|
TANRI GÜLMEYİ SEVER
Bu hikayedeki bütün olaylar gerçektir. Gerçek insanlarla ilgilidir. Eğer herhangi bir karakterle bir arkadaşınız arasında bir benzerlik hissederseniz, büyük bir ihtimalle o karakter sizin arkadaşınızdır. Olayların yaşandığı zaman ve yerleri kendi çalıştığım radyo ve televizyon istasyonlarından seçmiş olmamla beraber, hikayedeki yerlerin hepsi gerçektir. Sadece ticari faaliyet alanındaki bazı çalışanlara zarar gelmemesi için bazı isimler değiştirilmiştir. Bu küçük değişiklikleri yapmamın sebepleri şunlardır: BİRİNCİSİ :Televizyon ve radyodaki görevlerime devam etmek istiyorum. İKİNCİSİ :İnsan şeklimi korumak istiyorum. ÜÇÜNCÜSÜ :Kârımı bir avukatla paylaşmak istemiyorum. On iki kez dünyanın etrafını dolaştım ve gezegenin her yanındaki insanların mükemmel olduklarını gördüm. Bu yüzden bu kitabı yazmak bana büyük bir zevk verdi. -İkisini de kabul edebilirdim, ama- bunu yaparken ne bir mükafat ve ne de minnettarlık bekledim. Hiç seçeneğim yoktu. Bunu yazmak zorundaydım. Neden olduğunu kitabı bitirmeden anlayacaksınız.
WILLIAM SEARS
Tüfeğin yedinci oğlunun tüfeğinin yedinci oğlu Bir cenin zarının (1) içinde doğmuşum. İrlandalı babam “‘tül’e sarılı” diyerek övünmüş. Ama amcam Duffy daha olgun davranmış, “İsa, Meryem, Yusuf ve Araf’taki bütün azizler! Oğlan bir kozanın içinde geldi.” Haberi babama ilk ulaştıran ebeydi. “Sizinki bir cin” diye bağırdı “her tarafı sanki yedinci oğulun yedinci oğlu gibi sarılı!” “Onu boş ver” demiş babam “cin erkek mi kız mı?” “Tosun gibi bir erkek çocuğu ve Tanrı’nın parmağı onun üzerinde!” 28 Mart 1911’de, Balkabağı sokağı, Duluth, Minesota’da doğdum. Babam, Aziz Peter gününü unuttuğum için beni iki hafta affetmedi. Superior Gölü’nün dışında aniden her biri bir golf topu büyüklüğünde yağan dolu fırtınasının tek şahidiydim. Babamın ailesi aslen County Cork burnundaki Court Mc Sherry Koy’undan gelir. Her Cumartesi gecesi babam, Hennessy’nin yerinde, kasabanın diğer iki İrlandalı’sıyla piyanonun başında saatlerce kalır ve kısa bir şarkıyı tekrar tekrar söylerdi, Oooooooh...... Mc Ginty ölmüştü ve Mc Carthy bunu bilmiyordu Mc Carthy ölmüştü ve Mc Ginty bunu bilmiyordu İkisi de ölü yatıyordu aynı yatakta Ve biri diğerinin öldüğünü bilmiyordu. Ve sonra kahkahalara boğuluyorlardı, tekrar şarkıya dönüyorlar ve sonra yine kahkahalar... Fransız, İspanyol, Alman, Gal, İngiliz ve İskoçyalı olan annem, babam onu üzdüğü zaman -ki bu her gün olurdu- ona Aziz Peter’in çok büyük bir hata yaptığını söyler, “Sinsileri orada bırakmalı ve İrlandalılar’ı dışarı atmalıydı” derdi. Doğumumun üzerinden bir hafta geçmeden, babam bütün kasabaya kendisini harika bir geleceğin beklediği haberini yayıyordu. “Benim oğlum” diyordu “bir zar içinde geldi, aynen bir kabuğun içindeki bezelye tanesi gibi. Bu cennetten bir işaret. O bize büyük bir şans getirecek ve yok denecek kadar az bir zamanda yüklü miktarda para elimize geçecek.” Annem sinirlenmişti. “Senin bütün aileni tanıyorum” diyordu babama “buradakileri de, İrlanda’dakileri de. Hepsinin sahip oldukları toplam para bir çizmenin ayak ucunu ancak doldurabilir.” “Hiç inancın yok, kadın. Sadece çocuk konuşmaya başlayana kadar bekle. O sana söyleyecek.” On aylıkken yürümeye, ama konuşmaya altı aylıkken. başladım. Bu babamı çok huzursuz etti, özellikle söylediğim ilk kelimenin “baba” değil “Tanrı” olduğunu duyunca. “Bu çocuk korkunç” dedi anneme. “Bu kelimeyi nereden öğrendi?” “Bu kadar nazik bir sözü senden öğrenmediği kesin.” dedi annem. “Bundan hoşlanmadım. Çok acayip. Küfür mü ediyor yoksa bu bir keramet mi anlayamıyorum.” Zamanla bir buçuk yaşına gelmiştim. Babam benden biraz ürküyordu. Onun bilmediği bir kaç kelime biliyordum. İşte bu sıralarda ilk defa o rüyayı gördüm. Rüyamı anneme anlatınca, annem de gidip babama anlattı. Babam beni bir doktora götürmek istedi, ama annem “o sadece biraz erken gelişmiş” dedi. “Çok garip” dedi babam “böyle bir çocuğa sahip olmanın akıllıca olduğundan emin değilim. Ama artık onu geri gönderemeyiz.” Annem bunları bana detaylarıyla yıllar sonra anlattı. İlk defa gördüğüm o rüya hakkında hatırlayabildiğim tek şey odanın fevkalade parlak bir ışıkla dolu olduğu, çok mutlu olduğum ve orada kalmak istediğimdi. Annem rüya gördüğüm günü çok iyi hatırladığını söyledi. Babamın çok kötü bir hastalıktan sonra aşağıya indiği ilk sabahtı. Kötü bir kapta yediği çalı fasulyesi yemeğinden zehirlenmişti. Üç gün boyunca öleceğini zannetmişti. Ağrısının en kötü olduğu zamanlarda anneme on yıl önce evlendiklerinde, çiftlikteki ambar dansına Alma Jensen’ı götürdüğünü ve bu vicdan azabı ile ölmek istemediğini itiraf etmişti. Ama ne kötü şans ki, iyileşmişti. Aşağıya geldiği zaman çok sevinçliydi. Annemi kucakladıktan sonra göğsüne hafifçe vurarak, “Umarım acılar içindeyken söylediğim küçük saçmalıkları dikkate almamışsındır.” Annem karşılık olarak babamın göğsüne iyi bir vuruş yaptı. Ve soğuk soğuk güldü. “Tabi ki hayır Frank. Sanırım söylediklerini bir kaç yıl içinde unuturum.” Annem bu yüzden rüya gördüğüm günü çok iyi hatırlıyordu. Kadınların bu yönleri çok ilginç. Rüyayı gördüğüm tarih 20 Eylül 1912’ydi. Beş yaşına geldiğim zaman, zavallı babamın yaşamını bir eziyet haline getiriyordum. Tanrı’ya karşı aşırı bir ilgim vardı ve babam bunu benimle hiç tartışmıyordu. Bir gün sirkte eyersiz atlara binmiş jokeyler, büyük ateş halkalarının içinden dört nala koşarlarken birden babama dönüp “Cehennem buna mı benziyor?” diye sordum. Babam neredeyse sigarasını yutacaktı, bu sözler onu çok üzdü, “Bana sorma!” dedi sinirlenerek “benim bütün hayatım Minesota’da geçti.” Konu açılınca “Tanrı nerede oturur baba, ne kadar büyüktür, gözleri kahverengi midir?” diye sordum. Hemen çadırı terk ettik. Babam yandaki gösteri çadırının önünde durdu. Bana plastik bir top satın aldı. “İşte” dedi sabırla “topla oyna. Diğer küçük çocuklar gibi ol. Topu yerde zıplat.” Söz dinleyerek zıplattım. Sonra gururla yüzüne baktım. “Yeri Tanrı yaratmıştır.” diyerek onu bilgilendirdim. Babam pes etti ve beni eve götürdü. Anneme göre yaklaşık bir ay sonra, aynı rüyayı ikinci kez gördüm. Babam işten eve gelene kadar bununla ilgili hiçbir şey söylemedim. Ona söylediğim sırada babamla atçılık oyunu oynuyorduk. Ben at olmuştum ve babam da iki bacağı birbirinden ayrı olarak beni Banbury Caddesi’ne doğru sürüyordu. “O adam yine geldi” dedim. “Kim geldi?” dedi babam gülerek. “Adam.” “Ne adamı?” “Işığın içindeki adam.” “Nereye?” “Yine rüyama.” Babam atçılık oyununu bıraktı ve Banbury Caddesi’ne gelmeden indi. “Ethel,” diyerek anneme seslendi “yine başladı!” Annem aceleyle içeri girdi. “Sorun nedir?” “Babam paltosunu giymişti bile. “Işığın içindeki o adamı yine rüyasında görmüş.” Annem beni şefkatle kucağına aldı ve öptü. “Tabi ki görmüştür.” Beni kucağında sıktı. “Hepimiz çok kötü rüyalar görürüz.” “Bu çok güzel bir rüyaydı” dedim. “Adam neye benziyordu?” “Bilmiyorum.” “Sana ne dedi?” “Onların ayak izlerini takip etme!” Annem neredeyse beni düşürüyordu. Babam kapıya doğru döndü. “Tanrı’ya şükürler olsun ki, bir yer altı madeninde çalışıyorum ve karanlık olana kadar dışarı çıkmak zorunda değilim!” Ertesi sabah banyoya girdiğimde babam tıraş oluyordu. “Benim