|
Y A Ş A M A Ğ A C I
Güngör Hoca dersleri zayıf olan öğrencilerini özel olarak yetiştirirdi.Bu nedenle sınıfındaki öğrenciler daima iyi notlarla geçerlerdi.
Cumartesi günleri okulu olmayan köye gidip,çocuklara ve okuma yazma bilmeyen ergin kişilere ders veriyordu.Emekli olduktan sonra bütün vaktini köy halkını yetiştirmekle geçirmeye başladı.Evi şehirde olmasına rağmen çoğunlukla köyde bulunuyordu.Birbirine yakın üç köyün çocuklarını ve kadınlarını eğitiyordu.Severek yaptığı bu hizmetten dolayı köy halkının kendisine özel bir sevgisi ve sonsuz saygısı vardı.
Bir gün,köyün çalışkan öğrencilerinden Hasan ile Rıza beraber eve giderlerken,sarhoş bir sürücü arabasıyla onlara çarptı.Çocuklar şehre götürülünceye kadar kanamadan öldüler.Bu olay Güngör Hoca’yı fazlasıyla üzdü.Elinden geldiği kadar çocukların ailesini ve yakınlarını teselli etmeye çalıştı.Sürekli,bu tür olaylar tekrar yaşanmasın diye düşünüyordu.Bir gün köy halkını toplayarak,şöyle bir konuşma yaptı:’’Sizleri buraya çağırmamın nedeni şudur;Hasan ve Rıza’yı kaybetmemizin sebebi köyümüzde veya yakınımızda sağlık ocağı,doktor bulunmamasıdır.Hepiniz evlat sahibisiniz.Tanrı korusun,aynı olay tekrar başımıza gelebilir.Bu durumda başımızın çaresine bakmalı,araştırıp,düşünmeliyiz.İşbirliğiyle bir sağlık ocağı veya bir dispanser yapabiliriz.Hatta bunun için komşu köyleri de yardıma çağırabiliriz.Zira,onlara da faydası dokunacaktır.Etraftaki bütün köylerin buna ihtiyacı var.Düşünün,bir dispanser yapılırsa,ne çok insanın hayatı kurtulacaktır.Bu iş nesillerin yaşam ağacına hizmette bulunacaktır.’’
Konuşmanın ortasında biri sözünü kesip,’’Hocam!Bu iş devlet işi değil midir?Kim bu işi üstlenip,masrafını karşılayacak?’’dedi.
Bunun üzerine Güngör Hoca ‘’Millet,devlet ile işbirliği yaparsa o memleket ve millet ilerler.Bana göre millet oturupta her şeyi devletten beklerse,daha çok bekleyecek ve zararlarına da katlanacaktır.Ailemizi bir millete benzetir ve bütün işleri,o aileyi idare eden kişiden beklersek,birlik ruhu ve ilerleme olmaz.Ayrıca devlet yalnız bizim köyümüzün yoluna,okuluna ve hastanesine değil,bütün ülkeye yetişecektir.Bu ülke bizim vatanımız,bu köy yaşadığımız yerdir.Buranın okulu,hastanesi ve halkın faydalanacağı her şey işbirliği ile yapılabilir.Ancak bütün bu işler için özveri ve istek gerekir.Küçük,büyük,kadın,erkek herkes bu işe katılmalı ve yardım elini uzatmalıdır.El ele verir ve fedakarlık edebilirsek elbette köyümüzde dispanserimiz olur’’ dedi.
Bu sırada köyün varlıklı kişileri,böyle bir hayır işine destek vereceklerine,homurdanarak halkı ümitsizliğe ve olumsuzluğa yönlendirmeye çalıştılar.Güngör Hoca,ortamda bu olumsuz havayı görünce konuşmasını sürdürdü:’’Bu bir hayır işidir.Sizlerin gayretiyle bir dispanser yapılırsa,orada nice insan sağlığına kavuşacak ve hayır duaları sizin,evlatlarınızın arkasında olacaktır.
Dünya malına güvenmeyiniz bir anda yok olabilir.Hatırlarsanız birkaç sene evvelki zelzelede ne çok mal,mülk ve insan yok oldu.Semavi (Tanrısal) kitaplarda okuduğum şu cümleyi aklınızda tutunuz.’’Tanrı yolunda ve O’nun kullarına bir damla veren,yüz misli karşılık verecektir.’’ ‘’İki yavrumuzu kaybettik acaba daha fazla insan kaybı mı,yoksa maddiyatımızdan bir parça vazgeçmek mi önemlidir?Bu iş tıpkı ibadet gibidir.Tanrı’ya inanmak,Tanrı’yı sevmek ve O’nun yolunda hizmet etmek,kişinin isteği ile mümkündür.Aklıma bir hikaye geldi: varlıklı adamın biri bilgili ve inançlı birine danışarak,cennette bir yerimin olması için ne yapmalıyım diye sormuş.Bilgili adam ’Cennette bir yerin olmasını istiyorsan,herkese yardım edeceksin.Paran varsa okul,hastane,çeşme gibi genele fayda verecek bir hayır işine yatıracaksın.İşte o zaman bu dünya hesabından çekip,öbür dünya hesabına yatırmış olursun’ demiş.
Güngör Hoca’nın konuşması bitince,ölen çocukların ninesi Kevser Nine Güngör Hoca’ya ‘’kızım sen burada kalıp,bu dispanser işini takip edersen bu iş gerçekleşir.Yoksa kim becerecek?’’ dedi.
Güngör Hoca ’’Söz verir de,benimle işbirliği yaparsanız elbette kalırım’’ dedi ve biraz durduktan sonra ‘’birlikten çok büyük güç doğar ve başarılar elde edilir.Bu tür hayır işlerine yardım için birbirimizi teşvik etmeliyiz.Biri sizi iyilik yapmaktan alı koymaya çalışıyorsa,şunu bilmeniz gerekir ki,o insan sizin dostunuz değil,düşmanınızdır.
‘’İyi insan nifakı ve ikiliği ortadan kaldırıp,birliği ve insanlar arasında sevgi ve saygıyı yayar’’ dedi.
Güngör Hoca komşu köylerde de buna benzer konuşmalar yaptı ve dispanseri hayat ağacına benzetti.Ona yardım edenin,insanların daha sağlıklı ve daha uzun yaşamalarına neden olacağını vurguladı.’’Kim bu hayır işine yardım edip,katılırsa insanların korunmalarını ve kurtarılmalarına yardım etmiş olur ki,manevi açıdan bunun değeri hacca gitmekten daha büyüktür ve her çeşit ibadetten üstündür’’ dedi.
Sonunda üç köy halkı da ellerinden gelen yardımı yapacaklarına dair söz verdiler. Köyün muhtarı İbrahim Efendi zengin bir adamdı.Tarlaları,hayvanları vardı.Köy halkı ve komşu köyler İbrahim Efendi’nin dükkanından alış-veriş yapıyorlardı.Hatta köy ile şehir arasında çalışan minibüste ona aitti.Evin arka tarafında kullanılmayan büyük bir ahırı vardı.Bir gün Güngör Hoca Muhtar Efendi’yi ziyaret ederek,dispanser yapmak için o ahırı istedi ve ‘’orayı ahşap paravanla dörde ayırabiliriz’’ dedi.
Muhtar ‘’olur,olur,kaç para vereceksin?’’ diye sordu.Güngör Hoca ‘’para mara yok.Orayı hibe edeceksin ve şifa bulanların dualarını kazanacaksın.Öbür dünyada sana para yaramaz.Aldığın hayır duaları,yaptığın hizmet ve yardımlar senin yolunu aydınlatıp,ruhunu yükseltecektir’’ dedi ve ekledi:’’Dispanserin kayıt ve giriş salonunun duvarına asmak için metalden bir ağaç yaptıracak en fazla yardım edenlerin isimlerini,bu ağacın en yüksek dallarına yazdıracağım.
Yapılan diğer yardımlar da,miktarına göre aşağı dallara yazılacak. Böylece yaşam ağacı her zaman o isimleri koruyup,yaşatacaktır’’ dedi.
Bunun üzerine muhtar ahırı vermeyi kabul etti.Güngör Hoca teşekkür ederek,’’yaşam ağacının en üst dalına ilk olarak senin ismin yazılacak’’ dedi.Bu arada,konuşmaları sessizce dinleyen muhtarın karısı Emine de,ahırın yanındaki arsasını vereceğini söyledi.
Muhtarın çocukları,anne ve babalarının bağışta bulunduğunu ve isimlerinin Yaşam Ağacının en yüksek dallara yazılacağını arkadaşlarına anlattılar.Böylece köye yayıldı.Bu durum köy halkını teşvik yolunu açtı.Özellikle zenginler,isimleri yüksek dallara yazılsın diye büyük bağışlarda bulundular.Güngör Hoca sadece ahırı paravanla bölüp,küçük bir dispanser yapmayı düşünüyordu.Fakat durumu uygun görünce fikir değiştirerek,esaslı bir dispanser yapılmasına karar verdi.
