YENİ BAHÇE

 

TANRI VE O’NUN DİNİ

 

YAŞAMIMIZIN AMACI

 

Vahşi bir ormanla bir çiftliği hiç düşündünüz mü ? Vahşi ormanda ağaçlar gelişi güzel büyür, etraf kalın fundalıklar ve yabani sarmaşıklarla kaplanır. Çiftliğin ise sınırları, işlenmiş toprakları ve her tarafı kaplayan kanal ve ırmakları vardır.

 

Vahşi bir ormanla  bir çiftlik arasındaki fark nedir ?

 

Çiftlikteki her şeyde bir düzen görebildiğimiz halde, vahşi bir ormanda düzen yoktur. Çiftlikteki her şey bakım ve ihtimam görürken, ormanda ise her şey düzensiz ve gelişigüzel büyür.

 

Düzen olan yerde amaç da vardır.

 

Tarlaları bir hiç için yapmayız. Kanal ve kuyuları nedensiz yere açmayız. Bütün bunları yapmakta bir amacımız vardır. Aksi halde tarlayı yağmurlara, rüzgarlara ve güneşe bırakarak, onu tüm yabani yaşamıyla vahşi bir orman olmaya terk edecektik.

 

Tarlada bir düzen ve amaç vardır.

 

Yaradılışa bir bütün olarak bakınız. Her şeyde mükemmel bir düzen görmüyor musunuz? Aya bakınız, nasıl geliyor ve gidiyor.  Bir sonraki ay gelince, yeni ayın hilali bir defa daha altın bir hançer gibi gökyüzünde parlayacaktır. On dört gün daha bekleyin, dolunayın tüm güzelliği ile gümüş bir kalkan gibi yükselişini gözleyiniz. Ayın günlerini sayabilirsiniz. Çünkü o bir düzen dahilinde doğar ve batar. Güneşe, mevsimlerin değişimine, bir çocuğun doğuşuna, bir tarlanın yeşermesine bakınız. Her yerde bir düzen var. O halde, bütün bunların arkasında da bir amaç vardır. Bunlar nedensiz olmazlar.

 

Yaratılışımızın amacı nedir? Yaratıcımız olan Tanrı’yı bilmek ve O’na tapmaktır. O’nu bildiğimiz takdirde yaşamımızın amacı yerine getirilmiş olur.

Bir lambanın amacı ışık vermektir. Bir flütün amacı melodik sesler çıkarmaktır.  Yaşamımızın amacını elde edebilmek için Tanrı’yı bilmeliyiz. O’nu bilemez isek yanmayan lambalara, sessiz flütlere benzeriz. Tanrı’nın bu çağdaki Yüce Zuhuru olan Hz. Bahaullah, dualarının birinde şöyle buyuruyorlar :

 

 

“ Ey Tanrım ! Beni Seni tanımak ve Sana Tapmak için yaratmış olduğuma tanıklık ederim. Şu anda kendi aczime ve Senin kudretine, kendi fakirliğime ve Senin zenginliğine şahadet ediyorum. Müheymin ve Kayyum İlah ancak Sensin. ”

 

Hz. Bahaullah, yaratılışımızın amacını unutmamamız için, bu duayı her gün öğleyin okumamızı buyurdu. Geliniz, sessiz flütler değil, Tanrı övgüsü ile titreşen melodik sesler olalım.

 

TANRI NASIL BİLİNMELİ

 

Yeryüzündeki yaşamımız özellikle güneşe bağlıdır. Bize ışık ve hayat verir. Güneşin nimetinin bir an üzerimizden çekildiğini varsayalım; o zaman yeryüzündeki her şey yok olurdu. Aynı şekilde güneşe yaklaşmamız veya ona doğrudan doğruya gitmemiz de olanaksızdır. Eğer böyle yapacak olursak ışık ve hayat kaynağı olan güneş bizi yakacaktır. Güneşin güçlü ışık ve sıcaklığına doğrudan doğruya dayanamayacak kadar zayıfız. Fakat güneş bize ışınlarıyla enerji, sıcaklık, ışık ve hayat verir. Güneşin ışınları bizi ona bağlar.

 

Kudretli, Yaratıcı her şeye kadir olan Tanrı, tahmin edemeyeceğimizi kadar yücedir. O “ Bilinmeyen Özdür ”. O2na kendi çabalarımızla nasıl erişebiliriz. Güneşe yaklaşmak istersek yanarız. Her şeyi yaratan Yüceler Yücesi  Kudretli Tanrı’ya erişebilmeyi nasıl ümit edebiliriz ? Biz O’na gidemeyiz, fakat O bize erişebilir. Güneş enerjisini ışınları vasıtasıyla bize gönderir. Tanrı’nın rehberlik ve azametiise bize, ancak Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Muhammed ve Hz. Bahaullah gibi Zuhur Sahipleri vasıtasıyla ulaşır. Onlar olmasaydı, dünyamız karanlık kalacak ve yaşantımız gerçekten ölü olacaktı.

 

Eğer Tanrı Zuhurları (1) tanırsak, Tanrı’yı tanımış oluruz. O’nları inkar edersek, Tanrı’yı inkar etmiş oluruz.

 

Çağımızın Tanrı zuhuru olan Hz. Bahaullah bize şöyle buyuruyor:

 

“ Kıdem Sultanı’na giden yollar kapalıdır. Hiçbir idrak O’nun mukaddes alanına erişemez. Bu böyle olunca, O Kıdem Sultanı, inayetinin bir eseri ve fazlının bir delili olmak üzere, Birlik ufkundan Hidayet Güneşlerini insanlar arasında doğdurarak bu Mukaddes Varlıkları tanımanın kendi Zatını tanıma olmasını kararlaştırmıştır. Her kim O’nları tanırsa Tanrı’yı tanımış olur. Her kim O’nları dinlerse Tanrı’yı dinlemiş olur.  Her kim O’nların doğruluğuna tanıklık ederse Tanrı’nın doğruluğuna tanıklık etmiş olur. O’nlara arka çeviren Tanrı’ya arka çevirmiş sayılır. O’nları inkar eden Tanrı’yı inkar etmiş demektir. O’nlar yer ile gökleri birbirine bağlayan Köprülerdir. O’nlar Allah’ın yer ve gök padişahlıklarında kurulmuş Terazilerdir. O’nlar insanlar arsında Tanrı’nın Zuhuru, hüccet ve bürhanıdırlar.”

 

TANRI SEVGİSİ

 

Tanrı  Mazharlarının bilgisi kalplerimizde Tanrı sevgisini yaratır. Allah sevgisi sonsuz mutluluğun kaynağıdır. Sevgi, yaratılışımızın amacıdır. Hz. Bahaullah şöyle buyuruyorlar :

 

“ Ey İnsanoğlu! Zatımın kadimliğinde ve Varlığımın ezeliyetinde idim. Sendeki sevgimi bildim, seni yarattım. Suretimi sana suret yaptım, Cemalimi sana gösterdim.”

 

Tanrı bizi sevdi ve yarattı. Bizi sevdiği ve daima sevmeye devam edeceği için de hiçbir zaman beceriksizliğimizle yalnız bırakmayacaktır. O, kendini bize Zuhurları vasıtasıyla zaman zaman gösterecektir. Hz. Abdulbaha şöyle buyuruyorlar:

 

Tanrı sevgisinin ne dereceye kadar aşikar olduğunu düşünürüz.  O’nun sevgisinin belirtilerinden biri, dünyada Kendi Zuhurunun “Seher Noktalarının” görünmesidir. Tanrı Zuhurları vasıtasıyla insanlığa ne sonsuz bir sevgi yansımıştır.  İnsanları kılavuzlama ve insan kalplerini yeniden canlandırma uğruna hayatlarını seve seve feda etmişler, çarmıha gerilmeyi kabul etmişlerdir. İnsan ruhlarının yücelmesi için onlar, sınırlı yaşamları boyunca aşırı zorluk ve sıkıntılar çekmişlerdir.

 

İnsanların kendi zevk ve rahatlarını başkaları için ne kadar az feda ettiklerini düşününüz. Bir kişinin diğer biri için gözünü vermesi elini kolunu kaybetmeyi kabul etmesi ne kadar olanak dışıdır.  Halbuki bütün Tanrı Elçileri, insanlık için acı çektiler, hayatlarını ve kanlarını sundular, varlıklarını, rahatlıklarını ve her şeylerini feda ettiler. O halde O’ nların

Sevgilerinin ne kadar fazla olduğunu düşününüz. Eğer O’nların aydınlatmaları olmasaydı insan ruhları parlaklığa kavuşamazdı. O’nların sevgileri ne kadar etkilidir...  Bu, Tanrı sevgisinin bir belirtisi, Gerçek Güneşi’nin bir ışınıdır. ”

 

Tanrı bizi sever. Bizim de O’nu sevmemizi ister.

