OCAK BAŞI SOHBETİ

 

ÖNSÖZ

Dünyada yaratıklar arasında en seçkini insanlardır. Ancak, insan bu şerefi, Tanrıya olan inanç sadakatini gösterir ve Tanrı yolunda olan görevini yerine getirirse kazanır. Yoksa Tanrı yolundan sapıp kendi nefsani duygularına kapılırsa hayvandan farksız olur, hatta bazı hallerde hayvandan alçak olur.

Bu gün ilim ve fen her sahada ilerlediği ve her çeşit kolaylık insanların hizmetinde olduğu halde, yine de hiçbir yerde huzur yoktur. Bunun nedenleri üzerinde düşünürken, tek eksiğin, insanlardaki Tanrı inancı olduğu gerçeğini fark edebiliriz.

İnsan iki unsurdan meydana gelir. Ruh ve madde. Bugün insanların çoğu, mutluluğu maddiyatta aramakta ve kendilerini meydana getiren ikinci unsuru göz ardı etmekteler. Oysa ki, insanın gerçek varlığı ruhanidir. Ruh Tanrısal ışıklarla aydınlanırsa ona maddiyatta da kılavuz olur.

İnsanların artık şu gerçeği fark etme zamanı gelmiştir ki, çağın araç zenginliği, Tanrısal prensiplerle beraber olursa, ancak o zaman insanlık aleminde görülmemiş bir huzur açığa çıkabilir. Çünkü, ancak Kadiri Mutlak olan Tanrı sevgisidir ki, insanları, her kötülükten alıkoyar ve bütün insanların birbirlerini sevmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını sağlar ve yeryüzünde birliğin oluşmasını başarılı kılar.

Tanrıyı tanımak ve O’nun sevgisini kazanmak, yalnız O’nun elçileri aracılığı ile mümkündür. Aracı olan bu elçileri tanımak ise, O’nun katından inen ayetleri okuyup, üzerinde düşünüp, araştırmakla mümkün olur.

Geçmiş dinlerin ayetlerinin insanlar tarafından değişik tefsir ve tabirleri, o dinleri, birbirine zıt olan tarikatlara ayırmıştır. Aynı şekilde gelecek zuhuru belirten ayetleri de kendi kısa görüşlerine göre tefsir ederek, insanları Tanrı yolundan uzaklaştırıp, birbirine düşürmüşlerdir. Geçmiş dinlere bir göz atıldığında: Yahudi “Benim dinim son dindir” demiştir. Hıristiyan ve İslâm ümmeti de aynı yanılgıya düşmüşlerdir.

Bütün semavi kitaplarda “Tanrı Günü”, “Hüküm Günü”, “Kıyamet Günü”, “Ruh Günü”, “Büyük Haber”... diye bir günden bahsedilmiştir. Yine bütün Tanrısal kitaplarda Tanrının sonsuz ilminden, gücünden, adaletinden ve diğer sıfatlarından tekrar tekrar bahsedilmiştir.

“Elinde saltanatı olan Allah sonsuz kutludur. O dilediği her şeyi gerçekleştirmeye kâdirdir.”

Mülk Sûresi, âyet 1

“... Şimdiye kadar hep gözlerden ve anlayışlardan nihan olan bir hazine idin; bundan sonra da ezellerin ezelinde nasıl idiysen gene öyle olacaksın. Dünyanın gücü seni zayıflatmaz, milletlerin kudreti seni korkutmaz. Vahyin maşrıkını, âyetlerinin mâtlaını, zuhurunun semasını ve cemâlinin güneşini tanıtmak içindir ki, bilgi kapısını kullarına açtın. Kendin zahir olacağını kitaplarında, sahifelerinde ve mukaddes yazılarında bütün yeryüzü sakinlerine söz verdin; yüzündeki celâl perdelerini kaldıracağına onlara vaad buyurdun; nasıl ki, bunu sen hicaz ufkundan emir güneşinin doğmasına ve insanlar arasında hakikat nurunun parlamasına vasıta ittihaz buyurduğun Habibine: ‘o günde insanlar Âlemlerin Rabbı’na kıyam eyleyeceklerdir’ sözü ile ondan önce Sina dağında kendisi ile konuştuğun kimseye: ‘kavmi, karanlıktan aydınlığa çıkar ve onlara Tanrı günlerini hatırlat’ müjdesiyle haber vermiş olduğun gibi evvel ve âhır ruha, nebilerine ve elçilerine de öylece haber verdin”

“Bahaullah’ın Levihleri”, s.9

Nasıl olur da insanlar şaşkın durumda, fesat uçuruma doğru ilerlemekte olduğu halde, Tanrı onları başıboş kendi hallerinde bıraksın?

Dinde araştırmak herkese farzdır. Nasıl ki buyuruyorlar:

“Bize kavuşmak için çaba harcayanları, yollarımıza elbette eriştireceğiz...”

Ankebût Sûresi, âyet 69

İnsanların en şerefli ve yüce makamı, Tanrının eşiğinde kulluktur. Buna göre birisi meydana çıkıp “Tanrı Elçisiyim” derse, kulun görevi nedir? Muhakkak ki, Tanrının gerçek kulluğunu benimseyen kimse hemen araştırmaya kalkacaktadır.

Bu kitap özet olduğu için, soruların cevapları ile ilgili olarak Tanrısal ayetlerden kısa örnekler verildi. Ümit olunur ki, okuyucular paha biçilmez öz kaynaklardan faydalansınlar.

Bu kitabın dizgisinde ve düzeltmelerinin yapılarak baskıya hazırlanmasında emeği geçen Berk Kalender’i, Zekiye Onat’ı ve Rehvan Gülyuva’yı şükranla anar Hz. Bahaullah’ın teyitlerinin üzerlerinde olmasını dilerim.

AKDES (SOLTANİ) KUÇANİ

Dikkat: Kur’an-ı Kerim’den alıntılanan ayet numaraları birbirinden bir-iki numara geri veya ileri olabilir. Dikkate almak gerekir.

SORU:Tanrı nasıl anlatılır?

Cevap: Kur’an-ı Kerim’in bütün sûreleri bağışlayıcı ve merhametli Tanrı’nın ismiyle başlıyor. Her şeyi yaratan, her şeye gücü yeten Tanrı’nın diğer yüce vasıfları hemen hemen bütün sûrelerde anlatılıyor.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz içinizdekini açığa vursanız da gizli tutsanız da, Allah onun hesabını sizden soracaktır. Allah dilediğini bağışlar, dilediğini azaba uğratır. Allah her şeye gereğince kadirdir.”

 Bakara Sûresi, âyet 284

“Ben her şeyi en iyi bilen Allah’ım!

Allah kendisinden başka tapılmaya lâyık olmayan, en mükemmel dirilik sahibi olan kendi kendine kaim olup ( bütün yaratıkları ) ayakta tutandır.”

Al-i İmrân Sûresi, âyet 2

“Sizin Tanrınız yalnız Allah’tır. O’ndan başka hiçbir Tanrı yoktur. O her şeyi çok iyi bilir.”

Tâhâ Sûresi âyet 98

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a tespih eder. O gerçekten hükümdardır, kutsaldır, her şeyden üstündür, hikmet sahibidir.”

Cum’a Sûresi,âyet 1

“Gerçek bilgi ve aydın fikir sahipleri bilirler ki, Allah’ın göze görünmeyen hüviyet ve Zatı, zuhur ve bürüzden, yükseliş ve inişten, giriş ve çıkıştan münezzehtir; her niteleyenin nitelemesinden, her anlayışlının anlayışından üstündür. Başı bulunmayan başlangıçtan beri kendi Zatında saklıdır ve sonu bulunmayan sona kadar kendi öz varlığında gözlerden gizlidir. “Gözler O’nu görmez, O ise gözleri görür. O lâtiftir, her şeyden haberlidir.”...

Tanrının Zatını tanımak kapıları, bu suretle bütün varlıklara kapanmış olunca, “Rahmetim her şeyi aşmıştır, rahmetim her şeyi sarmıştır” buyruğuna göre, sınırsız rahmet sahibi olan yüce varlık, parıldayan Mukaddeslik Cevherlerini ruhani alemden insan kılığına büründürerek halk arasında göründürmüştür. Bunlar Tanrı’nın ezeli Zatını, değişmez hüviyetini temsil ederler. Bu kutsilik aynaları O Varlık Güneşi’nin makesidirler. Bu Hüviyet Matlaları o hep aranılan ve bir türlü bulunmayan Cevherin ufkudurlar. Bilgileri bilgisinden, güçleri gücünden, saltanatları saltanatından... Bu Ezeliyet aynaları gaipler gaibinin ifadelerinden başka bir şey değillerdir. Bilgi, güç padişahlık, ululuk, rahmet, hikmet, izzet ve kerem gibi Allah’ın bütün isim ve sıfatları bu Tanrı Cevherlerinin zuhuruyla zahir ve aşikâr olur. Bu sıfatlar bazı peygamberlere verilmiş ve bazılarından esirgenmiş değildir. Tanrıya yakın duran bütün nebiler ve seçkin erenler bu sıfatlarla sıfatlanmış ve bu isimlerle isimlendirilmişlerdir. Aralarındaki fark, bu sıfat ve isimlerin bazılarında daha şiddetli münceli ve daha şaşaalı olmasıdır. Nasıl ki: ‘Elçilerin kimisini kimisinden üstün tuttuk’ denilmiştir...

Kesin bilgi ile bil ki, görünmez varlık kendi özünü hiçbir veçhile cisimlendirip insanlara keşfetmez. O şimdiye kadar her tavsif ve idrakin üstünde olduğu gibi bundan sonra da her tavsif ve idrakin üstünde kalacaktır...

...Kıdem Sultanına giden yollar kapalıdır. Hiçbir idrak O’nun mukaddes alanına erişemez. Bu böyle olunca, o Kıdem Sultanı, inayetinin bir eseri ve fazlının bir delili olmak üzere, Birlik ufkundan Hidayet Güneşleri’ni insanlar arasında doğdurarak bu Mukaddes varlıkları tanımanın, Kendi zatını tanıma olmasını kararlaştırmıştır. Her kim onları tanırsa Tanrı’yı tanımış olur. Her kim onları dinlerse Tanrı’yı dinlemiş olur. Her kim onların doğrularına tanıklık ederse Tanrı’nın doğruluğuna tanıklık etmiş olur. Onlara arka çeviren Tanrı’ya arka çevirmiş sayılır. Onları inkâr eden Tanrı’yı inkâr etmiş demektir. Onlar yer ile gökleri birbirine bağlayan köprülerdir. Onlar Allah’ın yer ve gök padişahlıklarında kurulmuş terazilerdir. Onlar insanlar arasında Tanrı’nın zuhuru, hüccet ve bürhanıdırlar.”