Bir gün mimar arkadaşı Hamdi Bey’i çağırarak,arsayı ve ahırı gösterdi.Bu iş için toplanan bağışları da söyleyince Hamdi Bey ‘’bu arsada küçük bir hastane bile yapılabilir’’ dedi. Güngör Hoca ‘’gözünü seveyim Hamdi Bey,büyük bir işe girişirsek içinden çıkamayız.Para yetmezse bina yarım kalır’’ dedi.
Hamdi Bey ‘’merak etmeyin hocam.Benim zengin tüccar ve doktor arkadaşlarım var.Onları da teşvik edip,yardım etmelerini isteyeceğim.Hastanenin planını da ben çizeceğim.Gerekli malzemelerin toptancıdan,ucuza alınmasını sağlayacağım’’ diyerek,Güngör Hoca’nın endişelerini yok etmeye çalıştı.
Kısa sürede Hamdi Bey’in arkadaşlarının bağışlarıyla,malzeme tutarının büyük bir kısmı karşılandı.Böylece Hamdi Bey yirmi yataklık hastanenin planını çizdi.Her şey hazır olunca Güngör Hoca köy halkını tekrar topladı ve herkesin gönüllü çalışmasını istedi.Bazıları haftada iki gün,bazıları da bir gün çalışabileceklerini söylediler.
Hastanenin temel atma törenine kaymakamı da davet ettiler.Üç köy halkı mahalli folklor danslarıyla güzel bir şenlik yaparak,bu günü kutladılar.Güngör Hoca iki liste hazırladı.Birine para verenlerin,diğerine gönüllü çalışanların isimlerini yazdı.
Hastanenin yapılması uzun sürmedi.Zira,para ve malzemeler hazırdı.Hastanenin yapımına bütün köy yardımcı oldu.Herkes,bir an evvel bitmesi için büyük gayret gösteriyor ve severek çalışıyordu.Hastanenin yapımı sekiz ay sürdü.Diğer hazırlıkları da bir ayda tamamlandı.Herkes büyük bir sevinç içindeydi.Daha önceden metal bir ağaç gövdesi ve bir çok dal yaptırıldı.Hastanenin girişindeki kayıt salonunda,geniş bir duvara monte edildi.Yaprak ve çiçekler yerine,para verenlerin isimleri yazıldı.İki yanındaki tabelalara da,yukarıdan aşağıya doğru gönüllü çalışanların isimleri yazıldı.Duvarın en üst tarafında ise şöyle bir yazı vardı.’Yaşam Ağacı Hastanesi,aşağıda isimleri yazılı kişilerin bağış ve gönüllü çalışmaları ile meydana geldi.’
Hastanenin dışındaki büyük tabelada da (YAŞAM AĞACI HASTANESİ) yazıyordu. Hastanenin açılış töreni için en yakın şehrin valisi ve belediye başkanı davet edildi.Köy halkı koyunlar kesip,büyük bir şenlikle açılışı yaptılar.Toplantıyı idare eden Güngör Hoca,Vali Bey ve Belediye Başkanı’ndan konuşma yapmalarını rica ederken,halka güven vererek’’hastanemiz Sayın Vali Bey ve Sayın Belediye Başkanı’nın ilgileri sayesinde doktorsuz,malzemesiz ve ilaçsız kalmayacağına eminim’’ dedi.Sonra köylülerin alkışlarıyla Vali Bey kürsüye çıktı ve konuşmasına başladı:’’Bu hastane köy halkının gayreti,özveri ve alın teri ile yapıldı.Bu,Türk Milleti’nin asaletini,birbirlerine ve insanlık alemine verdiği değerin bir örneği ve birliğin sembolüdür.Bu hastanenin sürekli çalışması için elimden gelen her türlü yardımı yapacağımı bilmenizi isterim.Hastanenin meydana gelmesi için çalışan,yardım eden,parasını ve zamanını harcayan herkesi özellikle Güngör Hoca ve mimar Hamdi Bey’i yüce hizmetlerinden dolayı kutlar,şükranlarımı sunarım’’ dedi.
Belediye Başkanı da buna benzer bir konuşma yaptı ve yapılan hizmetleri takdir ederek,’’bu tür hizmetler,devletimizle bir nevi yardımlaşma ve iş birliğidir.Hayırseverlik ve yardımlaşma Türk Milleti’nin özelliklerindendir’’ dedi.Ayrıca bu hastane için elinden gelen yardımı yapacağını da belirtti.
İlk olarak bir dahiliyeci,bir çocuk doktoru,bir ebe ve üç hemşire hastanede göreve başladılar.Köy halkından da,diğer hizmetler için on kişi işe alındı.Bu hastane,bulunduğu köy ve civarı için örnek bir tesis oldu.
Bir süre sonra hastanede kadın doktoru,cildiyeci ve göz doktoruna ihtiyaç oldu.Şehirdeki hekimlere mektup yazılarak,mümkünse gönüllü olarak haftada bir gün,birkaç saat Yaşam Ağacı Hastanesi’nde çalışmaları için ricada bulunuldu.
Üç doktordan cevap geldi.Biri cumartesi sabahları,biri cumartesi öğleden sonraları,biri de Salı günleri çalışabileceklerini bildirmişti.
-Birinci Bölümün Sonu-
-İkinci Bölüm-
BİLGİ AĞACI
Yaşam Ağacı Hastanesi bir müddet çalıştıktan sonra o köye gelen giden çoğaldı.Yavaş yavaş yolların yapılmasına başlandı.Eskiden bir minibüs çalışırken şimdi birkaç minibüs şehir ve diğer köyler arasında çalışmaya başladı.Bunlar hastaneye gelen gidenleri taşıyordu.Köyde,bazı mahallelerde elektrik yoktu.Yollar yapılınca her tarafa elektrik direkleri dikildi.Teller çekildi.Böylece evlere elektrik çekmek kolay oldu.Dolayısıyla köyde televizyon,buzdolabı ve diğer elektrikli ev aletleri de çoğaldı.Köy halkı üç dört sene gibi kısa bir süre içindeki bu kalkınmanın esas kaynağının Yaşam Ağacı Hastanesi olduğunun farkındaydı.
Köyde ve civar köylerde bir okul yoktu.Köyün muhtarı kahvede birkaç arkadaşıyla çay içerken köyün durumunu ve göze çarpan değişikliği konuşuyordu. Arkadaşlarından biri ‘’keşke bir de okulumuz olsaydı da,çocuklarımızı okutmak için oraya buraya göndermeseydik’’ dedi.
Muhtar ‘’birlik ve özverili olursak,o da olur.Hepiniz öyle bir işe katılmaya hazırsanız tekrar hoca hanımı çağıralım.O bu işleri becerir.Zaten kendisi de mesleğine bağlı biridir’’ diye cevap verdi.
Bu düşüncelerini Güngör Hoca’ya anlattılar.Güngör Hoca eskisi gibi dinç ve sıhhatli olmadığı halde haberi sevinçle karşıladı,hemen kabul etti.Bu defa,tecrübeden dolayı her şey daha kolay olacaktı.
Üç köy arasında bir arsa vardı.Güngör Hoca eskiden beri,bu arsanın okul yapmak için çok uygun olduğunu ve üç köy arasında olduğu içinde çocukların kolayca gelebileceğini düşünüyordu.
Kendisini yardıma çağırdıklarında,okul için o arsayı önererek,nedenini açıkladı. Muhtar ‘’doğrusunu isterseniz hoca hanım,ben hastane için o ahırı biraz isteksiz vermiştim.Fakat ahırın on mislinden fazla kazandım.Dükkanım devamlı müşterilerle doluyor.Ahırı verdiğime çok seviniyorum.Şimdi o arsayı alacak olursanız,bedelinin yarısını ben veririm’’ dedi.
Orada bulunanların her biri bir miktar bağış yapmayı kabul etti.
Hemen gidip,arsanın sahibini buldular.Öteki köyden varlıklı bir adamdı.Önce yüksek bir fiyat söyledi fakat okul için olduğunu öğrenince epeyce indirdi.
Arsa alındıktan sonra Güngör Hoca halkı toplayarak bir konuşma yaptı.’’Hastaneyi yapmaya kalktığımız zaman bazı arkadaşlarımız hayali fikirler diye hayal ettiler.Fakat bildiğiniz gibi aramızda birlik olduğu için iş ilerledi ve iş istediğimizden daha iyi sonuçlandı.Bu kez de okul projemiz için çevredeki köylerle el birliği içinde çalışmamız gerekir.Bu birlik bizlerle beraber,çevre köyleri de kalkındıracaktır. Unutmamamız gerekir ki okul,dolayısıyla eğitim medeniyet getirir.Fikirlere ve duygulara aydınlık verir.
Çocuklarımızın havaya ve gıdaya ihtiyaçları olduğu gibi,ruhlarının ve fikirlerinin ilerlemesi,gelişmesi için eğitim ve öğretime ihtiyaçları vardır.Özet olarak,herkesin bilgi ışığı ile aydınlanması gerekir.Eğer birlik olursa okul da yaptırabiliriz.Kendi köyümüz ve çevremizdekiler hastaneden olduğu gibi,bundan da faydalanabilirler.