 

“ Ey Yüce Manzaranın Oğlu ! Bana dost olasın diye sana Kendimden bir ruh emanet ettim. Niçin beni bırakıp Benden başka bir sevgili aradın? ”

 

“ Bir Bahai için yaşamın tek amacı Tanrı’nın aşıkı olmak, Tanrı’yı en yakın dostu ve en yakın arkadaşı ve Rakipsiz Sevgilisi olarak kabul edip

O’nun huzuru ile tam bir neşe içinde bulunmaktır. Tanrı’yı sevmek her şeyi ve herkesi sevmek demektir. Çünkü hepsi Tanrı’dandır. Gerçek bir Bahai tam anlamıyla bir aşık olmalıdır. Herkesi temiz bir yürekle, içtenlikle

sevmeli, kimseye düşman olmamalıdır. Her yüzde Sevgilinin yüzünü gördüğünden ve her yerde O’nun izini bulduğu için hiç kimseyi hor görmemelidir. Sevgisi mezhep, millet, sınıf veya ırk sınırı tanımamalıdır.”

 

Tanrı sevgisi kalplerde  olduğu müddetçe insanların birbirlerini sevmeleri kolay olacaktır. Hz. Abdulbaha şöyle diyor:

 

“ İnsanların kalpleri arasında var olan sevgi, ruhların birliği ideali nedeniyledir. Bu sevgi Tanrı bilgisiyle kazanılır. Böylece insanlar, İlahi sevginin kalplerde yansıdığını görürler. Herkes diğerinde, ruhlarda yansımış Tanrı güzelliğini görür ve bu benzer noktayı bularak birbirlerine sevgi ile bağlanırlar. Bu sevgi tüm insanları aynı denizin dalgaları yapacaktır. Bu sevgi, onları aynı gökyüzünün yıldızları ve aynı ağacın meyveleri yapacaktır. Bu sevgi gerçek antlaşmanın anlaşılmasını ve gerçek birliğin temelini kuracaktır. ”

 

Tanrı’nın çağrısını hatırlayınız :

 

“ Ey Varlık Oğlu! Sev Beni seveyim seni. Sen Beni sevmezsen sevgim seni sarmaz. Bunu bil ey kul.”

  

DİN BİRLİĞİ  (SAYFA 17)...

 

Bahai olduğumuz zaman geçmiş bütün dinlerin temellerinin İlahi olduğuna inanırız. Bahai olmakla dinimizi değiştirmeyiz. Çünkü Tanrı’nın değişik zamanlarda bize gönderdiği tek bir dinin olduğuna inanıyoruz. Bütün çağların dinini kabul etmekle Tanrı’ya olan inancımızı daha mükemmel yapmaktayız.

Gerçekte onu değiştirmiyoruz. Bir tohum kökler şeklinde büyür sonra gövde ve yapraklar, çiçekler ve meyveler verir. Ağaç her zaman aynı ağaçtır. Değişmez, fakat gelişir. Değişik ufuklardan doğduğu halde güneş aynı güneştir. Körü körüne taklit ve cehalet nedeniyle dünya insanları, atalarının Tanrı zuhurunun güneşini gördükleri doğuş noktasına taparlar.  Eğer aynı güneş diğer bir doğuş noktasından doğarsa onu tanımayıp doğmuş olan güneşin aynı güneş olduğunu fark ederiz.

 

Bahailer geçmiş tüm Peygamberlerin, makam ve amaç yönünden eşit olduklarına inanırlar. Onların hepsi, Tanrı’nın Kutsal Ağacının büyümesine yardım eden İlahi Bahçıvanlardır. O halde Bahai olduğumuz zaman genel bir dinde birleşiriz.

 

Hz. Bahaullah şöyle buyuruyorlar :

 

“ Bugün doğan güneş “Ben dünün güneşiyim” derse doğruyu söylemiş olur. Gün ve zaman farkını göz önüne getirerek “Ben dünün güneşinden başka bir güneşim” derse yine doruyu söylemiş olur. Aynı veçhile, “Hep günler birbirinin aynıdır” iddiası doğru bir iddiadır. Diğer yandan, özel isim ve resimleri göz önünde bulundurarak, bunların başka başka günler iddiası da doğru bir iddiadır. Günler aynı gün olmakla beraber, her birinin ayrı ismi, ayrı bir özelliği, başka bir karakteri vardır. Mukaddes Mazharlar arasındaki birlik ve ayrılığı da bu kural ve açıklamaya göre anla. Bu misal sizi isim ve sıfatları Yaradanın birlik ve ayrılık bahsindeki işaretlerinin sırrına kılavuzlar. Bu suretle, Ezeli Cemalin zaman zaman ve yer yer niçin başka başka isim ve resimle göründüğü hakkındaki sorunuza tam bir cevap almış olursunuz. ”

 

Yine Hz. Bahaullah, Tanrı’nın değişik Zuhurları arasında herhangi bir ayırım olmadığına bizi temin etmiştir. İsimleri farklı olabilir, fakat aynı gerçeği temsil ederler, aynı tahtta otururlar ve Tanrı’ya aynı yakınlıktadırlar. O, şu sözlerle bizi, onların hepsine inanmaya davet eder :

 

“ Ey tanrı Birliğine iman edenler; Sakın Tanrı emrinin zuhurları arasında veya vahiylerini gösteren ve açıklayan belirtiler arasında ayırım yapmayınız. İlahi birlik gerçeğini anlayıp inananlardansanız, işte İlahi birliğin anlamı budur. Emin olunuz ki Tanrı Zuhurlarının her birinin amel ve hareketleri, hatta onlara dair ne varsa ve gelecekte her neyi açıklarlarsa, hepsi Tanrı tarafından emredilmiş olup, O’nun arzu ve amacının yansımasıdır.  Her kim onların şahısları, kelimeleri, mesajları, davranışları ve tavırları arasında en küçük bir ayırım yaparsa, Tanrı’yı inkar etmiş, belirtilerini yalanlamış ve Elçilerinin emirlerine ihanet etmiş olur. ”

 

DİNİN TEKRARLANMASI

 

Bir yılda çeşitli mevsimler vardır. Önce tüm güzelliği ile ilkbahar, sonra yaz ve sonbahar gelir. Bir süre sonra kış başlar ve tabiat, güzellik ve bereketini kaybeder. Fakat her kışın sonu, hasat mevsimince yeniden takip edilecek diğer bir ilkbahar mevsiminin başlangıcıdır.

 

Her gün sabahleyin güneş tepe noktasına kadar yükselir, sonra batana kadar alçalır. Güneş yeryüzünden kaybolunca her şey karanlıkta kalır. Fakat dünyanın tüm lambaları karanlığı dağıtmaktan aciz kalınca, güzel ve ihtişamlı güneş tekrar yükselmeye başlar. Büyük dinlerde de aynı şeyler olmaktadır.

 

Gerçek Güneşi doğduğu zaman yeni ihtişamlı bir gün başlar. Her yerde ışık vardır. Herkes karanlık çağı geçtiği için sevinir. Yeni bir gün başlar ve yavaş yavaş sonuna doğru yaklaşır.

 

Her dinde, insan yapısı öğretilerin çıkışıyla, gerçeğin perdeleneceği bir zaman gelir. Tanrı öğretileri unutuldukça insanın manevi yaşamı da kararır. İnsanlar,

Kişisel öğretileri sunmaya ve dini kendi çıkarcı isteklerine uydurmak için yorumlamaya başladıkları zaman, karanlık çağ dünyayı sarmış olacaktır. Bu gibi karanlık gecelerde tek ışık kaynağımız, güneşin batışından sonra yer yüzünde yanan küçük lamba ve mumlara benzeyen birkaç ermiş ve bilgili kişidir. Bu küçük ışıklar da birbiri ardından söner ve dünya derin bir cehalet uykusuna dalar. Bu durum, Gerçek Güneşin tekrar doğma gerekliliğini göstermektedir. Geçmişte Gerçek Güneşi, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve diğerleri aracılığıyla doğmuştur.

 

Bu karanlık çağda, Gerçek Güneşi bir defa daha Tanrı’nın görkemi olan

Hz. Bahaullah aracılığı ile doğmuştur. Biz de sönük lamba ve bitmiş  olan mumlarımızla yetinmeyelim. Güneş parlıyor. Uyanınız, uyanınız.

