|
HZ.BAHAULLAH’IN ZUHURU
BAĞDAT 1853-1863
Biz, kadir olan Hüküm sahibinin buyruğu ile izzet Kalemimizin hareketiyle her insan cismine yeni bir ruh üfledik ve her kelimeye yeni bir kudret yerleştirdik. Tüm yaratılan şeyler bu dünya çapındaki yeni doğuşun delillerini beyan eder.
HZ.BAHAULLAH
Bu Günde dünya varlığı bu İlahi Zuhurun ihtişamı ile parlamakta. Tüm yaratılan şeyler onun koruyucu fazlını anlatır ve övgüsünü terennüm eder. Evren son derece sevinç ve mutlulukla sarılmış. Geçmiş dinlerin Kutsal Yazıları kutlanması gereken Tanrının bu en yüce Günü büyük jübilesini kutlar. Ne mutlu o kimseye ki bu Günü görür ve onun makamını tanır.
HZ.BAHAULLAH
Asırlar, hayır, devirler geçmeli, Hakikat Güneşinin yaz mevsiminin ihtişamında gene doğması ya da izzetinin ilkbaharının parlaklığından bir kere daha görünmesi için...
HZ.ABDÜLBAHA
ÖNSÖZ
Hernekadar tam olarak ifade edilmese bile bu kitabın yazılmasının amacı bu asrın ruhani olayını, yani Hz.Bahaullah'ın Zuhurunu anlatmaya girişimde bulunmaktır.
Her Zuhurda, Tanrının yaratıcı Sözü, O'nun Elçi ve Resulleri aracılığı ile insanlara getirilmiştir. Tüm dünyada O'nun sayısız inananları Tanrının elçi ve Peygamberlerinin en yenisi diye inandığı Hz.Bahaullah; bugün için Tanrı Sözünü izhar etmiştir. O'nun kayda geçen Farsça ve Arapça sözleri ve yazıları, Kendisi tarafından tasdik edilen, Bahailerce kendilerinin kutsal Yazıları olarak görülmektedir. Bu yazılar Levih diye adlandırılmaktadır.
Hz.Bahaullah'ın kırk yıl süren Peygamberliği dönemindeki Yazılarından bazılarının yazılma nedeni ve geçmişini belirtmek için O'nun hayatının bir bölümünü ve gerek kendi ülkesinde ve gerekse ilgili ülkelerde O'nun mesajını yayan, Levihlerini kopya edip dağıtmak suretiyle kendisine doğrudan veya dolaylı hizmet eden kişilere hitabettiği dostlarının ve müminlerinin bazılarının hayat hikayelerinin yazılması gereği duyulmuştur. Yazar bu kişilerin bizlere bıraktığı öyküleri nakletmiş, birçok kez de tercümeleri bizim için temin etmiştir.
Bu cilt Hz.Bahaullah'ın Kendi dönemi boyunca en çok tanınan Eserlerini tanıtan dört ciltten birincisidir. Bu cilt Irak'ta on yıllık ikameti süresinde nazil olan Levihlerden bahsetmekte. Bu levihlerden pek çoğu Batı lisanında mevcut değildir. Elbette, bu dönemde ve diğer dönemlerde Kendi kaleminden nazil olan her Levhi tarif etmek mümkün değil, çünkü O'nun Vahyinden akanlar öyle müthişti ki bu bir bardakta okyanusun suyunu toplamaya çalışmak gibidir.
Bundan başka, çok yerde, Hz.Bahaullah'ın Eserleri henüz aslından tercüme edilmediği için yazar bu Levihlerin gerçek ruhunu ve duygusunu kendi kelimeleriyle anlatma göreviyle karşı karşıya olmak zorunda kalmıştır. Bu görev son derece zor bir iş-aslında tamamen imkansız bir şey-hem insanın sınırlı görüş açısından, hem de Hz.Bahaullah'ın beyanlarının çok geniş olması ve onların sınırsız kudret ve anlamları açısından.
Bu Eserlerin içerdiği kudret ve güzelliğinin en ufak bir nebzesi dahi burada paylaşılabilecekse o zaman bu kitap amacına ulaşmakta biraz olsun başarılı olmuş demektir.
ADİB TAHERZADEH
Bray, Co. Wicklow April, 1974
G İ R İ ŞTANRI MAZHARLARIDünyanın büyük dinlerinin Peygamberleri ve Kurucuları, Tanrı'nın mevcudiyeti konusunda kendilerine inananları temin etmişler ve onları O'nu sevmeye ve tapmaya yöneltmişler, böylece, bugüne kadar binlerce yıl boyunca değişik devirlerde, insanların kendi yaratıcılarını anlamalarındaki gayretler bu yüce varlıkların hayatları ve öğretileri ile aydınlanmıştır.
Bununla beraber, daha önce din tarihinde Hz.Bahaullah'ın yazılarında olduğu kadar bu konu üzerine böylesine çok ışık saçılmamıştı. Burada, yaratıcı olan Tanrı'nın yaratıklarının üstünde olduğu ve yaratılmış olan insanoğlunun ise, kendi yaratıcısının özünü idrak etme mertebesine hiçbir zaman çıkamayacağı belirtilmektedir. Tanrı'nın özüne veya tabiatına dayanabilecek herhangi bir tanım, düşünce veya benzeri fikirler, ancak insanoğlunun kuruntusu olarak tanımlanabilir. Zira, sonlu sonsuzu nasıl idrak edebilir?
Hz.Bahaullah şöyle buyuruyorlar:`Şurası; gerçek bilgi ve aydın fikir sahiplerine malumdur ki, Tanrı'nın hüviyeti ve birliğinin Zatı, meydana çıkmadan, görünmeden, yükselip-alçalmadan ve girip çıkmadan münezzehtir... O'nunla yaratıkları arasında herhangi bir ilgi, birleşme, yakınlık veya uzaklık yoktur...'(1)
Fakat özü bilinmeyen Tanrı, sıfatlarını maddi ve manevi geniş yaratık aleminde açıkça izhar eder. Varlık aleminin en ilkel şekli olmakla beraber, dünyanın diğer varlıklarının eksenini teşkil eden mineral, Tanrı'nın bazı sıfatlarını açığa çıkarır: Fakat bu, sıfatların tecellisinin en basit şeklidir. Örneğin, mineralin birleşme özelliği Tanrı'nın gerçekten bu alemdeki sevgi özelliğinin tecellisidir.
Bitki, kendi yaşamını sürdürebilmek için kökünü kuvvetle toprağa daldırıp mineralleri almakla, mineral aleminin üzerine yükselir ve büyüme gücüyle ona hükmeder. Bitki aleminde tecelli eden Tanrı sıfatları mineralde görülenden daha fazla ve etkilidir. Tohum, çiçek ve meyve, ilahi gücün yeryüzündeki tecellileridir.
Tecellinin bir sonraki derecesi bitki ve mineral alemine hükmeden hayvan aleminde görülür. Bu alemde Tanrı sıfatlarının bazıları daha yüksek seviyede kendini gösterir. Birleşme ve büyümeye ilave olarak ilahi sıfatların tecellisine duyu gücü de eklenir. Örneğin, görme ve işitme `Her şeyi gören', `Her şeyi işiten' Tanrı sıfatlarının bu dünyada yetersiz yansımalarıdır.
Biyolojik olarak bir hayvan olan insan, hayvandan çok daha üst düzeyde tecelli eden Tanrının tüm sıfatlarıyla donanmıştır. Yaradılışın zirvesi ve maksadıdır. Bu dünyadaki canlıların bütün silsilesine hükmeder. Fakat, her ne kadar Tanrı'nın imaj ve benzerinde yaratılmışsa da, -yani Tanrı'nın tüm sıfatları onda tecelli etmişse de - Yaradanın insan için koyduğu sınırlılık hudutlarını hiçbir zaman aşamaz.
Tanrı sıfatlarının tecellisi burada bitmez. Tecellinin bir sonraki derecesi, Tanrı Peygamberleri ile Elçileri aleminde görünür. Tanrı Habercileri her ne kadar cismen insan görünümünde ve diğer insanlar gibi insan ruhuna sahip iseler de, buna ek olarak İlahi Ruh'la bezenmişlerdir ve sonuç olarak Tanrı'nın sıfatlarını mükemmelliğin en yüksek derecesinde gösterirler. Hz.Bahaullah yazılarında Onlara `Tanrı Mazharları' unvanını vermiştir.
Bu geniş yaradılış aleminde, bir alttaki alem her zaman bir üsttekine karşı kör kalır. Bitki alemi, hayvan aleminin varlığını veya sıfatlarını anlayamadığı gibi, hayvan alemi de insan aleminin çeşitli sıfatlarını takdir edemez. Aynı şekilde, ne kadar yetenekli olursa olsun, insanın kendi gayretleriyle Tanrı Mazharlarının yüce makamına erişmesi mümkün olamaz. Ve insan beyni ne kadar gelişirse gelişsin, hiçbir zaman Onların özünü ve sıfatlarını anlayacak mertebeye çıkamaz.
Tanrı Mazharları, onlara hayat veren Ruhul-Kuds'un gücüyle insanlık dünyasının çok üstünde kendi melekutlarında yaşarlar ve insanlığın kaderine hükmederler. Temelde insan da olsalar, insanoğlunun erişemeyeceği Ruh aleminde yaşarlar.
Hz.Bahaullah bu makamı `Sidretul-Münteha' (ötesine geçilemeyen ağaç) diye tanımlamıştır. Yazılı insanlık tarihinde, böyle Tanrı Mazharlarından sadece birkaç tane vardır ve yaklaşık olarak bin yıl aralarla gelmişlerdir. Krişna, Buda, Zerdüşt, Musa, İsa, Muhammed, Bab ve Bahaullah -herbiri kendi devirlerinin insanına bir din getirmiş ve kusursuz bir ayna gibi Tanrı nurunu onlara yansıtmışlardır. Sözleri Tanrı kudretiyle söylenmiştir. Her biri kendi devirlerinin Rabbi olmuş ve devrin ruhu olan öğretileri, aralarından O'nun zuhur ettiği insanların kapasitelerine göre verilmiştir. O, insanlık alemine insan ruhunun Tanrıya ulaşmak için yapmakta olduğu yolculukta ilerlemesi için düzenlenmiş ruhani enerjileri sağlar.
Elle tutulan veya tutulamayan tüm varlıklar, erkek ve dişi fonksiyonunu oluşturan iki elemanın birleşmesinden var olurlar. Bu model, tüm varlık aleminde izlenir ve bir dinin doğuşu da bundan istisna değildir.
Bir marangozun seçtiği tahta parçasından meydana getirdiği bir masayı düşünün. Bu işlemde tahta parçası dişi rolünde olup, marangozun modeline göre şekillendirilir. Masa -marangozun kafasındaki fikirle tahta arasında oluşan ilişkinin sonucu doğan çocuk- kendinde her iki ebeveynin özelliklerinin birleşimini taşır. Stilini, güzelliğini, orantısını, şeklini ve yapılışını babası olan marangozun sanat ve ustalığından; rengini, kalitesini ve dayanıklığını ise annesinden, yani tahtanın özelliklerinden almıştır.
Uygarlığın doğuşunda da buna benzer bir ilke geçerlidir. Uygarlığın kurucusu topluma kendi fikir ve prensiplerini aşılayarak erkek rolünü oynar. Diğer taraftan onun öğretilerini kabul eden toplum, dişi rolündedir. Bu mistik ilişkiden doğan çocuk, kurucusunun olduğu kadar rahminde oluştuğu toplumun da özelliklerini yansıtan yeni bir uygarlıktır.