“Bahaullah’ın Sesi”, s.27-28, b.19-20-21

 “TANRI VARLIĞININ DELİLLERİ VE BÜRHANLARI

 İnsanların kendi kendini yaratmış olmayıp başka bir yaratıcı ve suret vericinin eseri bulunması, Tanrı varlığının ispatları cümlesindendir. İnsanı yaratanın insan gibi olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Âciz bir varlık başka bir varlığı yaratamaz. Yaratıcının yoktan var edebilmek için bütün kemalâtı kendi nefsinde toplamış olması gerektir. Mümkün müdür ki, yapı mükemmel olsun da yapıcı olmasın? Resim mükemmel olsun da ressam kendi sanatında eksik olsun, böyle şey olur mu? Çünkü resim onun sanatının eseridir, onun yarattığıdır. Aslında resim ressam gibi olmaz. Resim ressam gibi olsa idi, kendi kendini resmederdi. Resim ne derece mükemmel olursa olsun, ressama nispetle son derece eksiktir. Binaenaleyh imkan eksiklik kaynağıdır; Tanrı ise kemâl madenidir. İmkân âleminde görülen eksiklikler, bizzat Hakkın kemâline delâlet eder. Bakınız, insan ne kadar âcizdir. Yaratıktaki bu âcizlik, her şeye gücü yeten diri Tanrı’nın kudretine delildir. Kudret olmayınca âciz düşünülemez. Bu halde yaratıktaki âciz Hakkın kudretine delildir. Kudret olmayınca âciz tahakkuk etmez. Bu âciz bize dünyada bir kudret bulunduğunu bildirir. Meselâ imkân aleminde fakirlik var, bir zenginlik olmalı ki, fakirlik âlemde tahakkuk eylemiştir. İmkan âleminde cehil var, her halde ilim var ki, cehil tahakkuk etmiştir. İlim olsaydı, cehil tahakkuk etmezdi;çünkü cehil ilmin yokluğudur. Varlık olmasaydı yokluk gerçekleşemezdi. Bütün maddi varlıkların bir hüküm ve nizam altında bulunduğu ve hüküm ve nizama karşı hiç bir veçhile direnemediği apaçık bir hakikattir. İnsan bile ölüm, uyku, ve saireye boyun eğmek zorundadır. Bu demektir ki, insan bile bazı hususlarda mahkûmdur. Bu mahkûmiyetin bir hâkimi olması gerekir... Meselâ, madem ki hasta vardır, sıhhatli de vardır. Sıhhatli olmasaydı, hastanın varlığı sabit olmazdı. İmdi anlaşıldı ki, bütün kemâlatı kendinde toplamış olan güçlüler güçlüsü bir diri Tanrı vardır. Çünkü O eğer bütün kemâlatı kendi nefsinde toplamamış olsaydı, O’nun da yaratıklar gibi olması icap ederdi. Ve sonra, varlık dünyasındaki en küçük sanat eseri bile bir sanatkârın varlığına delâlet eder. Meselâ, şu ekmek, o ekmeği yapıp meydana getiren kimse bulunduğuna delâlet eder. Garip şey: Cüz’i varlıkların şekillerinde husule gelen değişiklik, o değişikliği meydana getiren bir âmile delâlet ediyor da, bu uçsuz bucaksız varlık âlemi kendi kendine vücut bulmuştur. Muhtelif unsur ve maddelerin birbirleri üzerine yaptıkları tesirden meydana gelmiş deniyor. Ne kadar çürük ve boş bir düşünce!

Bunlar zaif kimseler için nazarî delillerdir. İç göz açık olur ise, yüz binlerce açık delil müşahede edilir. Bu şuna benzer; insan kendisinde bir ruh bulunduğunu hissedince, ruhun varlığını ispat edecek delile ihtiyaç kalmaz. Fakat ruhun feyzinden mahrum bulunanlar için haricî delil ikamesine zaruret vardır.”

“Bazı Sorulara Cevaplar”, “Mufavezat-ı Abdulbaha”, s. 5-6

 “Tanrının varlığı mantıksal delillerle sabittir. Fakat Tanrı’nın gerçeği kavranamaz. Çünkü, dikkatli bir gözle bakarsanız, hiçbir alt aşama üst aşamayı anlayamaz. Örneğin, bir alt aşama olan cansız varlık dünyası bitki dünyasını anlayamaz. Bu kavrama tamamıyla olanaksızdır. Bunun gibi, bitki dünyası her ne kadar da ilerlese, hayvan dünyasından habersizdir ve anlaması da olanaksızdır. Çünkü, hayvan aşaması bitki aşamasının üstündedir. Bu ağaç, kulak ve gözün değerini anlayamaz. Hayvan dünyası ise her ne kadar da ilerlese, görünmez gerçekleri anlayan ve eşyaları keşfeden aklın gerçeğine akıl erdiremez. Çünkü, insan aşaması hayvana nazaran bir üst aşamadır. Oysa bu evren tamamıyla oluşum gösteren bir yaratık alanıdır, fakat aşamaların farklı oluşu, anlamaya engel olmaktadır. Hiçbir alt aşama üst aşamayı anlayamaz ve bu olanak dışıdır. Fakat her üst aşama alt aşamayı anlar... O halde bir yaratık gerçeği olan insan nasıl olur da, en ezeli hakikat olan Tanrı gerçeğini kavrayabilir? İnsan ve Tanrı gerçeği aşamalarının arasındaki fark, bitki ve hayvan arasındaki farktan yüz bin kere daha büyüktür. İnsan, zihninde ne canlandırırsa canlandırsın, bu insanın hayal ürünüdür ve çevrelenen olup, çevreleyen değildir...”

“Sevgiden Birliğe”,s.11-12

 “(Ey Peygamber!) Kullarım benim hakkımda sana sorarlarsa, (sen de ki; ) ben onlara pek yakınım. Bana duâ edenin duâsını kabul ederim. ( Bu duâ edenler de ) benim emirlerime boyun eğsinler ve bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar.”

Bakara Sûresi, âyet 186

 SORU:Ruhun bu dünyada tabiatı ve ölümden sonraki durumu nasıldır?

Cevap:

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. Sen onlara, ‘Ruh, Rabbın emriyle var edilmiştir. Size onunla ilgili ilimden çok az pay verilmiştir’ de”

İsrâ Sûresi, âyet 85

 

“İnsan ruhunun tabiatını soruyorsun. Bil ki, mahiyetine ekser âlimlerin akıl erdiremediği ve sırrını en keskin fikirlerin bile çözmekten âciz kaldığı insan ruhu, Tanrı’nın bir ayeti, bir işaretidir. Bütün yaratıklar içerisinde yaratıcısının üstünlüğünü ilk ilân eden, izzetini ilk tanıyan, hakikatine ilk sarılan ve önünde ilk secdeye varan O’dur. İnsan ruhu, sadakatle Tanrı’ya sarılırsa O’nun nuruna makes olur ve eninde sonunda O’na döner. Yaratıcısına sadakatte kusur ederse kendi nefis ve havasının esiri olarak, sonunda bunların derinliklerine çöker kalır...”

“Bahaullah’ın Sesi” s. 82 b. 82

 “Bil ki: insan ruhu, bedeni ve fikri arızalardan münezzehtir. Hastanın zaaf alametleri göstermesi ruhu ile bedeni arasına giren bir takım engellerden ileri gelir; çünkü, ruh bedene gelen hastalıklardan müteessir olmaz. Lâmbanın ışığını göz önüne getir. Hariçten bir nesne onun verdiği aydınlığa engel olabilirse de ışık kendisi aynı kuvvet ve şiddetle parlamağa devam eder. Bunun gibi de, insan vücuduna arız olan her hastalık, ruhu kendi zatî kuvvet ve kudretini göstermekten alıkoyan bir engeldir. Fakat ruh bedenden ayrılınca, bu dünyadaki hiçbir kuvvete kıyas kabul etmeyen bir üstünlük ve nüfuz gösterir. Her temiz ve nezih ruh, büyük bir kuvvet kazanarak tarif edilemez bir saadete nail olur.

Kile altına konulan lâmbaya bakınız. Işığı parlar, fakat göze görünmez. Onun gibi, bulutla örtülen güneşi de göz önüne getir. Gerçekte bu ışık kaynağı değişmemiş olduğu halde parıltısı eksilmiş görünür. İnsan ruhu güneşe, yeryüzünde olan her şeyi ise bedene benzer. Araya dışarıdan bir engel girmedikçe beden ruhun ışığını tamamıyla inikas ettirir, onun kuvvetiyle desteklenir durur. Ayrıca bir perde girince o ışığın parlaklığı azalmış görünür.

Bütün bulutlar arkasına gizlenmiş olan güneşi tekrar göz önüne getir. Dünya hâlâ onun ışığı ile aydınlanırsa da aldığı ışığın miktarı bir hayli azalmış bulunur. Bulutlar dağılmadıkça güneş bütün parlaklığıyla parlayamaz. Bulutun varlığı veya yokluğu güneşin zati parlaklığı üzerinde müessir değildir. İnsan ruhu, bedeni aydınlatan ve besleyip büyüten güneştir. Bu böyle bilinmelidir.

Ağaç içerisinde teşekkülünden önce, gizli olarak mevcut meyveyi de düşün. Ağaç parça parça doğransa meyveden bir eser veya meyvenin en ufak bir kısmı keşfedilemez. Zamanı gelince, gördüğün gibi, bütün güzellik ve olgunluğuyla meydana çıkıp görünür. Hatta bir kısım yemişler ancak dallarından ayrıldıktan sonradır ki, tam bir kemal ve inkişafa nail olurlar.

İnsan ruhunu ve onun öldükten sonra bekasını soruyorsun. Bil ki: ruh bedenden ayrıldıktan sonra ilerleye ilerleye nihayet, asırların ve devirlerin tevalisi veya dünya hadiseleriyle değişmeyen bir heyette Tanrı’nın katına erişir. Allah’ın melekûtü, saltanatı, ceberudu ve iktidarı süresince o da baki olur. Ondan Allah’ın eserleri, sıfatları, inayet ve lütufları zuhura gelir... İnayet eli, ruhu, dil ile anlatılamayacak ve dünyevi hiçbir şey ile anılamayacak bir makam ile müşerref kılar. Ne mutlu o ruha ki, insanların zan ve şüphelerinden münezzeh olarak bedenden ayrılır. Böyle bir ruh, Rabbın iradesine göre hareket edip en yüksek cennete girer... Ruhun ölümünden sonraki keyfiyeti tasavvur edilemez; esasen bunun insanlara tamamıyla açıklanması da münasip ve caiz değildir. Tanrı peygamberleri ve elçileri, insanlığın Tanrı’nın doğru yoluna kılavuzlanması maksadıyla gönderilmişlerdir. Gaye, insanların ölüm saatinde, tam bir temiz yüreklilik ve feragat içerisinde Hak Taalanın arşına yükselmelerini sağlayacak bir terbiye görmeleridir. Hayatıma yemin olsun ki, bu ruhlardan intişar eden ışık dünyanın ilerlemesine ve milletlerin yükselmesine sebeptir. Onlar varlık dünyasını mayalayan maya, dünyada görülen güzel sanatların ve acayip şeylerin mülhimidirler... Bu dünya ile öbür dünya arasındaki fark, rahim alemi ile bu alem arasındaki fark gibidir. Ruh, Tanrı katına varınca ölümsüzlüğüne, semavi meskenine yaraşır bir şekle girdirilir. Bu ölümsüzlük zamanî ölümsüzlüktür, zati ölümsüzlük değildir; çünkü birincisi illete mesbuktur, ikincisi ise illete mesbuk değildir. Zati beka Tanrı Taalaya özgüdür. Ne mutlu ariflere: Peygamberlerin yaşayış ve davranışlarını inceleyecek olursan bu dünyadan başka dünyaların mevcut bulunması gerek olduğuna kanaât getirirsin. Hakiki ilim ve hikmet sahiplerinin çoğu, Levhi hikmette Kalemi Âlâ’dan nazil olduğu veçhile, semavi kitaplarda yazılı şeyleri tasdik edegelmişlerdir. Tabiattan başka bir şey tanımayan materyalistler bile kendi eserlerinde Peygamberlerin büyüklüğünü kabul ederek, onların ancak insanları terbiye etmek gayesiyle cennet ve cehennemden, mükâfat ve mücazattan bahsettiklerini söylemişlerdir. Demek ki, herkes kanı ve görüşü ne olursa olsun, Tanrı Peygamberlerinin üstünlüğünü tanımıştır. Bu Mücerred Cevherlere kimisi feyzolof, kimisi Tanrı’nın vahiy vasıtası demişlerdir. Bu vasıfta olan kimseler Tanrı alemlerini bu aleme münhasır bilselerdi kendilerini hiç düşman eline teslim ederler miydi? Başka hiçbir insanoğlunun çekmediği bunca zahmet ve meşakkatlere hoş gönülle katlanırlar mıydı?”

