük hocalarından olan Şeyh Muhammed Hasan'a tebliğ etmeye başladı. Uzun hadiselerden sonra (bu hadiselerin ayrıntıları, Nebil Tarihi'nin asıl nüshasında yazılmıştır.) hocaların kışkırtmalarıyla, Molla Ali zalim düşmanların pençelerine düştü. Onu Necef'ten Bağdat'a götürdüler ve büyük müftünün karşısına çıkardılar. Hacı Haşim-i Attar, Nebil'e şöyle anlatmıştır: "Ben Molla Ali'nin sonu hakkında, doğru bir bilgi elde edemedim. Bazıları, İstanbul'a giderken yolda hastalandığını anlatıyorlar, bazıları ise düşmanlar tarafından şehit edildiğini ileri sürüyorlar." Her ne ise, Molla Ali'yi Bestami, Emir uğruna sonsuz azap ve işkencelere uğrayan ve bu yolda canını veren ilk kişidir.

Hz.Bab, Molla Ali'yi Necef'e gönderdikten sonra diğer Diri Harflerin her birine bir vazife vererek bir tarafa gönderdiler. Onlardan ayrılırken: "Ey benim sevgili arkadaşlarım, siz Tanrı'nın çağrısını insanlara iletiyorsunuz. Tanrı sizleri kendi sırdaşı olarak seçmiştir. Doğru konuşma ve doğru davranışlarınızla, Tanrı'nın kudret ve azametine, birer örnek olacaksınız. Sizin bütün organlarınız, hayatınızın temizliğine tanıklık etmelidir. Bu gün için Tanrı şöyle buyurmuştur: "Bu gün ağızlarını kapatıp, ellerini konuşturuyoruz ve işlediklerine, ayaklarını tanık kılıyoruz." Hz.İsa'nın kendisine ilk iman edenleri, tebliğ için gönderdiği zamanki söylediği sözleri hatırlayınız. Hz.İsa onlara: "Siz karanlık bir gecede, dağ başında yakılmış bir ateşe benziyorsunuz. İnsanlar sizin parlaklığınızla doğru yolu bulmalıdırlar. Sizin sözleriniz ve huylarınız öyle temiz olmalıdır ki, insanlar size bakarak Ruhani Peder'e doğru yol bulabilsinler. Ruhani Peder'in evlatları olan sizler, hareket ve davranışlarınızla Tanrı'yı temsil etmelisiniz ki, insanlar Allah'ın nurunu sizde görsünler. Siz yerin tuzusunuz, tuz bozulursa neyle korunabilir? Siz öylesine her şeyden kesilmiş olmalısınız ki, tebliğ için girdiğiniz şehirlerde, o şehrin insanlarından hiç bir karşılık beklememelisiniz, onlardan hatta yemek bile istememelisiniz, şehirden çıkarken, ayaklarınızın tozunu bile silkeleyip, girdiğiniz gibi o şehirden çıkmalısınız. Ruhani Peder her zaman sizinle beraberdir ve sizi korur. O'na vefakar olursanız, dünyanın hazinelerini size açacaktır ve sizi krallardan da üstün kılacaktır" diye buyurmuştu. Ey Diri Harfler, ey bana iman edenler, bu gün, eski günlerle kıyaslanmayacak kadar büyüktür. Siz zuhur güneşini gören ve sırlarına vakıf olan ilk insanlarsınız. Ayağa kalkınız ve Kur'an-ı Kerim'de yazılı, senin büyük Tanrı'n, arkasında dizi dizi melekler olduğu halde gelmiştir, ayetini unutmayınız. Dünya ile ilgili arzularla kirlenmiş olan kalplerinizi temizleyip, Tanrısal huylarla bezeniniz. Temiz davranışlarınızla Tanrı kelimesinin doğruluğuna tanıklık ediniz, Kur'an-ı Kerim'de dikkatli olunuz ki en ufak yanlış bir hareketinizle, size benzemeyen başka bir kavmi, sizin yerinize seçecektir, buyurulduğunu unutmayınız. Sakın sizin hareketleriniz, yerimizi başkalarına kaptıracak ve sizi kudret ve azamet alanından kovacak şekilde olmasın. Noksan olan ve sıkıntı veren ibadetlerin zamanı geçmiştir. Bu gün herkes kendi öz takva ve temiz haliyle Tanrı katına yaklaşabilir. Temiz kelime, seni O'na yaklaştırır ve güzel davranışlar seni onun katına yükseltir. Siz o fakir kimselersiniz ki, Kur'an-ı Kerim'de hakkınızda (Fukaraya bir minnetimiz