adım ne?” diye sordum. Babam bu oyunu benimle sık sık oynardı. “Senin adın William.” “Peki o bana neden Peter dedi?” “Kim?” “Dün akşam rüyamdaki adam.” Babam çenesini kesti. “Ethel!!!!” Annem hiç aldırış etmedi. “Sana Peter dediğine emin misin, yavrum?” Başımı salladım “ ‘Peter gibi balık tut’ dedi.” Babam o sabah işe yüzünün yarısı tıraş olmuş olarak gitti. Anneme o eve dönmeden önce beni bir doktora götürmesini söyledi. “Bu normal değil! Yaşlı bir adam gibi konuşuyor ve onunla aynı evde kalmak benim için hiç rahat değil. Altı yaşına girmeden ölecek.” “Frank!” Babam hiç mutlu değildi. Ne zaman üzgün olsa İrlandalı şivesiyle ve ciddi bir dille konuşurdu. “Eğer o karanlık Mart gecesi neyin geldiğini bilseydim, onu zarın içine geri koyar, geri yollardım.” Babam o akşam işten döndüğünde annemle birlikte, yapılacak en iyi şeyin beni bir Kilisenin Pazar Okuluna göndermek olduğuna karar verdiler. Böylece ertesi hafta kız kardeşim Ella’yla Pazar Okuluna beraber gittik. “Çocuk biraz da Peder Hogan’ı telaşlandırsın” dedi babam anneme. “Kilisedeki sıra kirasını düzenli olarak ödüyorum ve çok nadir kullanıyorum. Bırak da o paranın karşılığını alayım.” Pazar okulu, bana koskoca bir malzeme dünyasının kapılarını açtı. Bana babama sorabileceğim yeni bir soru hazinesi sağladı. Özellikle babamın arabayı avludaki meşe ağacına çarptığı sabahtan sonra, sanırım bu tür olayların babamı çok utandırdığını içgüdüsel olarak anladım. Babam garajdan çıkarken, ona, “Sanırım Tanrı’yı seninle birlikte ön koltukta gördüm.” dedim. Babam o akşam beni erken yatağa yolladı ve annemle yalnız kaldı. “Bu korkunç ilgi hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Çok üzücü.” Kız kardeşim Ella sözünü kesti “Eğer onun şu andaki halinin üzücü olduğunu düşünüyorsanız, gelecek hafta Peder Hogan bize Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Tanrı’dan bahsedene kadar bekleyin. O zaman gerçekten korkunç olacak!” Bu babama çok fazla gelmişti. O akşamdan sonra beni Pazar okulundan aldı. Kiliseye yazıldıktan sonra da aynı şeyler oldu. Kısa zaman sonra uyuşamamaya başladım. Olay üçüncü sınıfa geçtikten kısa bir süre sonra oldu, Margie Kelly’ye bebekleri getiren leyleği kilise pikniğine getireceğime söz verdiğim haftaydı.
Kuşlar, arılar ya da leylek kulübü Ayak bileğimi kırdığım sabah bütün kasaba İlahi adalet işte budur dedi. Babam bu durumda beni “daha fazla” disiplin altına almamakla hata ettiklerini söyledi. Saphead Phillip’in evinin çatısından düştüm. Dengemi kaybedip kaymaya başlamadan önce, evlerinin arka bacalarının yanına bir ayı tuzağı kuruyordum. Babam benim Phillip’in çatısına çıkmama çok kızmıştı. Babama Bayan Phillip’in bir bebeği olacağını ve o tuzağı bebeği getiren leyleği yakalamak için kurduğumu açıkladım. O gece, odamdaki havalandırmadan, babamın anneme, boynumu kırmamış olmamın çok yazık olduğunu söylediğini duydum. Yüzümü havalandırmaya dayayınca, tam aşağıdaki mutfağı görebiliyordum. Annemin babama kızdığını gördüm. “O senin oğlun Frank!” diyordu “onunla konuşmak senin sorumluluğun!” Babam çok pratikti. “Gördüğüm kadarıyla 50 yaşından önce bebeği getirenin leylek olmadığını anlayamayacak.” Leylek yok ha?! Bu doğru olamazdı. Eğer leylek bulamazsam, kilise pikniğinde küçük düşecektim. Bütün çocuklar benden bunu bekliyorlardı. Bayan Poppenburg’u şaşırtmayı planlamıştık. Eğer bebeği leylek getirmiyorsa, kim getiriyordu? Doğal olarak babama sordum. Babam birşeyler mırıldandı. Mırıltıdan tek anladığım acilen aşağı kasabaya gitmesi gerektiğiydi. Bana Bay Phillips’e sormamı, leyleğin onun olduğunu söyledi. Telaşlanmaya başlamıştım. Bu kırık bilekle o ayı tuzağını çatıdan nasıl çıkaracaktım? Eğer bebeği Bay Phillips getirecekse, bacanın içinden geçerken tuzak onu şaşırtabilirdi. O da bileğini kırabilirdi. O gece Bay Phillips işten eve geldiğinde onu kapıda bekliyordum. Ona şöyle dedim, “Bay Phillips gece yukarıya çıkarsanız adımlarınıza dikkat edin.” “Ne?” “Demek istiyorum ki, siz kuş değilsiniz ve eğer bacağınızı bir tuzağa kaptırırsanız elinizdeki bebek kundağını kaybedebilirsiniz.” Bay Phillips biraz kalın kafalıydı, “Ne demek istiyorsun?” Ona karşı dürüst olmaya karar verdim, “Erkek erkeğe” dedim “ikimiz de bebeği getirenin leylek olmadığını biliyoruz değil mi?” Bay Phillips’in yüzü birden bir muz pudingine, sonra da bir bardak domates suyuna dönüştü. Ciddi bir hata yaptığımı hemen anladım. Zavallı adamcağız. Leylek olmadığını o da bilmiyordu. Bana tuhaf tuhaf baktı, “Sen kafa üstü düşmediğine emin misin?” dedi. O gittiği zaman, annem dışarı çıktı. “Bay Phillips biraz üzgün gözüküyordu. Ona ne söyledin?” dedi. “Onu büyük bir şoka uğrattım.” dedim “artık bir bebeği olup olmayacağını bilmiyor.” Annem güldü, “Sanırım bundan emindir.” Başımı salladım, “Leyleğe güveniyordu ama şimdi artık böyle düşünmüyor.” Annem bir an bana baktı. Bileğimdeki alçıyla ilgileniyormuş gibi davrandı, “Peki” dedi, “eğer bebeği leylek getirmeyecekse kim getirecek?” Hemen cevap vermedim. Herkes ben düşünce, benimle beraber tuzak ta düştü sanıyordu ama, ben onun hala yukarıda bacanın yanında her an harekete geçmeye hazır olduğunu biliyordum. Kafamı kaldırıp tuzağımın saklı olduğu kırmızı kiremitlerin üzerlerindeki gölgelere baktım. “Henüz bilmiyorum” dedim “ama bundan sonra herhangi bir gün bunu sana söyleyebilirim.” Bay Phillips tuzağa düşmediği halde bebekleri olunca, bu sefer beni bir düşünce aldı. Ayrıca çok okumaya başladım. Phillips’in bebeğine olan bütün ilgim kayboldu. Daha büyük bir oyunun peşinden sürükleniyordum. Sorularıma cevaplar bulmaya karar vermiştim. Gökyüzü neden maviydi? Atılan bir kahkaha biz onu duyduktan sonra nereye giderdi? Eğer dünya yuvarlaksa, ve insanlar onun etrafında yürüyorlarsa hangi taraf yukarıdaydı? Neden Sammy Agnew zenci, ben beyazdım? Tanrı’nın karısı var mıydı? Evi neredeydi? Walter amcam gibi Çepeva Hintçesi konuşabiliyor muydu? Gerçekten herkesi sever miydi? Şemsiyesiyle biz çocukları kovalayan bayan sarı ceketi bile mi? Sivri sinekleri neden yaratmıştı? Ve tavanda oradan oraya yürüyebilen sinekleri? Sorularımı cevaplayabilecek tek insanın dedem olduğuna karar verdim. Bir kere okulda Bayan Poppenburg’a sormayı denemiştim, ama o bana bilmem gereken cevapların benim değil yalnız “kendisinin” sorularına ait olması gerektiğini söylemişti. Peder Hogan’a sorduğumda ise bana düzenli olarak günah çıkartmaya gitmemi, pişmanlığımı belirten iyi hareketlerde bulunmamı, Pazar günü Ayini’ni kaçırmamamı ve gerisini Tanrı’ya bırakmamı söylemişti. Babam sesimi kesmemi söyledi. Bir gün caddedeyken Belediye Başkanı Fletcher’a bile bazı sorular sormuştum. Sırtıma vurdu ve şen bir kahkahayla sorularımı kasaba meclisine götüreceğini söyledi, ama bir daha ondan hiç haber alamadım. Dedemin bana düşünebildiğim bütün soruları hiç çekinmeden sormamı söyleyeceğine emindim. Cevaplarını bilemeyebilirdi, ama kesinlikle bir tahminde bulunurdu. Dedem, okul, kilise ve politika hakkında çok fazla düşünmezdi. Dedem, o insanların kafalarının içinin at sürülebilecek kadar boş olduğunu ve içinde at arabasıyla iki hafta hiç bir orijinal fikirle karşılaşmadan dolaşabileceğini söylerdi. Evet, sormam gereken insan oydu.