Dinler de, bir tarafta Tanrı, diğer tarafta da Tanrı Mazharının ruhani birleşmesinden doğarlar. Tanrı, o anlaşılmaz hikmetiyle, insanlar arasından birini seçer ve O'nu ilhamının alıcısı yapar; ilhamının ruhani güçlerini seçtiği bu kişinin ruhuna üfler. Seçilen kişi ise, benlik ve insani vasıflarından arınır ve kendisini tamamen Tanrı'nın iradesine Teslim ederek bu ruhani enerjilerin alıcısı olmaya layık olur.
Tanrı ile O'nun seçtiği sözcü arasındaki bu ilişki kurulduğunda, yeni bir dinin bebeği oluşur; Tanrı Mazharı zamanı gelince Emrini açıklayarak bu çocuğu dünyaya getirir ve onu insanlığa sunar. Hz.Bahaullah'ın müjdeicisi olan Hz.Bab Emrini, kendisine kutsal görev verildikten bir yıl sonra açıkladı. Hz.Bahaullah ise, Emrini açıklamak için on yıl bekledi.
Her din, bir yandan ebedi olan ruhani öğretiler şeklindeki Tanrı özelliklerini, diğer yandan da zamana göre değişen insani ve sosyal öğretiler şeklindeki Peygamberin özelliklerini bünyesinde toplar. Tanrı Mazharının gelişini, insan toplumuna salıverilen ruhani enerjiler takip eder. Baharda cismani dünyaya yeni bir hayat veren güneş ışınları gibi, bu enerjiler insanlığa yeni bir kapasite bahşeder. Onların maddi ve manevi gelişmelerinde daha yüksek bir seviyeye gelmelerini sağlar.
Tanrı'nın günümüzdeki Mazharı olan Hz.Bahaullah, Vahyi kanalıyla insanlık dünyasına evrensellik ve insan birliği güçlerini salmıştır. Bu güçler insanlık üzerine basınç yapmakta, gün be gün yoğunluğu daha da artmaktadır. Hz.Bahaullah'a iman edip O'nun yolunda gidenler, esrarengiz bir biçimde bu güçlerin doğrultusunda ilerlemişler, O'nun ilahi kudretiyle insanlık için Yeni Dünya Düzeni'nin iskeletini kurma görevinde destek görmüşlerdir. Bilinçli veya bilinçsiz bu güçlere karşı gelenler - ki bunlar, insanların çoğunluğunu, onların hükümdarlarını, bilginlerini oluşturmaktadır - kendi toplumları içinde, tabiat itibariyle yıkıcı ve eski düzenin yıkılmasına sebep olan karşıt güçler oluşturmuşlar.
Bugün Hz.Bahaullah'ın zuhuru insanlığa muazzam potansiyeller sağlamıştır; bu potansiyeller zamanı geldiğinde, insan ruhunu asil bir varlığa dönüştürecek ve geçmiş nebi ve peygamberlerin vaadettikleri Allah'ın Melekutunu dünya üzerinde kuracaktır.
ZUHURUN DOĞUŞUÖzünde muhteşem, doğuş şartlarında dramatik; kurucusunun Kişiliğinde muhteşem, Mesajının evrenselliğinde mükemmel ve Eserlerinin bolluğu ile mukayese edilmez zenginlikte olan, sonsuz değerdeki bu ilahi Zuhur, bir asrı aşkın bir zaman önce bu devrin Tanrı Mazharı Hz.Bahaullah tarafından insanlığa ihsan edilmişti. Emrin nuru Tahran'ın karanlık ve öldürücü Siyah Çal denilen yeraltı zindanından dünyaya saçıldığında, insanlığın büyük bir çoğunluğu bundan habersiz kaldı. Hz.Bahaullah burada, 1852 yılının son aylarında Hz.Bab' ın bir avuç mümini ile beraber yüzellinin üstünde cani ve suçluyla birlikte hapis yattı.
Asıl adı Mirza Hüseyin Ali olan Hz.Bahaullah, İran'ın Nur eyaletinin asilzadelerindendir. Mirza Abul Fazıl derin tarihi araştırmaları sonucunda, Hz.Bahaullah'ın Zerdüşt'ün ve İran'ın Sasani Krallarının soyundan geldiğini ve böylece insanoğlunun büyük kurtarıcısının saf İran soyundan olacağı rivayetlerinin yerine geldiğini kanıtlamıştır. Hz.Bahaullah ayrıca, Hz.İbrahim'in soyundandır; bu soy bağlılığı Hz.İbrahim'in üçüncü karısı Katura'dan gelmektedir. Böylece kendi şahsında Aryan ve Semitik dinlerini de birleştirmektedir. 1817'de Tahran'da doğdu; kraliyet çevresinde Mirza Buzurg diye tanınan babası Mirza Abbas, o dönemde Şah'ın mahiyetinde bulunmaktaydı.
Hz.Bahaullah, Siyal Çal'da mahpusluğundan dokuz yıl kadar önce özel bir elçi aracılığı ile Hz.Bab'dan bir mesaj aldı. Hz.Bab, geçmiş dinlerin geleceğini vaat ettikleri Tanrı Zuhurunun habercisinin Kendisi olduğunu iddia ediyordu. Çok geçmeden Hz.Bahaullah, Hz.Bab'ın emrini önce Nur eyaletindeki kendi akrabalarına ve yakın dostlarına, sonrada diğerlerine tebliğe başladı. Sonuçta içlerinden birkaçı Hz.Bab'a iman ettiler ve Mesajının duyulması için çalışmalara başladılar. Bunların arasında Hz.Bahaullah'ın bazı amcaları, dayıları, teyzeleri, erkek ve kız kardeşleri, kuzenleri olduğu gibi, Nur eyaletinin bazı asilleri ve din adamları da vardı. Bunların bir çoğu daha sonra şehit edildiler.
Babi Dini'nin ortaya çıkışından önce Hz.Bahaullah'ın yaşamını üstün kılan asil vasıf ve sıfatlarına, şimdi de yeni bir Dinin güç ve nuru eklenmişti. Böylece kaçınılmaz olarak, halkın büyük ilgisini çekti. Yaradılıştan gelen bilgisi, iç görüsü ve hikmeti, sarsılmaz imanı, Hz.Bab'ı açıkça savunması, yeni doğan bu Emri din alimlerinden oluşan gruplara ve halka anlatırken sergilediği karşı konulmaz belagati ile birlikte, becerikliliği, nüfuz eden muhakemesi, Hz.Bab'ın mahpusluğu esnasında ve şehadetinten sonra kimseyi kırmadan fakat etkili bir şekilde yürüttüğü liderliği, bütün bunlar O'nu o kadar yücelttiler ki, ismini söylemekten kaçınırlar ve O'na `Onlar' diye çoğul olarak hitap ederlerdi. Bedeşt Konferansı sırasında `Cenab-ı Baha' diye adlandırıldı. Bu ünvanı daha sonra Hz.Bab'ın Kaleminden de teyid edildi.
Kendilerinin Hz.Bab'ın Emrini açıkça tebliğ etmesi, O'na gösterilen bu saygı ile birlikte, O'na çeşitli vesilelerle eziyet eden düşmanlarının karşı çıkma duygularını uyandırdı. O'nu Siyah Çal'a hapsetmek için fırsat kolladıkları bir sırada, sorumsuz birkaç Babi'nin Nasreddin Şah'ın hayatına suikast girişiminde bulunmaları, onlara bu ortamı yaratmış oldu. Tutuklandı ve Niyaveran' dan Tahran'a kadar olan onbeş millik bir mesafeyi bir yaz gününün kızgın sıcağı altında yalınayak ve zincire vurulu olarak kraliyet atlılarının gittiği hızda yürümek zorunda bırakıldı. O'nu daha da aşağılamak için o zamanlarda bir şahsın şerefini temsil eden sarığını başından aldılar.
Siyah Çal (Kara Çukur) sıradan bir hapishane değildi. Bir zamanlar kentin hamamlarından birinin su deposu görevini yapan, tek girişli çok büyük bir çukurdu. - Tahran'ın göbeğinde, Şah'ın saraylarından birine yakın ve Tahran'ın Yedi Şehitlerinin katledildiği Sebze Meydanının bitişiğinde bulunuyordu. Hapishanede pek çok mahkum vardı. Bazılarının sırtında elbisesi ve altında yatağı yoktu. Atmosferi rutubetli ve karanlık, havası pis, iğrenç kokuyla dolu bu kasvetli yerde birbirlerine zincirle bağlı Babi kurbanlarına karşı gardiyan ve yetkililerin gaddarca davranışları da ekleniyordu. Hz.Bahaullah'ın devamlı boynuna geçirilen meşhur Kara Güher ve Salasil zincirlerinden biri etine gömülmüş ve hayatı boyunca O'nun mübarek vücudunda izler bırakmıştı. O kadar ağır idiler ki, zincirin ağırlığını taşısın diye devamlı tahta bir çatal temin edilmişti.
Hz.Bahaullah'ın dostu olan hapishane görevlilerinden birisi, o zamanlar dokuz yaşında olan Hz.Bahaullah'ın büyük oğlu Hz.Abdülbaha'yı babasını ziyaret etmek için Siyah Çal'a getirdi. Merdivenlerin yarısına kadar inmişlerdi ki, Hz.Bahaullah O'nu gördü ve çocuğun derhal dışarıya çıkarılmasını emretti. Ancak, Hz.Abdülbaha'nın, mahpusların öğleyin bir saat temiz hava almaları için çıkarıldıkları hapishane avlusunda beklemesine izin verildi. Hz.Abdülbaha babasını gördüğünde, zincirler ile yeğeni Mirza Mahmud'a bağlıydı. Büyük bir güçlükle yürüyordu, saçı sakalı birbirine karışmış, ağır çelik boyunduruğun basıncından boynu morarmış ve şişmiş, zincirin ağırlığından beli bükülmüştü. Bu manzarayı görür görmez Abdülbaha bayıldı ve baygın eve götürüldü.
Mirza Mahmud'un sonu feci oldu. Hz.Bahaullah'ın O'na bağışladığı pek çok inayetlere ve Hz.Bahaullah ile aynı zinciri paylaşmak gibi özel şerefe rağmen, Hz.Bab ve Hz.Bahaullah'ın emirlerine karşı gelen, en büyük düşmanı, üvey kardeşi Mirza Yahya ile birlikte çalışmakla O'na ihanet etti.
Hz.Bahaullah, ayakları çamurun içinde, başı ağır zincirin ağırlığı ile eğilmiş bir halde Siyah Çal'ın pis havasını teneffüs ederken, Kurdun Oğlu Risalesi'nde de teyid ettiği gibi, Tanrı'nın en Yüce Mazharı makamının ilk işaretlerini aldı. O'nun gelişi, eski Peygamberlerin `Krişna'nın Dönüşü', `Beşinci Buda', `Şah Bahram', `Ordular Tanrısı', `İsa'nın Pederin İhtişamında Dönüşü' , `Tanrı'nın Ruhu' ve Hz.Bab'ın `Tanrının İzhar Edeceği Kimse' diye haber verdikleri kişiydi. Bunlar, Hz.Bahaullah'ın ruhunda çalkalanan, `Ruhul-Azam' ın ilk deneyimlerini tarif eden kelimelerdir:
Tahran ilinin zindanında kaldığımız günlerde, zincirlerin rahatsız edici ağırlığı ve kötü kokulu hava yüzünden çok az uyuyabildim. Buna rağmen, o nadir uyku anlarında başımın üstünden göğsüme doğru, sanki yüce bir dağın tepesinden dünyaya büyük bir sel akarmışcasına bir şey döküldüğünü hissederdim. Bunun etkisiyle vücudumun her yanı ateşler içinde kalırdı. Böyle anlarda dilim, duymaya hiçbir kimsenin dayanamayacağı şeyler söylerdi (1).