 

Hz. Bahaullah buyuruyorlar :

 

“Gerçek söylüyorum, bugün öyle bir gündür ki insanlık alemi Vaad Edilen’in sesini duyabilir, yüzünü görebilir. Tanrı çağrısı yükselmiş ve Cemal’in Nuru insanlar üzerine çevrilmiştir. Her insan kalbinden boş

olan her kelimenin izini silmeli, açık ve tarafsız bir fikirle, O’nun görkeminin belirtilerine bakmalıdır.”

 

İLERLEYİCİ DİNLER

 

Hz. Abdülbaha buyuruyorlar :

 

“ Din, Gerçek Tohumundan yaprak, dal, tomurcuk ve meyve veren bir ağaca dönüşmüştür. Bir zaman sonra, bu ağaç çürümeye yüz tutmuştur.

Yaprak ve tomurcuklar kurumuş ve yok olmuşlar, ağaç da meyvesiz kalmıştır. İnsanın, bu eski ağaca bağlanıp onun yaşam güçlerinin tükenmez, meyvesinin eşsiz ve varlığının da sonsuz olduğunu iddia etmesi uygun değildir. Gerçek tohumu, insan kalplerine, yeni bir ağacın büyümesi için yeniden ekilmeli ve yeni ilahi meyveler dünyayı yenilendirmelidir. Bu sayede, farklı dinlerden oluşan milletler ve insanlar birleşecek, taklitler terk edilecek ve gerçek evrensel bir kardeşlik meydana gelecektir. İnsanlar arasında düşmanlık ve savaşlar bitecek, herkes Tanrı’nın kulları olarak barışacaklardır...”

 

Din, insanlığın maddeten ve manen ilerlemesi için ilahi öğreti alacağı bir okuldur. Bu okulun kurucusu Tanrı’dır. İnsanoğlu mutluluk ve ilerleme arıyorsa bu okuldan geçmelidir. İnsan önce okulun ilk sınıfına gitmelidir. Orada, sevgili öğretmeni ilkel öğretilerden ve alfabeden başlar. Öğretmenimizin ilgi ve şefkati ile aklımız yeteri kadar geliştiği zaman ikinci sınıfa gönderiliriz. Orada bir önceki sınıfta öğrenmiş olduklarımızı esas alıp onlara yeni bilgi ölçüleri ekleyen başka bir öğretmen buluruz. Böylece akıl ve vücudumuz, bu okulda bulunan öğretmenlerimizin önderliği sayesinde gelişir.

 

Değişik sınıflarda öğretmenlik yapan bu öğretmenlerden birinin diğerinden daha iyi olduğunu söyleyebilir miyiz?  Birinci sınıftaki öğretmenimizi sevdiğimiz için, ikinci sınıfın öğretmeninden nefret edebilir miyiz? Birinci sınıfta okuduğumuz derslerin, ikinci sınıfta okuduğumuz derslerden daha iyi olduğunu iddia edebilir miyiz? Şüphesiz ki hayır. Bu çeşitli sınıflar aynı okula ait olup aynı öğretim metodunu uygularlar. Fakat bizim yaş ve kapasitemiz her bir sınıfta değişiktir. Altı yaşında iken kapasitemiz çok küçüktür. Bunun için okulun hikmetli yönetmeni sınıf öğretmenimize, anlayabileceğimiz bilgilerden daha fazlasını öğretmemesini tavsiye etmiştir. O sınıfta aldığımız bilgiler, o yaşta alabileceğimiz en uygun öğretilerdir.

 

Eğer birinci sınıfta bize üçüncü sınıfın bilgisi verilseydi, hiçbir zaman gelişme kaydedemezdik. Aynı şey din için de geçerlidir. Tanrı birdir, dini de birdir. Değişik yaş ve kapasitelerde olan bizleriz.

 

İlahi öğretmenimiz olan Tanrı Mazharları Hikmetli öğretmenlerdir. Hepsinin amaçları aynı olup bizim Tanrı Melekutuna ulaşmamıza yardım etmektir. Fakat insanoğlunun gelişmesi çağlar boyunca devam etmiş ve kapasitesi de gelişmeyle birlikte büyümüştür. Buna göre, Tanrı’nın değişik çağlarda Elçileri vasıtasıyla bize sağladığı ilerlemenin ve bu değişme kuralının hikmetini kavramamız gerekir.

 

Bize iyi ders vermiş olan öğretmenimizi sevdiğimizden dolayı aynı sınıfta kalmamız uygun değildir. Bu, öğretmenimize karşı gerçek bir sevgi sayılmaz. Çünkü sınıfta kalırsak o üzülecektir. O, bizim ilerlememizi ve ilerki sınıfların öğretmenlerinden daha fazla bilgi almamızı istemektedir. Bu bir öğretmenin diğerinden daha az bilgisi olduğu anlamına gelmez. Hayır, bütün bu öğretmenler aynı bilgi derecesine sahiptirler. Hepsi de eşit derecede hikmetli ve önemlidirler. Hikmetli oldukları için belli bir zamanda yalnız bize gerekli olan miktarda bilgiyi verirler. Fakat çaba gösterir ve Onların kurallarına uyarsak daha da ilerlememiz için bize yardım edecek başka öğreticilerin gerçeklerine bizi hazırlarlar. Bir sonraki öğretmenimiz bize bilgi vermiş olan öğretmenin çaba ve emeğini över.

 

Aynı şekilde tüm Tanrı Peygamberlerinin kendilerinden önce gelen Zuhurları övdüklerini ve kendilerinden sonra gelecek olan bir öğretmen vasıtasıyla daha ileri bir eğitim göreceğimizi de vaat ettiklerini görürüz.

 

Eğer içimizden biri, Tanrı dini okulunda ilerleme kaydetmezse sınıfta kalmış olur. Fakat İlahi Zuhurların hikmetine inanırsa, İlahi öğretmenin, çağı için getirdiği derslerden daha fazla bilgi almaya layık olmak için çaba gösterecektir.

 

Hz. Bahaullah, tüm dinlerin temelinin bir olduğunu öğretmiştir. İnsana okulun tüm sınıflarında dürüst, doğru ve şefkatli olmak öğretilir. Bu esas kural daha üst sınıflara geçtiğimiz zaman değişmezler. Gerek birinci, gerekse ikinci ve üçüncü sınıflarda, bu semavi özellikler daima övülmektedir.  Bunlar her çağda geçerli, ebedi gerçeklerdir. Bunlar temeldirler. Fakat temel yalnız başına yeterli değildir. Bu temel üzerine, çeşitli çağlardaki ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir yapı inşa edilmelidir. Tanrı dinlerinin yaptığı da tamamen aynı şeydir. Aynı değişmez Gerçek Temeli üzerinde, gelişiminin her devresinde, insanın bilgi ve kapasitesini daha yüksek bir dereceye tekamül ettirirler. Böyle yapmakla, kurallarını önceki Tanrı Zuhurlarının öğrettikleri bilgi temelleri üzerine yerleştirirler. Tıpkı bir okulun üst sınıflarında okutulan cebir derslerinin, çocukluğumuzda öğrendiğimiz basit aritmetik kuralları üzerine inşa edildiği gibi...

 

Şimdi insan gücünün yeni bir devresinde yaşıyoruz. Bu, yeni bir çağda yaşadığımızı ve daha önce sahip olamadığımız geniş güç ve kapasitemizin olduğunu göstermektedir. Bizi, bu çağın Tanrı Elçisi olan Hz. Bahaullah’dan daha büyük ölçüde Tanrı bilgisini almaya hazırlayan geçmişin Zuhurlarına şükürler olsun. 

 

Hz. Bahaullah bize Tanrı’nın birliğini, dinin birliğini ve insanlığın birliğini öğretir. O, geçmişin tüm Peygamberlerini övmekte ve hepsinin nasıl son zamanda sevgilileri olan “Vaat Edilen” in geleceğini müjdelediklerini belirtmektedir. Peygamberliğin altın zinciri, Hz. Bahaullah vasıtasıyla birbirine halkalanmıştır.

 

Bu, güzel bir hikayedir.

 

 TANRI’NIN ZUHURLARI

 

KRİŞNA

 

Krişna Tanrı Elçisiydi, Mesajı ise sevgi mesajıydı. O, hapishanede doğmuştu. Bu, hepimizin bu dünya hapishanesi olan kendi hapishanemizde doğduğumuzu bizlere gösteren bir belirtiydi. Krişna bir mucize eseri olarak bu hapishaneden kaçtı. Biz de iyi ve dindar olmaya teşebbüs ettiğimiz takdirde kendi hapishanemizden kaçabiliriz. Diğer Tanrı Zuhurları gibi Krişna’da şeytanın zoru ile karşılaştı. Şeytana karşı koydu ve başardı. Şeytan ne kadar güçlü olursa olsun gerçek güç her zaman galiptir.