Eski Yüzmedeliği sokağının tozlu ve yumuşak zemininde, çıplak ayaklarımı birbirine bitiştirip zıplayarak dinozor izleri yapa yapa dedemin evine gidiyordum. Girişteki açık kapıya yaklaşmadım, çünkü bir dinozor için çok küçüktü. Çitin üstünden atlayarak, boş samanlığın üzerinden geçtim. Dedem ahırın içinde avaz avaz şarkı söylüyordu, Biz ölünce gökyüzünde bir pasta olacak Gökyüzünde bir pasta olacak biz ölünce O zaman ölene kadar her gün yaşayın Ve hepinizin gökyüzünde bir pastası olsun. Dedem şişman ve yaşlı Prens’i tımarlıyordu. Beni hızlıca kaptı, bıyığını burdu ve beni doru atın üstüne bindirdi. “Tanrı’yı hiç gördün mü?” diye sordum. Dedem bir süre düşündü. “Kişisel olarak mı demek istiyorsun?” Başımı salladım, “Yüz yüze.” Yukarıda asılı olan ot yığınından dökülen kaliteli saman tozunu Prensin sırtından silkelerken, bir yandan da atın iki kürek kemiğinin arasına bir şaplak vurdu, “Bak oğlum” dedi “bu çok değişik bir şey. Tabi ki O’nunla bir çok konuşmam oldu, ama bunlar hep tek taraflıydı.” “O cevap vermedi mi?” Dedem doru atı dirseğiyle dürttü. “Tamam oğlum” Prens kendine yer açmak için arka ayaklarıyla dans eder gibi geriye doğru küçük bir hareket yaptı. “Hayır” dedi yüksek sesle “hiç cevap vermedi. Genelde O’ndan istediğim hiç bir şeyi alamadım, bunun sebebini sonradan anladım. Tanrı daha çok bankacı gibidir, oğlum. Mesleğinin büyük bir bölümü, benim gibi kredi vermeye uygun olmayan insanları geri çevirmektir.” Dedem Protestan, biz ise Katolik’tik. Dedem zavallı yaşlı bir arayıcıdan başka bir şey olmadığını söyledi. “Neden” diye sordum. “Herkes altın bulmaya çalışıyor ama genelde çakıl buluyor” dedi “ben hâlâ zengin maden damarını arıyorum.” “Ne demek bu?” “Bir gün anlarsın.” Annem babamla evlendikten sonra Katolik olmuştu. Bir kere onu anneannemin buna çok üzüldüğünü söylerken duymuştum. Dedemin ise hiç umurunda değildi. “Derinin altında temiz bir kalbin varsa” dedi anneme “alışverişte ne alacağına karar verirken Tanrı’nın pabucunu dama atmayacağından eminim.” Dedeme neden hâlâ bir arayıcı olduğunu sorduğumda bana “kilise eğer babamın kendisinden uzak durmasını sağlayacak kadar iyiyse, benim için de o kadar iyi.” demişti. Bunları bana Bayan Casey’nin önünde söylemişti. Bayan Casey de kızgın kızgın dedemin hiç bir zaman cennetin kapısının içini göremeyeceğini söylemişti. Bu beni çok telaşlandırmıştı. Dedem orada olmayacaksa, cennete gitmek benim için önemli değildi. Eğer Pazar günü kiliseye gitmezsek büyük bir günah işlemiş olacağımızı ve sonsuza dek cehennem ateşine mahkum olacağımızı biliyordum. Dedem yetmiş yaşından fazlaydı, demek ki en az üç bin defa kiliseye gitmemişti. Bunu ona söyledim. O da kıkır kıkır güldü, “Tahmin edemeyeceğin kadar lanetlendim. Ta ki korkunç günahlarımı itiraf edene kadar.” Ahır avlusuna gidene kadar onu izledim. “Artık yaşlanıyorsun, dede. Artık günah çıkartma zamanının geldiğini düşünmüyor musun?” Tırpanı zımpara çarkında bilemeyi kesti, taşın üstüne biraz daha su döktü ve tekrar pompalamaya ve bilemeye başladı. “Oğlum” dedi “korkarım Peder Hogan gibi iyi ve genç bir insanı üzmek için fazla yaşlıyım.” Ben itiraz ettim, “Bayan Casey hiç kimsenin günahlarından arınmak için yaşlı olmadığını söyler.” Dedem başını salladı, “Bayan Casey herkesin arındıkları günahlarının, daha sonra kendi mutfağından geçmesini, böylece hepsine göz gezdirebilmeyi ister.” Dedem ayağa kalktı, tırpanın ucunu başparmağında denedi ve sonra ayçiçeği tarlasının yanındaki ayrık otlarını kesmeye başladı. “Hayır” dedi iki darbenin arasında “sen en iyisi yaşlı dedenin kara kalpli, sefil biri olarak mezara gitmesine izin ver.” Sonra güldü, “Aramızda kalsın, iddiasına girerim Tanrı Bayan Casey’nin kulaklarının arkasına çok yakından bakacaktır.” Bayan Casey yan blokta otururdu. Her zaman günahkârlar için çok endişelenirdi. Devamlı olarak, kilisede onların düzelmeleri için mum dikerdi. Dedem, eğer o her günahkâr olduğunu düşündüğü kişi için birer mum dikse, geceleri kasabamızın Mineapolis’e kadar aydınlık olacağını söylerdi. Bayan Casey günahkârları, özellikle de Protestanları ve Yahudileri sevmezdi. Putperest oldukları için hepsinin cehenneme gideceklerini söylerdi. Bu yüzden Ella ve ben Bayan Schuster’ın Manastır’a döndüğü yaz çok üzülmüştük. Bizim ikinci sınıf öğretmenimizdi ve onu çok severdik. Onun Yahudi bir Protestan olduğunu öğrendiğimizde hiç bir şansı olmadığını anladık. Otobüsle kasabayı terk edeceği akşam Ella ve ben ona üç portakal ve eski bir dergi götürmüştük. Onun için o kadar çok ağlamıştık ki, Rahibe sonunda inip bizi eve götürmek zorunda kalmıştı. O ayrılırken üzülmemiz Bayan Schuster’a çok dokunmuştu. “Hediyeleriniz için teşekkürler çocuklar” demişti sevgiyle gülümseyerek “Manastır’a giderken dergiyi okuyacağım.” Ella gözyaşlarını tutamadı. “Ah” diye hıçkırdı “bunlar otobüs için değil, putperestliğinizden dolayı cehenneme gittiğinizde okumanız için.” Sadece benim gibi bir çocuğun canını sıkacak kadar fazla zaman ayırabilmesinin farkına vardığımda, Tanrı’ya karşı olan büyük ilgim daha da arttı. “Eğer böyle davranırsan Tanrı seni sevmez William” derdi annem, “Elmanı yatağında yeme William, Tanrı izliyor.” Tanrı’nın diğer işlerini yapacak zamanı nereden bulduğunu hiç bir zaman anlayamıyordum. Babama sordum, ama babam Peder Hogan’a sormamı söyledi, “Kilisenin sıra kirasını bunun için ödüyorum” dedi “parayı alnının teriyle kazansın.” Peder Hogan babama sormamı, çünkü babamın dürüst ve dindar biri olduğunu söyledi. Ama Peder Hogan babamın da çok sorusu olan bir dindar olduğunu bilmiyordu. Bir gece yine tamamen aynı rüyayı gördüm. Ama sadece bu sefer hepsini açıkça hatırlayabilecek kadar büyümüştüm. Babam bunun sebebinin akşam yediğim dört turşulu sandviçin ve yarım kilo çileğin olduğunu söyledi ve konuşmayı reddetti. Annem “Hepsini dikkatlice bir kağıda yaz tatlım ve sonra gelip bana oku.” dedi. Zor ya da önemli bir konuyu konuşmadan önce annem sık sık bize odalarımıza gidip her şeyi detaylarıyla yazmamızı ve böylece beynimizdeki fikirlerin daha belirgin olacağını söylerdi. Bu, anneme işlerini bitirebilmek için birkaç saat daha kazandırırdı. Bazen de şöyle derdi, “Güzel bir kafiyeyle hepsini bir şiir gibi yazmaya çalış ki annene okumadan önce daha da güzelleşsin.” Annem çocukları babamdan daha iyi anlardı. Eğer sabrının bir volkan gibi patlayıp bağırmasına dayanabilirseniz, babamdan bir şey isteyip o istediğinizi alabilirdiniz, “Oof, TAMAM!!!” Annem her zaman galip gelirdi ve “Hayır” derdi. Ama bunu öyle büyük bir şefkatle söylerdi ki hiç bir zaman şeytanın sizi atmanız