“Bahaullah’ın Sesi” s.80-81-82,b.80-81

 “...İyi bil ki: bir insanın ruhu, Tanrı’nın yollarında yürümüş ise muhakkak suretle tekrar dönüp sevgilinin celâline kavuşur. Hakka yemin olsun ki, böyle bir ruh dile ve kaleme gelmez bir makama erer. Allah’ın emrine sadık kalıp onun yolunda sebat ve istikamet göstermiş olan ruh bu ölümlü dünyadan ayrıldıktan sonra öyle bir kudret kazanır ki, Kadiri Mutlak’ın yaratmış olduğu bütün alemler ondan istifade edebilir...

 

Bu konuya birkaç Levhimizde temas eyleyerek insan ruhunun gelişmesindeki muhtelif merhaleleri izhar ettik. Gerçek söylüyorum: insan ruhu giriş çıkıştan münezzehtir. Sakin olmakla beraber müteharrik, müteharrik olmakla beraber sakindir. O haddizatında, olumsal bir dünyanın varlığına ve aynı zamanda başı ve sonu bulunmayan bir alemin gerçekliğine şahadet eder. Bak gördüğün rüya birkaç yıl geçtikten sonra gözlerinin önünde tekrar nasıl canlanıyor. Rüyada sana görünen alemin ne garip bir sır olduğunu göz önüne getir. Tanrı’nın künhüne akıl ermeyen hikmetini düşünüp türlü tecellilerini hasretle temaşa et...”

 “Bahaullah’ın Sesi”s.83-84, b.82

 “Bil ki, beş türlü ruh vardır:

a)Nebat ruhu: Bu türlü ruh, Yüce Tanrı’nın takdir ve tedbiri ile unsurların bileşiminden ve maddelerin karışımından ve aynı zamanda başka varlıklarla karşılıklı tesir ve bağlantılarından husule gelen bir kuvvettir...

b)Bundan sonra hayvan ruhu gelir. Vakıa bu da öyledir. Bu da elemanların bileşiminden ve karışımından meydana gelir; fakat bundaki bileşim daha mükemmeldir. Kudretli Rabbın takdiri ile tam bir imtizaç hasıl olarak duygu kuvvetinden ibaret hayvanî ruh meydana gelir. Bu türlü ruh görülen, bakılan, işitilen, tadılan, koklanan ve dokunulan mahsus hakikatleri idrak eder...

c)Şimdi gelelim insan ruhuna: insan ruhu, billûr ve güneşin feyzine benzer. Yani unsurlar insan bedeninde en mükemmel bir surette birleşmiş ve imtizaç eylemiştir. İnsan cismi, terkip mükemmeliyeti bakımından mevcudat arasında en yüksek mevkii işgal eder. İnsan cismi de hayvani ruh ile gelişir. Bu mükemmel cisim ayna gibidir, insan ruhu ise güneşe benzer; billûr kırılacak olur ise güneşin feyzi bakidir, ayna yok olur ise, güneşin şuasına zarar gelmez, o bakidir. Bu türlü ruh, bütün eşyayı saran keşfedici kuvvettir... Ama insan ruhunun iki cephesi vardır: rahmani ve şeytani. İnsan ruhunda büyük bir kemale erme istidadı olduğu gibi büyük de bir gerilik kabiliyeti vardır; faziletleri elde ederse imkan aleminin zirvesine ulaşır ve eğer çirkin vasıflarla vasıflanmış olur ise varlıkların en alçağı olur.

d)Ruhun dördüncü türlüsüne Semavi Ruh denir. Bu ruh, iman ruhudur. Rahmanî feyizdir. Ruhulkudüs’ün üflemesinden doğan bu ruh, Tanrı kuvvetiyle, ebedi hayata götürür. Bu ruh, zemini insanı semavi yapar. Eksik insanı bütün kılar, kirliyi arıtır, susmuşu söyletir, nefsanî arzulara kapılmış bir kimseyi nezih bir hale koyar, cahili âlim yapar.

e)Ruhulkudüs’tür: Ruhulkudüs, Hak ile mahluk arasında vasıtadır; güneşe karşı tutulan ayna gibidir. Saf bir ayna nasıl güneşten ışık alır ve başkalarını aydınlatır ise, öyle de Ruhulkudüs gerçeklik güneşinden aldığı kutsiyet ışıklarını temiz varlıklara ulaştıran bir vasıtadır. Ruhulkudüs bütün Tanrı kemâlleri ile muttasıftır, ne zuhur ederse, dünya yenilenir, yeni bir devir açılır, insanlık yeni bir elbiseye bürünür. Ruhulkudüs’ün görünüşü ilkbaharın gelişine benzer, ne zaman gelirse dünyayı bir halden başka bir hale koyar. Bahar mevsiminin gelmesi üzerine, kara toprak yeşillenir, dağlar ve kırlar şenlenir, türlü güzel kokulu çiçekler biter. Ağaçlar canlanır, tatlı meyveler meydana gelir, yeni bir devir kurulur. Ruhulkudüs’ün zuhuru da bunun gibidir. Ne zaman görünür ise insanlık alemini yeniler, insanlara yeni bir ruh verir, varlık dünyasını yeni bir elbiseye büründürür. Cehalet karanlığını dağıtır, kemalât nurlarını parlatır...”

“Bazı Sorulara Cevaplar”s.119-120-121

 SORU:İman nasıl insanın kalbinde yansıyabilir? Tanrı yolunda araştırmanın şartları nedir?

 Cevap:

“...Ruhlarınızı temizleyiniz; temizleyiniz ki, Tanrı’nın sizin için takdir buyurduğu makama erişip, beyan göklerinde kurduğu otağa girebilesiniz.

... İman yolunda yürüyüp ikân kadehinden içmek isteyenler, bütün dünya bağlarından arınmalıdırlar. Yani kulaklarını şunun bunun sözlerinden, gönüllerini gerçeğe perde geren boş kuruntulardan, ruhlarını aldatıcı maddi yıldızlardan ve gözlerini fani kelimelere bakmaktan uzak tutmalıdırlar. Onlar Tanrı’ya tevekkül edip, O’na yapışarak O’nun yolunda yürümelidirler. Bu taktirde, onlar Tanrı ilim ve irfanı güneşinin ışıklarıyla aydınlanmaya lâyık ve göze görünmeyen sonsuz bağışları yansıtmış olurlar. Başka türlü de olamaz. Çünkü, bir insan bilir bilmez kimselerin sözlerini, eylemlerini ve davranışlarını Hakkı ve O’nun dostlarını tanıyıp anlamakta bir terazi diye kullanmak isterse, hiçbir vakit izzet sahibi Rabbı tanıma cennetine giremez, birlik sultanının ilim ve hikmet pınarlarına erişemez, ölümsüzlük illerine ayak basamaz, Tanrı’ya yakınlık şarabından içemez, Tanrı rızası nimetlerinden pay alamaz.”

“İkan Kitabı”, s.7

 “Kardeşim! Kıdem Sultanı’nı tanımağa karar verip, o yola ayak basan ciddi bir araştırıcı her şeyden önce Tanrı’nın göze görünmez sırlarının belirdiği yer olan kalbini her öğrendiği şeyin karartıcı tozundan ve her şeytani mazharın dedikodusundan arıtmalıdır. Araştırıcı, ezeli sevgilinin sevgisine bir taht olan gönlünü her kirden temizlemeli ve ruhunu fani bir gölge ve geçici hayalden başka bir şey olmayan maddiyat ilgisinden, su ve toprak alâkasından ayırmalıdır. Gönlünde, muhabbet ve nefretin izini bile bırakmamalı; çünkü, olabilir ki, körü körüne beslediği bir sevgi onu yanlışa meylettirir veya taşıdığı bir çiğrinme onu doğrudan uzak tutar. Bunun örneğini bu günlerde gördük. Sen kendinde şahit olduğun üzere, bugün halkın büyük bir kısmı böyle bir yersiz muhabbet ve nefret yüzünden, ölümsüz yüzden mahrum kalarak Mâna mücessemlerinden ayrı düşmüşler ve işte çobansız başı boş delâlet ve nisyân yabanlarında dolaşıp duruyorlar.

Araştırıcı Hakka tevekkül etmeli, halktan yön çevirmeli, gönlünü toprak dünyasından kaldırıp Mevlâlar Mevlâ’sına bağlamalıdır. Kendini kimseden üstün görmemeli, gönül levhasından kibir ve iftiharın her izini silmeli, sabır ve tahammül göstermeli, sükutu ihtiyar edip gevezelikten çekinmeli; çünkü, dil yarı yanmış bir ateş, gevezelik ise öldürücü bir zehirdir. Maddi ateş bedeni yakar, dil ateşi ise hem ruhu hem yüreği yakıp eritir. Birincisinin tesiri bir saatte geçer, ikincisinin etkisi ise asırlarca sürer.

Araştırıcı, kovuculuğu bir sapınç bilip o alana hiç ayak basmamalı. Kovuculuk gönül ışığını söndürür, ruhun ölümüne sebep olur. Aza kanaat edip çoğun arkasından koşmamalı. Dünyadan gönül kaldırmış olanların arkadaşlığına kıymet verip maddiyatçı ve kibirli insanlardan uzak durmayı bir nimet bilmeli. Her seher Tanrı ile meşgul olmalı, elinden geldiği kadar çalışıp sevgiliyi aramalı. Gafleti, Tanrı sevgisi ve anısının ateşi ile yakmalı, Tanrı’dan başka her şeyin yanından yıldırım süratiyle geçip gitmeli...

Bu kanaat verici izahattan maksat şudur ki: Hak yolu yolcusu ve hakikat arayıcısı Tanrı’dan başkasını fani ve Mabuddan özgesini yok bilmelidir... Feragatkâr Hak yolcusu ve samimi hakikat arayıcısı ancak bu esaslı şartları yerine getirince mücahit ismine liyakat kesbeder. O, “Bizde mücahade eyleyenler” ayetinin tazammun ettiği şartları ifa edince “Biz onu kendi yollarımıza kılavuzlarız” sözünün tazammun ettiği müjde ile müjdelenir.

Araştırma, çabalama, özleme, aşk, iştiyak ve incizap çırağı arayıcının kalbinde yanıp Tanrı’nın inayet nesimi onun ruhuna esince, delâletin karanlığı zail olur, şek ve şüphe sisleri dağılır, ilim ve yakîn nurları onun varlığını kaplar. O zaman ruhun sevinçli müjdesini hamil “Manevi Müjdeci” Tanrı şehrinden gerçek tan gibi görünerek, kalbi, fikri ve ruhu gaflet uykusundan marifet borusu ile uyandırır. Bunun üzerine, Ruhulkudüs’ün inayet ve teyitleri öyle yağar ki, arayıcı kendisini yeni bir göz, yeni bir yürek ve yeni bir ruh sahibi olmuş görür. Kâinatta münceli Tanrı ayetlerini seyreder, ruhun gizli sırlarına nüfuz eyler. Tanrı’nın gözü ile bakarak, her zerrede kendisini mutlak yakın makamlarına kılavuzlayan bir kapı müşahede eder. Her şeyde vahdaniyet tecellisinin sırlarını ve samedaniyet zuhurunun eserlerini keşfeder.”