Hz.Bahaullah Tahran Hapishanesinde yatarken, Nasrettin Şah Başbakanı Mirza Ağa Han'a Nur Eyaletine asker göndermesini ve o bölgede Hz.Bab'a inananları tutuklamasını emretti. Nur eyaletinden gelen ve Hz.Bahaullah'ın üvey kardeşi Mirza Muhammed Hasan'la yeğeninin evliliği nedeniyle Hz.Bahaullah'a akraba olan Başbakan, Hz.Bahaullah'ın Nur'daki akrabalarını korumaya çalıştı, fakat başaramadı.
Hz.Bahaullah'ın mallarına Şah tarafından el kondu ve Nur'daki evi yerle bir edildi. Hatta Başbakan bile bu durumdan yararlandı. Hz.Bahaullah'ın Tahran' daki lüks evi hiçbir karşılık ödenmeden yağma edildi ve değerli eşyaları alındı. Bazı nadide eşyalarıyla birlikte pek çok pahalı eşyaları Başbakanın eline geçti. Bunların arasında Hz.Muhammed'in halefi İmam Ali'nin kendi el yazısı ile deri üzerine yazılı, bin yıllık paha biçilmez Levih'in bir kısmı ve Hafız'ın şiirlerinin tanınmış bir hattat tarafından yazılmış ender el yazması da vardı. Her ne kadar Babiler teker teker hapisten alınıp bitişikteki Sebze Meydanı adlı pazar yerinde idam edildiyseler de, Hz.Bahaullah'ın hayatı Allah'ın bir lutfu olarak bağışlanmıştı. Dört ay sonra serbest bırakıldı. Fakat bir ay zarfında İran'ı terk etmesi emredildi.
HZ.BAHAULLAH'IN SÜRGÜN YAŞAMI
Hz.Bahaullah, malları elinden alınmış, zincirlerin ağırlığından beli bükülmüş, boynu şişmiş ve zedelenmiş ve sağlığı bozulmuş bir halde hapisten çıktığı zaman İlahi Zuhur ile ilgili deneyiminden hiç kimseye bahsetmedi. Fakat daha önce O'nda görülmeyen bir değişim, bir kudret ve bir aydınlık, O'na yakın olanların gözünden kaçmadı. Aşağıdaki sözler, Hz.Bahaullah'ın kızı Varaka-yı Ulya'nın, Hz.Bahaullah'ın Siyah Çal'dan serbest bırakıldığı zamana ait duygularını anlatan sözlü hatıralarından alınmıştır:
"Cemal-i Mübarek hapishanedeyken harikulade ilahi bir deneyimi oldu. Yıllar sonra anlamını öğrendiğimiz, yeni bir parlaklığın, parlayan bir giysi gibi O' nu sardığını gördük. O zamanlar hiçbir şey anlamadığımız ve hatta kutsal olayın ayrıntıları bize anlatılmadığı halde, bunun harika bir şey olduğunun bilincindeydik."(1)
Hz.Bahaullah sürgün öncesindeki bir ayı, üvey kardeşi doktor Mirza Rıza Kuli'nin evinde geçirdi. Bu kişi mümin değildi, Fakat Hz.Bahaullah'ın kuzeni olan Mirza Rıza'nın karısı Meryem, Emrin ilk günlerinde Hz.Bahaullah tarafından tebliğ edilmiş ve aile içerisinde O'nun en candan ve mümin inananlarından olmuştu. Meryem, Hz.Bahaullah'ın eşi Asiye Hanım ile birlikte durumu düzelinceye kadar büyük bir dikkat ve sevgiyle O'na baktılar. Sonunda tam olarak iyileşmediyse de, Tahran'dan Irak'a gidebilmesini sağlayacak yeterli gücü topladı.
Hz.Bahaullah sürgünde olduğu sürece Meryem'in sadakat ve bağlılığını anımsadı ve lütuf ve inayetlerini O'nun üzerine yağdırdı. Duygusallıkta benzersiz olan `Elvah-ı Meryem' olarak bilinen Levihleriyle Irak'tan Meryem'e seslendi. İnsanı son derece duygulandıran ve sevecen bir lisanla kalbini ona döktü ve camiadaki bazı sadakatsiz erkek akraba ve ahbapların üzerine yağdırdıkları elemleri anlattı.
Çektiğim eziyetler, İlk ismimin (Hz.Bab) çektiği eziyetleri yaradılış Levhinden sildi ... Ey Meryem! İran'ın Zalimi'nin emriyle sayısız zorluklardan sonra Ta (Tahran) ilinden Irak'a vardık. Burada düşmanlarımızın zincirlerinden sonra, dostlarımızın vefasızlıklarından müteessir olduk. Daha sonra başıma gelenleri Tanrı biliyor!... Ne geçmişte, ne gelecekte hiç kimsenin çekmediklerini ve çekmeyeceklerini ben çektim.(2)
Meryem Hz.Bahaullah'ın Emrine bağlıydı. Bir kez daha Rabbının huzuruna çıkmaya özlem duyuyordu, fakat Emre karşı olan bazı akrabaları evden ayrılmasını engellediler. Mutsuz bir şekilde ve hayalleri gerçekleşmeden öldü. Meryem'in yaşamı süresince Hz.Bahaullah ona çeşitli lütuflarda bulundu, onu `Kırmızı Yaprak' lakabıyla şereflendirdi ve ölümünden sonra da onun anısına özel bir ziyaretname yazdı.
Hz.Bahaullah, Irak'a gitmek üzere Tahran'dan 12 Ocak 1853'de ayrıldı. Sürgünde kendisine eşlik edenler arasında, daha sonra Hz.Abdülbaha (Baha'nın Hizmetkarı) lakabını alan dokuz yaşındaki en büyük oğlu Abbas'da vardı. O'nun öyle ruhani iç görüşü vardı ki, küçük bir çocukken (iç sezgileriyle Babasının makamını kavradı. Hz.Bahaullah O'na o kadar değer verirdi ki, Bağdat'ta henüz genç bir delikanlıyken O'na `Ağa' diye hitap ederdi - Hz.Bahaullah Tahran' dayken babasına da öyle hitap ederdi. Daha sonra Hz.Abdülbaha'ya `En Büyük Dal', `Sırrullah', `Tanrı Yasasının Dalı', `Tüm İsimlerin Etrafında Döndüğü Kişi', `Tanrı Yasalarının Desteği' gibi, O'nu yüceltici lakaplar bağışladı. Hz.Abdülbaha, Hz.Bahaullah'ın zuhurundan sonra, O'nun insanlığa verdiği en değerli armağan olarak kabul edilebilir. Babasından sonra Misak'ın Merkezi ve Tanrı Emrinin Emanetçisi olarak tayin edilmişti; Hz.Bahaullah'ın suudundan sonra insanoğlunun yeniden doğması için Hz.Bahaullah tarafından salıverilen ruhani güçlerin kaynağı oldu.
Bu seyahatlerinde Kendisine refakat eden Mukaddes Ailenin fertlerinden bir diğeri de, Varaka-yı Ulya (En Büyük Yaprak) lakabını alan onaltı yaşındaki kızı Behiye Hanım'dı. Behiye Hanım'ın Bahai Dininde özel bir yeri vardır. Bu devrin en önemli hanımı olarak kabul edilir. Hayatı o kadar zorluklar ve sıkıntılarla geçmiştir ki, Mukaddes Ailenin üyelerinden ancak birkaçı buna benzer felaketlere böylesine bir tevekkül ve metanetle tahammül etmişlerdir. Hz.Bahaullah ve Hz.Abdülbaha ile birlikte çektiği ızdıraplara, Onların maruz kaldıkları zulümlere duyduğu üzüntü ve endişe de eklenmişti. Hiçbir kelime Ebha Cenneti'nin bu yüce Yaprağının Hz.Bahaullah ve Hz.Abdülbaha'ya kendisini adama derecesini anlatamaz ve hiç bir kalem O'nun azize hayatının faziletlerini tarif edemez.
Varaka-yı Ulya Babasına özgürce hizmet edebilmek için evlenme fikrini reddetti. Yıllar boyunca sebat ve imanının gücüyle Hz.Bahaullah ve Mukaddes Ailenin karşılaştıkları bazı güçlükleri hafifletmeyi başardı. Kendi hayatında ise, Hz.Bahaullah'ın Dini'nin örneği olan kardeşi Hz.Abdülbaha'yı seçkin kılan vasıf ve sıfatları yansıttı.
Varaka-yı Ulya'nın, Babasının Emri'nin ilerlemesinde özel bir payı vardı. Hz.Abdülbaha'nın suudundan sonra ileri yaşlarda, Babasının Emrinin dizginlerini kısa bir süre yetenekli ellerinde tutan ve inananları, Hz.Abdülbaha'nın Emrin Velisi olarak tayin ettiği Hz.Şevki Efendinin etrafında toplayan Varaka-yı Ulya idi. 1932 de suud etti ve Kermil dağında Makam-ı Ala yakınına defnedildi. Yolculuğu sırasında Hz.Bahaullah'a eşlik edenlerden birisi de, lakabı Navvab olan eşi Asiye Hanım'dı. Hz.Bahaullah'ın kalemi O'nu `En Yüce Yaprak' diye adlandırdı. Nevvab, asilzade Mirza İsmail-i Vezir'in kızıydı, şefkatli ve sevecen bir insan olup, son derece asil sıfatlara sahipti. Kızı Varaka-yı Ulya onu şu kelimelerle anlatmıştır.
Rabbi olarak kabul ettiği Hz.Bahaullah'a imanı, son derece güçlü ve sarsılmazdı. O'na olan aşkı uğruna birbirini izleyen dört sürgünün ızdırap ve güçlüklerine tevekkül ve sabırla göğüs gerdi. Hicri 1303 (yaklaşık olarak 1886) yılında suud ettiğinde, Hz.Bahaullah Levihlerinden birinde O'na `Tanrının tüm alemlerinde ebedi arkadaşı' olması gibi özel bir ayrıcalık bahşetti.
İki kişi daha Hz.Bahaullah'a olan sevgilerinden dolayı sürgüne büyük bir istekle katıldılar. Bunlar, Hz.Bahaullah'ın Ağa-yı Kelim diye adlandırdığı küçük kardeşi Mirza Musa ile henüz yirmisine bile gelmemiş en küçük üvey kardeşi Mirza Muhammed Kuli idi. Her iki kardeşi de O'nunla birlikte kaldılar ve diyardan diyara tekrarlanan sürgünlerde bütün güçlükleri paylaştılar.
Hz.Bab'ın elçisinin Hz.Bahaullah'a ilettiği mesajdan sonra kalbi aydınlanan Ağa-yı Kelim, kardeşleri arasında en sadakatlisi, güvenilir dayanağı, imanında kuvvetli ve Hz.Bahaullah'ı muhafaza ve koruma gayretlerinde yorulmaz bir kişi oldu. Bu görevleri Hz.Abdülbaha üstlenene kadar bakanlarla, hükümet yetkilileriyle, tanınmış şahsiyetlerle ve din liderleriyle görüşmelerinde, Hz.Bahaullah'ı birçok kez temsil etti. Hayatındaki hizmet ve bağlılık onu Hz.Bahaullah'ın havarileri arasında en üst düzeye çıkardı.
Hz.Abdülbaha'dan sadece yedi yaş büyük olan diğer kardeşi Mirza Muhammed Kuli ise, çocukluğundan beri Hz.Bahaullah'a karşı sarsılmaz bir bağlılık geliştirmişti. Çünkü, Mirza Muhammed Kuli'nin doğumundan hemen sonra babaları ölmüştü ve onu Hz.Bahaullah yetiştirmişti. Sakin mizaçlı ve sevecen tabiatlıydı. Hayatı boyunca azamet timsali Kardeşinin eşiğinde gerçek bir hizmetkar olarak kaldı. Bağdat'tan İstanbul'a yolculukları sırasında ve tüm diğer fırsatlarda Hz.Bahaullah'ın çadırını kurmakla görevlendirildiği ve genelde Huzurlarında çay ikram ederdi.