için dürttüğü o tekmeyi bacaklarına atamazdınız. Yaklaşık iki yıl önce annemin bana o yalanı söylemesinden sonra anneme olan güvenimin çoğunu kaybettim. Bana “kafamın arkasında gözlerim var” diyerek davranışlarıma dikkat etmemi söylemişti. Ona inanmıştım, çünkü kilere ayaklarımın ucuna basarak girdiğim halde annem lavabodan başını bile çevirmeden “kurabiyelere yaklaşma William.” derdi. Ön kapıya arkası dönükken bir köşede kızgınca dikiş yapıp, ağzından homurtular çıkarıyor olabilirdi. Ama aşağıya ya da dışarı savuşmaya kalksam bana şöyle derdi, “Ödevlerini bitirmeden dışarı çıkma tatlım.” Annemin kafasının arkasında gözleri olduğuna karar vermiştim. Ayrıca o gözleri bulmaya da karar vermiştim. Bir gün annem şekerleme yaparken elimde makasla ona sessizce yaklaştım. Nazikçe kafasının arkasından bir miktar saç kestim. Başının arkasında gözleri falan yoktu, ama başının önünde çok güzel gözleri vardı. Annem uyandı ve elimde kendi saçını tuttuğumu gördü. Babama anlattı, “Bu çocuk normal değil.” dedi. “Anladığın için sağ ol” diye homurdandı babam. En sonunda rüyamla ilgili her şeyi yazmayı bitirdim ve bunu okumak için aşağı indim. Ben daha başlamadan babam kalkıp odadan çıktı. Rüyamda bana gelip kelimelerle tarif edilemeyecek bir barış ve huzur getiren o güzel parlak beyaz simayı çok uzun zaman geçtiği halde bugün bile hatırlarım. “Kimdi o?” diye sordum. “Belki bir arkadaşındır” dedi annem “Onu gerçekten gördün mü yoksa öyle mi zannettin?” “Onu gördüm.” “Uyuyor muydun, uyanık mıydın?” “Uyuyordum. Uyanık olsaydım, ona kim olduğunu sorardım.” “Nasıl bir görüntüsü vardı?” “Her tarafı beyazdı, parlak ve güzeldi ve parmağıyla beni yanına çağırdı.” “Başka ne söyledi?” “Bana: ‘Seni bekliyorum. Beni ara. Peter (2) gibi ol. Balık tut’ dedi.” Annemin şok olduğunu söyleyebilirdim çünkü sakin gözükebilmek için çok çaba sarf ediyordu. O büyük gece yerdeki ılık hava vantilatöründen babam ve annemi mutfak masasında otururken gördüm. Uyuduğumu zannediyorlardı. Annem “Çok endişeleniyorum, Frank. Belki de sen haklıydın. Belki de bu rüya onun bizden alınacağı anlamına geliyor.” Bu benim için yeniydi. Sonra annemin “alınmak” kelimesini “gerçekten alınmak” anlamında söylediğini fark ettim. Tıpkı büyük amca Robert’ın hayatının en güzel döneminde “alınması” gibi. O akşam hiç uyumadım. Eğer biri gelecekse, uyanık olmalıydım. Bir kaç gün boyunca midemden rahatsızdım. Hiç kimseyle konuşamıyordum ve hiç dışarıya çıkmıyordum. Sadece korku içinde odamda oturuyordum. Ziyaretçi geldiği zaman evde olmam gerektiğini düşünüyordum. Sadece bütün arkadaşlarıma veda etmek için kısa bir süre çıkmıştım. İlk başarımı kazandığım beyzbol eldivenimi çok sevdiğim Margie Kelly’ye götürdüm. Ona bunu bir hediye olarak verdim. “Bu bir veda hediyesi” dedim. Şaşırdı “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Yutkundum. “Çok öteye gidiyorum.” Halk Tiyatrosu’ndaki oyunlarda kovboylar hep böyle söylerlerdi, zaten ben de gidecek başka bir yer bilmiyordum. “Nerenin ötesine?” “Sadece öteye.” “Duluth’un da mı ötesine?” Kafamı salladım. “Daha da öteye ve hiçbir zaman geri dönmeyeceğim.” Margie çok sevindi. “O zaman bunun yerine patenlerini alabilir miyim?” Onları verdim. İki hafta bekledim ve hiç kimse gelmedi. Sonunda patenleri geri aldım. Bir gece kaldırımda onları Margie’nin ayağından aldım. “Çok küstahsın” dedim “ben hala yaşıyorken paten kayıyorsun.” Bu rüyamı ve “alınmam”ı dedeme sormanın daha iyi olacağını düşündüm. Belki o bunu açıklayabilirdi. Rüyamda gördüğümün Tanrı olmadığını düşünüyordum. Belki yeteri kadar güzeldi, ama yeteri kadar büyük değildi. Oraya vardığımda dedem ahırın kapısındaki karları süpürüyordu. Hiç zaman kaybetmedim. Ona rüyamı anlattım. “Daha önce hiç böyle bir rüya görmüş müydün?” diye sordum. “Hayır. Ama görmeyi çok isterdim.” Dedem yerdeki birikmiş karların üstünden ahırın etrafında dolaşmaya başladı. Büyük adımlarla onun izlerini takip ettim. “Ne yapıyorsun?” dedi. “Senin ayak izlerini takip ediyorum.” Dedem korkmuş gibi görünüyordu. “O izlerden uzak dur. Onlar izlemek için uygun değil. Sen kendi ayak izlerini yap ve onlar takip edilebilecek ayak izleri olsun.” “Sence Tanrı ayak izi yapabilir mi?” Dedem kıkırdadı. Ona, okulda onun kalemini alıp, büyük bir ciddiyetle kağıda bir şeyler çizmeye başlayan çocuğu hatırlattığımı söyledi. Öğretmen ne çizdiğini sormuş. Tanrı’yı, demiş çocuk. Öğretmen gülümsemiş ve, Tanrı’nın nasıl göründüğünü kimse bilmez, demiş. Çocuk da çizmeye devam ederek “Ben bunu çizmeyi bitirince, öğrenecekler.” demiş. Dedem kahkahalarla güldü. Kendi nüktelerini diğer insanlardan daha çok beğenirdi ve onlara sık sık gereğinden daha fazla gülerdi. Eve gitmek için ahırın köşesini dönerken, enseme yumuşak bir kartopu fırlattı. Rüyamı anlattığım diğer tek insan Ella’ydı. Bu bir hataydı. Sanırım beni kıskanmıştı ve o zamandan itibaren çok çeşitli rüyalar ve düşler gördü. “Senin adamın rüyamda dün gece bana geldi,” diye övündü. Şüphelendim. “Nasıl görünüyordu?” “Bir çam ağacı kadar uzundu ve iki büyük et tabağına benzeyen gözleri vardı.” Uydurduğunu biliyordum. Kahvaltıda herkese anlattı. “William’ın parlak adamı dün gece bana göründü.” Babam kızarmış ekmek dilimini ıskaladı ve tereyağını avcunun içine sürdü.” “Bu çok iyi, tatlım.” dedi annem. “Her şeyi dikkatlice bir kağıda yaz ve akşam yemeğinde bize oku.” Ella heyecanla devam etti. “Uzun ve sıskaydı ve uzun siyah bir paltosu, uzun siyah bir şapkası, siyah bir sakalı ve çok üzgün gözleri vardı.” Kız kardeşim Francis başını salladı. “Ve tekrar tekrar şöyle söyledi ‘Dört yüz yirmi yedi yıl önce atalarımız...’” Herkes Ella’nın doğruyu söylemediğini biliyordu. Babamın anneme benim de yalan söyleyip söylemediğimi bilmeyi çok istediğini söylediğini duydum. “İlk defa” dedi, “koca şişko bir yalanı sevinçle kabul edip cezalandırmayacağım.” Bir Pazar günü kiliseyi astım ve ölümcül bir günah işleme riskini göze aldım. Dedemin faytonuyla Mississippi Nehrinin yanından aşağıya indim. Çok kötü bir fırtına olmuştu ve ova boyunca oturan bütün insanların evlerini su basmıştı. Dedem onların eşyalarını kurtarmalarına yardım ediyordu. Öğlenin çok geç saatlerine kadar çalıştık. Geri döndüğümüzde dedem anneannemden iyi bir azar işitti ve ben de babam gelip benimle ilgilenene kadar yukarıya yatmaya yollandım. Bunun “erkek erkeğe” bir konuşma olmayacağını biliyordum, ya da hafif bir söğüt dalı... Bu bir ustura kayışı olacaktı. Babam ustura kayışını sanki odun kesiyormuş gibi sallıyordu ve bazen kendini kaybedip bir çocuğun düzelmesi için gerekenden fazla vurduğunu