“Bahaullah’ın Sesi”, s.134-136, b.125

 “EY RUH OĞLU!

En çok sevdiğim şey insaftır. Bana rağbetin varsa ondan yön çevirme; güvenimi kazanmak istiyorsan ondan gafil olma. Bir şeyi başkalarının gözüyle değil kendi gözünle görür ve başkalarının bilgisiyle değil kendi bilginle bilirsen, buna muvaffak olursun. Gereğini artık sen düşün. Bu benim sana bir ihsanım, senin için bir inayetimdir. Onu gözden ırak tutma.”

“Saklı Sözler(Arapça)”, no:2

 “Ey insanlar! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse, onu iyice araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.”

Hucurât Sûresi, âyet 6

 SORU:Her Dinin ayrı bir Elçisi, ayrı bir Kitabı ve ayrı bir Ümmeti vardır. Din birliği nasıl olur?

 Cevap:

“Allah’a bize indirilene, İbrahim, İsmail, Yâkub, ve evladına indirilene, Musa’ya İsa’ya ve (diğer) peygamberlere Rabları tarafından verilene inanıyoruz. Onları birbirinden hiç ayırt etmeyiz. Biz yalnız Allah’a itaat ederiz.”

Bakara Sûresi, âyet 136

 “Allah’ın ( prensip olarak ) sana verdiği din, Nuh’a da sıkı sıkıya emretmişti, şimdi de sana bu ( Kur’an’la ) indirdiğimiz dini, Musa ve İsa’ya da sıkı sıkıya buyurmuştuk. O da şuydu: Allah’a itaat etmeyi dünyada yerleştirin...”

Şûrâ Sûresi, âyet 13

 “Eğer Manevi iç gözle bakacak olursanız Hatem’in ( Hz.Muhammed ) zamanında hem İsa’nın Kitabı, hem O’nun emri tasdik olunmuş olduğu görülür. İsim bahsine gelince: Hazret’in Kendisi, “İsa benim” buyurmuştur. O Hazret, İsa’nın eserlerini ve yazılarını da tasdik eyleyerek bunların Tanrı katından olduğunu beyan eylemiştir. Bu mânada, ne onların kendilerinde ve ne yazılarında aykırılık görülmez. Çünkü her ikisinin dâvası aynı Tanrı dâvası, her ikisinin zikri aynı Tanrı zikri ve her ikisinin kitabı aynı Tanrı buyruklarını bildirir kitap idi. İşte bunun içindir ki bizzat İsa: “Ben gidiyorum ve yine geleceğim” buyurmuştur. Güneş bu hususta bir örnektir. Bu günün güneşi, “ben dünün güneşiyim” derse, doğru söylemiş olur; yok eğer zamanın tevalisini göz önünde tutar da, “ben dünün güneşi değilim” derse, yine doğru söylemiş olur. Günler de onun gibidir. Bütün günlerin aynı günden başka bir şey olmadığı iddia edilirse, bu iddia yerinde ve doğrudur. Yok eğer, her günün kendine göre bir ismi ve niceliği bulunduğu göz önünde bulundurularak, başka başka günlerdir denirse, bu da doğrudur. Görüyorsunuz ki, günler aynı günden başka bir şey olmamakla beraber, her bir günün kendine göre ayrı bir adı, başka bir vasfı, ayrı bir özelliği vardır ki, başkalarında bulunmaz. Kutsallık Mazharları arasındaki ayrılık, başkalık ve birlik makamlarını da aynı izah ve kaideye göre anlayınız. Tâ ki, o isimler ve sıfatlar yaratıcısının birlik ve başkalık makamlarıyla ilgili sözlerindeki gizli mânalara akıl erdirip işin hakikatine vâkıf olasınız. Ezeli Cemalin ne sebeple çeşitli sıralarda başka başka isim ve ünvan almakta olduğu hakkındaki sorunuza tam bir cevabı bulasınız.

“İkân Kitabı”, s.17-18

 “Şu kadar var ki, bu dünyada her Peygambere tayin edilen vahyin derecesi ve ölçüsü bir değildir. Her Peygamber ayrı bir peygamın hamili, özel bir vahyin memurudur. Onların zuhuru yeryüzünü aydınlatan ayın ışığına benzer. Her görünüşünde ayın parlaklık derecesi bir olmamakla beraber ışığı aynı ışıktır, gerçekte ne eksilir, ne söner.

Demek ki, ışıkların yeginliğinde görülen değişiklik, ışığın kendisinden değil, değişken bir dünyanın her zaman bir kalmayan alıcılık kabiliyetindendir. Yeryüzü milletlerine, eşsiz ve güçlü Yaradan’ın göndermek istediği her peygambere özel bir risalet verilerek, asrının icaplarına uyacak şekilde hareket etmesi emredilir. Tanrı’nın insanlara elçi göndermesinde iki maksat var: Birisi insanoğullarını cehlin karanlığından kurtarıp hakiki bilginin aydınlığına kılavuzlamak; ikincisi, insanlar arasında sükun ve barışı sağlayacak vasıtaları hazırlamaktır.

Peygamberler doktor gibidir. Vazifeleri tefrikaya düşmüş insanlığı, birlik ruhu aşılayarak, tedavi etmek ve bu suretle bütün dünya sekenesinin sağlık ve refahını temin etmektir. Sözlerini şüphe ile karşılamak veya hareketlerini tenkit etmek hakkı kimseye verilmemiştir. Çünkü, hastayı anlayıp hastalıklarının arazını doğru olarak keşfedecek biricik hazık doktor onlardır. Hiçbir kimse görüş ve anlayışı ne kadar da keskin olsa, İlahi doktorların haiz bulundukları yüksek hikmet ve dirayet derecesine yükselmek ümidini besleyemezler. Bu taktirde doktorun bu gün için tavsiye ettiği tedavi usulü, bundan önce tatbik ettiği usulüne uymaz ise, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Hastaya ârız olan rahatsızlık her devresinde ayrı bir ilaca ihtiyaç gösterdiğine göre böyle olması da tabiî değil mi? Bunun gibi Peygamberler cihanı Tanrı marifeti nuruyla aydınlattıkça halkı yaşadıkları asrın muktezalarına en iyi şekilde uygun gelecek usul ve vasıtalarla Allah’ı tanımağa davet etmişlerdir. Bu sayede cehalet karanlığını dağıtmağa ve dünyaya kendi bilgilerinin ışığını serpmeye muvaffak olmuşlardır. Binaenaleyh, her basiret sahibi kimsenin gözü, müşterek gayeleri doğru yoldan sapmış olanları doğru yola kılavuzlamak ve türlü ıstıraplar içerisinde kıvrananları rahat ve sükuna kavuşturmaktan ibaret bulunan bu Peygamberlerin sözlerinde değil özlerinde olmasıdır...”

“Bahaullah’ın Sesi”, s. 42-43

 “Ey Tanrı birliğine inananlar: Tanrı Mazharlarına veya Onların zuhurlarına takaddüm veya terafuk eden alâmetler arasında sakın ayrı seçi yapmayınız. Bu hakikati görmek isteyenler için tevhidin asıl manası işte budur. Emin olunuz ki, Tanrı Mazharları’nın edip eyledikleri ve eyleyecekleri ve hatta onlarla ilgili her şey Tanrı’dandır, Tanrı’nın meram ve iradesinin tecellisidir. Onların şahısları, sözleri, memuriyetleri, davranışları arasında en ufak bir fark gözetenler Tanrı’ya inkâr, ayetlerini red ve Elçilerinin emrine ihanet etmiş olurlar. Şurası bellidir ki, her Mazhar’ın yaşadığı asır Allah’ın ezelden mukadder miad ( kıyamet ) günüdür. Fakat, şu bulunduğumuz gün eşsizdir, bundan önceki günlere benzemez. “Nebilerin mührü” tabiri bu günün üstünlüğünü belirtmeye yeter. Filvaki, nübüvvet devri sona ermiş; Hakikat güneşi doğmuş; Celâl ve azamet kendi bayrağını açmış; ve şimdi zuhurunun göz kamaştırıcı ışıklarını cihana saçmıştır.”

“Bahaullah’ın Sesi”, s.33, b.24-25

 İslâm, Müslîm ve Müslümanın mânası teslimiyet ve itaat etmek demektir. Yani, kim Tanrı’nın Peygamberlerine ve emrine itaat ederse Müslîmdir. Bu nedenle Kur’an da buyuruyor:

 “Havârilere, ‘Bana ve Peygamberlerime inanın’ diye bildirmiştim, ‘İnandık, bizim müslîmler olduğumuza şahit ol.’ demişlerdir.”

Mâide Sûresi, âyet 111

 “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan, doğrusu O yönelen bir Müslîmdi.”

Al-i İmrân Sûresi, âyet 67

 “Hz.İbrahim ve İsmail Kâbe’nin temellerini yükseliyordu. ‘Rabbımız: Yaptığımızı kabul buyur... Rabbımız: ikimizi müslîm olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir Ümmet yetiştir.’”

Bakara Sûresi, âyet 127-128

 “Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, Yakup ve evladına indirilene, Musa ve İsa’ya ve ( diğer ) Peygamberlere Rabları tarafından verilene inanıyoruz. Onları birbirlerinden hiç ayırt etmeyiz. Biz yalnız Allah’a itaat ederiz.”

Bakara Sûresi, âyet 136

 “...Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi tek bir Ümmet yapardı. Fakat bu verdikleriyle sizi denemek içindir...”

Mâide Sûresi, âyet 48

 “Tanrı emanetinin hamilleri insanlara yeni bir hüküm ve taze bir emir ile gönderilir. Bunlar, Tanrı iradesi semasından indirilmiş ve Rabb’ın karşı durulmaz Emrini yürütmek için meydana çıkarılmış olduklarına göre, tek bir şahıs ve tek bir zat sayılırlar; çünkü cümlesi aynı Tanrı sevgisi kadehinden içerler, hepsi tevhit ağacının meyvelerinden yerler.

Tanrı Mazharlarının iki makamı vardır. Birisi sırf tecrid ve tefrid ( Birlik ve Teklik ), mutlak birlik ve aynılık makamıdır. Bu makamda Onların aynı isimle isimlendirilmesi ve aynı sıfatla sıfatlandırılması caizdir; nasıl ki denilmiştir: “Elçilerimizi birbirlerinden ayırt etmeyiz.” Hepsi halkı Tanrı’nın birliğine çağırıyor. O’nun tükenmez fazıl ve inayetinin kevseriyle müjdelendiriyorlar. Hepsi Peygamberlik hilâtı giymiş, cümlesi izzet kaftanına bürünmüştür. Bunun içindir ki, Kur’an noktası: “Hep Peygamberler Benim” ve “İlk Adem, Nuh, Musa ve İsa Benim.” Buyurmuştur. Tanrı Mazharları’nın birliğine ve aynılığına delâlet eyleyen buna benzer sözler gerek İmam Ali’nin ve diğer Tanrı sözü mecralarının ve gerek Tanrı bilgisi İncileri hazinelerinin lisanlarından sadır olmuştur. Bunların hepsi mukaddes din kitaplarında yazılıdır. Bu simalar Tanrı Hükmünün merkezi, Tanrı buyruğunun Doğuş noktalarıdır. Bu emir, kasret perdelerinden ve taaddüt arızalarından münezzehtir; nasıl ki buyrulmuştur: “Emrimiz tek bir Emirdir.” Emir bir ve aynı olunca, o Emir sahiplerinin de aynı olmaları gerektir. İmamlar, o kesin bilgi çırağları: “İlkimiz Muhammed, sonumuz Muhammed, ortamız Muhammed” dememişler midir?