 

Krişna küçük kapı anlamına gelen Dwarka’nın Kralı oldu. O, Tanrı bilgisinin kapısıydı, öğretileri ise insanoğlunun yararı içindi. Ne yazık ki insanoğlu onları reddetti.

 

Krişna insanların kendini anlamadıklarına pek çok üzülmüştü. O, insan şeklinde geldiği için insanların kendine inanmadıklarından şikayetçiydi. Onların tanrı ve O’nun Zuhurları hakkında kendilerine özgü tasavvur ve hayalleri vardı. Buna göre Krişna, Tanrı Zuhuru  olduğunu açıkladığında insanlar onu reddetti. Bu, Krişna’nın kitabında söylediklerinin aynısıdır:

 

Benim insan vücudu şeklinde olmam, bitin varlıkların hükümdarı olduğunu görmekten onları alıkoyarak inkar etmelerine neden oldu.”

(Gita, IX, II)

 

Kendinin sevgili öğrencisi olan Arjuna bile Krişna’daki İlahi gücü anlayamadı. Arjuna, insan vücudunun ilahi varlık tohumu olması gerekliliğine inanamadı.

Onlar, Arjuna’nın Krişna’nın gücünü görüp O’na inanabilmesi için, Krişna’nın fiziki görünümünü ilahi bir görünüme çevirmesi gerektiğini söylerler.

 

Kurukshetra savaşına katılmak Arjuna’nın durumunu değiştirdi. Bilindiği gibi bu savaş Tanrı ile şeytan arasındaki savaştı. Pandavas’ın yeğeni olan Kaurvas bu savaşı başlattı. Pandavas’lar arasında en güçlü olan Arjuna, Krişna’nın liderliği ile Karanlık ordusuyla savaşmaya koyuldu. Krişna, Arjuna’nın savaş arabasının sürücüydü. Ama Arjuna kendi öz akrabalarıyla savaşmak istemiyordu. O’nun sevgili öğretmeni ve arkadaşları Kauvas’ın ordusundaydı. Arjuna savaşmamak için münakaşa ederek yayını yere koydu fakat Krişna, Arjuna’nın kendisine teslim olmasını ve kendini dinlemesini buyurdu.

 

Biz Tanrı Zuhurunu tanıyıp O’nun dinini gönlümüzde kabul ettiğimiz zaman O’nun emirlerine boyun eğmeliyiz. Aşağıdaki sözleri Krişna Gita isimli kutsal kitabında belirtmiştir :

 

Bütün davranış ve düşüncelerinizi Bana teslim ediniz. Kendi inanışlarınızın sebatı için, en yüksek makam olarak Beni kabul ediniz ve düşüncelerinizi daima Bana yöneltiniz.”

(Gita XVIII, 57)

 

Krişna barış yuvasıydı, O bizi kendine çağırarak şöyle dedi.

 

 

“Her şeyden sıyrılıp korunmak için yalnız Bana geliniz. Kederli olmayınız, çünkü Ben sizi her türlü kötülükten kurtaracağım.”

(Gita, XVIII,66)

 

Tanrı Elçisi olan Krişna, yeni bir medeniyet getirdi. O, insanoğlunu şeytan ve kederden kurtardı. Ayrıca müminlerini, ileride Tanrı’nın aynı Krişna’da yaptığı gibi diğer Zuhurlarda da kendini göstereceğini temin etti. Yolunu şaşırmış olan dünya insanlarını Tanrı’nın doğru yoluna kılavuzlamak için şöyle dedi:

 

“ Doğruluğun azalmakta ve adaletsizliğin artmakta olduğu bir zamanda

Ey Bharta (Arjuna)! İyilerin korunması, doğrulukların kurulması ve kötülüklerin yok edilmesi için , sonradan Ben kendimi tekrar açığa çıkaracağım. Ben zaman zaman kendimi insanoğluna gösteririm.”

(Gita, IV, 7,8)

 

Sonraki, sayfalarda bu Tanrı sözünün nasıl yerine geldiğini göreceğiz.

 

BUDA

 

Buda Himalaya ülkesinin kraliyet ailesinde doğdu. Daha bebekken Asita adında yaşlı ve hikmetli bir adam sarayı ziyaret etti. Kutsal bir kişi olan Asiata, Buda’nın babasına, oğlunun insanlığın kurtarıcısı olacağını müjdeledi.

 

Sonradan Buda Prens Guatama adını aldı. Babası sevgili oğlu için her türlü yaşam konforunu sağladı. Oğlunun iyi bir kral olmasını istiyordu. Ama Guatama, dünyevi zevkin tek başına, refah nedeni olmayacağının farkına vardı. Bir gün yaşlı sonra hasta ve daha sonra da ölen bir adamı gördü. O, tüm insanoğlunun ıstırap çekmeye ve ölüme mahkum olduğunu anladı. Böylece manevi mutluluğun tek başına tüm insanları gerçekten mutlu edebileceğini farketti.  Buda, gerçek maneviyatı araştırmak için evini, karısını ve çocuğunu terk etti. Başlangıçta uzak bir ormana giderek kendini yemek ve konfordan mahrum etti. Bu, kendine yardımcı olmadı. Çünkü vücut zayıf düşerse düşünme gücü de aynı şekilde zayıf düşecektir.

 

Hindistan’da Budhi ağacının altında iken Buda kalbinin aydınlığını hissetti. O günden itibaren insanoğlunu ıstıraplardan kurtaracak olan görevine başladı. İnsanlara ruh ve düşüncelerini arıtmalarını, hırs ve kötülüklerden uzaklaşmalarını, ıstırap dolu bu dünyanın manevi mutluluk ve neşe için bir hazırlanma yeri olduğunu söyledi.

 

O, bizlere kendi kutsal yaşamından bir örnek sundu. Ağacın altında otururken daldı, şeytan olan Mara, ona dünya zenginliğini ve eğlenceyi sağlamakla, onu günaha teşvik ediyordu. Fakat Buda (Aydınlatılmış Kimse) şeytanı yendi. O’nun gücü ruh gücüydü.

 

O güzel öğretileriyle değişik ırklardan olan milyonlarca insanın ruhani kurtuluşa kavuşmalarına yardım etti. Buda’nın zamanında, ülkesinin halkı Tanrı yüzünden birbirleriyle savaşıyorlardı. Onlar gerçekte bir çok değişik erkek ve kadın Tanrı ve Tanrıçalar yaratmışlardı. Buda, Tanrı’ya gidiş yolunun ancak O’nun Mazharlarının aracılığı ile mümkün olduğunu biliyordu. O Tanrı Elçisiydi. Halkın anlayamayacağı Tanrı adı yüzünden birbirleriyle kavga etmelerini istemiyordu. O, akıllı bir eğiticiydi. İnsanlar arasındaki kavgayı önlemek için Tanrı hakkında çoğu zaman sessiz kaldı, fakat onlara Gerçek Elçi olarak kendine itaat etme çağrısında bulundu. Bu şekilde Tanrı veya kast (KAST: Bilhassa Hindistan’da kapalı toplumsal sınıflardan biri) adını birbirinden ayırarak milyonlarca insanı birleştirmeyi başardı. O, şöyle dedi :

 

“ Hiç kimse Brahim ve Outkast olarak doğmaz. Kişi davranışıyla Brahim ve Outkast olur.”

 

O’nun bu toprak alemi terk etmesinden kısa bir süre önce, dininin yavaş yavaş yok olacağından endişelenen müminlerine söz vererek şunları söyledi :

 

“Yeryüzüne gelen ilk Buda olmadığım gibi sonuncusu da olmayacağım. Zamanı gelince, insanlara yol göstermek için; kutsal ,ihtişamlı, aydınlatılmış, müsait, evreni bilen, insanoğlunun eşsiz lideri, meleklerin ve ölülerin Efendisi olan başka bir Buda yeryüzünde zuhur edecektir. O, benim sizlere öğrettiğim ebedi gerçeklerin aynısını öğretecektir. Dini sizlere temelinde, zirvesinde, amaçlarında, ruh ve sözlerinde ihtişamlı olarak var edecektir. Şimdi Benim, dinimi açıkladığım gibi; kutsal, mükemmel ve arınmış olan dinini açıklayacaktır. Benim müminlerim yüzlerce iken, O’nunkiler binlerce olacaktır. ”

 

Bu vaad, Budistlere yeryüzünde yalnız kalmayacaklarını ve başka bir ihtişamlı Buda bulacakları ümidini verdi.