anlayamıyordu. Daha da kötü olan, merdivenleri yukarı çıkış şekliydi. Ayakları o merdivenlerin üstünde Bay Tilley’nin Pazar günü kilise orgunda çaldıklarından daha duygulu sesler çıkarıyordu. Babamın merdivendeki adımları her zaman gerçekten kamçılamasından daha kötüydü. Sabahları bizi iki kere çağırdıysa ve biz hâlâ kalkmadıysak, korkutucu bir tavırla bir kaç basamağı koşarak çıkardı. “Oraya yanınıza geliyorum” derdi. “Ve eğer gelirsem çok pişman olursunuz.” Sonra bir basamak üzerinde yukarı ve aşağı gidip gelir ve bizim sanki merdivenin en başına çıkmış gibi zannetmemizi sağlardı. Ben yataktan bir fişek gibi hızla çıkar ve hemen pantolonumun içine girerdim. Babamın biraz iyi olduğu günlerden birinde, “Eğer beş dakika içinde aşağı gelmezseniz” dedi “ben yukarı gelir ve sizi ensenizden yakalarım!” On dakika sonra şöyle dedi, “İşte geldim!” Merdivenlerdeki ses o kadar müthişti ki, onunla gurur duymuştum. Gülerek Ella’ya “Bu çok iyiydi. Sanki babam gerçekten odanın içine girmiş gibi oldu,” demiştim. Kafamı kaldırdım. “Günaydın baba!” Şimdi kiliseyi astıktan sonra, odamda yine “babamın korkunç ayaklarını” bekliyordum. Ve geldiler. “Haydi şu işi bitirelim,” dedi. “Evet, efendim.” “Bu bana, sana verdiğinden daha fazla acı veriyor.” “Ama aynı yerden değil.” Bu bana bir kaç vuruşa daha mâl oldu, ama babam Ella’nın dediği gibi “kazan davullarına vurma”yı bitirince, ahıra dedemin yanına gittim. Yulaf kutusunun üzerinde oturuyordu. “Geç otur, evlat” dedi. Kafamı olumsuzluk ifade ederek salladım, “Şimdi değil.” Dedem sempatiyle başını salladı. “Bu öğlen nereye gittiğimiz hakkında yalan söyleseydin, şu anda poponun üstüne daha rahat oturabileceğini düşünüyorsun, değil mi?” Hayır anlamında başımı salladım. Dedem güldü. “Alt tarafının üzgün ve üst tarafının kendine güveniyor olması her zaman iyidir.” dedi “Bu karakterdir. Poponu unut. Nehirdeki o insanlara yardım etmekle iyi bir şey yaptın.” Dedem sanki anneannemin gölgesini görmüş gibi birden ahırın kapısına baktı, sonra şöyle dedi, “Yolculuk duası da iyidir. Ama çalışırken de dua okuyabilirsin. Senin, yaşlı dedenin duaya inanmadığını düşünmeni istemem, çünkü inanıyorum. Ama bunun değişik şekilleri var. Eğer şimdi dizlerimin üstüne çöküp dua edersem, Tanrı şöyle der, “Mel Wagner, seni yaşlı iki yüzlü adam. Hemen ayağa kalk ve şu domuzları kes. Onlar dizlerinin üstüne çökerek dua etmeyi öğrensinler. Sen git ve nehrin oradaki insanlara yardım et, duyuyor musun?” “Tanrı sana gerçekten böyle mi söyledi?” diye sordum. “Diyebilir.” Faytonun içinden bana yumuşak bir minder çıkardı. Dikkatlice üstüne oturdum. Dedemle beraber olmayı çok seviyordum. Kıyafetlerinin kokusunu ve bana sarıldığı zaman yüzüme batan kısa ve sivri sakallı kırışık yanaklarını severdim. Ahırın içindeki dünya sadece bana ve dedeme aitti. Dedem kuru otları yemliğin içine doğru tırmıklarken yayılan kuru yonca ve kaba yonca kokusuna; boğazı gıdıklayan toza; koşum takımının mayhoş kokusuna; yulaflığın kapağını tıkırdattığımız zaman atların huzursuz olup, kulak dikerek hafifçe kişnemelerine; şişman yaşlı Prens’in saten yumuşaklığındaki burnunu yanağımla okşadığım zaman beni dostça itişine; boynuna hafifçe vurduğum zaman, ahır duvarındaki çatlakların arasından süzülen ve toz parçacıklarının içinde oynaştığı güneş ışınlarını seyretmeye bayılırdım. O gece eve gitmeden önce dedem büyük bir ayının sarılışı gibi bana sarıldı ve sakalını yüzüme sürttü. “Asla soru sormaktan vazgeçme.” dedi. Sonra da bana, vazgeçmektense ölmeyi tercih edeceğime yemin ettirdi. “Ancak böyle öğrenirsin” dedi. “Yaşlandıktan sonra sormayı bırakıp sadece kabul edersin; ve kabul ettiklerin genelde pek de iyi şeyler değildir. Dünyanın sorunu da budur, evlat. Sormaya devam et. Bir yerlerde bizim şimdiye kadar elde ettiklerimizden daha iyi şeyler olmalı. Bir gün rüyanın ne anlama geldiğini öğreneceksin. İnşallah öğrendiğinde ben de yanında olurum. Ben, kendim yetmiş yıldan fazla zamandır bir şeyler arıyorum.” Babamın beni çağıran parmağı ahır kapısında göründü ve konuşmamız sona erdi.
Biz ölünce gökyüzünde bir pasta olacak Ertesi sabah kahvaltı masasından kalktığım zaman babam beni geri çağırdı. “Nereye gittiğini zannediyorsun?” “Dedemlere.” Babamın sesi çok sertti. “Şapkanı çıkar. Evde kalıyorsun.” “Ama dedem eve bir kaç koyun getirecek ve bana kuzuları kucağıma alabileceğimi söyledi.” “Evde kalıyorsun, konu kapanmıştır.” “Neden?” “Ben öyle söylüyorum da o yüzden.” Bütün bir hafta boyunca dedemi görmedim. Aslında hepsi benim hatamdı. Anneme ve babama dedemle Pazar günü nehirden dönerken yaptığımız konuşmayı anlatmamalıydım. Yol boyunca yedi kilise saymıştım ve dedeme Tanrı’nın nasıl her Pazar günü hepsini aynı anda ziyaret edebildiğini sormuştum. “Çok kolay” demişti. “Tanrı hava gibidir. Her zaman her yerdedir. Sen onu bu faytonun içinde koklarsın ve al donlu atlar da onu faytonun önünde koklarlar.” “Dede, Tanrı bazı kiliselerde daha çok kalır ya da bazılarını daha çok sever mi?” Dedem bunu bir süre düşündü. “Sanırım hayır,” dedi. “Tanrı’nın favorilere oynamak için bir sebebi olduğunu zannetmiyorum. Senin ve benim için, evlat, şu papatya sarı ve beyaz ve şu mısır çiçekleri mavidir, birbirlerinden farklıdırlar. Ama Tanrı’ya göre onlar sadece çiçektirler ve doğru şekilde büyüdükleri ve güzel kaldıkları sürece onlara karışmayacak, şikayet etmeyecek ya da taraf tutmayacaktır. Tanrı büyüktür. O’nu, O’nun yaratıkları küçültür.” Akşam yemeğinde dedemin bazı kiliselerin karahindiba ve bazılarının da gülhatmi olduğunu söylediğini babama söylediğimde, babam bunun çok komik olduğunu düşündü. Sonra babama dedemin Tanrı’nın çok cömert olduğunu ve bir insanın Tanrı’yı ve Elçilerini sevdiği sürece, o insanın hangi kiliseye gittiğine bakmadığını söylediğini de söyledim. Babamın gözleri donuklaştı. “Deden sana ne tür bir Tanrı’dan bahsediyor?” “Kilisedeki gibi çok uzak ve korkutucu olmayan Tanrı’dan” dedim. “Dedemin bazen O’nunla konuştuğunu duyuyorum. Sabahları ahıra indiği zaman O’na ‘Günaydın! Bakıyorum gece boyunca atlara bakmışsın. Çok minnettar kaldım, efendim. Şimdi eğer sen biraz şekerleme yapmak istersen, günün geri kalan kısmında onlara ben bakarım.’ diyor.” Akşam yemeğimi yemeden yukarı yatağıma yollandım. Babam dedemin benim üzerimde kötü bir etki yarattığı konusunda ısrar ediyordu ve en sonunda bir hafta boyunca birbirimizi görmemize izin verilmedi. Güneş batıp iş zamanı geldiğinde odamın penceresinden kayarak çıkar, ahşap kulübenin çatısında emekleyip, akça ağaçtan kayarak aşağı inerdim. Anneme dedemi görmeye gitmeyeceğime ve onunla konuşmayacağıma dair söz vermiştim, ama ahırın etrafında dolaşıp ona bakmayacağıma söz vermemiştim. Çitin yanında durup saman raflarının arasından içeri baktım. Dedem atları su içmeye götürüyordu. Yaşlı Prens o kadar yakınımdan geçti ki istesem ona dokunabilirdim. Prens hafifçe kişnedi ve burnunu bana doğru uzattı. Dedemin gözleri tam benimkilerin içine bakıyordu, ama Prens’i yularından kendine doğru çekti. “Devam et” dedi. “Yalağa doğru yürü. O saman raflarının altında hiçbir şey yok.” O zaman dedemin de benimle konuşmamak için emir aldığını anladım. Atların hepsi sularını içip ahıra geri döndüklerinde Mississippi köprüsünün yanından aşağı doğru yürüdüm. Güneş batana kadar oturup suya baktım. Swanson’un kereste fabrikasından gelen kütüklerin nehirden aşağı doğru yüzüşlerini seyrettim. Onların kocaman gemiler olduklarını ve dedemin de en büyüklerinin kaptanı, benim de onun baş yardımcısı olduğumu ve New Orleans’a doğru gizli hazineyi bulmaya gittiğimizi hayal ettim. Güneş büyük parlak bir balkabağına dönmüştü ve nehri portakal suyu rengine dönüştürmüştü. Köprüden tek atlı bir faytonun geldiğini duydum. Bu dedem ve Prens’ti. Köprünün kenarından kayıp, altına saklanarak anneme verdiğim sözü tuttum. Dedem faytonu tam benim üstümde durdurdu. “Orada biri mi var?” diye bağırdı. Cevap vermedim. Kısa bir süre sonra da “Cıık’ Cıık!Cıkk! Haydi Prens!” dediğini duydum. Sonra da fayton tıngırdayarak uzaklaştı. Ertesi sabah dedemin faytonunun bizim evin yanından geçtiğini duydum ve pencereye koştum. Bana el salladığını gördüm ve ben de ona el salladım. Yeni bir alaca kır at takımını sürüyordu ve benim de onların ne kadar güzel olduklarını görmemi istemişti. O akşam annemden bir kağıt ve kalem ödünç aldım ve dedeme bir mektup yazmaya başladım. Ne yazacağıma karar vermek çok zordu. Başladım: “Sevgili dede, evine gelmeyi ve seninle oynamayı çok istiyorum...” Bir ara uyuyakalmışım. Annem üstümü örtmeye geldi. Uyandım ve mektubumu okuduğunu gördüm. Gözleri dolu dolu olmuştu. Uyuyormuş gibi yaptım. Annem iki kere üstümü örttü ve beni sıkı sıkı kucakladı. Bana iyi geceler öpücüğü verdi ve mektubumla beraber aşağı indi. Yataktan inip göz yuvarlarımı ılık hava vantilatörüne dayadım. Annem babama mektubu gösterdi. Babam telefona doğru gitti ve iki uzun iki kısa numara çevirdi. Bu dedemin numarasıydı. Yatağıma geri girdim. Artık dinlemek için kulaklarımı açık tutamıyordum. Onlar da çok yorulmuştu ve gözlerimle birlikte kapandılar. Ertesi sabah annem artık dedemin evine gidebileceğimi söyledi. Birileri de dedeme artık benim evime gelebileceğini söylemiş olmalıydı, çünkü ön kapıdan çıkar çıkmaz dedemin faytonunun yaşlı şişman Prens ve Beauty ile beraber eve doğru geldiğini gördüm. Keyifle yerdeki toz kümelerini tekmeliyorlardı. “Hooo!” diye gerekenden daha yüksek bir sesle bağırdı dedem. Bana elini uzattı. “Tamarack bataklığındaki hasta bir kısrağa bakmam gerekiyor. Zamanın var mı?” “Sanırım yaratabilirim.” dedim. Yanına oturdum. Dedem dizginleri benim elime verdi. “Haydi, Prens! Beauty!” diye bağırdım. Dedem dizime vurdu, sakallarını yanağıma sürdü ve yüksek sesle güldü. “Önümüzde uzun bir yol var, evlat.” dedi. “Sana istediğin kadar Tanrı’dan bahsedebilirim ama kiliseleri bunun dışında tutmak zorundayız.” Yolda eski, terkedilmiş Soo Line tren istasyonunu geçtikten sonra dedem tekrar konuştu. En sonunda şöyle dedi “Sanırım yapman gereken tek şey, evlat, Kutsal Kitab’ı senin okumandır. Senin ondan ne anlayacağın önemli.” Beni kollarıyla sıktı. “Ama soru sormaya ve kalbindekini aramaya devam et, duyuyor musun? Yoksa rüyan hiçbir zaman gerçekleşmez.” Dedem faytonu durdurmamı söyledi. Aşağı indi ve bastonuyla sıçrayarak yolun karşısına geçti ve kırık takta çitin üzerinden atladı. Gözden kayboldu. Tam onun arkasından gidecektim ki, dedem yeniden gözüktü ve hızla faytona geri bindi. Şapkası elindeydi ve içi büyük, güzel ve kırmızı çileklerle doluydu. Eski nehir yatağından geçerken çilekleri büyük bir iştahla yedik. Dedem çilek saplarını Beauty’nin sırtına doğru tükürüyordu ve o da üstüne sinekler konunca yaptığı gibi yürürken sırtını buruşturuyordu. Kuyruğunu arkaya salladı ve neredeyse dedemin yüzüne geliyordu. Dedem yüksek sesle güldü. Çilek dolu şapkayı bana verdi. “Sam Krieger’in oğulları yıllardır benim toprağımdan karpuzlarımı çalarlar, bunu birkaç çilekle telafi etmek de benim en doğal hakkım.” Sonra dedem bana bir hikaye anlattı. Bir zamanlar, dedi, bir çocuk vardı. Ailesi ve dostlarıyla beraber karanlıklar vadisinde kaybolmuşlardı. Sonra tesadüfen çocuk bir fener buldu. Feneri yaktığı zaman karanlık vadideki herkes bunu gördü ve hızla ona doğru yürümeye başladı. Çocuk elindeki ışıkla insanları karanlıklar vadisinin dışına, dağın kenarındaki yola doğru yönlendirmeye başladı. İlk önce yüz kişi onu izledi, sonra bin, sonra on binlercesi. Her arkaya bakışında çocuğun arkasındaki insanlar artıyordu. Arkasındaki insan kalabalığı arttıkça, kendisiyle ve yaptığı iyi işle o kadar fazla gurur duyuyordu. Karanlığın dışına ne kadar insan götürdüğünü görmek için çocuk sık sık arkasına bakıyordu. Bu kadar insanın onu takip etmesi ne kadar gurur vericiydi. Bir ara sendeledi ve feneri elinden düşürdü ve feneri onun arkasından gelen bir başkası aldı. Kalabalık kendisinin üstünden geçti ve onu arkada tozlar içinde bıraktı ve dağın tepesine doğru ilerledi. Onlar çocuğu izlemiyorlardı. Onlar ışığı izliyorlardı ve ışık olmadan çocuk yine karanlıkta kalmıştı. “Dünya da böyledir, evlat” dedi dedem. “Bir karanlıklar vadisidir. Eğer ışığı bulursan asla sendeleyip onu elinden düşürme ve o olmadan senin tek başına fazla bir şey olmadığını da unutma. Hepimiz balon gibiyizdir ve her birimizin içinde parlayan ruh balonun içindeki hava gibidir. Balon ruhla doldurulmadığı sürece buruşuk ve gereksiz bir şeydir.” Ripple Nehrini geçip Tamarack Sokağına girdiğimiz zaman iki köpek Jim Peterson’un çiftliğinden çıkarak atlara havlamaya başladılar. Dedem de eğilip onlara havladı. Köpekler o kadar şaşırdılar ki yolun ortasında durdular, döndüler ve evlerine geri girdiler. Prens ve Beauty yaklaşınca yolun ortasındaki serçe sürüsü havalanıp bıçkıhanenin yanındaki meşe ağaçlarına sığındı. Bir Holstein sığır sürüsü de nehrin kıyısında tembel tembel su içiyordu. Biz yolun ortasından giderken büyük sarı güneş de bizi takip ediyordu. Atların toynakları yumuşak yolda iz bırakıyor ve koşum takımı da dedemin kırları coşturan sesiyle aynı ritimde şıngırdıyordu: “Biz ölünce gökyüzünde bir pasta olacak, Gökyüzünde bir pasta olacak biz ölünce...”