Eskiden bir hikaye okumuştum:bir adamın on iki tane oğlu varmış.Bunlar sürekli birbirleriyle kavga edermiş.Babaları bu durumdan tedirgin olur,ölümünden sonra bunların halinin ne olacağını düşünür dururmuş.Ölmeden önce bir gün oğullarını yanına çağırmış.Her birinin bir ağaçtan birer çubuk koparıp,getirmelerini istemiş.Hepsi döndükten sonra ellerindeki çubukları alıp,bir demet yaparak bağlamış.Bu demeti sırayla oğullarına vermiş.Bunu kimin kırabileceğini sormuş.Oğulları birer birer denemiş fakat hiç biri kıramamış.Sonra adam demeti ayırıp,çubukları birer birer verdiğinde,az bir kuvvetle kırmışlar.Bunun üzerine adam’’birbirinizi sevip,birlik olursanız sizi kimse kıramaz.Hayatta hep güçlü ve başarılı olursunuz.
Aranıza anlaşmazlık girer de birbirinizden ayrılırsanız,her an kırılma tehlikesinde olursunuz.Eğer ailede,köyde,şehirde,ülkede ve dünyada birlik olursa ilerleme,refah ve başarı gerçekleşir’’ demiş.Güngör Hoca buna benzer birkaç örnek daha verdi.Köy halkı bu sefer hiç itiraz etmeden,ellerinden gelen yardımı yapacaklarına söz verdiler.
Güngör Hoca tekrar mimar Hamdi Bey’i çağırdı ve okul için alınan arsayı gösterdi.On iki sınıf ve bir toplantı salonu planı çizmesini rica etti.Bir kaç gün sonra Hamdi Bey planı getirince Güngör Hoca ‘’geçen sefer hastane yapımında senin yardımın olmasaydı,ben yalnız başıma yapamazdım.Bu defa zaten gücüm ve sağlığım eskisi gibi değil.Bunun için ucuz malzeme alınmasını yine senden rica edeceğim.Ayrıca tanıdığın iyi bir ustabaşı tavsiye edersen ve Bilgi Ağacı Okulu için o zengin arkadaşlarına saygılarımı sunduğumu,cömert bağışlarını beklediğimizi iletirsen çok memnun olurum’’ dedi.
Hamdi Bey ‘’hocam eğer okul hakkında bir bildiri yazar da kısaca eğitim ve öğretimin önemini vurgularsanız,daha fazla kişiye ulaşabilirim’’ dedi.
Güngör Hoca şöyle bir bildiri yazdı:’’Şehirden uzak köylerimiz,her şeyden mahrum oldukları gibi,yaşamlarına ve duygularına aydınlık verecek okullardan da mahrumdurlar.Bu civardaki üç-dört köyün faydalanması için Bilgi Ağacı Okulu’nun yapılması kararlaştırılmıştır.Köy halkı arsayı temin etmiştir ancak binanın yapılması için yardım gerekmektedir.Bu tür hizmetler milletin,dolayısı ile memleketin kalkınmasına neden olacaktır.Bir okulun yapılması binlerce insanın cehalet karanlığından,bilgi aydınlığına kavuşmasını sağlayacaktır. Bilgi Ağacı Okulu’nun yapılması,varlıklı vatandaşların cömertliğine bağlıdır…’’ Bildirinin yayınlanmasından kısa bir süre sonra pek çok olumlu cevap geldi ve okul için açılan hesapta yüklüce para toplandı.Böylece köylerden ve şehirden gelen para okulun yapımını kolaylaştırdı.
Bilgi Ağacı İlk ve Ortaokulu’nun girişindeki metal ağaç,aynen hastanede olduğu gibi dallarda yardım edenlerin isimlerini taşıyor ve koruyordu.
-İkinci Bölümün Sonu-
-Üçüncü Bölüm-
ŞERİFE ÖĞRETMEN
Ben,Güngör Hoca’yı yedi-sekiz yaşımdayken tanımıştım.Kendisi,her hafta sonu ve tatillerde köye gelir,bütün çocukları toplayıp ders verirdi.Ayrıca büyüklere de birer saat okuma yazma eğitimi verirdi.Güngör Hoca bilgili,tertipli,sevgi dolu ve güler yüzlü bir bayandı.
Başkalarına yardım etmek için karşısına çıkan her fırsattan faydalanırdı.Bir kısım insanlarda bilgi,para,eşya gibi değerli kaynakların,diğer yoksun insanların hizmetine sunulmasında çok gayret sarfederdi.
Köyde ders verdiği çocuklara normal okul müfredatını uygular ve şehirde imtihana girerek,ilk okul diploması almalarını sağlamaya çalışırdı.İyi okuyan ve istekli olan çocukları orta okulu bitirmeleri için şehirde kendi evinde veya güvenilir,istekli yakınlarının yanında yerleştirip,orta okula gitmelerini sağlardı.Orta okulu bitirenleri de öğretmen okuluna veya diğer meslek okullarına yatılı olarak kaydettirirdi.Böylece köylerdeki pek çok çocuğu okutturup,meslek sahibi yapmıştı.
Hatırlıyorum da,on üç yaşımda orta okuldayken,yaz tatili için köye gitmiştim.Uzak akrabamız olan Ali Bey Amca ve Zehra Teyze,oğulları için beni istemeye geldiklerinde,ilk önce annem ve babam pek istekli görünmemişlerdi.Özellikle annem kesinlikle karşı çıkarak,’’bunlar daha çocuk,ikisi de okuyorlar’’ demişti.
Babam açıkça olmasa da olumlu cevaplar vermişti.Fakat annem sürekli ‘’okuyacak,benim gibi cahil kalmayacak’’ demişti.
Ablam evlendiği zaman ona yeni elbiseler alındığı ve altınlar takıldığı için ben çok özenmiştim.Bu nedenle bana da yeni elbiseler alınacak,altınlar takılacak diye seviniyordum. Nihayet bir cumartesi akşamı söz kesmeye geleceklerini haber vermişlerdi. Babam ‘’onları yemeğe çağıralım’’ demişti.
O gün Güngör Hoca da köye gelip,ders verecekti.Annem ‘’git Hoca Hanım’ı çağır.Akşama yemeğe gelmesini ve yatmaya kalmasını söyle’’ demişti.
Hoca Hanım’ davet ettiğim zaman, ‘’ne var akşam?’’ diye sormuştu. -Ali Bey Amcalar söz kesmeye geliyorlar. -Kime söz kesmeye geliyorlar? -Beni Ahmet’e istiyorlar deyince,Hoca Hanım çok kızmıştı ‘’bunlar akıllarını kaçırmış.Resmen delirmişler’’ demişti.
Ben tekrar ‘’gelecek misiniz Hoca Hanım?’’ diye sorduğumda,’’gelirim kızım’’ demişti. Akşam hepsi gelmişti.Ahmet de vardı.Dışarıdan domates sepetini almaya gittiğimde,Ahmet de bir bahane ile dışarı çıkıp, ‘’kız’’ demişti.’’Seviyor musun?’’ Cevap verememiştim.O ‘’ben seni seviyorum’’ diyerek elini omzuma koymuştu.Ben hemen domates sepetini alıp,içeriye girmiştim.Fakat o tek cümlecikten sonra,içime bir ateş düşmüş gibi hissetmiş ve ona daha önce hiç bir şey hissetmediğim halde,o andan itibaren anne ve babama olan sevgime benzeyen bir sevgi duymaya başlamıştım.
Yemekten sonra Hoca Hanım,Ahmet’in annesi ve babası Zehra Teyze’ye ve Ali Bey Amca’ya bakarak ‘’hepinize bir çift sözüm var.Ahmet henüz on beş,Şerife ise on üç yaşında.İkisi de daha çocuk.Onları okumaktan alıkoyuyorsunuz fakat evde ne yapacaklar’’ demişti.
Zehra Teyze ‘’bizde kimse boş kalmaz.Düşünün ki,bir yabancı gelip tarlada çalışacağına,kendi evlatlarımız çalışsınlar’’ cevabını vermişti.
Hoca Hanım’’siz işçi mi satın alıyorsunuz?Bırakın okusunlar da meslek sahibi olsunlar. Orta okulu bitirdikten sonra Ahmet’i bir meslek okuluna Şerife’yi de öğretmen okuluna yatılı olarak kaydettireceğim’’ demişti.
Güngör Hoca’nın bu sözlerinden sonra kimsenin sesi çıkmamıştı. Biraz geçtikten sonra ‘’çaylarınız soğuyor,bu revaniyi de bugün yaptım,buyrun’’ diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.Hoca Hanım çayını içtikten sonra’’bakınız kardeşlerim,sizleri sevmesem böyle konuşmam.İlmin değerini bilseniz,bu yaşta bile gece gündüz öğrenmeye çalışırsınız.Sizin zamanınızda okula gitmek ve bilgi edinmek için ortamınız elverişli değilmiş.Şimdi çocuklarımız için bir fırsat varken,onları niye mahrum bırakalım.İlim,maldan çok daha değerlidir.Okuyup ellerine diploma alsalar,her zaman nereye giderlerse gitsinler,altın bilezik gibi değerlidir.Okumak ve bilgi edinmek fikirlere aydınlık verir,insanı kılavuzlar.Bilgi öyle bir zenginliktir ki,kimse onlardan çalamaz,her zaman yanlarındadır.Başkalarına ne kadar verirlerse versinler,hiç eksilmez.