Hz.Bahaullah'ın geri kalan sekiz erkek kardeşine gelince; bunlardan sadece bir tanesi, Hz.Bahaullah'ın saygı gösterdiği ve yaşça kendisinden büyük olan Mirza Muhammed-Hasan, O'na sadık bir mümin diye bilinmektedir. Hz.Bab' ın Ahd ve Misakı'nı bozan ve Hz.Bahaullah'ın en büyük düşmanı olan Mirza Yahya'nın dışındaki diğer kardeşler, ya Hz.Bab'ın ve Hz.Bahaullah'ın zuhurlarından önce ölmüşler, ya da Tanrının yeni doğan Emrinin feyizlerinden uzak kalmışlardır.
Şiddetli kış ortasında, İran'ın batısındaki karlı dağları aşarak Bağdat'a yapılan yolculuk, sürgünler için son derece zor ve ızdıraplı geçti. Hz.Bahaullah Irak'ta on yıl kadar kaldı. Bu sürenin iki yılını Süleymaniye dağlarında ve geri kalan zamanının büyük bir kısmını Bağdat'ta geçirdi.
Hz.Bahaullah'ın düşmanları, ki bunların arasında Bağdat'ta bulunan İran Başkonsolosu ve bazı din adamları bulunuyordu, sonunda O'nun yeniden sürgün edilmesine neden olmayı başardılar. İran'dan Osmanlı Devleti'ne gönderilen temsilciler neticesinde, Sultan'ın fermanı yayınlandı ve Hz.Bahaullah İstanbul'a çağırıldı. Hz.Bahaullah, 1863 yılında Irak'tan ayrılacakları akşam, Bağdat şehrinin dışında, Hz.Bab'ın geleceğini haber verdiği ve müminlerinin beklediği `Tanrı'nın İzhar Edeceği Kimse'nin Kendisi olduğunu ilan etti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde beş ay kaldıktan sonra düşmanları O'nu tekrar sürgün ettirmek için çalıştılar. Sonunda başardılar ve Hz.Bahaullah `Ücra Mahpes' olarak adlandırdıkları Edirne'ye gönderildi. Orada Zuhurunun Güneşi zirveye ulaştı ve Emrini buradan bütün dünyaya duyurdu. Hz.Bahaullah bu şehirde beş yıl boyunca çektiği sıkıntılardan sonra, en sonunda Kutsal Topraklar'daki hapishane şehri Akka'ya sürgün edildi.
Hz.Bahaullah'ın dünyevi yaşamının son yirmi dört yılı kısmen Akka'da, kısmen de çevredeki kırlık bölgede geçti. Akka kalesinin duvarları arasında geçen ilk dokuz yılda çektiği ızdırap o kadar şiddetliydi ki, Hz.Bahaullah Levihlerinden birinde şöyle işaret etmektedir:`Bu yere vardığımız zaman onu `En Büyük Hapishane' diye nitelendirdik. Her ne kadar daha önce başka bir diyarda [Tahran] zincirlere ve boyun lalelerine vurulduk ise de, yine de onu bu isimle isimlendirmemiştik...'(4)
TANRI KELİMESİ
Hz.Bahaullah'ın Peygamberliği insanlık tarihinde eşi bulunmayan iki özelliğe sahiptir. Bunların birincisi, çektiği sıkıntı ve eziyetler, ikincisi ise, Zuhurunun büyüklüğüdür. Peygamberliği süresince, aydınlık-karanlık, haşmetesaret, ihtişam-alçalma gibi tezatlar görülebilir. O'nun hayat hikayesi, zalim bir neslin elinde O'na yapılan eziyetlerden sayfaları kararmış, fakat harfleri Tanrı Zuhurunun ihtişamı ile parlayan, cehalet ve taassuba bürünmüş bir dünyaya parıltılarını saçan bir kitap olarak tanımlanabilir.
Bu muhteşem Zuhurda Hz.Bahaullah'ın kırk yıl süren hizmeti süresince gizli ruhani enerjiler serbest bırakıldılar. Bu enerjiler, tüm insan ırkını yeniden canlandırmayı ve geçmiş peygamberlerin `Tanrı Saltanatının yeryüzünde kurulacağı' şeklinde müjdeledikleri ilahi uygarlığı yaratmayı amaçlamaktadırlar. Bu enerjilerin aracı, bu devir için nazil olan Tanrı Kelimesidir. Bu kelime öğrenim ve bilgi ürünü değil, Ruhul-Kuds'tandı, zira Hz.Bahaullah'ın tahsili temel düzeydeydi.
TANRI KELİMESİ ELDE EDİLEN BİLİMDEN BAĞIMSIZDIR
19. yüzyılda, İran halkının çoğunluğu dahil, körü körüne inandıkları din adamlarının baskısı altındaydılar. Tahsilli iki sınıf vardı, din adamları ve devlet memurları, artı çok az sayıda olan diğerleri. Bununla beraber, ancak dini lider ve ilahiyatçılara bilgin denirdi. Bu kişiler, hayatlarını teoloji, İslam Kanunları, hukuk, felsefe, tıp, astronomi ve Arap lisanı ve edebiyatına adarlardı. Arapça Kur'an lisanı olduğu için, din adamları onun öğrenimine büyük önem verirlerdi. Birçoğu, geniş kapsamı ve deyimlerinin zenginliğinden ötürü bu lisana vakıf olmak için bir ömür harcarlardı.
Arapça yazılmamış hiçbir bilimsel risaleyi okumaya gerek görmezlerdi. Dahası hoca mimberden vaiz verirken birçok zor, çoğu kez anlaşılmaz, heyecan verici ve dokunaklı Arapça kelimeler kullanmadığı takdirde, konuştuklarına önem verilmezdi. Birçoğu eğitim görmemiş ve konuşulanlardan tek kelime anlayamayacaklarını bildikleri halde bilgili görünen hocalarını dinleyen cahil dinleyicilerinin hayal gücünü bu şekilde heyecana getiriyorlardı. Bir insanın bilgisinin derinliğinin ölçüsü Arapça bilgisi ve kavuğunun büyüklüğüydü!
İkinci sınıfa dahil olanlar, ilkel eğitim gören devlet memurları, kâtipler ve bazı tüccarlardı. Bunların aldığı eğitim, okuma, yazma, hattatlık ve Kur'anı ve bazı tanınmış İran şairlerinin şiirlerini incelemekten ibaretti. Bütün bunlar birkaç yıl içerisinde tamamlanır ve pek çok insan töreler gereğince yirmisine varmadan evlenirlerdi.
Hz.Bahaullah işte bu sınıftandı. Babası Şah'ın sarayında ileri gelen vezirlerden ve tanınmış bir hattattı - hattatlık, saltanat çevresinde büyük prestiji olan bir sanattı. Hz.Bahaullah çocukken kısa bir süre basit bir eğitim gördü. Babası gibi hattatlıkta ilerledi. Nefis el yazılarından bazı örnekler Kermil Dağı'ndaki Uluslararası Bahai Arşivinde bulunmaktadır.
Hz.Bahullah takriben ondokuz yaşlarında asilzade hanımefendi Asiye Hanım'la evlendi. Ondan yedi çocuğu oldu. Bunlardan yalnızca üçü; Hz.Abdülbaha, Varaka-yı Ulya ve En Temiz Dal Mirza Mehdi hayatta kaldı.
O günlerde devlet memurları totaliter rejimin her türlü nimetlerinden yararlanan haris ve mağrur kişilerdi. Bu kişilerin mevcudiyeti dahi masum insanları korkutabilirdi. Bu nedenle, babası Şah'ın divanında yüksek mevki sahibi olan, Kendisi de pek çok meclislerde, özellikle Başbakanlıkta büyük saygı gören Hz.Bahaullah'ın gençliğinde Kendisiyle müşerref olan pek çok kişi, O'nun aşırı ve zalimce bir hayat sürmesini umdukları halde, tam tersine sevgi ve merhamet dolu bir kimse olduğunu gördükleri zaman şaşırıyorlardı. O, yetimlere sevecen bir baba, düşkünlere yardımcı, fakir ve muhtaçlara sığınak ve limandı. Çocukluğundan beri gösterdiği bu semavi vasıflar O'nu, İsmini duyan ve etkileyici kişiliğiyle karşılaşan kişiler arasında hayranlık ve sevginin hedefi yaptı.
Her ne kadar camiada yetki sahibi olanlar devlet memurları idiyse de, gene de herşeye gücü yeten din adamları, bu kişilere, bayağı kişiler, bilgi ve ilim alanında onlarla aynı seviyede olmayanlar gözüyle bakarlardı. Bununla beraber, arada sırada fırsat doğdukça, Hz.Bahaullah din adamlarının huzurunda bilgisinin ve sözlerinin derinliği ile onları hayrette bırakarak karmaşık, kapalı kalmış İslam hadislerini sade ve anlaşılır bir şekilde açıklardı.
Tanrı Kelimesinin açığa çıkması hiçbir zaman sonradan edinilen bilgiye dayanmaz. Tanrı Mesajının Sahipleri çoğu hallerde bilgiden yoksunlardı. Hz.Musa ve Hz.İsa okumuş kişiler değillerdi. Hz.Muhammed de tahsilli değildi. Fakat ilahi vahiy geldiği zaman Tanrı Kelimesini beyan etti. Sözleri bazen müridlerinden biri tarafından hemen orada zapta geçilir, veya bazen de söylenenler ezberlenir, sonra kayda geçilirdi. Hz.Bab ve Hz.Bahaullah temel eğitim almışlardı, ancak, bilgileri doğuştan ve Tanrısaldı ve insanlığın tamamını kapsadı.
Kişisel tutumla ilgili son derece asil öğütlerini ve teşviklerini içeren Levh-i-Hikmat (Hikmet Levhi) diye bilinen Levihlerinden birinde Hz.Bahaullah, bazı Yunan filozoflarının birkaç temel inançlarını açıklarken hiçbir okula gitmediğini ve insanlardan hiçbir bilgi edinmediğini ifade eder. Ancak, bütün bu bilgiyi Ulu Tanrının Kendisine bahşettiğini ve Kalbinin Levhinde kaydettiğini, dilinin ise sadece bunları kelimelere çeviren yetenekli bir araç olduğunu söyler.
Başka bir Levih'te Hz.Bahaullah, bilgisinin kaynağını ve Görevinin İlahi doğuşunu şu kelimelerle anlatır:
Ey Sultan! Ben kullardan biri gibiydim ve yatağımda uyuyordum. Süphanın nesimleri üzerime esti ve Bana bütün olmuş şeylerin ilmini öğretti. Bu, Benim katımdan değildir. Herşeye gücü yeten Bilincinin katındadır... Bu Aziz ve Hamid olan Rabbının meşiyet rüzgarlarıyla harekete gelen yapraktır.(1)
HZ.BAHAULLAH'IN ZUHURUNUN TABİATI
Baba rolündeki Tanrı ile anne rolüne seçtiği Sözcüsü, yani Peygamber arasındaki mistik ilişki İlahi Zuhur'u dünyaya getirir ki, bundan da Tanrı Kelimesi doğar. İnsanoğlunun, Tanrı'yı Peygamberine bağlayan bu kutsal ilişkinin özelliğini anlaması mümkün değildir. Hz.Bahaullah'ın sözlerinden, bu alandaki bilgimizin sınırlı ve kelimelerin ruhani gerçeğin ifadesi için yetersiz araçlar olduğu anlaşılmaktadır.
Açıklanan kelimenin bir iç anlamı ve bir de dış şekli vardır. En içteki ruh potansiyel olarak sınırsızdır; yaratılmayanlar dünyasına aittir ve Tanrı'nın Kutsal Ruhundan meydana gelir. Tanrı Kelimesinin dış şekli, Tanrı'nın Kutsal Ruh'unun aktığı kanal görevindedir. İnsan dünyasına ait olduğu sürece sınırlılıkları vardır.