Şurasını çok iyi bilirsin ki, bütün Peygamberler Tanrı emrinin başka başka libaslar içinde görünen heykelleridir. İnce bir bakışla bakarsan, Onların aynı uçmakta gezdiklerini, aynı havada uçtuklarını, aynı yaygıda oturduklarını, aynı sözü söylediklerini, aynı dini yaydıklarını görürsün. Varlık özlerinin, o solmaz ve ölçülmez Lâhut Güneşlerinin birliği işte böyle bir birliktir: İmdi, Tanrı Mazharlarından biri: “Ben bütün Peygamberlerin dönüşüyüm” derse, gerçek söylemiş olur. Aynı veçhile, her sonraki Zuhurda evvelki Zuhurun dönüşü bir olgudur. Daima sonraki evvelkini tasdik ve teyit eder...

İkinci makam ayrılık makamıdır. Bu makam yaratık dünyasıyla ve beşeri hallerle ilgilidir. Bu bakımdan, Tanrı Mazharının ayrı bir şahsiyet, muayyen bir memuriyeti, mukadder bir sistemi ve özel tahditleri vardır. Her biri ayrı bir isim ile isimlenmiş, ayrı bir vasıfla vasıflanmıştır. Kurdukları şeriat ve muvazzaf bulundukları vazife başka başkadır. Nasıl ki Kur’an da buyrulmuştur: “Tanrı Elçilerinin kimisini kimisinden üstün kıldık. Bazılarına Tanrı doğrudan söz söylemiş, bazılarının derecelerini yükseltmiştir. Meryem’in oğlu İsa’yı beyyinelerimizle donattık ve Ruhulkudüs ile kuvvetlendirdik.”

Tanrı bilgisi kaynaklarının söz ve ifadelerinde görünen başkalık, aralarındaki bu makam ve memuriyet başkalığından ileri gelir.”

“Bahaullah’ın Sesi”, s.29-30, b.22

 “Ey Museviler! Tanrı’nın ruhu İsa’yı tekrar çarmıha germek niyetinde iseniz, geliniz öldürünüz beni. O, Benim şahsımda size tekrar gönderilmiştir. Bana dilediğinizi yapınız. Tanrı yolunda can feda etmeye ahdim var. Yer ve gök bir araya gelse kimseden korkmam. Ey Hıristiyanlar! Tanrı Elçisi Muhammed’i öldürmek istiyorsanız, tutunuz ve öldürünüz beni. Ben Oyum, Nefsim Nefsidir. Bana dilediğinizi yapınız. Kalbimin en derin arzusu Celâl Melekûtunda sevgilimin huzuruna ulaşmaktır. Bilmek isterseniz, Tanrı’nın Hükmü budur. Ey Müslümanlar! Beyanı size indirten kimsenin göğsünü kurşunlarınızla delik deşik etmek emelinde iseniz, yakalayınız beni; cefa oklarınıza hedef yapınız beni; ben Onun sevgilisiyim; İsmim ismi olmamakla beraber Nefsinin zuhuruyum. Celâl bulutlarının gölgesinde geldim; Tanrı Beni yenilmez bir saltanatla donattı. O gerçekten Haktır, görünmezi bilendir. Bana benden önce gelene yaptığınız muameleyi yapmanızı bekliyorum. İşitir kulağınız olsa her şeyin buna şahadet ettiğini duyarsınız. Ey Beyaniler! Geleceğini Bab’ın müjdelediği, görüneceğini Muhammed’in haber verdiği, zuhurunu bizzat İsa’nın bildirdiği kimsenin kanına susamış iseniz, işte müdafaasız ve arzunuza boyun eğmiş olarak karşınızda duruyorum. Bana dilediğinizi yapınız.”

“Bahaullah’ın Sesi”, s.53, b.47

 “... Arisanda, Peygamberlerden hangisinin öbürlerinden üstün tutulması gerektiğini sormuşsun. Hep Peygamberlerin hakikati bir olduğunu bil. Birlikleri mutlaktır. Cihanların yaratıcısı Tanrı buyuruyor: Elçilerim arasında hiçbir fark yoktur. Maksatları bir maksat, sırları aynı sır. Birinin öbüründen üstün tutulması, kimisinin kimisinden yüksek görülmesi hiçbir veçhile caiz değildir. Her gerçek Peygamber kendi emrini esasen kendinden önceki Peygamberlerin Emirleriyle bir saymıştır. İmdi, bir kimse bu hakikati kavrayamayarak boş ve yaraşmaz bir dil kullanmağa kalkışırsa, görüşü keskin ve anlayışı aydın kimseler kendi imanlarının bu gibi boş lakırdılarla sarsılmasına müsaade etmezler.”

“Bahaullah’ın Sesi”, s.42, b.34

 SORU:Cennet, Cehennem ve Sırat Köprüsü Ne Demektir?

 Cevap:

“Peygamberler doğrulukla gelmiş ve doğru söylemişlerdir. Yezdanın peyki ne demiş ise olmuş oluyor. Dünya mükâfat ve mücazat ile durur. Cennet ve cehennemi akıl ve ilim tasdik eder. Çünkü, bu ikinin varlığı o iki için elzemdir. Cennet, birinci derecede ve birinci sırada, gerçek Tanrı’nın razılığıdır. Her kim onun razılığını elde etmiş ise, yüce cennetin sakinlerinden sayılır. Böyle bir kimse, ruhu bedenden çıktıktan sonra, hokka ve kalem ile anlatılamayacak bir saadete kavuşur. Köprü, terazi, uçmak ve tamu, Tanrı kitaplarında yazılı her şey görür gözü olanlar ve Manzar’ı Ekber’e bakanlar nezdinde malûm ve meşhuddur. Manâ Güneşi’nin doğup göründüğü sırada bütün insanlar aynı makamda dururlar. Gerçek Tanrı irade buyurduğunu söyler. İnsanlar arasında her kim onu işitmeye ve kabul etmeğe muvaffak olur ise, o kimse cennetlik olur. Keza, sırat köprüsünden, teraziden ve kıyamet gününde vukuu bildirilen bütün şeyler olup bitmiştir. Zuhur günü, en büyük kıyamet günüdür. Ümid ederim ki, cenabınız Tanrı vahyi şarabından ve Rabbanî inayet selsebilinden içerek mükâşefe ve şühud makamına erersiniz ve kıyamet ahvali hakkında söylenilen şeyleri dışta ve içte müşahede edersiniz.

“Bahaullah’ın Levihleri”, s.108-109

 Tanrı’nın lisanından Saklı Sözlerde buyruluyor:

 “EY VARLIK OĞLU!

Bahçen sevgim, cennetin vuslatımdır. Ona gir, duraklama. Yüce melekütümüzde ve yüksek ceberutümüzde senin için takdir olunan budur.”

“Saklı Sözler(Arapça)”, no: 6

 “Ey kardeşim! Ruh adımını kaldır; kaldır ki, gidilmesi çok uzun süren uzaklık ve ayrılık çöllerini bir göz açıp kapamada geçip yakınlık ve vuslat cennetine giresin ve tek bir solukta semavi ruhlara kavuşasın. Ceset ayağı insanı bu merhalelere götürmez, maksada kavuşturmaz. Selâmet olsun o kimseye ki, hakikate ermek için hakikat ışığını kendine kılavuz tutar ve irfan kıyısında Emir köprüsü, üzerinde Tanrı’nın adıyla durur.”

“İkan Kitabı”, s.29

 “Zulmedenleri de onların yardakçılarını da, Allah’ı bırakarak taptıklarını da diriltip ayağa kaldırın, sonra da hepsini cehennem yoluna götürün.”

Sâffât Sûresi, âyet 22-23

 “Sonra da kendisi onun durumunu öğrenmeye çalışacak ve dünyadaki arkadaşlarını cehennem içinde görecek.”

Sâffât Sûresi, âyet 54-55

“Biz onu zalimler için bir sınama vesilesi kıldık.”

Sâffât Sûresi, âyet 63

  “O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.”

Sâffât Sûresi, âyet 64

 “Sonra da hepsi cehenneme doğru döndürülüp götürülecekler. Onlar, atalarını sapık kimseler buldular. Bunlar da izlerinden koşup dururlar.”

Sâffât Sûresi, âyet 68-69-70

 “...Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum. Siz ise, beni cehenneme çağırıyorsunuz.”

Mü’min Sûresi, âyet 41

 Kur’an-ı Kerimde bir çok âyette cennet ve cehennemden bahsedilmektedir. Bu ayetlerin bir kısmı mecazi şekilde ifade edilmiştir.

 “Ey yüzünü Yüz’ün nurlarına çevirmiş olan! Türlü kuruntular yeryüzü sakinlerini sarmış, onları yakîn ufkuna ve parıltılarına, görünüşlerine ve ışıklarına bakmaktan geri tutmuştur. Çeşitli zanlar onları Kayyumdan meneylemiştir. Arzularına göre söz söylerler ve fakat böyle yaptıklarının farkında değiller.

Kimisi diyor: ‘Ayetler indi mi?’

Söyle ona: GÖKLERİN RABBINA YEMİN OLSUN Kİ, EVET.

Kimisi soruyor: ‘Saat geldi mi?’

BEYYİNELERİN MAZHARINA AND OLSUN, GELDİ VE GEÇTİ BİLE. Hâkka geldi ve işte Hak hüccet ve bürhan ile geldi. Sahire açığa çıktı ve işte insanlar korku ve ıstırap içinde. Zelzeleler geldi çattı ve işte kabileler muktedir ve cebbar Tanrı’nın korkusundan feryada başladı. Söyle! Sâhha haykırdı ve işte bu Gün bir ve muhtar olan Tanrı’nın dır.

Kimisi: ‘Kıyamet koptu mu?’ diyor.

Evet. Ve hatta Kayyum ayetlerinin melekûtu ile kıyam eyledi.

Soruyorlar: ‘İnsanlar hep yere serilmiş görünüyorlar mı?’

En yüce ve en nurlu Rabbıma yemin olsun, evet.

‘Kökler diplerinden sökülüp atıldı mı?’ diyorlar.

Evet, sıfatların mâlikine yemin olsun, dağlar bile delindi.

Birisi: ‘Nerede cennet ve cehennem?’ diye soruyor.

Söyle ona: Ey şüpheci müşrik! Birincisi Benim mülâkatım, ikincisi ise senin nefsindir.

Bir başkası: ‘Hani ya terazi?’ diyor.

Söyle ona: Rahman olan Rabbıma yemin olsun, İşte; fakat onu ancak görücü gözü olanlar görür.

‘Yıldızlar yer düştü mü?’ diyorlar.

Söyle onlara: Evet, Kayyum, Sır diyarında iken: İbret alınız, ey nazar sahipleri! Biz Kudret Elini azamet ve iktidar koynundan çıkarınca, bütün alâmetler göründü. Tayin olunan vakit gelince Münadi nida eyledi. Ve Tur’cular bu yaratık dünyasının mâliki olan Rabbının satvetinden vukuf sahrasında bayılıp düştüler.