 

Bu da ise şimdi kendi ebedi dinlenme yerinde, kendi ihtişamlı vaadinin, Hz. Bahaullah ile gerçekleşmiş olduğuna sevinçlidir.

 

ZERDÜŞT

 

İnsanların kalplerinde ilahi yol göstericilerin kutsal ışıkları her zaman parlamıştır. Yüce yaradan, o sevgi ve merhamet dolu tavrı ile bizleri hiçbir

zaman bırakmayacaktır.

 

ZERDÜŞT Peygamber de Batı Asya’nın büyük bir bölümündeki insanları aydınlatan parlak ışıklardan bir tanesi idi. Onlar, aynı Krişna, Buda ve Musa Peygamber gibi dünya üzerinde asırlarca süren yeni uygarlık kurdular.

 

Hindistan’da bugün hala küçük fakat Allah’a inanıp O’nu seven bir topluluk ZERDÜŞT inancının takipçileri olarak yaşamaktadır.

 

Söylentilere göre ZERDÜŞT’ün doğum yeri şimdiki İran’ın kuzey batısında bir yerlerdeydi ve soylu bir aileden gelmekteydi. Güzel bir göl kenarında evi ve evinde her türlü rahatı ve konforu vardı. Normal ve mütevazi eğitimine ek olarak iyi çiftçilik yapmasını da öğrenmişti. Ne var ki, daha genç denilecek yaşlarda aynen Buda gibi, bu dünyada insanların geçici yaşamlarının  o kadar da

önemli olmadığını gördü. O’nun için, gerçeği arayıp bulmak amacıyla kendi evinin tüm rahatını bıraktı ve yüksek bir dağın tepesinde bir mağaraya çekilerek kendini duaya ve tefekküre verdi. Orada yaklaşık on yıl kadar kaldıktan sonra otuz yaşlarında iken geri halkına döndü ve halkına müjdeli mesajlar vermeye başladı. Yüce Yaradan Ahuramazda’dan insanlara mesaj getiren bir Elçiydi kendisi. İnsanların önünde sonsuz bir yaşam olduğunu insanlara müjdeledi. İnsanlığı üç önemli prensibe davet etti : İyi düşünce, iyi işler ve iyi konuşma.

İyi ve kötünün her zaman birbiriyle kavga eden iki düşman olduğunu söyledi. İyiliğin timsali olan Ahuramazda’nın kötülüğün timsali olan Ahriman’ın her zaman yeneceği bildirdi. İnsanların günlük yaşamlarına ait güzel öğretiler getirdiği gibi vücut, ruh ve ev temizliği hakkında yeni kurallar getirdi.

 

Zerdüşt, kendinden önceki ve sonraki diğer Tanrı elçileri gibi önceleri halkı tarafından kabul edilmedi. Kutsal kitaplarından Avesta adlı yapıtında şöyle diyordu: “Ben başka nereye gidebilirim? Soylular ve liderler beni inkar ediyorlar. Çiftçiler bile bana karşı cephe aldılar. Bizi idare edenler yanlışlarla dolu iken ben nasıl mutlu olabilirim? Seni nasıl mutlu edebilirim ey Mazda?”

 

Kendi yakın akrabaları bile kendisini terk etmiş, etrafındaki halk ise eziyet ediyor, kırıcı davranıyorlardı. Bunun ardından evini terk edip Belh şehrine giderek o Ülkenin kralına, Gustasb’a görevini ilan etmek üzere gitti. Tahmin edileceği gibi, o yörenin halkı da yeni bir dini kabul etmeye istekli değillerdi. Herkes kendi bildiği yolda kalmaya istekliydi. Ne var ki, Kral bu adamın söylediklerinden etkilenmiş , cesaret ve samimiyetine hayran kalmıştı. Düşüncelerini açıklaması ve ülke mahkemelerinde açıkça konuşabilmesi için kendisine bir imkan tanındı. Konuşmalarından anlaşıldı ki, Zerdüşt’ün söylediği şeyler kendi yararı için değil, Allah’ın kendisine verdiği güç ile söylediği Yüce Allah’ın kelamı idi. Böylece Kral ve ülke halkı Ahuramazda adı verilen Yüce Güce inandılar ve yeni bir din doğmuş oldu.

 

Belh şehrinde artık iyiliğin hakim olduğunu öğrenen çevre halkı bundan korku duydular ve kendi kötü yaşamlarının tehlikeye düşeceğini görüp ürktüler. Büyükçe bir ordu toparlayıp İran Krallığına karşı taarruza geçtiler. Savaş sırasında Zerdüşt tapınakta dua ederken, bir asker kılıcı ile öldürüldü. Öldüğünde 77 yaşında idi. Böylece gerçekleri söyleyen bir Peygamber yaşamı sona ermişti., ama insanlığa yapmış olduğu hizmetler hep devam edecektir.

 

Zerdüşt, O EN YÜCE RUH ’un sönmez ateşi idi. Söylentilere göre Kralın mahkemelerinde kendi inancını açıklarken ellerinden alevler ve yüksek ısı çıkardı ama o bundan rahatsız olmazdı. Bu ateş kendi ateşini temsil eden bir semboldü. Gerçekte onu yakıp kavuran aşk Allah sevgisinin ateşi idi. Bu ateş hiç sönmez ve sonsuzdur. Bu ateş insanlara kılavuzluk eder ve ruhlara mutluluk ve sıcaklık verir. Kalplere zarar vermez, tam aksine aydınlatır ve ısıtır. O Yüce Büyük Ruh ’un  bir sembolü olarak Zerdüştiler kendi dua tapınaklarında devamlı olarak bir ateşi devamlı yanık bulundururlar. Bunu için de ZERDÜŞTİ’ler bazen yanlış olarak ateşe tapanlar olarak bilinirler.

 

Zerdüşt kendi yaşamında yapmış olduğu yol göstericilikten başka tüm zamanlar için de kehanetlerde bulunmuştur. Zerdüşt’e göre ileride Şuşiyant veya Şah Bahram adını verdiği bir kişi dünyaya gelecek ve tüm kötülükleri yenerek zafer kazanacaktı. Bu zuhurun tarihini bile açıkça belirtmişti. Kendi ifadesine göre 3060 yıl sürecek karmaşalardan sonra Ahriman yenilecek ve kutsallık ile genel barış gelecekti. Belirtmiş olduğu bu tarih, Hazreti Bahaullah’ın geçmiş        dünya Peygamberlerinin vaat etmiş olduğu kişi olarak Kendini ilan ettiği tarihtir.

 

HZ. MUSA

 

Ülkelerin birinde zor ve kötü bir yaşam süren bir grup köle vardı. Bunlar, İsrailoğulları olarak tanınıyor ve kudretli Mısır İmparatoru ’nun buyruğu altında köle olarak çalışılıyordu. Bu insanlar, şimdi İsrail adı verilen başka bir ülkede bulunuyorlar. Zorla evlerinden alınıp götürülmüşlerdi. Onları, çektikleri ıstıraptan yalnız Tanrı kurtarabilirdi. Böylece bu insanların kurtuluşu için Hz.Musa seçildi. O tek başınaydı. Fakat Tanrı Zuhuru geldiği zaman Tanrı O’na

Dünyadaki hiç bir gücün yenemeyeceği yüce bir güç bağışlar.

 

Hz. Musa, halkına Tanrı Melekutu’nun müjdelerini vermek için yardımcısız ve yalnız başına ortaya çıktı.

 

Hz. Musa, kendini Tanrı Zuhuru olarak ilan ettiği zaman İsrailoğulları, çektikleri ıstırabın sona erme zamanının geldiğini anladılar. O’nu takip ederek kutsal ülke olan İsrail’e geri geldiler ve yeni bir hayata başladılar. Mısır İmparatoru, bütün kudret ve gücüyle onlara engel olamadı. engel olmaya çalıştığı zaman ise ordusu ile birlikte Kızıl Deniz’ de boğuldu.

 

Tanrı Kelamı, İsrailoğullları’nın hayatını yeni bir şekle soktu. Basit köleler iken zengin bir krallık kurdular. İnsanlığın büyük öğreticileri oldular. Birçok yabancı filozof ve öğretmenler bilgilerini Hz. Musa’nın dinine inananlardan aldılar. Çünkü Tanrı Zuhuru, bize yalnız mutluluk getirmekle kalmadığı gibi büyük ilgi ve hikmetin kaynağını da verir.