Kendi karakterinin bazı özelliklerini çocuğuna aşılayan bir anne gibi, Tanrı Mesajının Sahibi de Tanrı Kelâmının dış şeklini etkiler. Örneğin, Hz.Muhammed Arap halkından gelmeydi ve Arapça konuşurdu. O halde, Kuran'da kayda geçen Tanrı Kelâmı O'nun geçmişine yakından bağlı bir şekil aldı. Hz.Bahaullah'da İranlı olduğu için bu devirde Tanrı Kelamı hem Farsça ve hem de Arapça lisanlarında nazil oldu. Hz.Bahaullah'ın şahsiyeti, Eserlerinin uslubu, Fars lisanının özelliği, deyimleri ve atasözleri, o ülkede ve sürgün gittiği ülkelerdeki çağdaşlarının hayatlarını anlatan hikayeler, hepsi bu Emirde açıklanan Kelimeye katkıda bulunmaktadır.
Hz.Bahaullah her ne kadar din hocaları ve alimlerin okullarına gitmemişse de, bilim adamları O'nun hem Farsça hem de Arapça Eserlerinin edebi açıdan incelendiklerinde, güzellik, zenginlik ve belagat açısından erişilmez üstünlükte olduğunu teyit etmişlerdir.
Hz.Bahaullah, ilâhiyatçıların hakkıyla öğrenebilmek için neredeyse bir ömür tükettikleri Arap lisanına, geniş kelime hazinesine ve karmaşık gramerine aşina olmadığı halde Eserleriyle büyük bir zenginlik katmış ve Hz.Muhammed' in de Kendi zamanında yaptığı gibi, o günden beri Bahai alimlerine ve yazarlarına ilham veren yeni bir uslup yaratmıştır. Aynı şey Farsça Eserleri içinde geçerlidir.
O'nun uslubunun güzelliği, yazısının akıcılığı ve berraklığı ve ifadesinin derinliğiyle büyülenen ve yüreği hafifleyen okuyucu, Hz.Bahaullah'ın aynı zamanda, ruh âleminin gerçeklerini daha mükemmel ve derinden anlaşılmasını sağlayan yeni bir terminoloji yarattığını da görür.
Genellikle `Levihler' olarak bilinen Hz.Bahaullah'ın Eserleri, Farsça veya Arapça ve çoğu zaman da her iki lisanda birden nazil olmuştur. Bir kısmı Farsça ve bir kısmı Arapça olan pek çok Levihleri vardır. Hz.Bahaullah, Levihlerinin birinde Arapça için `belagat lisanı', Farsça için de `nur lisanı' ve `tatlı lisan' ifadelerini kullanmıştır. Arapça Eserleri kudret ve yetkiyle doludur ve bu lisandaki beyanları, son derece yüce ve haşmetlidir. Farsça Eserleri ise zarif, sıcak ve ruhu canlandırıcı niteliktedir. Sakin bir ortamda çalışma imkânı arayan diğer yazarlardan farklı olarak, Hz.Bahaullah'ın levihlerinden çoğu birbirini kovalayan dört sürgünün sıkıntılarına katlanırken nazil olmuştur.
Herhangi bir yazar, eser yazmak için bilgi ve öğrenimine güvenir. Konu üzerinde düşünmek ve araştırma yapmak zorundadır. Uzun çalışmalardan sonra bir kitap ortaya çıktığında, yazarın bu kitabını geliştirebilmesi için pek çok imkânı vardır. Çoğu zaman da yazar kitabının tamamını yeniden yazmak ihtiyacını duyar. Kendi insanî becerilerine güvenmeyen Tanrı Mazharları için ise durum böyle değildir.
Hz.Bahaullah'a vahiy geldiği zaman Tanrı Kelimesi dudaklarından dökülür ve katipleri kayda geçerlerdi veya bazen de Kendisi yazardı. Kelimeler Ağzından öylesine bir hızla akardı ki, Levihlerinden birinde Kendilerinin de teyit ettikleri gibi, Sekreteri çoğu zaman onları kaydedemezdi.
İslam'ın Kutsal kitabı Kur'an, yaklaşık olarak altıbinüçyüz ayetten ibarettir. Bunlar Hz.Muhammed'e 23 yıl içinde nazil olmuştur. Halbuki bu Emirde İlahi Vahyin insanlığa akışı o kadar bolca ihsan edilmiştir ki, Hz.Bahaullah' a, bir saatlik bir zaman içerisinde bin ayete eşdeğerde Vahiy nazil olmuştur. Hz.Bahaullah şöyle buyurmuşlardır:`Bugünde ihsan edilen lütuf o derece büyüktür ki, bunları yazabilecek yetenekte katip bulunabilseydi, bir tek gün ve gecede ilahi semalardan Farsça Beyan kitabına eşdeğerde bir kitap indirilirdi'(2)
Tanrı Kelimesi, cennetin kapıları ardına kadar açılmışcasına, bu asırda insanlığı içine almıştır. Dünya, Hz.Bahaullah'ın kırk yıllık İlahi görevi süresinde muazzam ruhani enerjiler salıveren bir Zuhur Okyanusu ile öylesine donanmıştır ki, hiç kimse henüz bunun potansiyellerini idrak edemez. Tüm insanlık için gelen Kutsal Yazılar olan, Hz.Bahaullah'ın Eserleri; o kadar zengindir ki, Kendi ifadelerine göre, tümü ciltlenecek olsa yüz ciltten az değildir.
Keşanlı Mirza Ağa Can, Hz.Bahaullah'ın peygamberlik döneminin uzun bir süresinde O'nun katipliğini yapan ve Hadimullah (Tanrı'nın hizmetkarı) olarak isimlendirilen kişiydi. Ağa Can katipliğin dışında da Hz.Bahaullah'a hizmet ederdi. Hz.Bahaullah çoğu zaman ona Abd-i Hazer (hizmete hazır kul) diye hitap ederdi. Ağa Can ulema sınıfından değildi. Sadece ilkokul öğrenimi görmüştü ve gençliğinde hayatını kazanmak için Keşan'da sabun yapıp satardı. Irak' a, Hz.Bahaullah o ülkeye vardıktan hemen sonra geldi. Onunla ilk tanışmaları Kerbela'da bir ahbabın evinde oldu. İşte orada Hz.Bahaullah'tan yüce bir ruhani kudretin yayıldığını algıladı. Bu öyle bir güçtü ki, Ağa Can'ın bütün varlığını değiştirdi ve onu, Sevgilisine karşı yanıp tutuşan bir sevgiyle doldurdu. Mirza Ağa Can, Hz.Bahaullah'ın Kendi makamını ima ettiği ilk kişiydi ve Hz.Bahaullah daha sonra kendisini sekreteri olarak seçerek onurlandırdı.
Mirza Ağa Can yaklaşık kırk yıl Hz.Bahaullah ve O'nun Zuhuruyla böylesine samimi ilişki içinde yaşamasına rağmen, bu inayete dayanamayıp Rabbına ihanet etti. Hz.Bahaullah'ın suudundan sonra Hz.Abdülbaha'ya karşı geldi ve Misakın En Büyük Nakısı (Ahd ve Misak'ı kıran) ile el ele verdi. Oysa, Hz.Bahaullah'ın peygamberliği süresince, kapasitesi yettiğince sekreter olarak O'na gayretle hizmet etmiş ve gece gündüz emrine amade olmuştu.
Bağdat'taki sakin evinde olsun veya Edirne'nin soğuğunda olsun, gemi yolculuğunda veya karada yolculuk yaparken olsun, Akka hapishanesinin hücresinde olsun, ya da Behci Sarayında olsun, Hz.Bahaullah'a Vahiy geldiğinde, Mirza Ağa Can her zaman elinde bir tomar kağıt, birkaç mürekkep hokkası ve bir deste kamış kalemle Hz.Bahaullah'ın dudaklarından dökülen beyanları yazmak için hazırdı. Nazil olan kelimelerin sürati nedeniyle ilk kayıtları okunaklı olmazdı ve yeniden yazılmaları gerekirdi. Hz.Bahaullah bu Levihleri onayladıktan sonra bazen bunları mühürlerinden biriyle mühürlerdi.
Hz.Bahaullah'ın İsmini (Hüseyin Ali) taşıyan mühründen başka, Peygamberliği sırasında değişik zamanlarda yapılmış on mührü vardı. Bunlardan sadece biri `Bahaullah' yazısını taşır; birkaçı O'nun bir mahpus ve mazlum olduğunu anlatan pasajları ihtiva eder, diğerleri ise haşmetli ve yanılmaz bir dille Tanrı Mazharı ve Vekili olarak eşsiz yetkisini, haşmetini, ihtişamlı makamını ifade eder.
Bu Levihlerin kopya edilme işinde görev alanlardan biri de, Bağdat'taki ilk delikanlılık dönemlerinden başlayarak Hz.Bahaullah'ın yaşamının sonuna kadar bu işle meşgul olan, Hz.Abdülbaha idi. Hz.Bahaullah'ın orijinal Levihlerinin pek çoğu Hz.Abdülbaha'nın el yazısı ile yazılıdır. Levih yazıldıktan sonra, ahbaplar arasında dağıtılması için birkaç kopya yapılması gerekirdi. Hz.Bahaullah'ın yaşamında ilahi vahiylerin çok olduğu zamanlar olurdu. O zaman birçok katip gece gündüz çalıştıkları halde, Levihleri temize çekmeye yetişemezlerdi. Bazı katipler ciltler dolusu el yazısı derlemeleri gelecek nesillere bırakmıştır.
Bunların arasında Hz.Bahaullah'ın Zeynul Mukarrebin (Tanrı'ya yakın mücevher) olarak isimlendirdiği meşhur Molla Zeynul Abidin vardı. Bu kişi, Babi Dinini kabul etmeden önce alim bir müçtehitti (İslam kanunu bilgini) ve kendi kasabası Necef-Abad'ın ileri gelen kişilerdendi. Hz.Bahaullah Siyah Çal'da iken ateşli bir Babi oldu; bir zamanlar hayranları ve müritleri olan kişiler ona şiddetle karşı çıktılar ve işkence ettiler. Daha sonra Bağdat'a gitti ve nihayet Hz.Bahaullah Süleymaniye dağlarından döndükten sonra Huzurlarına müşerref oldu. Bu karşılaşma sonucunda ve Hz.Bahaullah'ın kendisi için yazdığı Levihlerden sonra, ruhu değişime uğradı ve imanı ve bağlılığı öyle bir yüceliğe ulaştı ki, Hz.Bahaullah'ın sayılı havarileri arasında yeraldı. Irak'ın Musul şehrinde uzun süre sürgün ve hapislikten sonra serbest bırakıldığı zaman, ömrünün geri kalan kısmını çoğunlukla Hz.Bahaullah'ın katipliğini yaptığı Akka'da geçirdi.
Zeynul Mukarrebin Hz.Bahaullah'ın Levihlerini kopya etmekte son derece dikkatliydi ve doğru olarak yazıldığından emin olmak için büyük titizlik gösterirdi. Bu nedenle Zeynul Murarrebin'in el yazısıyla yazılı her Levih doğru olarak kabul edilirdi. Hz.Bahaullah'ın önemli Levihlerinin pek çoğunu içine alan birçok cildi kendi el yazısıyla gelecek nesillere bırakmıştır; bugün, Farsça ve Arapça baskılar bu orijinal Levihlerle karşılaştırılmak suretiyle doğruluğu teyit edilmektedir.