Soru soruyor: ‘Sûr’ a üflendi mi?’

Söyle ona: Zuhurun Sultanına yemin olsun, evet; O Rahman Adının tahtına oturduğu zaman. Nurların Mâtlâı ola Rabbının fecri gecenin koyu karanlığını dağıttı. Gerçek söylüyorum: Rahmanın tatlı yeli esti, ruhlar beden kabirlerinde titredi. Aziz ve Mennan Tanrı’nın katından iş böyle oldu.

Kâfirler: ‘Gök ne zaman yarıldı?’ diyorlar.

Söyle onlara: Siz gaflet ve sapıklık mezarlarında iken.

Müşriklerden bazıları gözlerini silip sağa sola bakıyorlar. Söyle: Gözünüz görmez; Senin için bu günde sığınacak yer yok.

Onlardan birisi: ‘Mahşer kuruldu mu?’ diyor.

Söyle ona: Rabbıma yemin olsun, evet; sen kuruntu yatağında iken.

Başka birisi de soruyor: ‘Kitap, fıtret üzere indi mi?’

Söyle ona: Fıtretin kendisi de buna mütehayyir; Tanrı’dan korkunuz, ey mazbut akıl sahipleri!

Başka birisi de : ‘Ben kör olarak mı mahşere çıkarıldım?’ diyor.

Söyle ona: Bulutlara binene yemin olsun, evet. Cennet mâna gülleriyle süslendi ve cehennem ateşi fâcirlerin ateşi ile ateşlendi. Söyle: Misak gününün Sultan’ı gelince, Zuhur Ufkundan Nur parladı ve ufukları aydınlandı. Şüpheciler ziyan etti, ikan matlâına yakîn ışığı ile yönelen ise kazandı.

Ey yüzünü Zuhurun ufkuna çevirip bakan! Ne mutlu sana ki, ruhlara kanat veren bu levih senin için indirildi.”

“Bahaullah’ın Levihleri”, s.10-11

 “İşte bunlar, Kıyamet günü size verilmek üzere vâ’dolunan şeylerdir. Bu hiç tükenmeyecek rızkımızdır. ( mü’minlere vâ’dolunan şey ) budur işte. Fakat asilere pek kötü bir yer ayrılmıştır. Yani cehennem, hepsi oraya girecekler.”

Sâd Sûresi, âyet 53-54-55-56

 SORU:Peygamberlik iddiasında bulunanın en bariz delili nedir?

 Cevap: Bir elçinin en açık delili, kendini zorluklara ve tehlikelere atarak, her şeyden vaz geçip insanlık alemini karşılıksız doğruya kılavuzlamaktır. Nasıl ki, Tanrı buyuruyor:

 “Sen (onlara ), ‘Ben şu ( Kelâmı size bildirmenin ) karşılığında sizden hiçbir mükâfat istemiyorum. Zorlanarak konuşmak da hiç âdedim değildir.’ de.”

Sâd Sûresi âyet 86

 “Şimdi bir kişi, hiçbir kimseden veya hiçbir mektep ve medresede ders görmemiş olduğu halde, binlerce âyet, hutbe, risale ve münacat ile ortaya çıkınca, hangi delil ileriye sürülerek ona itiraz edilebilir; bu en büyük feyzinden mahrum kalınabilir ve bu ruh karanlık cesedi bırakıp çıktıktan sonra ne cevap verebilir? Acaba: ( falan hadise baktık onun harfiyen tahakkuk etmediğini görünce, Tanrı mazharlarına itiraz ettik ve böylece biricik gerçek Tanrı’nın şeriatından uzak kaldık. ) mı diyecekler?, Nebilerden bazılarına Azim sahibi denmiş olmasının bir sebebi de, herkesçe bilindiği üzere, onlara Kitap inmiş olması değil mi ve siz bunu işitmediniz mi? Buna rağmen birçok ciltlerden ibaret bir kitap ile ortaya çıkan bir kitap sahibine, cahilce, kalplere şüphe düşürerek insanları aldatmak ve saptırmak kastiyle bir iki sözü bir araya getiren ve bu suretle zamanın şeytanı rolünü oynayan bir kimsenin lakırdılarına uymak caiz olur mu? Bu lakırdılara uyarak Tanrı feyzinden nasipsiz kalınır mı? Bütün bunlar bir yana, bir insan bu Kudsî Nefisten ve Rahmani Nefesten uzak durur ve Ona arka çevirirse, bilmem ki, kimi kabul eder ve hangi yöne yönelir? Evet,

Her kesin yöneldiği bir yön var[1]

Biz sana şu iki yolu gösterdik: Artık sen beğendiğine git, bu söz hakikatin ta kendisidir...

Bu Emrin doğruluğunu ispat eyleyen delillerden biri de şudur: Her bir devir ve asırda Görünmez Hüviyet kendi mazharının şahsında görününce, dünya ve dünya işleriyle ilgileri bulunmayan bazı adsız sansız kimseler “Nübüvvet Güneşi’nin” ışığı ile aydınlanmıştır, Hidayet Ay’ının nuru ile hidayet bulmuşlar, Tanrı mülâkatı ile müşerref olmuşlardır. Bu yüzdendir ki, zamanın uleması ve servet sahipleri bu gibilerle alay ederlerdi; nasıl ki, Tanrı doğru yoldan sapmışların dilinden buyuruyor:

“Onun kavminden küfreyliyenler: ( Biz seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz. Ve sana uyanları da akıl ve fikirden mahrum erazil takımından buluyoruz. Biz sizin bizden üstün bir tarafınızı görmüyoruz ve öyle sanıyoruz ki, siz yalancılarsınız.[2]

Demek istiyorlardı ki: Milletin bilginleri, zenginleri ve ünlüleri size inanmamışlardır. Bu ve buna benzer deliller ile gerçekten başka bir söz söylemeyen Muhammed’in bâtıllığını istidlâle kalkışıyorlardı.”

“İkan Kitabı”, s.123-124

 “...Delillerden birincisi: Geçmiş Peygamberlerin söyledikleri kehanetlerin gerçekleşmiş olmasıdır. İkinci delil: Kalplere yararlı, nüfuzlu ve esenli bir tesir bırakan sözleri ve ibareleridir. Üçüncüsü: Amelleri ve davranışlarıdır. Dördüncüsü: Onların öğretileridir.”

Abdul–Baha, Divine Philosopy 43

 “...Hz.Bahaullah kendi Emrini zincir baskısı altında iken yükseltti. Bu, kimsenin inkâr edemeyeceği bir kanıttır. Sürgün edilen kimse zayıf, güçsüz kalır ve mahvolur. Fakat Hz.Bahaullah’ın sürgünlüğü, Emrinin yükselmesine sebep oldu…Halkın hücumuna uğrayan kimse yok olur. Fakat halkın Hz.Bahaullah’a yaptığı saldırı, ışığının yanmasına sebep oldu. Işıkları parıldadı, ayetleri göründü, deliller tamamlandı, kanıtı açık ve parlak oldu.”

“Sevgiden Birliğe”,s.5

 Bahai Dini diğer Dinler gibi bağımsız ve evrensel bir Dindir.

 Türkiye’de Bahailiğin din olup olmadığı hakkında araştırma yapmak üzere tayin olunan bilirkişi üyeleri şunlardır:

 Prof. Dr. Sahır Erman

Doç. Dr. Cahit Tanyol

Doç. Dr. Selçuk Özçelik

 Bu heyetin ittifakla hazırladığı “Bilirkişi Raporu”na göre:

 “Bahailiğin Din olup olmadığı:

 Din ve hukuk sosyoloji bakımından dinler arasında bir imtiyaz terfik etmeye imkân yoktur. Her inanç sistemi aşağıdaki hususları ihtiva ediyorsa bir dindir:

a)Her dinde bir inanç sistemi ve bir dünya görüşü,

b)Her dinin kendisine mahsus bir ibadet tarzı,

c)Her dinin bir mâbedi,

d)Her dinin Peygamberi,

e)Her dinin cemaati,

f)Her dinin Kitabı vardır…

 Bahailiğin, büyük dinlerde olduğu gibi:

a)Kitabı ( El – Akdes ),

b)İnanç sistemi ve dünya görüşü,

c)Özel ibadeti,

d)Mâbedi ,

e)Cemaati,

f)Peygamberi, vardır…”

“Bahai Dini”,s.70-71( özet olarak alındı )

 Bahai Dini kitabının 35-129’cu sayfalarında , Bahai Dini hakkında dünya ansiklopedilerinde yazılan bilgilere ve Üniversite profesörlerinin görüşleri ile dünyada tanınmış diğer bilgili adamların görüş ve fikirlerine yer verilmiştir.

 “Ey kavim! Ben size geçmiş babalarınızın Rabbı olan Rabbınız Allah’tan bir haber getiriyorum. Gözünüz elinizde olan şeylerde olmasın. Gözünüz Allahın size indirdiği şeylerde olsun. Anlayışınız varsa, bu sizin için dünyaya bedel bir nimettir. Hakikatin, şaşmaz hakikatin nazarlarınızda taayyün eylemesi için Tanrı’nın elinizdeki delil ve bürhanlarını gözden geçirip bu günkü İlahi Zuhura tatbik ediniz. Ey halk! Şeytana uymayınız; Rahmanın dinine sarılınız, ciddi inananlardan olunuz. Tanrı Mazharını tanıyamadıktan sonra insana neyin ne faydası var? Hiçbir şeyin...”

“Bahaullah’ın Sesi”,s.76

 “İşte, Firdevs bülbülü ölümsüzlük ağacının dalları arasında tatlı ve kutlu ötüşleriyle ötüyor. Temiz yüreklilere, Tanrı’nın yakınlığını ve Tanrı birliğine inanlara, Allah’ın keremli huzurunu müjdeliyor. Gönüllerini dünyadan kaldırmış olanlara, aziz ve eşsiz padişah olan Allah’ın Haberinden sadır bu Haberi bildiriyor ve âşıkları kudsîlik Merkezine ve sonra bu nurlu Nazargâh’a kılavuzluyor.

Söyle! Tanrı Elçilerinin kitaplarında yazılı büyük Nazargâh gerçekten budur. Doğru yalandan onunla ayırt edilir. Her buyruktaki hikmet onunla açıklanır. Söyle! O cidden yüce, güçlü ve ulu Allah’ın meyveleriyle yüklü Ruh ağacıdır...

Söyle, Ey kavim! Eğer bu âyetleri inkâr ederseniz, bundan önce hangi delil ile iman ettiniz? Gösteriniz o delili, ey yalancılar zümresi...

Sen kendi içinde şuna iyice inan ki; bu Cemâlden yüz çevirmiş olan bir kimse, bundan önce gelen bütün Tanrı Elçilerinden yüz çevirmiş ve ezelden ebede dek Tanrı’nın karşısında kibirlenmiş olur...”