 

Hz. Musa, öğretilerini On Emir’de özetledi. Bunlar güzel kanunlardı. O, insanlara Tanrı’yı sevmelerini, asla hiçbir şeyi Tanrı’dan fazla sevmemelerini, anne ve babalarını sevip onlara itaat etmelerini, hırsızlık yapmamalarını, diğerlerini incitmemelerini, daima doğru temiz ve saf olmalarını söyledi. Güzel öğretiler yanında Hz. Musa halkına, kararlaştırılmış bir zamanda, onları tüm ıstıraplardan kurtaracak olan Kılavuzlar Efendisi’nin geleceğini vaat etti. O geldiği zaman, İsrailoğullarının ayrılık çağlarından sonra yeniden Kutsal Ülkeye döneceklerini ve atalarının ülkesinde yeniden birleşeceklerini vaat etti.

 

Kılavuzlar Efendisi  gelmiştir. Hz. Bahaullah, geçmiş Kutsal Kitaplarda vaat edilen Tanrı Günü’nün gelmiş olduğunu ilan etmiştir. O, Musevilere yaşattıkları vaadin yerine geldiğinin müjdesini vermiştir. Uzun, ıstıraplı ve işkence dolu ayrılık çağından sonra Yahudiler, Kutsal Ülkede toplandılar. Kendilerine İsrail adı altında ayrı bir anavatan kurdular. Hz. Musa’nın vaadine göre bunlar, “Kılavuzlar Efendisi” nin dünyada “Hüküm Tahtına” oturduğu zaman yerine gelmeliydi. Birçok Musevi, İsrailoğulları’nın Kutsal Ülkede  toplandıklarını görünce “Kılavuzlar Efendisi”nin gelmiş olduğunu anladılar. Aksi halde toplanmaları olanaksızdı.

 

Bahai Dünya Topluluğu’nun, kutsal kitaplarında Hz. Bahaullah’ın Vaat Edilen olduğuna inanmış olan birçok Musevi asıllı Bahailer vardır.

 

HZ. İSA

 

Hz. İsa’nın insanlığa görevini açıklamadan önce Yahya isminde kutsal bir kişi yaşamakta idi. Hz. Buda’nın hikayesinde kutsal bir kişinin, insanoğlunun kurtarıcısının  pek yakında nasıl zuhur edeceğini bize müjdelediğini görmüştük. Hz. Yahya, zamanının insanlarına Tanrı Elçisi’nin kendilerini tüm kederlerden kurtarmak için geleceğini müjdeledi. Fakat halk fikrini değiştirmedi. Onlar,  atalarının yüzyıllar önce yapmış olduklarını taklit etmeyi arzu ediyorlardı. Halkı yöneten din adamları da bir Tanrı Elçisi istemiyorlardı. Mevkilerini kaybedeceklerinden korkuyorlardı. Böylece Hz. Yahya’yı hapse attılar ve bir müddet sonra da başını kestiler. Hz. Yahya ise Tanrı yolunda başının kesilmesinden mutluydu.

 

Hz. İsa, Kutsal Ülkede, çok basit bir evde doğdu. Babası olarak bilinen Yusuf bir marangozdu. Babası ile marangozluk yaptığı küçük yaşlarında bile halka karşı çok iyi ve çok şefkatliydi. Genç yaşlarında iken şöyle dedi:

 

“Benim için, gerçek Semavi Pederimin işine bakma zamanı şimdi gelmiştir.”

 

Bir süre inzivaya çekilerek düşündü. Sonra geri gelerek gerçek görevini halka açıkladı. Tanrı Melekutunun müjdelerini verdi. Bir defasında Musevilerin haç ve tazim merkezi olan bir yere gitti. Onlar orayı iş merkezi de yapmışlardı. Hz. İsa gidip iş yerlerini bozdu ve onları Kutsal Yerden uzaklaştırdı. Dedi ki : “Burası Tanrı Evidir. Dünyevi çıkarlarınız için burasını kirletemezsiniz.” O, bu hareketiyle Tanrı dininin maddi kazanç kaynağı olmaması gerektiğini göstermek istemişti.

 

Hz. İsa zamanında, manen ölü ve hasta birçok insan vardı. Tanrı kelamının gücü ile onları tedavi etti ve onlara hayat verdi. Hemen ünü yayıldı. Din adamları kıskandılar, halka yeni bir yaşam yolu öğreten bu basit adama taraftarlarının bağlanmalarını istemediler. Hz. İsa onlara, kutsal kitaplarda Vaat Edilen manevi hükümdarın kendisi olduğunu söylediği zaman çok kızdılar. Çünkü hükümdarlarını dünyevi tantanaya sahip olarak umuyorlardı. Halbuki Hz. İsa, ayakkabısı bile olmayan basit bir adamdı. Buna rağmen, İsrail’in hükümdarı olduğunu ilan etti. “ Gerçek hükümdarınızım, Yeni Krallığın Efendisiyim. Tanrı’nın sonu olmayan Melekutu ile kıyaslandığında bu dünyevi krallıklar hiçtir” dedi. Museviler O’na inanmak istemediler. O’na karşı gelip iki hırsızla birlikte çarmıha gerdiler. Hz. İsa çarmıhta bile düşmanlarının affı için dua etti.

 

Museviler, kutsal kitaplarının gerçek manasını anlamadılar. Tanrı Zuhurunun öldürmekle, Tanrı sesi olan O’nun sesini kesemeyeceklerini ve bu sesin her ülkede duyulacağının farkında bile değillerdi.

 

Hz. İsa öldüğü zaman O’na inananlar arasında bir çok basit insanlar vardı.

Hz. İsa’nın Kelamının kudretiyle yeni bir ruhani hayat kazanmışlar ve cehalet mezarlarından kalkmışlardı. Hz. İsa’nın ilk müminleri balıkçılar,  önemsiz katipler, çiftçiler ve ziraatla uğraşanlar olduğu halde, bir Tanrı Zuhuruyla kılavuzlandıkları için yeni bir güç kazanmışlar ve dünyanın her tarafına yayılıp, Hz. İsa’nın öğretilerini yaymışlardır.  Birçokları amaçları uğruna canlarını verdiler. Istıraplı zorluklar ve kılıç tehditleri altında inançlarını değişik insanlara aktardılar. Hz. İsa sayesinde Tanrı Melekutunun dünyada kurulduğunu yüksek sesle ilan ettiler. Basit birer balıkçı ve çiftçi oldukları halde bütün dünya kuvvetlerinin saldırılarına karşı koydular. Tanrı kelamı sayesinde milletleri fethettiler. Etkiledikleri kişilere yeni bir manevi yaşam verdiler. Bu Tanrı Zuhuru olan Hz.İsa’nın ilahi kudretiydi.

 

Hz. İsa ayrılmadan önce Hz. Musa gibi dünya halkını kararlaştırılmış bir zamanda, “Semavi Peder”in şerefiyle yeniden geleceğinden haberdar etti. Zamanının insanlarına söyleyecek çok şeyi olduğunu, fakat onları anlayacak iktidara sahip olmadıklarını söyledi. Tanrı ve din hakkında konuşmak üzere sonraları yeni bir Elçinin geleceğini vaat etti.

 

Bahailer Hıristiyanları, Hz. İsa’nın “Peder” şerefiyle yeniden  geldiğini müjdelerler. Hz. Bahaullah Hıristiyan büyüklerine şöyle buyurdular:

 

“ Muhakkak ki Peder gelmiş ve Tanrı Melekutunda size Vaat edilen yerine gelmiştir.”

 

HZ. MUHAMMED

 

Arabistan, az suyu sıcaklığı ve elverişsiz iklim koşullarıyla genellikle bir çöldür.

Bu ülkede birbirleriyle devamlı savaşan vahşi kabileler vardı. O kadar vahşi ve cahildiler ki, kendi kız evlatlarını diri diri gömerlerdi. Kadınlar o günlerde köle durumundaydılar.

 

Bu insanlar ne zalim olurlarsa olsunlar, Tanrı evladı oldukları için eğitilmeliydiler. Bu nedenle Tanrı elçisi olan Hz. Muhammed aralarından doğdu.

 

Hz. Muhammed, Arabistan’dan eşya ve yük alıp diğer ülkelere satan bir kervanın sorumlusuydu. Birçok Tanrı Zuhurları basit ve sade insanlardı. Hatta Hz. Buda gibi zengin ve konforlu bir yaşantıdan gelen kimseler bile, prenslik durumlarını sade yaşam için terk ettiler. Tanrı, Zuhurları vasıtasıyla Kendi zenginlik ve etkisini göstermek ister. En değersiz kişi bile Tanrı Gücü ile dolduğu zaman tüm dünya güçlerini yener.