O'nun araştırıcı ve parlak zekâsıyla ilişkin bir başka eser de, Hz.Bahaullah' ın SORULAR VE CEVAPLAR adlı kitabıdır. Zeynul Murarrebin, bir müçtehit olması, İslam kanunlarının uygulanmasında son derece ehliyetli olması nedeniyle, Kitab-ı Akdes'te nazil olan kanunların uygulanmasıyla ilgili aklına takılan herhangi bir soruyu sormak için Hz.Bahaullah'tan izin aldı. Hz.Bahaullah'ın verdiği cevaplar O'nun ahkâmına açıklık ve tefsir getirmekte ve bu kitap bugün Kitab-ı Akdes'in eki kabul edilmektedir.
Zeynul Mukarrebin'in kısaca anlatılan hayat hikayesi, ahbapları her zaman neşelendiren esprilerine değinmeden tamamlanmış sayılmaz. Bazen Hz.Bahaullah' ın huzurunda da komik imalarda bulunurdu. Hatta bunlardan birkaçı bazı hikayelerde de geçer. Levihleri temize çekme alanında büyük hizmette bulunan üstün vasıflı bir başka kişi de, İsfahan'ın yerlisi olan ve Mişkin Kalem lakabıyla bilinen meşhur hattat Mirza Hüseyin'di. O da Zeynul Mukarrebin gibi şakacı bir kişiydi.
Mişkin Kalem Emri kabul etmeden önce Tahran'da Nasreddin Şah'ın sarayı ile yakın ilişkisi bulunan önemli bir makama sahipti. Bir keresinde Şah kendisini İsfahan'daki evinde kısa bir süre ziyaret etmesi için Miskin Kalem'e izin verdi. İşte Mişkin Kalem orada bir Bahai ile tanıştı ve sonuçta emri kabul etti. Bunun üzerine Şah'ın sarayına dönmedi, bunun yerine Hz.Bahaullah'ın huzuruna müşerref olduğu Edirne'ye gitti. O günden sonra da ömrünü tamamen Emre adadı. Daha sonra, Hz.Bahaullah onu, dalavereleriyle meşhur İsfahanlı Seyit Muhammed'in saltanat camiasında yaydığı dedikoduları yalanlaması için önemli bir görevle İstanbul'a gönderdi. Bir süre sonra Seyid Muhammed ve arkadaşlarının entrikaları sonucunda, Mişkin Kalem ve birkaç Bahai İstanbul' da hapishaneye atıldılar. Daha sonra, Akka'ya gidecek olan Hz.Bahaullah ve O'na eşlik edenlerin gelişlerini beklemek üzere Gelibolu'ya yetkililerce gidildi. O ve Hz.Bahaullah'a iman eden diğer üç kişi Hz.Bab'ın Ahdine karşı çıkan ve Hz.Bahaullah'ın baş düşmanı olan Mirza Yahya ile birlikte Kıbrıs'a gönderildi.
Mişkin Kalem yaklaşık dokuz yıl Kıbrıs'ta sürgün kaldı. Fakat Hz.Bahaullah' ın etkisi onun ruhuna öyle nüfuz etmişti ki, hain Yahya ile uzun süre birlikte olmasına rağmen Emirde sabit, imanda yılmaz, doğru yoldan sapmadan Rabbına sadık kaldı.
Hicri 1924 (Miladi 1878)'de af çıkar çıkmaz Akka'ya hareket etti; orada şehirde kalmasına izin veren Hz.Bahaullah'ın huzuruna müşerref oldu. O, gerçek bir dost, sadık bir hizmetkar, Hz.Bahaullah'ın havarilerinden birisi, son derece yetenekli bir sanatçı, eşsiz bir hattat ve kelime ve harflerden desen yaratan bir dahi idi. Sanat eserleri arasında, boş kağıt üzerine sadece tırnak izlerinden oluşan bazı Eserleri de vardır.
Mişkin Kalem, hayatının çoğunu Hz.Bahaullah ve Hz.Abdülbaha'nın Levihlerini temize çekmekle geçirdi. O güzel yazısıyla yazdığı bu Levihlerden birkaç cilt günümüze kadar gelmiştir. Mişkin Kalem'in ismi, işaretleri, sembolleri ve `İsmi-Azam'ın tasarımı ile ölümsüzleşmiştir.
Hz.Bahaullah'ın zuhurunun başta gelen özelliklerinden biri de, Beyanının otantikliğidir. Geçmiş Dinlerde Peygamberlerin sözlerinin söylendiği anda kayda geçmemesine karşılık, tüm bu dinlerden farklı olarak, Hz.Bahaullah'ın Sözleri ağzından çıktığı anda dikte ediliyordu. Hz.Bahaullah'ın Levihleri nazil olduğu anlardaki koşullar, o anda huzurunda bulunan katipleri veya diğer güvendiği kişiler ve ziyaretçi inananlar tarafından kayda alınırdı.
Vahiy esnasında Ruh'ul Kuds'un itici gücü Hz.Bahaullah'ın üzerinde heybetli fiziksel etkiler yaratırdı. Herhangi bir insan olağanüstü bir haber aldığı zaman heyecanlanır. O halde, Tanrı Mazharının heykeli bir kanal gibi Tanrı' nın Kutsal Ruhunu insanlara aktardığı anda O'nun cismani heykelinin nasıl etkilendiğini bir düşünün.
Vahiy sırasında katiplerinin dışında bir kimsenin Hz.Bahaullah'ın huzurunda bulunmasına genellikle izin verilmezdi. Fakat bazen bazı ahbapların kısa bir süre huzurda kalmalarına izin verilmiştir. Bu şerefe nail olan kişiler O'ndan saçılan özel haşmet ve nura tanık olmuşlardı. O'ndaki bu değişim öylesine göz kamaştırıcı idi ki, pek çoğu O'nun yüzüne bakamazlardı.
Bu kişilerden biri İsfahan'ın yerlilerinden Emri ilk kabul edenlerden olan Hacı Mirza Haydar Ali idi. İlk kez Edirne'de Hz.Bahaullah'ın huzurlarına müşerref oldu. Hz.Bahaullah, Kendisi ile İran ve Irak ahbapları arasındaki haberleşmeyi sağlaması için onu önce İstanbul'a, sonra da Mısır'a gönderdi. Mısır'da Emrin düşmanları kendisini tutuklayarak Sudan'a gönderdiler. Orada uzun yıllar çektiği ızdıraplar sadece, imanının güçlenmesine ve Hz.Bahaullah'a olan sevgisinin derinleşmesine yaradı. Serbest bırakıldıktan sonra doğru Akka'ya gitti. Orada birkaç ay Sevgilisinin yanında kalma şerefine erişti. Daha sonra, Hz.Bahaullah'ın talimatları doğrultusunda İran'a gitti ve orada uzun yıllar boyunca, ileri gelen bir Bahai mübelliği olarak Emre hizmet etti.
Hacı Mirza Haydar Ali, Hz.Bahaullah'ın suudundan sonra Hz.Bahaullah'ın Ahd' inin ilerlemesi ve korunmasında önemli bir rol oynadı. Tanrı Emrinin yapısını yıkmak ve kurumlarını kökünden sökmek isteyen sadakatsiz nakısların hücumlarına karşı başarıyla savundu. Uzun ve olaylı hayatının geri kalan kısmı, Kutsal Topraklarda Hz.Abdülbaha'ya hizmet etmekle geçti. Hayfa'da vefat etti ve Kermil Dağındaki Bahai Mezarlığında defnedildi.
Akka'yı ziyaretlerinin birisinde, Hacı Mirza Haydar-Ali'ye Vahiy esnasında Hz.Bahaullah'ın huzurunda bulunma izni verildi. Hacı Mirza Haydar Ali, bu unutulmaz olayın kısa anısını gelecek kuşaklara şöyle nakletmiştir.
... İzin verildikten ve perde açıldıktan sonra, bu ve gelecek dünyanın ve hatta Tanrı'nın tüm dünyalarının Hükümdarını, Padişahlar Padişahını, büyük bir otorite ile tahtına oturmuş gördüm. Tanrı ayetleri nazil oluyor ve kelimeler bir sel gibi akıyordu. Sanki kapı, duvar, halı, tavan, zemin ve hava esansla dolmuş ve aydınlanmıştı. Herşey, herkes kulak kesilmiş, neşe, sevinç ruhuyla dolmuştu... Hangi dünyalara gitmiştim ve ne haldeydim, bunu ancak yaşayan bilir(3).
Anlatıldığına göre, Hz.Bahaullah'a nazil olan levihlerin etkisi, O'nu uzun süre heyecan içerisine bırakır ve yeme içmeden keserdi.
TANRI SÖZÜNÜN YARATICI GÜCÜ
Tanrı Sözü Tanrı hilkatının en asil şekli olup, insan anlayışının çok üstündedir. Hz.Bahaullah bir Levhinde, "Kelime"nin yaratılışını diğer hiçbir şeyin yaratılışıyla kıyaslamamız konusunda bizi uyarır. Tanrı Kelimesinin herbirini, Tanrı'nın bütün sıfatlarının yansıdığı bir ayna gibi olduğunu ve Tanrı Kelimesi kanalıyla bütün yaratık aleminin meydana geldiğini söyler. İslamiyette söylendiğine göre, Tanrı, evreni tek bir kelime ile, `OL' diyerek yaratmış, bu da tüm yaradılanları var etmiştir. Aynı şekilde, bu devir için Tanrı Sözü olan Hz.Bahaullah'ın Zuhuru da yaratıcıdır. Hz.Bahaullah bazı Levihlerinde varlığının sebebinin `OL' kelimesi olduğuna değinir. Örneğin, suudundan sonra derlenen Ziyaretname Levhi'nde şöyle buyuruyorlar:`Yine şahadet ederim ki: Senin Kaleminin tek bir hareketiyle `Kaf' ve `Nun' hükmü göründü, Allah'ın gizli Sırrı belirdi, varlık başladı ve Zuhurlar gönderildi.' Bir başka örnek ise, Hz.Bahaullah'a nazil olan uzun namazdan bir parçadır:`... İnsanlar arasında görünen Kimse ise Gizli Sır ve Saklı Remiz olup `Kaf' harfi kendi rüknü bulunan `Nun' harfine O'nun vasıtasiyle iktiran etti.' (4) `O' ve `L' harfleri birleştiği zaman `OL' kelimesini oluşturur, buda varlık alemini var eder.
Aşağıdaki bölümler Hz.Bahaullah'ın yazılarından alınmış olup sözlerinin yaratıcılığına değinir:
Anlamak isterseniz size bir gerçek söyleyeyim. Tanrı'nın ağzından çıkan her bir kelimede, her insan vücuduna yeni bir ruh üfleyecek gizli bir kudret var. Bu dünyada size hayranlık veren ne eserler var ise, hepsi Tanrı'nın bütün iradelerin üstünde olan iradesinden, O'nun şaşılacak derecede güzel ve şaşmaz kararından doğmuştur. Sadece bir `Sanatkar' kelimesinin Dudaklarından dökülüp insan cinsine tecellisi ile beraber asırlar boyunca, insan elinin yaratabileceği türlü türlü sanatların yaratılmasına imkân veren bir kudret boşalır. Bu, doğruluğunda şüphe götürmez bir gerçektir. Hakikaten, bu parlak kelime ağızdan çıkar çıkmaz, ondaki canlandırıcı enerjiler bütün yaratıklar içerisinde faaliyete geçer, bu gibi sanatların üretilmesini ve mükemmelleştirilmesini sağlayan araçları yaratır. Bu gün şahidi olduğunuz bütün hayret verici başarılar doğrudan doğruya bu ismin tecellisinin neticeleriydi. İnanınız ki, gelecek günlerde evvelce duymadığınız şeylere tanık olacaksınız. Tanrı Levhindeki hüküm ve karar işte böyledir. Bunu gözleri keskin olanlardan başka kimse anlayamaz. Aynı şekilde, Alim (her şeyi bilici) sıfatına delalet eyliyen kelime Ağzımdan çıkar çıkmaz, her bir yaratık kendi kapasite ve yeteneğine göre, insanı hayrette bırakacak bilgilere bürünür ve zamanı gelince güçlü ve bilici Tanrının emriyle onları zuhur sahasına çıkarır. Bilki: Tanrı kudretinin buna benzer bir tecellisi diğer her bir İsmin tecellisine yardım eder. Tanrının ağzından çıkan her bir harf gerçekten bir ana harf, Vahiy Kaynağı'nın her söylediği kelime bir ana kelime ve O'nun Levhi bir Ana Levihtir. Ne mutlu bu hakikati anlayanlara.(5)
Hz.Bahaullah başka bir Levihte, Sözlerinin kudretinden şöyle söz etmektedir:
Ağzımdan çıkan herbir harfin, öylesine yaratıcı gücü vardır ki, yeni bir yaradılış meydana getirir-- öyle bir yaradılış ki, O'nun büyüklüğünü Tanrıdan başka kimse idrak edemez(6).