Kendilerine saygı kazandırır,bildikleriyle başkalarına ışık tutarlar.Hayattaki bir çok kötülükten onları koruyacak,kendilerine güven ve şahsiyet sağlayacaktır.Bu benim size öğüdümdür’’ demişti.
Bu konuşma anneme cesaret vermiş ve dayanak olmuştu.’’Ben demedim mi,bunlar daha küçük.Ağızları süt kokuyor.Sizler isteseniz de ben razı değilim’’ demişti.
Ali Bey Amca da onları haklı bulmuş ve ‘’olur,şimdi söz keselim de,evlenmeleri meslek okullarını bitirdikten sonra olsun’’ demişti.
Hatırlıyorum da Güngör Hoca beni,eşim Ahmet’i ve köydeki bir çok kimseyi meslek sahibi yapmıştı.Tam atmış yıl gece gündüz çalışarak,memleket ve milletine hizmet eden Güngör Hoca yetmiş sekiz yaşında vefat etti.
Yaz,kış,soğuk,sıcak demeden her hafta minibüsle köye geldi.Çocuklara ve büyüklere ders verdi.Köyümüze hastane,okul yapılması ve çevre köylerimizle beraber kalkınmamız için gece gündüz çalıştı.Yaptığı hizmetler karşılıksız,samimi ve candan olduğu için sonuç verdi.Bu nedenle ben Şerife Öğretmen,Güngör Hoca’ya şükranlarımı sunmak için,yaptığı hizmetlerin hikayesini özetleyerek yazdım ve iki fotoğrafını çerçevelettim.Biri okula,biri de hastaneye asıldı.Fotoğrafların altına da: ‘’Buranın kurucusu olan Sayın Güngör Hoca’’ diye yazdım.
-SON-
B E D İ A T E Y Z E
Orta üçteyken Zeynep ile aynı okula,aynı sınıfa devam ediyorduk ve iyi arkadaştık.Ailece görüştüğümüz için de bazen beraber çalışmak üzere ben Zenepler’de veya Zeynep bizde kalıyordu.
Zeynepler üç kardeşlerdi.Ali,Zeynep ve Zerrin.Avukat olan babaları Bay Yavuz Aran ve anneleri Bayan Bedi Aran,ailece birbirlerine bağlı,bulundukları çevrede herkesin yardımına koşan ve sevilen insanlardı.
Bir defasında sekiz günlük bir tatili de beraber ders çalışarak,eğlenip,gezerek geçirdik. Zeynep’le aynı odada kalıyordum.Bir akşam yatmadan önce lavaboya dişlerimi fırçalamaya gitmiştim.Odaya döndüğüm zaman ıslanayım diye kardeşi Ali bir kap suyu kapının üstüne koymuş ve kapıyı aralık bırakmış.Kendisi de karşı odanın anahtar deliğinden bakıyor ve benim odaya girmemi bekliyormuş.Bu arada Yavuz Bey Amca’nın bizim odaya girdiğini görmüş.Engel olmak için bulunduğu odanın kapısını açıp,’’Baba girmeyin’’ demeye kalmadan babası girmiş ve baştan aşağıya ıslanmış.Herkes gülmekten katıldı.Yavuz Bey Amca önce biraz kızdı fakat sonra o da şakaya vurdu ve gülmeye başladı.Bu tür şakaları seven ve yapmaktan zevk alan Ali hemen babasından özür diledi.
Bir Cuma günü Bedia Teyze’nin bir arkadaşının gününe gittik.Gittiğimiz ev bahçeliydi Bahçe temizdi ve özenle renk renk çiçekler ekilmişti.Evin bahçeye bakan geniş bir balkonu vardı.Balkonu da tıpkı misafir odaları gibi güzel mobilyalarla döşeliydi.Misafirleri balkona davet ettiler.Bahçe ve evin döşemesinden,ev sahiplerinin ne kadar zengin ve zevkli insanlar oldukları belliydi.
Kalabalık bir kabul günüydü.Misafirler arasında İslami kıyafette (tesettür) uygun genç ve güzel bir kız vardı.Uzun elbisesi,çorabı,eldiveni ve baş örtüsü aynı renkteydi ve kendisine de çok yakışmıştı.Ona özel bir asalet veriyordu.Gerçek bir İslam kadınını anlatıyordu.Kendisi hiç konuşmuyordu.Yanında oturan bayan onunla ilgilenmek için ‘’kızım sen okula gidiyor musun?’’ diye sordu.’’Üniversite ikiden ayrıldım ve Tanrı yolunda namazıma ve ibadetime kendimi adadım’’ diye cevap verdi.
Bedia Hanım Teyze ‘’ibadet etmek;manasını anlamadan namaz kılmak veya anlamadan Kur’an okumak değildir.Gerçek ibadet insanlığa yardım ve hizmet etmenin yollarını aramaktır.Üniversiteyi bitirip,memleketimizde ihtiyaç duyulan bir doktor,öğretmen,hemşire veya ebe olarak mezun olursan ve insanlara hizmet edersen ibadeti esas o zaman yapmış olursun.Bak kızım,namazını kıl,orucunu tut,Kur’an-ı Kerim’i oku fakat aynı zamanda da bir meslek sahibi olup,insanlığa hizmet et.İşte o zaman ibadetin tamam olur’’ dedi ve devam etti.’’Bizim ibadetimiz Tanrı’ya sevgimizden ileri geliyor.Tanrı’yı seviyorsak,kullarını da sevmeliyiz.Tanrı kullarını seviyorsak,onlara hizmet vermeliyiz ve yardımcı olmalıyız.Kimseye faydası dokunmayan insan,meyvesiz ağaca benzer. Semavi Kitaplar,Tanrı Elçilerini ‘’İlahi Güneşler’’ diye tanımlarlar.Bildiğin gibi her çeşit ürün ve meyve,güneşin ısısı ve aydınlığıyla meydana gelip,insanlara faydalı olur.Fakat tarlayı ekmezsen güneşin ısısı,aydınlığı olsa bile ürün vermez.Her türlü bağnazlıktan uzak ve dinin aydınlık gerçeği ile insanlığa hizmet veren biri olmaya çalışmalısın.Tıpkı iyi meyve veren bir ağaç gibi’’ dedi.
Öteki misafirlerin hoşuna gittiği için ‘’ne güzel konuştunuz’’ dediler.Bayanlardan biri’’ben ibadeti ancak namaz kılmak ve dua etmek sanıyordum.Halbuki mantıklı düşünürsek,insanlara hizmet vermek de bir ibadet şekli sayılır’’ dedi.
Bedia Teyze ‘’İslam dinine yakışmayan hareketler görüyorum ve o zaman dayanamayıp,söylenmesi gerekeni söylüyorum.Geçen gün Üsküdar’dan eve dönerken otobüs bozuldu.Sürücü,yolcuları başka bir otobüsle devam etmeleri için bir durakta indirdi.Durakta İslami kıyafetleri olan bir genç,bir de orta yaşlı iki bayan vardı.İkisinin de elinde bir paket çekirdek,çekirdekleri yiyor ve kabuklarını yere atıyorlardı.Kabuklardan,yerin rengi görünmeyecek duruma gelmişti. Belli ki uzun süredir otobüs bekliyorlardı. Dayanamadım, yanımda duran genç hanıma’’yavrum’’ dedim.!!İslami kıyafettesin fakat şu yaptığın şey İslama ve diğer bütün dinlere aykırıdır.Dinin ilk şartı iç ve dış temizliktir.Bu hadisi duymadınız mı?Temizlik imandandır.Sen kendi evinde çekirdek yerken kabuklarını yere mi atarsın?Bu şehir senin evin,bu memleket senin vatanındır.Onu temiz tutmak,düzenli ve temiz olmasını sağlamak hepimizin görevidir.Bakın ne hale getirmişsiniz.İnsanın davranışları ve huyları,içindeki duygularını yansıtan bir aynadır’’dedim.
Ev sahibi Safiye Hanım ‘’Bedia Abla’nın konuşmasına doyum olmaz.Mantıklı ve yerinde konuşmalarına bayılırım’’ dedi. İkramda bulundukları kurabiyelerin,böreklerin,pastaların hepsini evde yapmışlardı ve çok lezzetli idi. Beş günlük tatilde Zeynep’le derslerimize iyice çalıştık ve o sene ortaokulu bitirdik.
-SON-
F E H İ M E ’ N İ N A N I S I
Biz dört kardeştik.Sırayla;ben Fehime 14,Hasan 12,Hüseyin 10 ve Fatoş 7 yaşlarındaydık.Maliyede çalışan babam Yüksel Eşitli ve postanede çalışan annem Fikriye Eşitli ile mutlu bir aileydik.Bulunduğumuz yer iki dağ arasında,ortasından büyük bir nehrin geçtiği şirin bir şehirdi.Kışları çok soğuk oluyordu.Dağın yamacında bahçeli büyük bir evimiz,bahçede de çeşitli meyve ağaçlarımız vardı.Güneşin vurduğu tarafa domates,biber,patlıcan,fasulye,salatalık ve diğer sebzeleri ekiyorduk.Hepimiz her sene ilkbahardan sonbahara kadar evde olduğumuz zaman bahçede çalışıyorduk.Her hafta birimiz pazar yerinde sebzeleri satmakla görevliydik.Annem ile babam eğlenir gibi çalışmaktan zevk alıyorlardı.Bizi de bu oyundan zevk almaya alıştırmışlardı.Çalışırken arkadaş gibi bazı şarkıları koro halinde söylüyorduk.Hem evin içinde hem de dışarıdaki işleri beraber yapıyorduk.Hatta bazı komşularımız bize ‘’Neşeli Aile’’ diye ad takmışlardı.