“Ahmet Levhi”nden alıntılar

 “Birleşmiş Milletler ile ilişkiler:

Bahai Uluslararası Toplumu’na, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nde ( ECOSOC ) ve çocuklar için Acil Yardım Fonu’nda ( UNİCEF ) danışmanlık statüsü tanınmıştır. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler Çevre Programı ( UNEP ) ve Enformasyon Ofisi ile iş birliği içindedir. Birleşmiş Milletlerin New York, Cenevre ve Nairobi ofislerinde temsilcileri vardır. Yerel Bahai toplumları da Birleşmiş Milletlerin çeşitli insani projelerini desteklemeye teşvik edilmektedirler. Bahai Uluslararası Toplumu, İnsan hakları, toplumsal gelişim, kadının statüsü, çevre, yerleşim, gıda, bilim ve teknoloji, nüfuz, deniz yasası, suçların önlenmesi, uyuşturucu kullanımı, gençlik, çocuklar, aile, silahsızlanma gibi konularla ilgili Birleşmiş Milletler Ajanslarının toplantılarına katılmakta ve bildiriler sunmaktadır. “

“Bahai Dini ve Bahai Dünya Toplumu” Broşüründen alıntı.

 “Hz. Bahaullah hiçbir okula gitmedi, öğretmeni de yoktu. Kusursuzluğu, kendi özündendi. O’nu tanıyan bütün kişiler, bu konuyu iyice biliyorlardı. Bununla beraber, eserlerini gördünüz, ilim ve mükemmelliğini işittiniz. Dünya çapında ünlü hikmet ve felsefesini görmektesiniz. İlkeleri bu çağın ruhudur. Bütün dünya filozofları, ‘Bu ilkeler, dünya ufuklarının ışığıdır’ diye tanıklık edip söylemektedirler.

İlahi Peygamber, Tanrı’nın ışığı olmalıdır. Aydınlığı, başkasından değil, güneş gibi kendisindendir. Bunun gibi kutsal Doğuşların ışığı kendi özündendir. Ayın ve bazı yıldızların ışığı gibi başkasından alınmış olamaz...

Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Hz. Bab ve Hz. Bahaullah hiçbir okula gitmediler. Fakat herkesin eşsiz olduğuna tanıklık ettiği nice kitaplar O’nlar tarafından meydana getirildi...

...Başkalarından öğrenmeye muhtaç olan kimseler nasıl Tanrı’nın Elçisi olabilirler? Işığa ihtiyacı olan lamba nasıl aydınlık saçabilir? O halde, Peygamber bütün mükemmellikleri sonradan kazanmış değil, kendiliğinden sahip olmalıdır. Yapay olarak değil, kendi özünden meyve veren bir ağaç olmalıdır. Böyle bir ağaç dünya ufuklarını gölgeleyen ve hoş bir meyve veren kutsal bir ağaçtır. O halde, Hz. Bahaullah’ta görülen olgunluklara, bilgisine ve eserlerine bakınız: Bunlar hep Tanrı’nın gücü ve O’nun belirginlikleri idi...”

“Sevgiden Birliğe”,s.9-10

 SORU:Bazı kimseler var ki, iyi ameller işlerler, umumun iyiliğini isterler, güzel huyludurlar, bütün insanlara karşı sevgi ve şefkat beslerler, yoksullara bakarlar, umumi barış husulüne çalışırlar. Bu gibilerin Tanrı öğretilerine ne ihtiyacı var? Onlar kendilerini bundan bağımsız sayıyorlar. Bu türlü insanların durumu nasıldır?

 Cevap:

“Bil ki: Bu ameller gidişler ve sözler iyidir, güzeldir, insanlığın şerefidir; fakat sadece bu ameller kâfi değildir; zira bunlar son derece güzel bir vücut olmakla beraber ruhsuzdur. Hayır, ebedi hayata, sermedi ululuğa, külli nuraniliğe, gerçek kurtuluşa kavuşturan şey Tanrı’yı tanımaktır. Biricik gerçek Tanrı’yı tanımak herhangi bir şeyi tanımaktan önce gelir. Bu, insanlık âleminin en büyük vasfıdır; çünkü, bu maddi varlık dünyasında eşyanın hakikatlerini tanıyıp bilmek maddi fayda bahşeyler, bu sayede zâhiri medeniyet ileri gider; Tanrı irfanı ise ruhani ilerleme ve çekiciliğe, gerçek basirete, insanlık aleminin yükselmesine, ilâhi medeniyete, ahlâkın düzeltilmesine ve vicdanın nuraniliğine sebep olur.

Ve sonra, Tanrı sevgisi iledir ki, Hakkı tanıma sayesinde, sevgi ışığı gönül şişesinde yanar, ufuklar aydınlanır, insanın varlığı melekûti hayat bulur. Gerçekten insanın varlığının neticesi Tanrı sevgisidir ve Tanrı sevgisi hayat ruhudur, ebedi feyizdir. Allah muhabbeti olmasaydı, insanın yüreği ölü ve vicdani duygulardan mahrum olurdu; Tanrı sevgisi olmasaydı, insanlık âleminin mükemmelliği yok olurdu... İnsan sevgisi Tanrı sevgisinin bir parıltısı ve Tanrı mevhibesinin bir feyzidir.

...İnsaf gözüyle bakacak olur isen, görürsün ki, diğer insanlar tarafından işlenen bu güzel ameller de esasında Tanrı öğretilerinin eseridir. Geçmiş nebiler insanlara bu gibi amellerin iyi olduğunu öğretmişler, bunlardaki güzel yönleri onlara göstermişler, bunlardan doğacak güzel neticeleri anlatmışlardır. Bu öğretiler insanlar arasında yayılmış, nesilden nesile geçerek bu kimselere kadar gelmiş, kalpleri bu kemallere yöneltmiştir. İnsanlar, bu amellerdeki güzelliği ve insan alemine getirdiği mutluluğu görünce uyuvermişlerdir. Demek ki, bu da Tanrı öğretilerindendir. Fakat tartışma ve mücadele değil, bir parça insaf gerektir.”

“Bazı Sorulara Cevaplar”“Mufavezat–ı Abdulbaha”,s.244-247

 “Firdevs-i Âlâ’da ikinci yaprağa yazılan Tanrı Sözü:

Kalem-i Âlâ, şu anda, kudret ve iktidar mevkiinde bulunanlara, yani padişahlara, sultanlara, reislere, emirlere, ulema ve urefaya öğüt vererek onlara dini ve tedeyyünü tavsiye eder. Dünyanın düzeni ve imkân dünyasında olanların güvenliği için en büyük sebep odur. Din direklerinin sarsılması, cahillerin kuvvetlenmesine, cür’et ve cesaret bulmalarına yol açar. Gerçek söylüyorum: Dinin yüce makamına gelecek her halel, şerirlerin gafletini arttırır ve netice hercümerç olur. İşitiniz ey göz sahipleri ve ibret alınız ey bakış sahipleri!”

“Bahaullah’ın Levihleri”,s.34

 “Kalbi canlandıran ruh Tanrı irfanıdır. Tanrı irfanının en hakiki süsü: ‘O dilediğini işler ve dilediği gibi hükmeder’ hakikatinin kabulüdür. Tanrı irfanının libası Tanrı korkusu, kemali ise Tanrı Dininde sebat ve istikamettir. Tanrı kendini arayanları işte böyle talim eder. O kendine yöneleni sever. Ondan özge yarlıgayıcı ve keremli Tanrı yoktur...”

“Bahaullah’ın Sesi”,s.147,b.34

 “Kalem-i Ebha’nın Firdevs-i Âlâ’da Birinci Yaprağa yazdığı Tanrı Sözü

Gerçek söylüyorum: Bütün yeryüzü sakinlerini koruyan müstahkem kale Tanrı korkusudur. Odur beşeri koruyacak sebep, odur insanları siyanet eyleyecek illet. Evet, varlıkta, insanı her yaraşmaz şeyden uzaklaştırıp koruyan bir âyet vardır ki, bunun adına hayâ ( utanç ) demişlerdir; fakat bu az kimselere mahsustur; herkes bu rütbe ve makama haiz olamaz.”

“Bahaullah’ın Levihleri”,s.33

 “BÜTÜN İYİLİKLERİN KÖKÜ, Tanrı’ya güvenmek, buyruğuna boyun eğmek ve razı olduğuna razı olmaktır.

HİKMETİN KÖKÜ, zikri aziz olan Tanrı’dan korkmak, güç ve öcünden çekinmek, adalet ve hükmünü temsil eyleyenlerden titremektir.

DİNİN BAŞI, Tanrı katından ineni ikrar edip muhkem kitabında yazılı yasalara uymaktır.

SEVGİNİN KÖKÜ, kulun sevgiliye yönelip özgesine arka çevirmesi ve Mevlâsının isteğinden başka bir isteği olmamasıdır.

FERAGATIN BAŞI, Tanrı’nın yönüne yönelmek, O’na gelmek, O’na bakmak, önünde tanıklık etmektir.

KUDRET VE ŞECAATİN BAŞI, Tanrı kelimesinin yüceltip O’nun sevgisinde sebattır.

TİCARETİN BAŞI, Benim sevgimdir. O’nunla her şey her şeyden müstağni ve O’nsuz her şey her şeye muhtaçtır. Bu söz, nurlu bir parmağın yazdığı bir sözdür.

BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN KÖKÜ, kulun, Mevlâsından gafil kalıp, O’nun özgesine rağbet göstermesidir.

CEHENNEMİN KÖKÜ, Tanrı âyetlerini yalanlamak, O’nun katından inen ile savaşmak, Tanrı’ya karşı ululanmaktır.

BÜTÜN BİLGİLERİN KÖKÜ, Celâli Celil olan Tanrı’yı tanımaktır; bu ise ancak O’nun nefsinin mazharını tanımakla olur.

ZİLLETİN BAŞI, Rahmanın gölgesinden çıkıp şeytanın gölgesine girmektir.

KÜFRÜN BAŞI, Tanrı’ya ortak koşmak, O’nun özgesine bel bağlamak, yargılarından kaçmaktır.

SENİN İÇİN BÜTÜN BU SÖYLEDİKLERİMİZİN BAŞI, insaftır. İnsaf, kişinin vehim ve taklidi bırakması, Tanrı’nın yapıp meydana getirdiği şeyleri Tevhit gözüyle görmesi ve her şeye keskin bir bakışla bakmasıdır. İşte sana böyle öğrettik. Git Rabbın Allah’a şükret ve âleme öğün.”

“Bahaullah’ın Levihleri”,s.85-86

 

“Dinin mahiyetini soruyorsun. Bil ki, hakiki hikmet sahibi olanlar dünyayı bir insan vücuduna benzetmişlerdir. İnsan vücudu nasıl elbiseye muhtaç ise insanlık bedeni de adalet ve hikmet libası ile donatılmak ister. Bu libas Tanrı şeriatidir. Libas kendisinden beklenen işi görüp bitirince, her şeye muktedir olan Tanrı onu muhakkak yeniler. Tanrı asrına göre şeriat gönderir. “

“Bahaullah’ın Sesi”,s.43,b.34

 “Bazıları ‘biz bilgili kişileriz öğreticiye ihtiyacımız yoktur’ derlerse bu, bilgili ordu amirlerinin ‘biz savaş ilmini biliyoruz, genel komutana ihtiyacımız yoktur’ demelerine benzer. Buradan açıkça anlaşıldığı gibi bu söz doğru değildir. Orduda bulunan, bilgili veya bilgisiz, tüm askerlerin bir komutana ve daha doğrusu bir öğreticiye ihtiyaçları vardır.

Bu verilmiş olan örnekler, duyucu kulağı olanlar için yeterli kanıtlardır.”