Tanrı Mazharlarının söyledikleri Sözler, Tanrı Zuhurundan doğan ruhani kuvvetlerin görünen şeklidir. Kelimede saklı en içteki gerçek ise, potansiyelleri açısından sonsuzdur. Tanrı'nın dünyasına aittir ve insanlar bunu tam anlamıyla idrak edemezler. İnsanların sınırlı zihinsel kapasiteleri sadece kelimenin bir dereceye kadar anlamını, kuvvet ve yaratıcılığını anlamakta yeteneklidir.
Tanrı Kelimesi, güneşin enerjisini taşıyan ışınlarına benzetilebilir. Bu ışınların güneşe yakın yerdeki yoğunlukları o kadar büyüktür ki, uzayda hiç bir canlı varlık onların enerjisine dayanamaz. Ancak aynı ışınlar, uzaydan gelerek atmosfer ve bulutlardan geçtikten sonra enerjilerinin sadece bir bölümünü yeryüzüne verirler. Aynı şekilde, bu dünyada da Tanrı Sözü İlahi gerçek ve anlamının sınırlı bir kısmını insanın kendi kapasitesine göre söyler. Zira insan, sınırlı oluşundan ötürü bunları tam manasıyla anlayamaz.
Kelimenin en iç gerçeği, kudreti, etkisi ve yaratıcılığı, ruh bedenden ayrılıp Tanrı'nın ruhani alemlerinde ilerlerken daha büyük anlam kazanır. Her ne kadar Tanrı Sözünün anlamı ve saklı ilahi gerçekleri, insan anlayışına kapalı isede, bu Kelimeyi izhar eden Peygamberler O'nun tam kudret ve öneminden haberdardırlar.
BİLGİNİN KAYNAĞI OLARAK TANRI SÖZÜ
Hz.Bahaullah, daha sonra Emri kabul eden Akka müçtehitlerinden Şeyh Mahmut adlı birşahsın sorusuna cevaben nazil olan bir Levih'te, Kur'an'daki Şems suresine (Suriy-i-Va'sh-Shams) değinerek Tanrı kelimesiyle ilgili ilahi bilgiler silsilesini açıklamıştır. İlahi Zuhur Semasından gönderilen her kelimenin yumuşak bir şekilde akan ilahi sır ve hikmet nehirleriyle dolduğunu belirtmiştir. Hz.Bahaullah, soru sorana cevaben, `şems' (güneş) kelimesinin birkaç anlamını etraflıca anlatmıştır. Bu kelimenin daha pek çok anlamlarının olduğunu ve bir veya iki yıl süreyle on sekreter açıklamalarını yazacak olsalar, gene de anlamını bitiremeyeceklerini de belirtmiştir.
Aşağıdaki cümleler Şeyh Mahmud'a hitaben nazil olan Levihten alınmıştır:
Şanı yüce Tanrının buyruğunu nasıl kesin biliyorsan, O'nun buyruğunda tükenmez anlamlar bulunduğuna da öyle inanmalısın. Tanrı sözündeki türlü hikmetleri, ancak Tanrı Kelâmını yorumlamaya yetkili kimseler ve bu sözlerin sırlarını sinelerinde saklayanlar anlayabilirler. Kutsal Yazıları okurken, Tanrının insanlar arasındaki Temsilcisinin otoritesine karşı gelmek maksadıyla, kendi işine gelen anlamı alan kimseye cidden ölü gözüyle bakılır. Böyle bir kimse görünüşte komşuları ile düşüp kalksa ve onlarla birlikte yiyip içse de gene ölüdür. N'olaydı dünya Bana inanabileydi! Bütün isimlerin Rabbı olan Allah'ın Rabbın Baha'ya öğretip sinesine tevdi buyurduğu her şey insanlara açıklansaydı, herkes şaşırıp kalırdı.
Kelime kılıfına sığmayan nice hakikatler var! Nice gerçekler var ki dile gelemez, açıklanamaz, hiç bir anı ile anılamaz. Zamanı gelmeyince ağza alınması caiz olmayan doğrular mı istersin! `Her bilinen söylenmez, her söylenebilenin günü gelmemiş olur ve her söylenmesinin günü gelmiş olanın da ehli bulunmaz' sözü boşuna söylenmemiştir.
Bu hakikatlerden bazıları ancak ilmimizin nuruna makes ve gizli lütfumuza mazhar bulunanlara kapasiteleri nispetinde açıklanabilir. Seni Kendi kuvvetiyle kuvvetlendirmesini ve beşeri bilgiden arı kalmaklığın için bütün bilgilerin kaynağı olan Zatı tanımağa seni muvaffak buyurmasını Tanrıdan dileriz; çünkü, hasılı tahsilden ne çıkar? `Bilinecek bilindikten sonra bilgi arkasından koşmak abestir'. Bilginin Kök ve Kaynağına yapış ki, insan bilgisini yutmuş kimselerden kendini arı bulasın ve senin iddianı hiç bir delil veya aydın vesikaya dayanmaksızın destekleyebilsin.(7)
Peygamberlerin Sözlerinin sadece iç anlamı yoktur, hatta tek bir harf dahi birtakım ilahi sırlar ve anlamlar taşır. İslamiyette, Hz.Muhammed'in yasal halefi ve ilk imam Ali'ye ait çok meşhur bir hadis vardır. Geçmişteki tüm Kutsal Yazıların özü Kur'an'dadır, Kur'an'ın kendisi açılış ayetinin içindedir, bu ilk ayetin tamamı ilk harfin (B) içinde toplanmıştır ve bu harfin içindeki her şey bu harfin noktasının içinde özetlenmiştir. Bundan da açıkça anlaşılmaktadırki, Tanrı Kelimesi tabiatı itibariyle muğlak olup insan idrakinin üstündedir.
Hz.Bahaullah'ın öncüsü Hz.Bab'a, bazı tek harflerin iç anlamları ve tefsiri üzerinde ciltler dolusu yazılar nazil olmuştur. Örneğin, Kur'an'ın cüzlerinden biri olan Val-Asr `Süriy-i V'al-`Asr' suresinin ilk harfi olan "V" harfinin anlamını açıklamak için üçbinden fazla ayet yazmıştır. Hz.Bahaullah'a da bazı harflerin açıklaması ile ilgili Şahane Levihler nazil olmuştur.
KALEM-İ ALA
Hz.Bahaullah'ın zuhurunun paha biçilmez inayetleri arasında, Yüce Ruhun sözcüsünü temsil eden yüceler Yücesi Kalem diye işaret edilen En Yüce Kalemden sadır olanlar bulunmaktadır. Babi Dinî hariç, bundan önceki din tarihinde Tanrı Mazharları gelecek nesillere kendi el yazıları ile Levihler bırakmamışlardır. Fakat Hz.Bahaullah'ın Kendi Kaleminden nazil olan öğütler, münacaatlar ve çeşitli dinsel konular şeklinde sayısız Levihler bulunmakta ve bunlar Bahai Kutsal Yazılarının çok değerli bölümünü teşkil etmektedir.
İlk inananlar genellikle soru sormak, öğüt almak veya haber yollamak için Hz.Bahaullah'a yazarlardı. Hz.Bahaullah'ın Levihlerinin pek çoğu bu gibi mektupları cevaplandırmak için nazil olmuştur. Seyit Asadullah-i Kumi bu Levihlerin nasıl nazil olduğunu anlatmaktadır. Bu ahbap 1886'da Hz.Bahaullah'la müşerref oldu ve kendisine devamlı olarak Akka'da oturma izni verildi.Yıllarca Emre hizmet etti; kendisi Avrupa ve Amerika yolculuğunda Hz.Abdülbaha'ya eşlik edenlerden birisiydi ve bu seyahatlerinde birçok kez aşçısı olarak O' na hizmet verdi. Aşağıdaki paragraf onun şifahi anılarından alınmıştır.
Hatırlıyorum, Mirza Ağa Can Vahiy sırasında Hz.Bahaullah'ın söylediklerini yazarken kaleminin cızırtısı yirmi adım öteden duyulurdu. Emrin tarihinde Levihlerin nasıl nazil olduğu hakkında fazla kayıt bulunmamaktadır. Bu yüzden şimdi size bunu anlatmaya çalışacağım...
Mirza Ağa Can'ın küçük bir kase büyüklüğünde büyük bir mürekkep hokkası, yaklaşık on veya oniki kalemi ve destelerce büyük boy kâğıdı vardı. O günlerde Hz.Bahaullah'a gelen bütün mektupları Mirza Ağa Can alırdı. Bunları Hz.Bahaullah'ın huzuruna getirir, izin aldıktan sonra onları okurdu. Daha sonra Cemal-i Mübarek, Mirza Ağa Can'a kalemini almasını ve mektuplara cevaben nazil olan Levhi yazmasını buyururdu...
Söylenenleri öyle bir süratle yazardı ki, daha birinci kelimenin mürekkebi kurumadan sayfa biterdi. Sanki bir tutam saç, mürekkebe batırılmış ve tüm sayfaya sürülmüştü. Hiçbir kelime açık yazılmamış olurdu ve Mirza Ağa Can'dan başkası kesinlikle okuyamazdı. Bazen kendisi de kelimeleri ayırt edemez ve Hz.Bahaullah'ın yardımına baş vururdu. Vahiy sona erince, Mirza Ağa Can, Hz.Bahaullah'ın talimatı üzerine Levhi temize çeker ve gideceği yere gönderirdi...(8)
Buna benzer bir hatırayı da Mirza Tarazullah Samandari anlatmıştır. Kendisi henüz onaltı yaşındayken Hz.Bahaullah'ın ömrünün son yılında Hz.Bahaullah ile müşerref oldu. Kazvin'in yerlisi olan Mirza Tarazullah Samandari bir Bahai ailesine mensup olup büyükbabası Hz.Bab'ın müritlerindendi. Hz.Bahaullah' ın Samandari adını verdiği babası Şeyh Kazım, Cemal-i Mübarek'in mümtaz havarilerindendi.
Kendisi de Emre büyük bir özenle hizmet etti. 1951'de Emrin velisi Hz.Şevki Efendi kendisini Emrin Eli olarak tayin etti.