Dedemin öğüdünü dinledim ve İncil’i okumaya başladım. Böyle bir kitabı okumak genç bir delikanlı için çok zor bir şeydi. Kütüphane şefi Nick Carter’ın hiç kimsenin İncil’i kendisi için okumasının buyurulmadığını söylemesiyle vazgeçmek üzereydim. O andan itibaren “şart” olmuştu. Kitabın bölümlerini atlayarak rüyamdaki parlak beyaz adamla ilgili bir şeyler arıyordum. Babam hem Eski hem de Yeni Ahitleri okuduğumu öğrenince biraz telaşlandı. “Ben oğlumun dinci bir fanatik olmasını istemiyorum.” diyordu anneme. “En azından büyüyene kadar. Yeteri kadar kabus gördüm.” Babam ne zaman benim İncil okuduğumu görse onu elimden alıyordu. Bizdeki iki nüshayı sakladı, ben de Saphead Phillips’ten bir tane ödünç aldım. Phillips, evlerinin tavan arasında onu bulabilmek için çok çaba harcadı; dedesinin ilk komünyonundan beri hiç kimse kitaba bakmamıştı. Gece yatağımda okumaya başladım. Babam bunu uygun bulmuyordu. Akşam saatlerinin genç adamlar için uyuma saatleri olduğunu söylüyordu. Ben de “Evet, baba.” diyordum. Dudaklarımla bunu söylüyordum. İçimdense “Sen beni yakalayana kadar, baba, ben bu gece yatağımda, Firavun ve onun savaş arabalarının Kızıldeniz’de battığı bölümü bitiririm.” İşte babamla aramızdaki büyük dini tartışma böyle başladı. Eğer herkes Tanrı’yı bu kadar esrarengizleştirmeseydi eminim ki daha işin başında vazgeçerdim, ama babam benim okumamı engellemek için o kadar çok uğraşıyordu ki, orada iyi bir şeyler olması gerektiğini hissettim. Odamın kapısını açar ve şöyle derdi, “Uyku zamanı, evlat.” İçeri girip ışığımı kapatır ve beni Harun (3) ve altın buzağıyla tuzağa düşmüş olarak bırakırdı. Doğal olarak bundan hoşlanmazdım, ayaklarımın ucuna basarak tekrar ışığımı yakar ve kendi kendime “Okuma zamanı, baba.” derdim. Sonra, babam başını odasından dışarı uzatıp anahtar deliğinden odamdaki ışığı görürdü. Gecenin sessizliğinde, oğul korkutucu ses düdüğünü öttürürdü: “William!” Yataktan hızla çıkar, ışığı söndürür ve tekrar yorganın altına girerdim: Fşşt! Klik! Fsst! “Bana mı seslendin, baba?” Babam bana seslenmişti. Babam bana çok ilginç şekillerde seslenirdi. O zamandan itibaren anahtar deliğinden ya da diğer çatlaklardan ışığın gözükmemesi için kapıma bir çarşaf asmaya başladım. Bu bana “babasız” dört harika gece kazandırdı. O süre boyunca Nuh’un Gemisi bölümüne kadar geldim. Nuh’un Gemisi tahtaları gıcırdayarak Ağrı Dağı’nın tepesine otururken, gıcırtı seslerinin koridordan geldiğini fark ettim. Babam! Çoraplı ayaklarının ucuna basarak koridorda ilerliyordu. Bunu biliyordum çünkü babam koridorda benim gevşettiğim tahtanın üzerine basmıştı ve tahta gıcırdamıştı. Bu ses tüylerimi diken diken etti ve garip bir şekilde benim bir fişek gibi yataktan fırlayıp, kapının üzerindeki çarşafı çıkarmama, ışığı söndürmeme ve hızla yatağa geri dönmeme neden oldu: Fşşt! Frrp! Klik! Fsst! Babam sessizce kapıyı açtı. Alçak sesle, “William?” dedi. Kimse cevap vermedi. Babam kapıyı kapadı ve “Babalara ait sesler” çıkararak odasına geri döndü. Ertesi gün matematik kitabımın içini çıkarıp cildini İncil’e uydurdum. Biraz sıkıştırmayla çok güzel uydu. Babam o akşam odama girdiğinde matematik çalıştığımı görünce biraz şaşırdı fakat sevindi. Işığımın yarım saat daha fazla yanık kalmasına izin verdi. Benim kitapta yeni bir sayfaya geçeceğimi düşünüyordu. Aslında geçmiştim: Babiller’in ülkesinde Buhtunnasr’la (4) ilgili bölüme gelmiştim. Bir kaç gece sonra babam şüphelenmeye başladı. Daha önce derslerime hiç bu kadar ciddi bir şekilde çalışmamıştım. “Aritmetik problemlerini yazarak çözmüyor musun, evlat?” “Hayır.” diyordum. “Onları kafamda çözüyorum.” O zaman İncil’i kamufle etmek için kullanmam gereken ders kitabının tarih kitabı olduğunun farkına vardım. Babam matematiğe kafamın çok iyi çalışmadığını bilirdi. Yatağıma doğru yaklaştı. “Bazı problemlerde sana yardım edeyim.” dedi. Sanki o an biri ayak bağlarımı çözdü ve içimi boşalttı. Aceleyle kitabı yastığımın altına ittim ve bağırdım, “Hayır, baba, bu işi tek başıma yapmalıyım.” Babamın gözleri bütün odada benimkileri kovaladı ve en sonunda yakaladı. Babamın bakışlarının, kafamın, yastığın ve matematik kitabımın kabının içinden geçerek “Daniel aslanın ininde.” bölümünü gördüğünden adım gibi emindim. Babam hiçbir şey demedi, ama manalı bir şekilde baktı. Bu onun: ‘İlerde bunun hesabını vereceksin’ bakışıydı. Bir donuk bakış daha attı ve yatağına geri döndü. Ertesi sabah banyodan çıkınca, matematik-İncil kitabımın yastığımın altındaki saklanma yerinden alındığını fark ettim. Kendi kendime, “Kim almış olabilir: bilmiyor olmayı isterdim.” Kahvaltıya oturduğumda babamın onu okuduğunu gördüm. Kitabı indirdi, gözlerime baktı ve tuzlanmış ve tütsülenmiş bifteğimi ve yumurtalarımı zehir etti. “Matematik” dedi soğuk soğuk, “benim küçüklüğümden beri çok değişmiş.” “Öyle mi?” dedim ve gerçekten değişmiş olmasını ve evin başıma yıkılacağını düşünmekle çok aptalca bir hata yaptığımı umdum. Ama ev başıma çöktü. “Şu uzun bölümdeki ilginç problemi çöz” dedi, kitabı göstererek. “Tam burada Hezekiel’de, otuz sekizinci bölüm, yirmi bir ve yirmi ikinci ayetlerde.” Babam yüksek sesle okudu: “Herkesin kılıcı kardeşine karşı olacak...Ve ona veba ile, ve kanla hükmedeceğim; ve onun üzerine, orduları ve yanında olan çok kavimlerin üzerine, coşkun yağmur ve iri dolu taneleri, ateş ve kükürt yağdıracağım.” Sonra başını kaldırdı. “Sence bu biraz hunharca değil mi?” “Bu hiçbir şey değil” dedim şevkle. “Bir sonraki bölüme geçene kadar bekle. Ölüleri yedi ayda gömüyorlar -her yer ceset dolu!-.” Babamın yüzüne baktım ve hayatımdan ümidimi kestim. Babam bunun ustura kayışı değil, gerçek bir ceza gerektirdiğini söyledi. Benim önerimi sordu. Ben de her şeyi unutup yeniden başlamayı önerdim. Babam kabul etti, ama bana kesinlikle yapmam gereken bir kaç küçük iş verdi: bir hafta boyunca yakacak odunun kesilmesi, bodrumun temizlenmesi, garajın temizlenmesi, bütün camların yıkanması ve tavan arasının temizlenmesi. “Eğer senin iş yapma hızını biliyorsam” dedi “bu seni bir ay boyunca meşgul edecektir.” Tesadüf bu ya, benim de ertesi gün bir beyzbol maçında oynamam gerekiyordu, o yüzden bütün işleri o öğleden sonra yapıp bitirdim. Babam şok oldu. Anneme belki de sonunda bir şeyler öğrenmiş olabileceğimi söyledi. Öğrenmiştim. Tavan arasını temizlerken bir şeyler öğrendim. Tavan arasından, ucunda duy olan bir uzatma kablosunu odama çekebileceğimi öğrendim. Bu, babam borusunu öttürdüğünde, bir yedek ya da acil durum ışığıyla yatakta okuyabileceğim anlamına geliyordu. Bu ışığın fark edilmesi riskini göze alamazdım, o yüzden kabloyu duvarın yanındaki boruların içinden geçirip, yatağın içine kadar çektim. Annem de düzeldiğimi düşünüyordu, bir defasında annemin, babama “Harika bir şey oldu. William her gün yatağını kendisi yapıyor.” dediğini duydum. Geceleri yatak örtülerimden güzel ve küçük bir çadır yapıp ışığı çarşafların ve battaniyelerin altına sokuyordum. Gizli çadırımın altında istediğim kadar okuyabiliyordum. Babam her gece yaptığı gibi odanın içine girse bile ışığı göremezdi. Nahum’u (5) ve “son günler”le ilgili, taşıtların bu günkü otomobiller kadar hızlı gideceğini, hepsinin farları olacağını ve trafiğin çok sıkışık olacağını ve caddelerdeki arabaların aynı bando gösterisi yapıldığında Ana Cadde’de olduğu gibi birbirlerinin arkasından sıra ile gideceklerini anlatan kehanetlerin olduğu bölümü okuyup bitirdim. Çok heyecanlı ve korkunçtu. Bir gece Yeni Ahit’i (6) gözden geçiriyordum ve gözüme takılan ilk kelimeler şunlardı: “...ve onun yüzü güneş gibi parladı ve esvabı ışık gibi ak oldu. (7) ” Bu benim rüyamdaki nurlu adamdı! Bir çığlık attım, yatakta doğruldum ve uzatma kablosunu o kadar hızlı fırlattım ki kısa devre yaptı ve evdeki bütün ışıkların sönmesine neden oldu. Kabloyu sakladım ve elektriğe ne olmuş olabileceğini bulmaya çalışan babama yardım etmek için koridora çıktım. Tekrar kitabımı okuyacağım ertesi geceyi iple çekiyordum. Kelimeleri dikkatle okudum. Okudukça rüyamda gördüğüm kişinin Mesih olduğu daha da kesinleşti. O Hz.