Her akşam yemekte o gün yaptığımız işleri konuşurduk.Zaman zaman babam ve annem,çalışmanın bize ve topluma olan faydalarından söz ederlerdi.Onlardan aldığımız bu dersler,çalışmanın kendimize ve çevremize ne denli yararlı olacağını düşünmemizi sağlardı. Bir gün evde hep beraber otururken Fatoş ‘’Hüseyin Abi’’ dedi.’’Tanrı neden her şeyi yarattı?’’ Hüseyin ‘’bilmem,yarattı işte’’ dedi.
Babam dolaptan pijamalarını alırken,Fatoş’un sorusunu duydu ve Hüseyin’in cevap veremeyeceğini anlamış olacak ki söze karıştı.Gidip Fatoş’un yanına oturdu.’’Bak kızım’’ dedi.’’Tanrı insanları sevdiği için insanları ve evreni yarattı.İçmemiz ve ekinleri sulamamız için suyu,ısıtması ve aydınlanması için de güneşi yarattı.
Güneş ve su olmazsa yaşam olmaz.Hayvanları,insanlara yardımcı ve faydalı olmaları,bitkileri ise bize enerji,oksijen ve gıda vermeleri için yarattı.Tüm bu varlıklar elbirliği ile insanoğlunun yaşamasını sağlamak üzere Tanrı tarafından yaratılmışlardır.Şimdi Tanrı’nın her şeyi neden yarattığını anladın mı?’’
Bu sefer de Fatoş ‘’peki babacığım,Tanrı bizi niye yarattı?’’ diye sordu. Babam ‘’bak yavrum,Tanrı O’nu tanımamız,O’nu ve yarattığı insanları sevmemiz,onlara hizmet etmemiz için bizi yarattı’’ dedi.
Fatoş ‘’ama biz Tanrı’yı görmüyoruz ki.O’nu nasıl sevelim ve tanıyabilelim?’’ dedi. Babam ‘’kızım’’ dedi.’’Bütün gelen peygamberler,yeryüzünde Tanrı elçileridir.Tanrı’nın varlığını temsil ederler.Bunlar Tanrı’yı tanıtmak ve insanlara doğru yolu göstermek için gelirler.Dolayısıyla gelen Tanrı elçisini tanımak,Tanrı’yı tanımak ve O’na itaat etmek demektir.
Tanrı tarafından bu elçiler,dönem dönem insanların Tanrı’ya olan inançlarını tazelemelerinin yanı sıra insanların adaletli ve mutlu yaşayabilmeleri için yeni sosyal kurallar getirirler.Bütün elçiler yüce ve tek Tanrı’nın mesajlarını yaymak için gelirler.Tıpkı okulun sınıfları veya bir kitabın değişik bölümleri gibidirler.Hepsi sevgiyi,birliği, dürüstlüğü ve özellikle Tanrı’yı tanımayı ve O’nun yolunda olmayı öğretirler’’ dedi.
Birkaç gün sonra annem ve babam seyahate gideceklerdi.Bunun üzerine bir akşam aile danışma toplantısı yapıldı.Onlar seyahatteyken,akrabalardan hangisinin bizimle kalacağı konusunda karar verilecekti.Biz dördümüz ‘’kimseyi istemiyoruz,kendimizi idare edebiliriz’’ dedik.
Fakat annem,anneannemin ve babaannemin bizimle kalmasını istiyordu.Bizim ısrarla kabul etmeyişimiz sonunda bize güvenmiş olmalılar ki,annem ve babam bizi tek başımıza bırakarak yolculuğa çıktılar.Biz dört kardeş işleri paylaştık.Her şey çok iyi gidiyordu.Bahçeden daha önce topladığımız ürünleri pazara götürdük.Akşam eve gelince,çok yorgun olduğumuz için erkenden yatmaya karar verdik.Her akşam yatmadan önce kardeşlerime bir masal veya tarih kitabından bir parça okuyordum.
Bir akşam daha masala başlar başlamaz bir tıkırtı sesi duyduk.Yavaş yavaş ses fazlalaşınca,acaba hırsız mı geldi diye düşündük.Fakat hiç birimiz dışarıya gidip bakmaya cesaret edemiyorduk.
Hepsi yanıma sokuldular.Yatak dar geldiği için yere bir yorgan serdik ve hepimiz onun üzerine yattık.Küçükler ortada,ben ve Hasan iki taraftaydık.Tıkırtı sesi bazen şiddetle ’tak’ diye sanki bir kapıyı kıracakmış gibi,bazen de hafif geliyordu.Kardeşlerim geç vakte kadar uyumadılar.Ben de çok korkuyor ve kendimi sorumlu görüyordum.Ara sıra Fatoş ‘’keşke anneanneyi çağırsaydık’’ diye mırıldanıyordu.Bir iki saat sonra Hüseyin’le Fatoş uykuya daldılar.Hasan ile ben bir türlü uyuyamıyorduk.Ara sıra uyuklasak da ‘’tak’’ sesiyle fırlayıp,korkudan titriyorduk.Böylece sabah oldu.Güneş her tarafa yayıldığı halde tıkırtı sesi hala devam ediyordu.Biz ise dışarı çıkmaya cesaret edemiyorduk.Nihayet korku ile odanın kapısını açtık.Parmak ucuyla yavaşça yürüyerek öbür odalara baktık.Hiçbir şey yoktu fakat tıkırtı sesi devam ediyordu.Hasan ‘’zannediyorum bu ses mutfaktan geliyor’’ dedi.Bunun üzerine hepimiz mutfağa girdik.Bir de ne görelim,çöp tenekesi zıplayıp,oradan oraya yuvarlanıyordu.
Fatoş ‘’sihirli çöp tenekesi.Bizim tenekemiz sihirli oldu.Bak kendi kendine nasıl zıplayıp oynuyor’’ dedi.Hasan ‘’aptalca konuşma!’’dedi.Bu arada hiç birimiz çöp tenekesine yaklaşmaya cesaret edemiyorduk.Nihayet Hasan süpürge ile çöp tenekesini iterek bahçeye attı.Şiddetle bahçeye düşen çöp tenekesinin kapağı açıldığında,komşunun kedisi dışarıya fırladı ve kaçtı.
Hasan ‘’ben demedim mi bir şey yok korkmayın diye’’ dedi.O hafta sonu annem ve babam döndüler.Her tarafı temiz ve tertipli görünce babam ‘’sana demedim mi merak etme diye.Çocuklar kendilerini idare edebilirler.Artık nereye gitsek gözümüz arkada kalmaz’’ dedi.Hasan kedi macerasını anlattıkça annem ve babam gülmekten kırıldılar. Bu arada gelen mektupları babama verdim.Babam mektuplara bakarken birini göstererek,’’bak bu mektup amcandan’’ dedi.Babamın amcası iki haftalığına bizde kalmaya geleceğini yazıyordu.
Annem ‘’Hasan ve Hüseyin’in odalarını amcaya hazırlamalıyız’’ dedi.Hasan ‘’niye kızların odasını hazırlamıyorsunuz?’’ diye itiraz etti Annem ‘’sizin odanız daha aydınlık ve gürültüden uzak,amcanın istirahat edebilmesi için daha iyi.Her zaman aklınızda bulunsun,misafir Tanrı’nın armağanıdır.Hiç bir şeyi ondan esirgememeli,evin en güzel yerinde oturmalı ve istirahat etmelidir.Son derece sevgi ve saygı ile karşılanmalıdır.Üstelik gelen,babanızın amcası ve dedenizin yerinde sayılır.Hepimizin onun iyi vakit geçirmesi ve rahat etmesi için çalışmalıyız’’ dedi.
Fatoş ‘’babamın amcasına dede diyebilir miyiz?’’ diye sorunca annem ‘’elbette çocuğum,daha iyi olur’’ dedi.Annem her gün işe giderken tekrar tekrar babamın amcasına karşı terbiyeli ve saygılı davranmamız için tembih ediyordu.Amcaya da ‘’iş dönüşünde alış veriş yapacağım,yemeklerden sevdiğinizi ve sağlığınıza uygun olanı lütfen söyleyin’’ diye soruyordu.Amcam bizdeyken hep onun istediği yemekler yapıldı.Annem,amcamızın iyi vakit geçirmesini ve rahat etmesini düşünüyor,bu konuda çok telaşlanıyordu.Babam,amcayla daha fazla ilgilenmek,onunla beraber olmak için iki haftalık izin aldı.Her gün amcayla gezmeye giderken,çocuklardan ikisini yanına alıyordu.Annem de izin almak istedi fakat olmadı.