olsun diye, onları, insanların ruhani rehberi olarak kılıyoruz.) buyurulmuştur. İşte Tanrı size bu mevkii bahşediyor. Bu makama, ancak bütün maddi arzularınız ve isteklerinizden vazgeçerek, yükselebilirsizin (Şerefli kullar, sadece sözle değil amellerle O'nun Emrini tanımış olduklarını gösterirler) ayetine tanıklık edersiniz. Siz ilk Nokta'dan kaynak alan ilk Harflersiniz. Siz, Tanrı'nın pınarından menşe alan hayat suyunun çeşmelerisiniz. Tanrı'dan, her şeyden kesilmeniz ve her şeyden arınmanız için, size yardımcı olmasını dileyiniz. Ben sizi Tanrı'nın zuhur edeceği gün için hazırlamış oluyorum. Amellerinizin, Kudretli Allah'ın indinde beğenilmesini istiyorum. Tanrı'nın zuhur edeceği günün sırları bu günün erginlerinden daha yüksektir. O günün cahili, bu günün bilgininden daha üstün sayılacaktır. Şimdi dünyaya, boylu boyunca yayılınız sağlam adımlar ve temiz bir kalple, Tanrı'nın zuhur edeceği gün için hazırlıklara başlayınız. Güçsüzlüğünüze bakmayınız, Tanrı'nın kudret ve azametini unutmayınız. Hz.İbrahim'i Nemrud'a üstün kılan, sopasından başka bir şeye sahip olmayan Hz.Musa'yı Firavuna karşı güçlü kılan Tanrı değil miydi? Görünüşte zavallı olan Hz.İsa Yahudilere galebe çıkmadı mı? Vahşi Arap kabileleri Hz.Muhammed'e karşı baş eğmediler mi? Öyleyse Tanrı'nın adını anınız, ona tevekkül ediniz ve en sonunda başaracağınıza emin olunuz" diye buyurdular. Hz.Bab'ın bu sözleri, sahabelere sanki yeni bir hayat bahşetti. Onların vazifelerini kendilerine hatırlattıktan sonra, Hz.Bab her birinin gideceği memleketi belirtip, gittikleri memleketlerde Hz.Bab'ı adı ve şanıyla tanıtmayıp, sadece Emri tebliğ etmelerini, beklenen zuhurun kesin delillerle zahir olduğunu belirtmelerini, ona iman edenlerin, bütün peygamberlere iman etmiş olduğunu, onu reddedenlerin ise bütün peygamberleri reddetmiş olduğunu belirtmelerini emrettiler. Sonra hepsiyle vedalaşarak yola çıkmalarına müsaade ettiler. İlk iman eden Molla Hüseyin ve Diri Harflerin sonuncusu olan Kuddüs'ten başka, on dört kişi olan diğer Diri Harfler, ertesi gün, güneş doğarken memur oldukları yerlere doğru yola çıktılar.

Hz.Bab, Molla Hüseyin'le vedalaşırken ona: "Benimle Mekke ve Medine'ye gelmediğin için üzülme. Yakında seni öyle bir yere göndereceğim ki Hicaz ve Şiraz'ın şerefi, onunla kıyaslanamaz, çünkü bu şehirde büyük ve mukaddes bir sır saklıdır. Cahillerin gözlerini kapatan perdeleri Tanrı'nın yardımıyla kaldırmanı ve beyinlerini her türlü bulaşıktan temizlemeni bekliyorum. Buradan İsfahan'a, oradan da Kaşan, Tahran ve Horasan'a gideceksin. Horasan'dan Irak'a gidip, orada Tanrı'nın emrini bekleyeceksin. Ben de Kuddus ve zenci hadememle birlikte, Hacca doğru yola çıkacağız. Yakında Hicaz'a gidecek olan kafile ile yola çıkıp Mekke ve Medine'ye gidecek ve Tanrı tarafından memur olduğum vazifeyi yerine getireceğim. Oradan inşallah Irak ve Kufe'ye gideceğim. Belki orada görüşürüz. Tanrı, dediklerimden başka türlü emrederse, sana haber vereceğim. Tanrı'nın ordusu seni himayesine alacaktır, senin etrafını çevirip sana yardım edecektir. Tanrı'nın kudreti senin içine girecektir. O'nun inayeti sana yol gösterecektir. Seni seven herkes Tanrı'yı sevmiş oluyor, sana karşı gelenler, Tanrı'ya karşı gelmiş olacaktır. Seni inkar edenler Tanrı'yı inkar etmiş, sana sevgi göstermiş olanlar ise Tanrı'ya sevgi göstermiş olacaklardır.