 

Hz. Muhammed bir gün bir tepe üzerinde dua ederken Tanrı’dan Vahiy aldı.

Hiçbir okula gitmediği için kendi ismini bile yazamıyordu. Bu andan itibaren kutsal Kuran-ı Kerim’in sureleri O’nun vasıtasıyla açıklandı. Hz. Muhammed artık kervan sürücüsü değil bir Tanrı Elçisiydi. Emrini halka açıkladı. Önceleri kimse O’ nu dinlemedi. Kendi yaptıkları putlara tapmaktan vazgeçip, Gerçek ve tek olan Tanrı’ya inanmaları gerektiğinde ısrar ettiği zaman ise Arabistan halkı O’na karşı ayaklandı. O’na deli dediler. Zavallı bir şair diye alay ettiler. Fakat Hz. Muhammed yılmadan şöyle dedi : “Ey Kavim! Ben Tanrı Elçisiyim. Sizi korumaya ve gerçek yoluna kılavuzlamaya geldim.” Arabistan’ın gururlu halkı bunu fazla bulmuştu. Önceleri Hz. Muhammed’e göz yummuşlardı. Sonra O’na ve taraftarlarına eziyet ettiler. Istıraplı on üç yıldan sonra hala Hz. Muhammed

onlara, Tek ve Rahim olan Tanrı’ya dönmelerini ve Emirlerini tutmalarını söylüyordu. Niçin kendi Tanrı’larını kenara bırakmalıydılar? Bunun yanında sürekli savaşlarla meşguldüler. Hz. Muhammed’e karşı daha fazla sabırları kalmamıştı. O’nu ve bir avuç taraftarını öldürmeye karar verdiler. Fakat Hz.Muhammed’in görevi daha tamamlanmamıştı. Çağının insanlarına verecek başka kanunları vardı. Doğduğu yer olan Mekke şehrini terk edip, şimdi Medine denilen başka bir kasabaya gittiler.

 

Tanrı Emrinin düşmanları Hz. Muhammed ve taraftarlarını öldürmek için büyük ordular kurdular. Hz. Muhammed, Tanrı Emrini ve O’na yeni iman edenleri korumak zorundaydı. Bu nedenle, kendilerini yok etmek isteyen vahşilere karşı savaşmak için taraftarlarına izin verdi. Böylece Nur ve Zulmet orduları kuvvetlerini birbirlerine karşı yönelttiler. Hz. Muhammed İlahi bir çobandı. Masum sürüsünü vahşi kurtlardan korumalıydı. Önceleri Hz. Muhammed ve müminleri zorluk dolu zamanlar geçirdiler. Birçokları kendilerini düşmanlarının vahşi saldırılarına karşı korurken öldürüldüler. Hz. Muhammed her zaman onların Tanrı Emrine galip geleceğine ve galip gelmekte devam edeceğine inanmalarını istiyordu. Müslümanlar güçlü düşmanları tarafından sarıldıkları zaman Hz. Muhammed, kudretli imparatorlukların yakında önlerinde baş eğeceklerini haber verirdi. Çünkü onlar Tanrı ruhu ile diri, diğerleri ise ruhen ölüydüler.

 

Hepimizin bildiği gibi bu vaat gerçekleşti. Büyük İran ve Roma İmparatorlukları, Tanrı Elçisi Hz. Muhammed’e inanıp O’nun ilahi Emrini kabul ettikten sonra yaşamları değişen bir avuç Arap tarafından yenilgiye uğratıldılar.

İslam öğretileri Hindistan’dan İspanya’ya kadar yayıldığı için, Tanrı’nın Emri diğer milyonlarca insanın yaşamlarını da değiştirdi. İslamiyet’in altın medeniyet çağında bir çok millet yüce bir kardeşlikte birleşti. Günlük dualarını, Esirgeyici, Bağışlayıcı ve Biricik Tanrı’ya sundular. Faziletli bir yaşama ve Kudretlinin Arzusuna teslimiyeti öğütleyen Kutsal Kuran-ı Kerim’i tekrar tekrar okudular. Bugün bile milyonlarca insan aynı duayı, aynı Kutsal Kitabı okurlar.  Geçmişin tüm Zuhurları gibi Hz. Muhammed de müminlerini kendisinden sonra yüce bir Elçinin geleceğini haberdar etti. O’nun vasıtası ile gökten yere inen Tanrı Dininin, bin yıl geçtikten sonra tekrar Tanrı’ya döneceğini söyledi.  Bununla, insanların öğretilerini bin yıllık bir süreden sonra unutacaklarını kastetmişti. Dünyada Tanrı Dininin izleri kalmayınca kuvvetli bir boru sesinin iki defa işitileceğin, ve dünya halkının, Tanrı’nın yüzünü göreceklerini söyledi.

 

Boru sesi Tanrı Çağrısı demektir. Hz. Muhammed tarafından önceden haber verilen Tanrı Çağrısı bu çağda iki defa yükselmiştir. Hz. Bab, İslam Zuhurundan tam bin yıl sonra ortaya çıktı. Ondan hemen sonra Hz. Bahaullah Emrini açıkladı. İnsanları Tanrı’ya çağıran ve Tanrı’nın Yüce Vaadini onlara hatırlatan Hz. Bab değil mi ? Hz. Bab’dan hemen sonra ikinci defa seslenip Tanrı çocuklarını Yüzünü görmeye çağıran Hz. Bahaullah değil mi ?

 

HZ. BAB

 

Bab, kapı demektir. Hz. Bab, Tanrı’nın yeni Melekutunun dünyadaki kapısıydı.

 

Hz. Bab, Tanrı’nın kendine verdiği Emri halka açıkladığı zaman 25 yaşında bir gençti. Doğum yeri, İran’ın güneyinde güzel bir şehir olan Şiraz’dır. İran halkı Müslümandı. Burada çok geçerli bir isim olan Ali Muhammed ismiyle adlandırılmış ve Hz. Muhammed'’n sülalesinden gelmekteydi. Doğmasından kısa bir süre sonra babası öldü ve dayısının himayesine verildi. Çocukken temel konularda ve Kuran üzerinden dersler veren bir öğretmene gönderildi. Hz. Bab, diğer çocuklardan çok değişikti. Daima güç sorular soruyor ve cevaplarını da kendisi veriyordu. Genellikle diğer  çocuklar oyunlarla meşgulken, o sakin bir yerde veya bir ağacın gölgesinde dua ederdi. Sonraları Hz. Bab, Tanrı Zuhuru olarak Emrini açıkladığı zaman dayısı ve öğretmeni O’na iman ettiler. Çünkü onlar çocukluğundan beri O’nu tanımakta olup, O’nunla diğer çocuklar arasındaki farkı görmüşlerdi. Hatta sayısı, yeğeni olan Hz. Bab tarafından açıklanan Tanrı Dini için şehit oldu.

 

Hz. Bab Tanrı elçisi olarak Emrini açıklamadan önce Kuran-ı Kerim’in kutsal ayetlerine göre, Vaat Edilen’in yakında ortaya çıkacağını söyleyen iki ünlü din bilgini vardı. Bunlar Şeyh Ahmed Ahsai ve O’nun en üstün öğrencisi Seyyid Kazımı Resti’ydi. Bu iki şahıs çok bilgili ve dindar oldukları için birçokları söylediklerine inanmış ve Vaat Edilen’i kabul etmek için kendilerini hazırlamışlardı.

 

Seyyid Kazım ölünce, taraftarları Vaat Edilen’i bulmak için değişik yörelere dağıldılar. Bunlardan bir grup bilgili ve dindar bir genç olan Molla Hüseyin’in önderliğinde kırk gün oruç tutup, dua ettikten sonra Şiraz’a yöneldiler.

 

Duaları kabul edilmişti. Molla Hüseyin Şiraz kapısında kendini karşılamaya gelen nurlu bir gençle karşılaştı. Bu genç Hz. Bab’ın kendisinden başka bir kişi değildi.

 

Hz. Bab, Molla Hüseyin’i evine davet etti. Orada yaklaşık olarak 150 yıl önce 23 Mayıs 1844’de kendini Vaat Edilen olarak beyan etti.