Bir gün sıra bendeyken,amcayla beraber gezdikten sonra bir çay bahçesine gittik.Babam dört kişilik bir semaver istedi.Her birimize birer lahmacun ısmarladı.Dolaşmanın üzerine lahmacunlar çok lezzetli geldi.Babam birer tane daha ısmarladı fakat amca ikinciyi istemediği için ona geleni de biz iki kardeş paylaştık.Çay içerken amca babama ikazda bulundu. ‘’Sen evde çok kılıbık bir adamsın.Erkek kısmı kazak olmalı’’ dedi.
Babam ‘’benim kılıbık olduğumu da nereden çıkardın amcacığım?’’ diye sordu. Amca ‘’eve geldiğinde oturup kahvenin,yemeğinin önüne gelmesini beklemen gerekirken,sen ve erkek çocukların kalkıp,mutfakta karınla yemek yapıyor,bulaşık yıkıyorsun.Bu işler kadın işidir.Kadın kısmı,erkeğine ve evde olan erkeklere hizmet edecektir’’ dedi. Çayından bir yudum aldıktan sonra şöyle devam etti.’’Anneni,kız kardeşlerini unuttun mu?Babana ve sizlere nasıl hizmet ediyorlardı.Sofraya bile oturmazlardı.Sofrada eksik olanları getirmek için kapının önünde durup beklerlerdi.Erkeklerine saygıları ve hizmetleri sonsuzdu.Şimdi sana bakıyorum da,karın sofraya oturmadan sen yemeğe bile başlamıyorsun.Doğrusu erkeğine böyle saygısız davrananlara kızıyorum.Bu davranış ve saygısızlıklar erkeğin haysiyet ve şerefini iki paralık eder.Bunları görünce sinirlerim bozuluyor’’ dedi. Babam ‘’amca,siz madalyonun bir tarafını görüyorsunuz.Öbür tarafına bakarsanız eminim ki fikriniz değişecektir.Benim eşim,benim gibi tahsil görmüş,benim gibi sabahtan akşama kadar dışarıda çalışıp,evin bütçesine katkıda bulunuyor.Akşam eve geldiğimiz zaman hepimiz yorgun oluyoruz.Adalet ve insaf şunu icab ettiriyor ki ,dışarıda nasıl beraber çalışıyorsak,evde de beraber çalışmalıyız.Çocuklar küçükken eşim çalışmadığı için evin tüm işlerini ve çocukların bakımını üstlenmişti.Bir bardak su getirmeyi bile bana bırakmıyordu.Zaman artık değişti,erkek ve kadın eşit olarak dışarıda ve evin içinde beraber çalışıyorlar.Bunu her yerde ve her işte görüyoruz’’ dedi.
Amca ‘’ben bunu hiçbir zaman kabul etmem.Eksik olan kadın nasıl erkekle eşit olabilir?Bu yeni icatları bırakın.Milletin hayatını yeni icatlarla bozmayın.Bizim eski usullerimiz,geleneklerimiz var.Kadın erkek eşitliği de ne demek oluyor Allah aşkına böyle şey olur mu?’’ dedi.
Babam sevgi ve saygı dolu yumuşak bir sesle ‘’amcacığım yeni icatları bırakalım diyorsunuz.O zaman bütün yenilikleri elektrik,telefon,televizyon,araba ve kullandığımız yüzlerce yeni icadı bırakmalıyız.Hatırlıyorum da bir sefer otobüsle Ankara’ya giderken,ben şoförün arkasındaki koltukta oturuyordum.Sürücünün yanında oturan orta yaşlı bir adam,dışarıda tarlada çalışan bir traktörü işaret ederek ‘’bırakın’’ dedi.’’Her şey gavurun icadına kalmış,hayatımızı gavurlar yönetiyor.Eski gelenekler yok olmuş.Yazıklar olsun bize.’’Otobüs şoförü bu sözler üzerine arabayı durdurdu ve adamı indirirken, ‘’bu otobüste gavur icadı’’ dedi.Adamcağız her ne kadar yalvardıysa da otobüse alınmadı.Devir değişti.İnsanlar bu yeniliklere ve icatlara ihtiyaçları var.Medeniyet ve adaletin gereği budur.Kadın ve erkek fiziki olarak farklı olabilir fakat ikisi de tahsil görüyorsa ve terbiye alıyorsa eşittirler.Hangisi cahil kalırsa o farklı olur.Varlıklı ve tahsilli arkadaşımın biri kız,biri erkek iki çocuğu var.Bu adamcağız oğlunun okuması,adam olması için servetinin yarısını harcadı.Oğlunu özel okullarda okuttuğu gibi,eve de özel öğretmenler getirtti.Fakat çocuk zorla ortaokulu bitirebildi.Kızı ise devlet okullarında okudu.Babası onun okumasına önem vermediği halde,kız bu sene profesör oldu.Şimdi siz bu erkek çocuğu daha mı üstün görüyorsunuz?İnsafsızlıktır.Gerçekten adaletsizliktir.Tanrı katında insanların hepsi birdir.İster kadın olsun ister erkek olsun hepsi insandır.İnsanın,insaflı ve adaletli düşünmesi ve davranması en başta gelen özelliklerindendir’’ dedi.
Ben,annemin ve babamın düşüncelerini ve davranışlarını her zaman beğenir,gurur duyarım.Amcanın gideceği zaman annem onun çocuklarına,torunlarına birer hediye,amcaya da bir takım pijama aldı.Böylece,iki hafta bizde kalan amcayı yolcu ettik.
-SON-
İ Ş P O R T A C I İ K İ Z L E R
İkiz kardeş olan Arif ve İrfan Düzgün boy,yüz ve huyları ile birbirlerine öyle benziyordu ki anne ve babaları bile zor ayırt ediyorlardı.İkisi de çalışkan ve sınıf birincisiydiler.Terbiyeli oldukları için öğretmenler tarafından çok sevilirlerdi.Anneleri onlara aynı renk ve modelde kıyafetler giydirirdi.Öğretmen şaşırmasın diye Arif A sınıfında,İrfan B sınıfında idi.Sınıfları ayrıydı fakat okula her zaman birlikte gidip geliyorlardı.
Sokağın köşesindeki seyyar satıcı Ömer Efendi,mevsimine göre meyve ve sebze sayardı.O sokakta manav olmadığı için halk sebze ve meyvelerini ondan alırdı.Sebzeleri taze,fiyatları hesaplıydı.Kendisi de güler yüzlü ve dürüst olduğu için müşterilerin güvenini kazanmıştı.Herkes tarafından sayılır ve sevilirdi.Geçenlere gülümser,onları saygıyla selamlardı.
Sene sonunda,okulların tatil olacağı gün Arif ve İrfan sabah erkenden karnelerini almak üzere okula gittiler.Sınıflarını pekiyi ile geçtikleri için sevinçle eve dönüyorlardı.Uzaktan,bir arabanın Ömer Efendi’nin sebze arabasına çarptığını,arabasının devrildiğini ve kendisinin de yere düştüğünü gördüler.
Arabayı güçlükle kaldırarak düzelttiler.Sebzeleri yerine dizip,naylonlarla üstlerini örttüler.Ömer Efendi çocukların ellerinden tutarak kalktı fakat yürüyemiyordu.Arif ‘’bizim ev hemen şurada.Sizi bizim eve götürelim,annem yaralarınızı temizleyip,sarsın’’ dedi. Ömer Efendi itiraz etmedi.Aralarına alarak,evlerine gittiler.Anneleri kapıyı açtığında beklemediği bir durumla karşılaşınca hemen ne olduğunu sordu.
Arif ‘’Ömer Amca’ya araba çarptı.En yakın yer bizim ev olduğu için yaralarını temizleyip,sarmak üzere buraya getirdik’’ dedi.
Anneleri onları içeriye aldı.Ömer Efendi’yi bir divana yatırarak,kolonya ile yaralarını temizlediler.Temiz bantlarla sardılar.Anneleri daha sonra çay ve kurabiye ikram etti.Ömer Efendi teşekkür ederek ‘’ben artık gideyim’’ dedi.
Fakat ayağa kalktığı zaman ağrıdan feryat edip,tekrar oturdu.’’Galiba ayağım kırılmış’’ dedi.Anneleri o sırada mutfaktaydı.İrfan ‘’anne galiba Ömer Amcam’ın ayağı kırılmış’’dedi.Bunun üzerine anneleri Emine Hanım ‘’oğlum,Ömer Efendi çayını içinceye kadar bir taksi çağır da onu hastaneye götürelim’’ dedi.Ömer Efendi ‘’fakat hanımefendi,satış arabam sokakta kaldı.Meyveler,sebzeler bozulur,bunları ne yapacağız?’’ diye sordu.
Arif ‘’isterseniz,İrfan ile ben gidip onları satarız’’ dedi.Ömer Efendi,’’bilmem ki evladım,yapabilir misiniz,anneniz izin verir mi?’’ dedi.