İsa’ydı. Geri dönmüştü ve bir yerlerde beni bekliyordu. Şu kelimeleri okuyunca olumlu düşünmeye başladım: “Gidiyorum ama geri döneceğim. (8) ” “İnsanoğlunun Babanın kudret ve izzetiyle geldiğini göreceklerdir. (9 ) ” “Fakat o,hakikat Ruhu gelince, size her hakikate yol gösterecek;.... (10) ” Evet, işte aradığım buydu! Eğer Gerçeklik Ruhu’yla bağlantı kurabilirsem, o bana rüyamın ne anlama geldiğini söyleyecekti. Ertesi sabah kahvaltıda babama, “Hakikat Ruhu’nu nerede bulabilirim?” diye sordum. Babam gazetesini masaya koydu. “Aslında” dedi “bir süredir o ruhu Theodore Roosevelt’in taşıdığını düşünüyordum ya da Taft’in, ama artık bütün politikacıların Mississippi’nin kıyıları kadar eğri ve çarpık olduklarını anladım. Eğer o ruh içlerinden birindeyse bu ancak Woodrow Wilson’dır.” “Ben İncil’deki Gerçeklik Ruhu’nu kastediyorum.” diye açıkladım. “Beni mi çağırdın, Ethel?” dedi ve iki güzel yumurtayı tabağında bırakıp gitti, ben de onları yedim. Çadırımın içinde huzur dolu ve güvenli bir şekilde bir hafta boyunca okudum. İncil’de ‘esvabı ışık gibi ak olan’ hakkında daha fazla bilgi aramaya devam ettim. Sonra o büyük patlama gecesi geldi. Bir Pazartesi’ydi. Hatırlıyorum, çünkü öğretmenim Bayan Poppenburg beni dersler bittikten sonra okulda cezalı tutmuş ve karatahtaya iki yüz defa: “Okula cebimde canlı kurbağalarla gelmeyeceğim.” yazdırmıştı. Davud ve Goliath bölümüne geri dönmüştüm. Büyük bir kavga anlatılıyordu ve hikayeye o kadar dalmıştım ki babamın sessizce odaya girip yatağımın yanına geldiğini fark etmemiştim. Normalde babam koridordaki gevşek tahtaya her basışında hemen ışığı kapatırdım. Ama babam hiç de adil olmayan bir şey yapmıştı. Gevşek tahtayı çivilemişti, bu yüzden ben de babam odaya girerken hiçbir şey duymamıştım. Davud’in sapanıyla Goliath’ı ıskalamasına o kadar dalmıştım ki babamın yatağın kenarına geldiğini duymadım. Babam odaya girip battaniyenin altındaki parlaklığın ne olduğunu merak etmişti. Çok dalmıştım. O sırada babam da battaniyenin bir ucunu kaldırıp bana baktı. Tam o sırada Davud dev Goliath’a ateş etmeye hazırlanıyordu. Doğal olarak o yüzün babama ait olduğunu anlayamadım. Onun yüzünü burada görmeyi beklemiyordum. Bana “Eeee?” diyene kadar ona bakmıyordum bile. Gözleri o kadar sert bakıyordu ki onu bir an Goliath zannettim. Kitabı havaya fırlattım ve aynı anda bir çığlık attım ve Davud gibi ben de sapanımı ateşledim. Uzatma kablosunu salladım ve altmış watt’lık bir ampulle babamın iki gözünün ortasına vurdum. Çok büyük bir patlama oldu. Babam bağırdı, eliyle beni tutmaya çalıştı, yatak örtülerine tutundu ve yere düşerken onları da aşağıya çekti. Olay yerine ilk gelen Ella’ydı. Patlamayı duymuş ve içeri girmişti. Kapının girişinde deli gibi koşuşturmaya etmeye başladı. “Onu vurmuş! Onu vurmuş! Babam William’ı öldürmüş!” Annem koridordan koşarak geldi. Odanın ışığını yaktı ve benim yatağın diğer ucunda duvara sinmiş olduğumu gördü. Babam hala battaniyelerden kurtulmaya çalışıyordu. Sonraki birkaç dakika biraz acıklıydı. Özellikle annemin babamın üstünden örtüleri kaldırıp, babamın yerden bana doğru emeklediği dakikalar. Babam beni kasten onu kör etmeye çalışmakla suçladı. “Seni Goliath zannettim.” dedim. Gözleri Cyclops’un (11) gözü gibiydi. Annem onu biraz sakinleştirdi ve Ella’yla beraber saçındaki ve kaşlarındaki cam parçalarını ayıklamasına yardım ettiler. “Ben sadece İncil’in içinde neler yazdığını öğrenmek istemiştim.” dedim anneme onu kendi tarafıma çekmeye çalışarak. “O zaman git ve Peder Hogan’a sor” diye bağırdı babam. “Ben sıra kiramı bunun için ödüyorum. Verdiğim paranın karşılığını alıyım.” “Bir gün bütün dünyayı dolaşıp herkese Tanrı’dan bahsedeceğim. Eğer çalışmazsam bunu nasıl yapabilirim?” “Gündüzleri çalış, hayatım.” dedi annem. “Daha dinçleşirsin ve elektrik faturamız da düşmüş olur.” Babam anneme eğer sabaha kadar hazırlanabilirsem, benim dünya turumun bütün masraflarını ödemeye hazır olduğunu söyledi. En sonunda, bana onun oğlu olarak kalmak, onun yemeğini yemek ve onun çatısının altında oturmak istediğim sürece, bir daha yatakta okumak için ışığı yakmayacağıma, eğer yaparsam yeni futbol topumu yitireceğime dair şeref sözü verdirdi: ben de bütün şartlarını kabul ettim. Ella üzülmüştü. “Onu vurduğunu sanmıştım” dedi. Babam odadan çıkmadan önce bana iki kere daha söz verdirdi. Sonra da bana olan güvenini göstermek için yukarıya giden uzatma kablosunu söktü ve aşağı inip sigortayı panosundan çıkardı. Bir de üstüne asma kilit taktı. Benim odamın ışığıyla mutfağın ışığı aynı sigortaya bağlı olduğu için, ertesi akşam arkadaşları kart oynayıp sandviç yemeye geldiklerinde babam aşağı inip kilidi açmak zorunda kaldı. Ama anahtarı kaybetmişti. O da Saphead Phillips’in babasından bir testere aldı ve kilidi kesti. Çıkan ses pek de hoş olmayan kulak tırmalayıcı bir sesti. Herkes böyle söyledi. Ben bilmiyordum. Babama yatakta okumak için bir daha ışığı açmayacağıma dair verdiğim sözü tutmakla meşguldüm. Testere sesini duymuyordum, çünkü “parlak adam”la ilgili bilgi toplamak ve okumak için yatağa girmiştim. Örtülerin altında babamın el fenerinin ışığıyla okumaya çalışıyordum. Bir kaç yıl sonra, Minnesota, Crosby’ye taşındık. Dedem gitmemizi istemedi. Crosby’nin çok küçük olduğunu, öyle ki bir kerevizi şehrin sınırları içinde tutabilmek için dikine yerleştirmek gerektiğini söyledi. Noel zamanı geldiğinde biraz yalnızdık. Babam altı kişilik bir ailenin tümünü dedemlerin evine götürmenin çok pahalıya patlayacağını söylüyordu. Annem babamın söylediği her şeye katılıyordu, ama bir yandan da bavullarımızı hazırlıyordu. Babam en sonunda kabul etti ve dedemlere gitmek üzere Kuzey Pasifik Demiryollarının istasyonuna geldi. Vardığımız gün dedem beni alışverişe çıkardı. İki gündür kar yağıyordu ve şimdiden harika ve bembeyaz bir noel geçireceğimiz belliydi. Burun deliklerinden aynı iki şofben gibi buhar çıkararak nefes alan Beauty’nin çektiği atlı kızağımızla kasabaya indik. Dedem bir Macintosh elması kadar tombul, yanakları da bir o kadar kırmızıydı. Dedemin yüzünde güldüğü zaman daha da derinleşen mutlu kırışıklar vardı. Dayım Cliff dedemin bisiklete uyarlanmış bir uçak motoru olduğunu söylerdi. Bana hep, dedem henüz karanlıkken kalkıp bir yabayla güneşi doğması için dürtüyormuş gibi gelirdi. Bakkaldan aldıklarımızı kızaktan inmeden mutfak camından içeri boşaltabilmem için faytonu ve atı ya da kızağı mutfak kapısının yanındaki kaldırımdan sürerken en yüksek sesiyle şarkı söylemeyi çok severdi. Eğer o gün evde kadınlar toplanıyorsa özellikle yüksek sesle söylerdi. Onları şaşırtmayı çok severdi. Dedem yetmiş civarındaydı, ama ona yetmişin alt mı yoksa üst civarında mı olduğunu sorduğumda, bunun beni ilgilendirmediğini söylerdi. “Ayrıca” dedi bir gün gizli gizli “güneş doğmadan uyanıp, günün her dakikasından zevk alıp, gecenin geç saatlerine kadar çok çalışıp, herkesin yulaflarının tükendiği bir saatte yatağa giriyorum. Buna göre ben yetmiş değil yüz kırk yaşındayım. Asıl yaşım bu.” Dedemin kalbi yirmi yaşından beri kötüydü. Dedem ne zaman et suyundan fazladan bir kepçe daha almak istese, anneannem “Doktorun sana kalbin hakkında söylediklerini unutma, Mel” derdi. Dedem alay eder ve meydan okuyan bir tavırla tabağından bir kaşık daha alıp “Doktorlar! Üç tanesini çoktan gömdüm ve bu yeni genç türediden de kurtulacağım.” derdi. Eğer birisi onu pirzola yemeye çalışırken yakalayıp kızarsa, kıkırdayıp “Kaşlarını çatma. Ne seviyorsam onu yiyorum. Gideceksem, gideceğim, ama aç kalmayacağım.” Dedem bana döndü ve “Şuurun yerinde olduğu sürece asla doktorlarla haşır neşir olma. Onların düşündüğü tek şey, kes, kes, kes.” |