 

Molla Hüseyin Şiraz kapısının dışında Hz.Bab’ı gördüğü zaman kalbi O’na doğru yönelmişti. Fakat ev sahibi Hz.Bab ilanını yapınca, O’nu Vaat Edilen olarak kabul edebilmesi için bazı deliller istedi. Hz. Bab Tanrı Zuhurunun açıkladığı ilahi ayetlerden daha büyük bir delil olamayacağını söyledi. Sonra kalem ve kağıdını alarak ilk kutsal levhini büyük bir hızla yazdı. Çocukluğundaki kısa süre hariç hiç okula gitmediği halde diğer Zuhurlar gibi Hz.Bab’a da Tanrı’nın lütfu olan derin bir bilgi bağışlanmıştı. Yazarken, ayetlerini semavi ve yumuşak bir sesle terennüm ediyordu. Molla Hüseyin daha fazla delile gerek duymadı. Gözlerindeki yaşlarla Tanrı Zuhuru’nun önünde yere kapandı.

 

Molla Hüseyin Hz.Bab’ın ilk müminiydi. Hz. Bab ona kapının kapısı anlamına gelen Ba-ul Bab ünvanını verdi. O gece yeni bir çağın ve Bahai takviminin başlangıcıydı.

 

Zaman geçmeden birçokları Hz.Bab’a inandı. Bazıları O’nunla buluştu, bazıları kutsal yazılarını okudu, bazıları da rüya ve ilhamla onu tanıdılar.

 

Tanrı Zuhuru güneşe benzer. Güneş doğduğu zaman, derin uykuda olanlar hariç herkes O’nu görür. Uyuyanlar bile er geç güneşin parlamakta olduğunu öğrenmek zorunda kalır.

 

Hz.Bab2ın Emri önce İran halkına açıklandığından, diğer ülkedeki Müslümanlar

Vaat Edilen’in gelmiş olduğunu bilmiyorlardı. Bu nedenle, çeşitli ülkelerden binlerce Müslüman hac için Mekke’de toplandıkları zaman Hz. Bab, Vaat Edilen’in kendisi olduğunu söylemek için İslam’ın bu en kutsal yerine gitti. Hiç kimse O’nu dinlemedi. Fakat O ilanını tamamlamıştı.

 

Hz. Bab vatanına dönünce O’nu tutukladılar. Fanatik Mollalar, Yeni Dinin yayılmasını istememişlerdi. Hz. Bab’ın kutsal göğsünde yanmakta olan Tanrı Nurunu söndürmek için her çareye baş vurdular. O günden sonra Hz. Bab’ın zorluklara tahammül etmesi gerekirdi. Kısa ve parlak yaşamı, Emrini açıkladıktan sonra genellikle hapishanelerde geçti.  İki defa çok soğuk ve korkunç dağ hapishanelerine gönderildi. Fakat hiçbir zincir veya hapishane Tanrı Emrinin yayılmasını önleyemezdi. O hapishanede iken sadık müminleri Emrini tüm ülkeye yaydılar. Kısa bir süre içinde binlerce insan hayatını Emri uğruna verdiler.

 

Öldürülmesine karar verildiğinde Hz. Bab henüz 31 yaşındaydı. O, Tanrı yolunda şehit edileceğini biliyor ve hayatını vermekten memnunluk duyuyordu. Böylece dünya insanları yaşamının amacını anlayabilecek, Tanrı’ya ve O’nun Ezeli Melekutuna dönebileceklerdi. Hz. Bab 09 Temmuz 1850’de şehit edildi. Hz. Bab’ın şehit edilmesinde görevlendirilen ilgili memur sabahleyin hapishaneye O’nu almaya geldi. Hz. Bab ise bir mümine son direktiflerini yazdırıyordu. Görevli emri yerine getirmek için şehir meydanında hazır beklediklerini belirtti. Hz. Bab konuşmasını bitirmesi gerektiğini söyledi. Görevli memur güldü ve bir mahkumun istediğini yapmakta serbest olmadığını söyledi. Hz. Bab götürülürken dünyadaki görevinin henüz bitmediğini, söylemesi gereken şeyleri bitirinceye kadar dünyadaki hiçi bir gücün kendisine zara veremeyeceğini söyledi.  Görevli memur aldırmayıp O’nu şehir meydanına getirdi. Bu esnada Muhammed Ali Zonuzi adında Hz. Bab’ın genç bir mümini öne atıldı ve sevgili Mevlasının ayaklarına kapanarak, kendisi ile birlikte öldürülmesini rica etti. Görevli O’nu uzaklaştırmaya çalıştı. Fakat Muhammed Ali Zonuzi o kadar ağlayıp yalvardı ki O’nu da almak zorunda kaldı.

 

Meydanda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Herkes Hz. Bab’ın ve Sevgilisinin göğsü üzerinde başı olan genç mümini gözlüyorlardı. Nihayet büyük an geldi. Trampet ve borular çalındı. Boruların sesi kesilince korkunç emir işitildi :

“ Ateş ”. Nişan almış yüzlerce asker silahını ateşledi. Büyük bir duman bulutu her tarafı kapladı. Havayı barut kokusu doldurdu. Duman dağıldıktan sonra büyük bir sürpriz oldu. Sadık mümini orada sapasağlam durduğu halde Hz. Bab’dan iz yoktu. Herkes ne düşüneceğini bilemiyordu. Birçokları bir mucize olduğunu ve Hz. Bab’ın göğe yükseldiğini söyledi. Ateş eden bölüğün er ve komutanları böyle olağanüstü bir şey hiç görmemişlerdi. Hz. Bab’ı aramak için her tarafa memurlar gönderildi. Hz. Bab’ı hapishane hücresinden almış olan memur O’nu aynı yerde oturup sakin sakin, önceden zorla kesilen konuşmasını bitirir buldu. Hz. Bab memura döndü ve gülümseyerek, dünyadaki görevinin şimdi tamamlandığını, görevinin doğruluğunu ispat için hayatını feda etmeye hazır olduğunu söyledi.

 

Hz. Bab bir defa daha alana getirildi. Fakat ateş etmiş olan bölüğün komutanı bu defa öldürme işlemini yerine getirmeyi reddetti ve askerlerini alandan çekti. Hiçbir şeyin kendisini böylesine aziz ve masum bir gencin hayatına son vermesine zorlayamayacağına yemin etti. Başka bir müfreze bulundu. Bu defa yüzlerce kurşun Hz. Bab ve Sadık Müminin vücutlarını delik deşik etti. İnsanlığa yeni bir çağın başladığını ilan etmek için hayatını veren Hz. Bab’ın kurşunlardan korunmuş güzel yüzü sükun ve mutluluğunu gösteren sevimli bir gülümseyiş taşıyordu.

 

Hz. Bab yüce bir Tanrı Zuhuruydu. Bütün eserlerinde asıl geliş nedeninin çağların Vaat Edilen’in geleceğini müjdelemek olduğunu belirtmişti. “Tanrı kendisinde izhar olacağı kişi” yi tanımada yanılmamaları için kendine inananları ikaz etti. Emrini duyar duymaz her şeyi bir kenara bırakıp O’nu takip etmelerini söyledi. Hz. Bab, yaşamının ve kalbinin sevgilisine – Tanrının kendisinde izhar olacağı kişiye- kurban olarak kabul edilmesi için Tanrı’ya yalvaran birçok dualar yazdı. Bu dualarda Hz. Bahaullah’ın Emrini belirtmiş ve şöyle demiştir :

“Hz. Bahaullah’ı takip edenlere ne mutlu !”

 

Hz. Bab’ı duaları kabul edildi ve vaadi yerine geldi. Hz. Bahaullah geçmiş Tanrı Peygamberleri tarafından geleceği önceden haber verilen Vaat Edilen’in kendisi olduğunu, Hz. Bab’ın Emrini açıklamasından Ondokuz yıl sonra açıkça ilan etti.

 

HZ. BAHAULLAH

 

Hz. Bahaullah, 21 Nisan 1863’te dünyaya şu mesajı ilan etti:

 

“ Ezelden beri tüm Tanrı peygamberlerinin vaadi ve amacı olarak ilan edilmiş ve Tanrı Elçilerinin en büyük arzuları olan Vahiy şimdi insanlara açıklanmıştır.”

 

Hz. Bahaullah bu hayret verici ilanı yaptığı zaman iki kudretli hükümdarın elinde mahpus olarak bulunuyor ve kalelerin en ihmal edilmişi olan Akka’ya sürgün gönderiliyordu.

 

Hz. Bahaullah Emrini açıklamadan yaklaşık olarak kırk altı yıl önce İran sarayının seçkin vezirlerinden birinin evinde doğdu. Çocukluğunda herkes O’nun diğer çocuklardan değişik olduğunu fark edebiliyordu. Gerçekten hiç biri bu hayret verici çocuğun kısa bir süre sonra insanlığın tüm amacını değiştireceğini bilemiyordu.