Emine Hanım ‘’siz isterseniz tabi olur,çocuklar becerikli ve dürüsttürler.Onlara güvenebilirsiniz.Sattıklarının parasını da akşam size getirirler’’ dedi.Ömer Efendi ‘’sebzeler ve meyvelerin fiyat etiketleri var.Onları üzerlerine koyarsınız.Naylon torbalar da var.Sattığınız şeyleri temiz kalmış olanlara koyarsınız.Meyveler ve sebzelerin çürük veya bozuk olanlarını ayırıp,bir torbaya koyarsınız.Onları evde kullanırız.Yavrum çok dikkat edin.Çürük ve bozuk mal satmayın’’ dedi.
Bu arada taksi geldi.Arif’in ağabeyi İhsan,annesiyle beraber Ömer Efendi’yi hastaneye götürdüler.
Röntgenden sonra ayağın bilekten kırılmış olduğunu anladılar.Doktor ‘’en azından bir buçuk ay yere basmayacak.On beş gün yatakta yatması gerekiyor.Daha sonra ayağını yere basmadan,değneklerle kalkabilir’’ dedi.Ömer Efendi’yi evine götürdüler.İkizler de sokağın köşesinde sebze ve meyveleri satıyorlardı.Artık ikizler babaları gibi her sabah erkenden kalkıyorlar,Ömer Efendi’nin meyve ve sebzelerini satmaya gidiyorlardı.Akşam olunca da gidip Ömer Efendi’ye paralarını teslim ediyorlardı.On beş gün sonra Ömer Efendi işine döndü.
İkizler bu işi yaparken mutluluk duymuşlardı.Şimdi okullar tatildi ve onların başka işeri de yoktu.Evde boş kaldıkları için kendilerini faydasız birer insan gibi hissediyorlardı.Çalışmanın insanlara güç ve güven verdiğini anlamışlardı.
Arif ‘’her gün işe giderken bir işimiz,bir amacımız olduğunu düşünüyorduk.Şimdi ise vaktimiz boş geçiyor’’ dedi.
İrfan ‘’aklıma bir şey geldi’’ dedi.’’Ömer Efendi’ye gidip,kendisinden rica edelim.Bize de bir araba alsın.Onun gibi sebze ve meyve satalım.’’
İkisi de bu fikri çok beğendiler ve hemen Ömer Efendi’ye gittiler.Konuyu açtıkları zaman Ömer Efendi düşüncelerini takip edip,beğendiğini söyledi.’’Anne ve babanızın izni olursa,söz veriyorum elimden gelen yardımı yapacağım’’ dedi.
Akşam yemekte konuyu anne ve babalarına açtılar ve izin istediler.Babaları ‘’sizleri doktor,mühendis veya avukat olarak yetiştirip,okutmayı tasarlıyorum.Sizler işportacı mı olacaksınız?Hayır olmaz’’ diye itiraz edince,Arif ‘’babacığım biz yalnızca okulun tatil olduğu zamanlarda çalışmayı düşünüyoruz’’ dedi.Babaları ‘’hayır olmaz dedim.Bu iş kolay değil.Halden meyve ve sebzeleri almalı ve getirmeli.Benim bu işlerle uğraşacak vaktim yok’’ dedi.
İkizlerin ikisi birden ‘’Ömer Amca bize yardım edecek baba.Söz verdi’’ dediler. Bu arada anneleri söze karıştı.’’Bence yaz tatilinde çocukların çalışması iyi fikir.Evde boş oturacaklarına çalışsınlar,deneyim kazansınlar’’ dedi.Ömer Efendi’yi,danışmak üzere ertesi gün yemeğe çağırdılar.Ömer Efendi ‘’çocuklarınızla iftihar etmelisiniz.Gerçekten dürüst,becerikli,çalışkan ve sevgi dolu çocuklar.Bu işi becereceklerine inanıyorum’’ dedi.Ömer Efendi’yi çayından bir yudum aldıktan sonra ‘’çalışmak çocuklara cesaret ve güven verir.Temiz,dürüst ve güler yüzle çalışmak ibadet gibidir’’ dedi.
Bu kez babaları ‘’bence meyve,sebze bir risk işi.Satmazlarsa hepsi çürüyüp mahvolacak.Acaba kalıcı,kuru bir şeyler olamaz mı?’’ diye sordu.
Ömer Efendi ‘’niye olmasın efendim.İsterseniz kadın,erkek çorapları,iğne,lastik gibi kalabilen şeyler de satabilirler.İşportacı arabalarından birine bakacağım ve toptancılarla konuşacağım.Siz merak etmeyin.Ben söz verdim,bütün işlerini yapacağım.Çocuklarınızın bana yaptığı yardım karşılığında ne yapsam da azdır’’ dedi.
Böylece ikizler işe başladılar.İlk kazandıkları para ile iki kutu kurabiye yaptırdılar.Birini Ömer Efendi’nin evine götürdüler.Ötekini de kendi evlerine götürüp,yemekten sonra çayla birlikte yediler ve başarılarını kutladılar.Babaları ‘’her işi bilene danışmalı.Sizin başarınızda Ömer Efendi’nin payı çok.Bu hususta bilgisinden faydalandık’’ dedi.Artık çocuklar bütün tatillerini çalışarak geçiriyorlardı.Okul masraflarını çıkarttıkları gibi,bayramlarda ve aile bireylerinin yaş günlerinde onlara kendi paralarıyla hediyeler alıyorlardı.Çevrede ‘’İŞPORTACI İKİZLER’’ diye tanındılar.Öğrenimlerini de sürdürdüler. Üniversiteyi bitirip,iş hayatına başlayınca insanlarla ilişkilerinde başarılı,işini bilen tecrübeli iş adamları oldular.Çevrelerindeki insanlar çoğu zaman yeni işe başlamak isteyince onlara danışıp,tavsiyelerinden faydalanıyorlardı. Sonunda iki kardeş ‘’işportacı ikizler anonim şirketi’’ adında bir ortaklık kurdular ve zengin birer işadamı oldular.
-SON-
Ş Ü K R A N K İ T A B I
1. Bölüm : Şükran Kitabı 2. Bölüm : Olaylardan Edindiğim Tecrübeler -Birinci Bölüm-
ŞÜKRAN KİTABI
Ahbap olan Ethem Ailesi ile Handan Ailesi birbirleri ile samimiydi ve sık sık görüşüyordu.İki ailenin de aynı yaşta ve lisede aynı sınıfta okuyan Süheyla ve Lamia isimli kızları vardı. Bir akşam,iki aile Ethemler’in evinde buluşmuşlardı.Yemekten sonra kızları masayı toplayarak,Süheyla’nın odasına gittiler.Süheyla çay ve pasta getirmeye gidince Lamia da Süheyla’nın kitaplığına bakmaya başladı.Kitapları arasında,üstünde ‘Şükran Kitabı’ yazılı kalın bir defter gördü.Alıp incelemek istedi fakat özel olabileceğini düşünerek vazgeçti.İçeriğini merak ediyordu.Süheyla çay ve pastayla odaya dönünce kendisine sordu ‘’kitaplığında Şükran Kitabı diye bir defter gördüm.Bu nedir?’’
Süheyla ‘’o,bana yapılan iyilik ve yardımları unutmamak için yazdığım defterim’’ dedi.Lamia ‘’bunun faydası nedir?’’ diye sordu.Süheyla ‘’bu bir çeşit kadirşinaslıktır.Bana yapılan iltifatları her zaman hatırlamak ve insanların iyiliklerini unutmamak için’’ dedi.’’Babamda da, buna benzer iki bölümlü bir defter var.Birinci kısmı tıpkı sana anlattığım gibi kendisine yapılan iyilikleri yazmak için tutuyor.İkincisini ise her biri enteresan bir hikaye gibi olan,ders aldığı ve tecrübe kazandığı olayları yazıyor.Ben bu ders aldığım konuları içeren ikinci bir defter tutmayı düşünüyorum’’ dedi.
Lamia ‘’acaba senin Şükran Kitabı’nı görebilir miyim?’’ diye sorunca Süheyla ‘’elbette,kitaplıktan al’’ dedi.Lamia Şükran Kitabı’nı aldı ve açtığı ilk sayfada Süheyla’nın dua gibi,Tanrı’ya olan şükranlığını dile getirdiği yazıyı gördü.Özeti şöyleydi; ‘’Tanrım bana bağışladığın yaşam,sağlam vücut,sevgi dolu aile ve sonsuz nimetlerin için Sana şükranlarımı nasıl sunabilirim Tanrım Seni tanımaya ve Senin çizdiğin yolda olmaya çalışmamda beni başarılı kıl.Tanrım şükranlarımı davranış ve tutumumla Sana sunmak için beni kılavuzla ve bana güç ver…’ diyordu.
Lamia,öbür sayfayı geçti.Orada da ‘’annem ve babamın bana hakları çok.Onlara olan şükranlarımı ancak onları içten severek,itaat ederek ve ömrümün sonuna kadar hizmetlerinde olarak sunabiliyorum…’’ cümleleri yazılıydı.Üçüncü sayfada ‘’devletimize karşı şükranlarımızı,devlete hizmetimizde sadık olmak,memleketin imarı ve ilerlemesi için devlete yardımcı olmak ve vergi gibi konularda dürüst davranmak için çalışarak sunmalıyız…’’ diye yazılıydı.