“Sevgiden Birliğe”,s.142

 “...Tanrı irfanından Tanrı sevgisi tezahüründen, kendini vermekten ve iyi niyetten sonra güzel amel tam ve mükemmeldir, yoksa iyi amel ne kadar da beğenilmiş olsa Tanrı irfanına, Rab sevgisine, doğru niyete dayanmadıkça eksiktir. Meselâ, insan vücudun, mükemmel olması için, bütün kemallerle mükemmel olması gerektir. Göz çok aziz ve makbul ise de kulak ile desteklenmek ister. Kulak çok makbul ise de konuşma kuvveti ile desteklenmek ister. Konuşma kuvveti hoş bir şey ise de akıl kuvvetinin yardımına muhtaçtır. Öbür kuvvetleri, organları ve uzuvları da buna kıyas et. Bu kuvvetler, hasseler, uzuvlar ve parçalar bir araya toplanınca mükemmel bir vücut meydana gelir. Şimdi dünyada bir kısım insanlar türemiştir; bunlar hakikaten umumun iyiliğini istiyorlar, ellerinden geldiği kadar mazlûmlara yardım ediyorlar, fakirlere bakıyorlar, umumi barış ve güven taraftarlığı yapıyorlar. Bunlar bu yönden mükemmel iseler de Tanrı irfanı ve Tanrı muhabbeti yönünden eksik ve yoksundurlar.

Filozof Hekim Galenos, Eflatun’un şehir idaresinden bahseyleyen risalesine yazdığı açıklayıcı kitabında, dini inanışların sağlam bir medeniyette büyük rolü olduğunu beyan eyleyerek şu delili ileri sürüyor:

Topluluk, kanıtla açıklama üslûbunu takip anlayamaz, bu sebepten öbür dünyada mücazat ve mükâfat olduğunu bildiren bir takım rumuzlu sözlere muhtaçtır...”

“Bazı Sorulara Cevaplar”, “Mufavezat-ı Abdulbaha”,s.245-246

 “Ey insanlar! Allah’a ve peygamberine itaat edin ve amellerinizi heba etmeyin”

Muhammed Sûresi,ayet.33

 “İnsanlara Tanrı tarafından tayin olunan ilk vazife, O’nun gerek Emir ve gerek yaratık aleminde mümessili bulunan Vahiy Maşrıkını ve Emir Matlaını tanımaktır. Bu ödevi yerine getiren her iyiliğe ermiş olur; bu ödevi yerine getirmeyen ise, bütün amellerle âmil de olsa, sapmış sırasında kalır. Bu en yüce makâma ve en yüksek ufka ermiş olanlara düşen vazife, âlemlerin Maksudu katından emir buyrulan şeyleri tutmaktadır. Bu iki ödev birbirinden ayrılmaz. Biri öbürü olmadan makbul değildir. İlham kaynağının hükmü budur.”

“Kitab-ı Akdes Yasa ve Kurallarının Özet ve Derlemesi”, s.8

 SORU:Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed’i son nebi diye yazıyor, buna göre başka bir elçi beklenir mi?

 Cevap:

“Muhammed aranızdaki erkeklerden herhangi birinin babası değildir. O Tanrı elçisi ve Nebilerin mührüdür...”

Ahzab Sûresi,ayet 40

 Kur’an-ı Kerim’deki bu tek âyeti tefsir edenlerin bazılarının, tercümelerinde “Mühür” yerine “Son Nebi” kelimesini kullanmalarından dolayı İslâm Ümmeti çelişkiye düşmüştür. Bu “Son Nebi” tercümesi doğru kabul edilerek ele alınsa da yine son Resul mânasını taşımaz. Çünkü, bu âyette Elçi ve Nebi kelimeleri “ve” kelimesi ile ayrılmıştır. Yani Hz. Muhammed hem Nebilik hem de Elçilik makamına haizdir. Tıpkı Hz. Musa gibi.

 “Kur’an’a göre Musayı da anlat. O bizim seçkin kulumuz olmakla beraber O Resul ve Nebi’dir.”

Meryem Sûresi, âyet 51

 “Biz Musa’ya kardeşi Harun’u rahmetimizden Nebi yaparak O’na bir yardımcı olarak verdik.”

Meryem Sûresi, âyet 53

 “Kur’an’a göre İdris’i de anlat. O da dosdoğru bir Nebi’dir.”

Meryem Sûresi, âyet 56

 Bu âyetlerin peş peşe gelmesi Resul ve Nebi arasındaki makam farkını açıkça belirtiyor.

 “Sana Kitabı indiren O’dur. O’nun âyetlerinin bir kısmı muhkemdir. Bunlar bu kitabın temelidir. Âyetlerinin bir kısmı da benzeşen âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak için ( gerçeği aykırı olarak âyetlerin mefhumunu) yorumlamak için benzeşme ayetlerin peşine düşerler. Halbuki bu ayetlerin tefsirini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilirler. Onlar ‘biz buna inandık hepsi Rabbımız tarafındandır’ derler. ( Bundan ) ancak akıllılar nasihat alırlar.”

Al-i İmran Sûresi, âyet 7

 “Ey Rabbımız! Gelmesinde hiçbir şüphe bulunmayan günde insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.”

Al-i İmran Sûresi, âyet 9

 Kur’an-ı Kerimde sayısız âyetlerde “Tanrı Günü’nden bahsedilmiştir.

 “Bunlar büyük bir günde tekrar dirilerek kaldırılacaklarını kesin olarak inanmıyorlar mı?”

“O gün insanlar âlemlerin Rabbinin huzurunda dururlar.”

Mutaffifin Sûresi, âyet 4-5-6

  “O gün onlar, Allah’ın huzurunda hazır bulunacaklar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmayacak. O gün hükümdarlık kimin olacak? Elbette ki tek ve her şeyden üstün olan Allah’ın olacaktır.”

Mü’min Sûresi, âyet 16

 “ O en yüce derecelerin ve arşın sahibidir. İnsanları Allah’a kavuşturma gününden korkutmak için kullarından dilediğine buyruğuyla kendi kelâmını indirir.

Mü’min Sûresi, âyet 15

 Kur’an-ı Kerimde bu devrin ve bu Zuhurun yüceliğini gösteren, yukarıdaki ayetlere benzer, daha bir çok açık âyet vardır.

 “Bu gün cidden büyük bir gün. Bütün mukaddes kitaplarda ondan ‘Allah’ın Günü’ diye bahsedilmiş olması büyüklüğüne bir şahadettir. Her Peygamberin, her Tanrı Elçisinin ruhu bu hayranlık verici Günün hasretini çekmiştir. Yeryüzünde yaşayan çeşitli kavimler ve milletler hep bu günün müştakı idiler. Bununla beraber, O’nun Zuhuru’nun Güneşi Tanrı iradesinin göklerinde görününce bütün bu milletler ve kavimler, Hakkın kendi lütuf ve inayetiyle hidayet buyurduğu kimseler müstesna olmak üzere, O’nu tanımayıp gaflette kaldılar.”

“Bahaullah’ın Sesi”,s.9,b.7

 “Musa’yı göz önüne getiriniz. Semavi saltanat asası ile silahlanmış ve İlâhi irfanın beyaz eliyle donanmış olduğu halde Tanrı sevgisi Faran’ından yola çıkarak Kudret ve Semedanî Şevket yılanı ile nur Sina’sından zuhur alanında göründü. Mülk ehlini bekâ Melekûtuna, vefa ağacının yemişlerini yemeğe davet etti. Firavun ile kavminin şiddetli muhalefetine maruz kaldı. Müşriklerin o Mukaddes Ağaca attıkları zan ve şüphe taşları meçhulünüz değildir. Nihayet, Firavun ile kavmi tekzip ve inkâr suyu ile O Mübarek Ağacın ateşini söndürmeğe kalkıştılar ve var kuvvetleriyle çalıştılar. Bilmiyorlardı ki, maddi su İlâhi hikmet ateşini ve muhalif rüzgar Rabbın yaktığı kudret lâmbasını söndüremez. Bilâkis, bu gibi hallerde o su bu ateşi daha ziyade alazlandırır ve o rüzgar bu lâmbayı daha ziyade korur. Kesin bir gözle bakar ve Allah’ın rızasında yürürseniz bunun böyle olduğunu görürsünüz...

Musa’nın devri geçip İsa’nın nuru ruh fecrinden ışıldayınca bütün Yahudiler yaygarayı koparıp itiraz sesini yükselttiler. Tevrat’ta geleceği vaad olunan zatın Tevrat şeriatını terviç ve ikmal etmesi lâzım geldiğini, halbuki kendisine Mesihlik süsü veren bu Nasıralı gencin o Şeriattaki iki büyük rüknü, boşanma ve cumartesi hükümlerini ortadan kaldırdığını ileri sürüyorlardı. Ve sonra, diyorlardı, nerede Zuhurun alâmetleri. Bu yüzden Museviler hâlâ bu güne kadar Tevrat’ta vukuu bildirilen zuhuru bekleyip duruyorlar. Musa’dan beri Ahadiyetin nice kutlu mazharları ve ezeliyetin nice Aydın Matlaları ve Zuhur alanına gelip gittikleri halde Yahudiler hâlâ kendi şeytani nefislerinin ve iftiracı kuruntularının perdeleriyle perdeli kalmışlardır...

Görünmeyen O Ezeli, Üluhiyet Cevheri, Muhammed Güneşini bilgi ve manâ ufkundan doğdurunca Yahudilerin din uluları Musa’dan sonra Nebi gelmez diye itiraz dilini uzattılar. ‘evet’ diyorlardı ‘Musa’dan sonra bir Allah adamının zuhur edeceği Tevrat’ta yazılıdır. Fakat bu Allah adamı Musa ümmetinin ve o ümmetin menfaatlerini terviç etmeğe, Tevrat’ın şeriatını bütün yeryüzüne yaymağa memurdur.’ Birlik sultanı Kur’an da bu uzaklık ve sapıklık vadisinde kalmışların dilinden şöyle buyuruyor: ‘Yahudiler Allah’ın eli bağlıdır diyorlar. Kendilerinin eli bağlansın! Bu sözlerden ötürü onlar lânetlendiler. Hayır, Allah’ın elleri daima açıktır.’ ‘Allah’ın eli ellerinin üstündedir.’ ...Böyle yüce varlığa Musa’dan sonra artık başka Peygamber gönderemez, denir mi? Sözlerindeki saçmalığa bakın. Bu iddiaları ilim ve irfandan ne kadar uzak! Bu günde bütün insanların meşgul olduğu şey böyle vehim sözlerdir. Bu âyeti bin seneyi mütecaviz bir zamandan beri okuyup şuursuz bir suretle Yahudileri kınadıkları halde kendileri de bu gün, gizli açık, Yahudilerin duygu ve kanışlarına tercüman olduklarının farkında bile değillerdir! Bütün zuhurların sona erdiği, Allah’ın merhamet kapılarının kapandığı, manevi maşrıklardan artık hiçbir güneşin doğmayacağı, Samedani Kıdem denizinin bir daha dalgalanmayacağı, Allah’ın görünmez âlemindeki çadırlardan gönderdiği elçilerin bir daha görünmeyeceği hakkındaki tatsız teranelerini kendi kulaklarınızla şüphesiz işitmişsinizdir...”

“Bahaullah’ın Sesi”,s.13-14-15,b.13

 “Yer yüzünde bulunan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz mürekkeple dolu olsa, buna da yedi mürekkep dolusu deniz daha ilave edilse, yine de Allah’ın âyetleri bitmez. Şüphesiz Allah her şeyden üstündür, sonsuz hikmet sahibidir.”

Lokman Sûresi, âyet 27

 “Sizde olanlar tüken