..Tahran'da bir mülakatta, Mirza Tarazullah aşağıdaki sözleri beyan eder:
O günlerde Hz.Bahaullah'ın emriyle Mirza Ağa Can önce mektupları okur ve daha sonra Hz.Bahaullah'ın dikte ettirdiği gibi Levihleri cevaben yazardı. Tanrı Sözleri büyük bir sür'at ve daha önce mütalaa veya düşünülmeden nazil olurdu. Bunların sür'atli yazılması sebebiyle yazılan kelimelerin okunması genelde zordu. Bazılarını hiç kimse okuyamazdı; Mirza Ağa Can kendisi bile kendi yazısına okumada zorlanır ve açıklığa kavuşması için Hz.Bahaullah'ın yardımını isterdi. Böylece Tanrı Sözü nazil olurdu. Tanrı Mazharının yetkisinin en büyük ispatı, Tanrı Sözlerinin izharı idi. Başka hiçbir kimse bunu yapma yeteneğine sahip değildir. Merhametliler Merhametli'sinin irade semasından temiz ve parlayan kalbine iner ve sonra o beyanatta bulunur. Hz.Bahaullah Nasreddin Şah'a yazdığı Levihte bunu şu kelimelerle teyit eder:`Bu şey benim kendimden değil, lâkin O Aziz ve Herşeyi Bilendendir ancak' 9... Levihlerin nazil olduğu bir sırada orada bulunma şerefine erdim... Odanın içerisinde bir aşağı bi yukarı adımlarla ilahi sözler Dudaklarından dökülüyor ve katibi de onları kaydediyordu... Hz.Bahaullah'a vahiy gelme halini tarif etmek kolay değildir.10
İlk müminler çok kere Hz.Bahaullah'tan kendi adlarına Levih alırlardı. Bunlar onların değerli varlıklarıydı. Fakat en değerlisi Kendi El yazılarıyla yazdıkları Levihti. Mamafih bu özel imtiyaz çok sık inayet edilmiyordu. Özellikle Edirne'de üvey kardeşi Mirza Yahya'nın Hz.Bahaullah'ı zehirlemesinden sonra, zehirlendiği zaman durumu o kadar vahim di ki, doktor durumunu ümitsiz buldu. Ancak Yüce Tanrının kudretiyle kurtuldu. Bunun sonucu eli titrek kaldı ve nadiren yazı yazmak için eline kalemi alırdı. Yinede, vasiyetnamesi ve Hz.Abdülbaha'ya hitaben yazılan bazı özel ve önemli Levihleri Kendi El yazılarıyla yazdılar. Bu yazılar bir bakışta bile O mübarek ellerinin titrediğini gösterirdi. İlk müminlerden ünlü tarihçi ve mübelliğ Hacı Muhammed Tahir-i Malmiri, Hz.Bahaullah'ın Kendi El yazısıyla yazdığı Levhi gelecek nesillere aktarmıştır. Hacı Muhammed Tahir'in ailesi Babiliğin ilk günlerinde Emri kabul etmiştir, Gençliğinde Akka'ya gitti ve gün aşırı Hz.Bahaullah'ın huzuruna çıkmasına izin verildi. Böylece dokuz ay geçtikten sonra, Hz.Bahaullah'ın konuşmalarının kudretiyle cezbedilmiş bir halde Hz.Bahaullah'ın açık talimatlarını alarak Emri halkına tebliğ etmek üzere kendi şehri Yezd'e gönderildi. Böylece, yaklaşık seksen yıl yüzlerce kişiye Emri açıkladı. Hz.Bahaullah'la görüşmesinden dolayı ruhu öylesine galvanize olmuştu ki, hiç bir eza ve cefa onun şevk ve hararetini asla söndüremedi. Ömrünün sonuna kadar, yüz yaşında, pek çok sıkıntı ve acımasız işkencelere, mutluluk ve sadakat ruhuyla tahammül etti. Hz.Bahaullah'la olan hatıralarının bir bölümünün tercümesi şöyledir:
Birgün Mirza Ağa Can'dan Hz.Bahaullah'a benim için Kendi El yazılarıyla bir Levih veya hiç olmazsa birkaç kelime yazması için bahsetmesini rica ettim; çünkü duyduğuma göre Hz.Bab'ın öğütlerinden birinde eğer müminlerinden herhangi biri Tanrı Mazharı `Tanrının Göndereceği Kimse'nin gününde yaşayacak olursa, Ondan Kendi El yazıları ile bir Levih, bir satır hatta bir kelime almaya çalışsın. Zira böyle birşeye sahip olmak herşeyden daha yücedir. Mirza Ağa Can benim bu isteğimi reddetti. Sebep olarak ta Hz.Bahaullah'ın Akka'ya geldiğinden beri nadiren Eline kalem almış olmasıydı. Hayal kırıklığına uğradım ve üzüldüm. Ama konuyu daha fazla uzatmadım. Ertesi günü Hz.Bahaullah'ın huzuruna müşerref olduğum zaman, bana söylediği ilk şey Kendi el yazılarıyla benim için bir Levih yazdığını ve bunu alacağımı bana müjdelediler. Böyle beklenmedik bir lütfun bütün vücudumu kaplayan sevincini tarif etmem mümkün değildi.
Bir süre sonra, bazı Yezd'li Bahailer için Hz.Bahaullah'ın birer Levih yazmasını rica ederek, Hz.Bahaullah'a sunulmak üzere Mirza Ağa Can'ın eline Yezd'li ahbapların isim listesini verdim. Bir gün Hz.Bahaullah'ın huzurundayken Listedeki isimlere değindi ve herbiri için bir Levihin nazil olduğunu, fakat güvenlik açısından bunları yanıma almamam gerektiğini, daha sonra göndereceklerini buyurdular. Bunu duyunca, Kendi el yazılarıyla bana vaat edilen Levih'in de diğerleriyle birlikte Yezd'e postalanacağını sandım. Oysa yanılmışım; bu Levih'i yıllar sonra aldım...
Bir zaman sonra anneme Kutsal Toprakları ziyaret etme ve Hz.Bahaullah'la müşerref olma izni verildi. Kendisine Akka'da devamlı olarak oturma şerefi verilmişti. Yolculuğunda anneme kuzenim Seyit Muhammed eşlik etti ve kısa bir süre Akka'da kaldıktan sonra Yezd'e döndü. Kuzenim Akka'dan ayrılmadan önce Hz.Bahaullah kendisini huzurlarına kabul etmişler ve konuşmaları arasında ben kuluna selamlarıyla birlikte, benim için Kendi el yazılarıyla bir Levihin nazil olduğundan emin olmamı ve Yezd'de bunun elime geçeceğini söylemesini istemişler(11).
Aradan birkaç yıl geçti ve Hacı Muhammed-Tahir tebliğ faaliyetleri nedeniyle İslam ulemasının büyük saldırılarına hedef oldu. Bu saldırılar, Hz.Bahaullah'ın `Ya şehrinin (Yezd) zalimi' diye adlandırdığı ve Yezd'in ileri gelen ulemalarından olan Şeyh Muhammed Hasan-ı Sebzevari'nin, Hacı Muhammed-Tahir' in ölüm fermanını yazmasıyla doruk noktasına ulaştı. Bunun üzerine Hacı Muhammed-Tahir Emri tebliğ edebilmek için hayatını korumak amacıyla, Hz.Bahaullah'ın emirlerine uyarak Yezd'den başka bir bölgeye geçici olarak gitmeye karar verdi. Kendisi hatıralarında şöyle yazmaktadır:
Gece yarısı şehri terk etmem için hazırlıklar yapıldı. Tam benim için kiralanan merkebe binerken, Yezd'in son derece fedakar ve samimi Bahai hanımlarından birisi olan Bibi Sahib yanıma geldi... Ve bana Hz.Bahaullah'ın Kendi el yazılarıyla yazılı Levhi verdi. Levhin tarihçesi hakkında bilgi istediğim zaman bana `yirmi dört yıl önce Razar-Ruh Bağdat'tan döndüğü zaman Hz.Bahaullah'ın talimatları gereğince bu Levhi bana emanet etti ve sahibinin daha sonra ortaya çıkacağını söyledi. Razar-Ruh şehit olalı oniki yıl oldu. İçimden bir ses bu Levhi senin almanı söylüyor. dedi. Büyük bir sevinçle Levhi aldım... Daha sonra Hz.Abdülbaha, Hz.Bahaullah'ın bu Levhi benim için özel olarak yazdığını teyit etti.(12)
TANRI SÖZÜNÜN GERÇEKLİĞİ
Hz.Bahaullah'ın şahıslara nazil buyurduğu Yazılarından bazıları öyle bir tarzda yazılmıştır ki, sanki Mirza Ağa Can tarafından kaleme alınmış izlenimini verir. Bu yazılar bazen iki bölümden oluşur, her biri kendisine özgü bir üsluptadır, öyle ki birisi Mirza Ağa Can'ın sözleri gibi görünür,diğeri ise açıkça Hz.Bahaullah'ın sözleridir. Fakat şurası şüphe götürmez bir gerçektir ki, üslubu ve içeriği ne olursa olsun bu Levihlerin her bir kelimesini Hz.Bahaullah Kendisi dikte ettirmiş ve hiçbir kelimeyi Mirza Ağa Can kendiliğinden yazmamıştır. Mirza Ağa Can'a hitaben yazılan mektupların hepsinin cevabını Hz.Bahaullah Kendileri dikte ettirirdi. Fakat O'nun akıl almaz hikmetiyle öylesine dikte ettirirdi ki, sanki Levhin bir bölümünü Mirza Ağa Can yazmış, diğer bölümünü ise Kendileri yazmış izlenimini verirdi. Bu yüzden bazı ahbaplar Mirza Ağa Can'ın sözleri gibi görünen bu bölümlerin kendisi tarafından yazıldığı şeklinde yanlış bir izlenim edinmişlerdir.
Bu konuda ilk ahbaplar arasında yaratılan karmaşayı daha iyi anlamak için, Mirza Ağa Can'ın yaşamını daha iyi tanımak gerekir. Bu kişi Hz.Bahaullah'a yalnız sekreter olarak değil, fakat aynı zamanda bir arkadaş ve hizmetkâr olarak da yaklaşık kırk yıl hizmet etti. Hz.Bahaullah'ın iki yıl Süleymaniye dağlarında inzivaya çekilmesi dışında, O'nun peygamberlik yaşamı süresince her zaman Hz.Bahaullah ile beraber oldu. Bu iki yıl içerisinde de bazen Mirza Yahya'ya hizmet etti. O da kendisini gizli bir görevle Nasreddin Şah'ı öldürmek için Tahran'a gönderdi. Tahran'a varışından hemen sonra bir işçi olarak Şah'ın sarayına girmeyi başardı. Fakat bu korkunç teşebbüsünde başarısızlığa uğrayınca suçunun büyüklüğünün bilincine vararak Bağdat'a geri döndü.
Sonunda Hz.Bahaullah Bağdat'a döndü ve Mirza Yahya'nın yönetimi de sona erdi. Hz.Bahaullah Bağdat'tan ayrılmadan önce Mirza Ağa Can'ın kalbinde tutuşan sevgi ve sadakat ateşi yeniden alevlendi. Büyük bir şevk ve arzuyla Hz.Bahaullah'a kâtip olarak hizmet etmeye başladı.
Ancak, hizmetinin sonuna doğru Mirza Ağa Can'da bir gurur gelişti ve Hz.Bahaullah'ın suudundan kısa bir süre önce itibarını kaybetti. Çeşitli durumlardaki hal ve davranışlarıyla Hz.Bahaullah'ın yüreğinde üzüntü ve hoşnutsuzluk duygularına neden oldu. Böyle zamanlarda Mirza Ağa Can'ı davranışlarından ötürü azarlayan kişi ise, her zaman Hz.Abdülbaha olmuştur. Hz.Bahaullah'ın suudundan kısa bir süre önce, şehit edilen Varga'nın kayınpederi Hacı Mirza Abdullah isminde bir ahbap, sanki Mirza Ağa Can tarafından yazılmış izlenimini veren bu Levihler hakkında bizzat Hz.Bahaullah'a sordu ve gerçek yazarın kim olduğunu bilmek istedi.
Hz.Bahaullah, bu sorunun cevabının Mirza Ağa Can'ın kendisinden gelmesi gerektiğini belirttiler. Hz.Abdülbaha, 1919'da Hayfa'da yaptığı konuşmalarından birinde bu olaya değinmiş, bu soru sorulduğunda Mirza Ağa |