Lamia bir sonraki sayfayı açtı.Orada da şöyle yazıyordu;’’kışın karın çok yağdığı soğuk bir gün durakta otobüs beklerken Osman Amca arabasıyla yanımda durdu.Beni arabaya alıp,eve getirdiği için kendisine her zaman minnettarım.’’
Orta üçüncü sınıfın bitirme sınavlarına gireceğim sırada kalemimi bulamıyordum.Fahriye kalemini bana verdiği için yardımını unutmayacağım.’’ ‘’Hasta olduğum zaman Muhsine Teyze’nin bana getirdiği çorba için,onu her zamanki gibi nazik davranışıyla hatırlıyorum…’’ Lamia,diğer sayfalara da baktığında Süheyla’nın yaş günlerinde,bayramlarda ve diğer zamanlarda karşılaştığı iyilikleri unutmamak için isim ve tarihleriyle kaydettiğini gördü.Lamia ‘’insanların iyiliklerini unutmamak için gerçekten güzel bir usul’’ dedi ve Süheyla’nın Şükran Kitabı’nı yerine koydu.Çay bardağını aldı ve bir yudum içtikten sonra ‘’babanın teşekkür kitabında iki bölüm olduğunu söyledin.Acaba onu görebilir miyim?’’ diye sordu.
Süheyla ayağa kalktı.’’Çayın soğudu.Sen çayını içerken ben gidip babama sorayım.İzin verirse elbette görürsün’’dedi. Biraz sonra elinde kalın bir defterle geldi.ikinci bölümü açarak Lamia’ya verdi.
KADİRŞİNASLIK:
Zengin bir arkadaş,Adnan isminde bir çocuğu çırak olarak yanına aldı.Adnan patronunu çok sevdiği için onun istediği gibi davranıp,verilen her işi titizlikle,çok temiz ve dürüst olarak yapıyordu.Ahmet Bey de onu kendi çocuğu gibi severdi.Adnan büyüdü.Ahmet Bey onu evlendirdi,ev bark verdi.İhtiyacı olan her şeyi aldı.
Bir gün ben Ahmet Bey’in yazıhanesindeyken,Ahmet Bey Adnan’ı bir iş için dışarı gönderdi.Bu arada Ahmet Bey bana ikram etmek için bir kavun keserek,yarısını benim önüme koydu.Yarısını da kendisi yemeye başladı.Bu arada Adnan döndü.Ahmet Bey ikinci kavunu keserek,yarısını Adnan’a ikram etti.Adnan kavunu yemeye başladı.Bitirmek üzereyken Ahmet Bey ona kestiği kavunun öbür yarısını da yeniden bana uzattı.Ben ‘’artık yemem,sağolun’’ dedim.Ahmet Bey bunun üzerine ‘’o zaman ben yerim’’ deyip,kavundan bir parça ağzına koydu.Fakat koyduğu gibi geri çıkardı.’’Bu kavun acı.Adnan sen hiçbir şey söylemeden bu acı kavunu nasıl yedin?’’diye sordu.
Adnan ‘’efendim,hayatımda sizden o kadar iyilikler ve elinizden o kadar tatlı şeyler yedim ki,bu kavunun acısı onların yanında hiç kalır ve lafını etmeye bile değmez’’ diye cevap verdi. Ahmet Bey bana bakarak ‘’Adnan’ı,kadirşinaslığı ve dürüstlüğü için evladım gibi severim’’ dedi.
EMANET VE DÜRÜSTLÜK:
Semavi Kitaplar ’da emanet ve dürüstlük hakkında sayısız ayetler ve öğütler vardır.Özellikle insanların haklarının ödenmesi konusunda okuduğum bir Semavi Kitapta ‘’sahibinin rızası olmadan herhangi birinin malına tecavüz edersen,(ister çalsın,ister kandırarak malına sahip olsun) bir afeti,bir belayı mal sahibinden uzaklaştırmış ve o belayı kendine almış bulunur…Çalan için yapılan kötülüğün cezası aynı değil,belki daha ağır olur…’’ diye buyuruyor.Bazı olaylara kendim tanık olmasaydım belki bu kadar önemsemezdim. Bir arkadaş,uzun bir bayram tatilinde beni köyüne davet etti.İkinci gün ‘’Çoban Şaban koyunlarını caddeden geçirirken kamyon altında kalmış ve ölmüş’’ dediler.Ben çok üzüldüm.Köy halkı ‘’üzülmeyin efendim.Şaban Tanrı tarafından cezalandırılmıştır’’ dediler.’’Hasan Efendi’nin varlığı ve gelir kaynağı olan koyunlarını almıştı.Parasını bir ay zarfında ödeyeceğine söz verdiği halde bir buçuk sene oldu,ne koyunları geri veriyordu,ne de parasını.
Hasan Efendi zor durumda kaldığı için bu adam tarafından kandırılmıştı.Yoksa köyde herkes bu Şaban’ın ne mal olduğunu biliyordu.Allah günahlarını affetsin’’ dedi. Tanık olduğum başka bir olay da:
Arkadaşın birinin,devlet dairesine bir işi düştü.İlgili memur beş dakikalık bir iş için on beş gün bu gün git, yarın gel diyerek işi yokuşa sürdü.Bir başka memur ‘’bu kadar gidip geleceğine,bir çay parası ver de işin bitsin’’ diye arkadaşı uyardı.O da mecbur kalınca rüşveti verdi ve işi beş dakikada bitti.Duyduğuma göre bu memur her zaman rüşveti alıncaya kadar işleri uzatırmış.Bir gün arkadaşı gördüm.Bana ‘’biliyor musun,rüşveti alan o memurun evi yanmış.Çocuğu da yangında ölmüş’’ dedi.
Zulmün her çeşidi kötüdür ve nihayet zulmedene daha beteri olarak döner. Başka bir olay da: Akrabalardan biri zarif,güzel bir kızla evlendi.Evlendiği kıza cariye muamelesi yapardı.Kızı kimseyle görüştürmez,konuşturmazdı.Kız,pencereden dışarı baksa bile dayak yerdi.Kadınlarla bile görüşmesine izin vermezdi.Zavallı kız,iki çocuk doğurdu,üçüncüyü doğururken de öldü.Bir müddet geçtikten sonra adam başka bir kızla evlendi.Kız iri yarı,adamın iki misli idi.Bu sefer adam ona itaat etmez,işlere müdahale edip,konuşursa,kadın onu dövüp,tuvalete kapatırdı.
DAVRANIŞ VE SÖZLER İNSANLARIN İÇLERİNDEKİNİN YANSIMASIDIR:
Çocuk bahçesinde oturuyordum.5-6 yaşlarında bir çocuk,yandaki sırada oturan annesine koşarak,’’anneciğim,şu çocuk bana aptal,ahmak ve başka kötü şeyler söyledi’’ dedi. Annesi ‘’yavrum,o çocuk kendi içindeki kötü şeyleri gösterdi.Yoksa o söyledikleri kötü sözlerin seninle bir ilgisi yok.Sakın sen üzülüp,üstüne alınma.Bak çocuğum düşün ki,insanlar cam bir bardağa benzer.Süt dolu olan bardak bembeyaz sütü gösterir.Çamurlu su dolu bardak ise kirli ve pis suyu gösterir.Onun için söylenen sözler insanların içinin dışa yansımasıdır.Sen böyle kötü sözleri ağzına alma ve insanlara kötü davranma’’ dedi.
İNSANLARIN ŞAHSİYETLERİ VE BİLGİLERİ,FİZİKLERİ VE GİYİMLERİYLE ÖLÇÜLEMEZ: Bir devlet dairesinde işe başladım.Bu dairede her türlü konu başkanın’’MM’’ şeklindeki imzası ile yazılı olarak bize geliyordu.Diğer arkadaşların da anlattığına göre başkanımız çok iyi bir yönetici ve yetenekli biriydi.Memurlar için bildiri veya mektup geldiğinde’’MM’’imzası varsa eğer ,gelen belli ki başkandandı.Ben başkanı görmemiştim ve şahsen tanımıyordum.Bir sene sonra,daire ile ilgili bir seminere davet edildim.Seminerde daire başkanı ‘’MM’’ve iki kişi daha konuşacaktı.Yanımda oturan arkadaşa ’’MM’’ geldiği zaman bana göstermesini söyledim.Biraz sonra kambur ve cüce denecek kadar kısa bir bayan içeri girdi.Herkes ayağa kalktı.Bayan,konuşma yapacağı masanın arkasına geçtiğinde,boyu o kadar kısaydı ki yalnızca kafası ve omuzları görünüyordu.Yanımdaki arkadaş ‘’işte,bu başkanımız’’MM’’ dedi.Ben böyle büyük bir daireyi,bu kadar iyi bir şekilde yöneten insanın,bu cüssede biri olacağını düşünmemiştim. Çok rüzgarlı bir gün,yaşlı bir adam sokakta yürürken şapkasını rüzgar uçurdu.Adamcağız şapkasının arkasından ne kadar koşsa da,rüzgar şapkayı daha uzaklara götürüyordu.Sonunda şapka okulun sokağına kadar uçtu.Orada duran üç erkek öğrenci adama bakarak gülüyorlardı. Yaşlı adam ‘’oğlum,şapk |