|
Hz. Bahaullah'ın Zuhuru -2 NOTLAR VE TEŞEKKÜRLER
Bu kitaptaki Hz. Bab ve Hz. Bahaullah'ın eserlerinden alıntılar, daha çok Bahaı Dininin Velisi, Hz. Şevki Efendi'nin eşsiz tercümelerinden alınmıştır. Bu eserlerin neşredilmiş kaynakları bibliografide mevcuttur. Farsça olarak yapılan diğer neşriyat ve yazılardan diğer alıntıları ben kendim tercüme ettim. Bu alıntıların çoğunun tashih edilmesi gerekiyordu. Bu alıntılarla ilgili dip notlar bana aittir. Herhangi bir karışıklığa sebep olmamak için bu alıntılar açık açık belirtilmiştir. Kur'an ayetleri Arapça metne göre numaralanmıştır. Ancak, bu sıralama, İngilizce tercümesinde değişik olabilir. Farsça ve Arapça isimler, Bahai Dini kitaplarında olduğu gibidir fakat alıntılar aslı gibi yazılmıştır. Hz. Bahaullah'a ilk inananlar nadiren fotoğraf çektirirlerdi. Bu kitaptaki ferdi fotoğrafların birçoğu grup fotoğraflarından alınmıştır. Bir çoğu solmuş ve iyi ayarlanmamışsa da tarihi açıdan ilgi çekici olduklarına inanıyorum. Dikkat ederseniz, bu ciltte adı geçen bir çok kişinin fotoğrafı birinci ciltte de mevcuttur. Bu fotoğrafların çoğunu bana temin eden Bahai Dünya Merkezi Audio-Visual departmanına ve İran Milli Ruhani Mahfiline, birer adet fotoğraf veren Bay Habib Manevi'ye ve Bay İbrahim Halili'ye teşekkür ederim. The Radio Times Hulton Pictures, Edirne'nin fotoğrafını temin etti. Bu kitapta basılmış olan fotoğraflardan çoğunu mükemmel bir şekilde tab eden Ruhullah Şakibai'ye teşekkür ederim. İran Milli Ruhani Mahfiline, Londra Baha Yayın vakfına, İllinois, Wilmette'te Bahai yayın evine yayınladıkları yazılardan alıntılar alma izni verdikleri için teşekkür ederim. Bn. May Ballerio (Hofman)’a el yazısı metnimi baskıya hazırlama işini çabuklaştırma çalışmaları ve Bay Mark Hofman'a "içindekileri" hazırladığı için teşekkür ederim. Kitabı gözden geçiren ve benim okunması güç el yazımla yazdığım müsvette notlarımı yazan bayan Rosemary O'Mara'ya ve daktiloda yardımcı olan Dr. Margaret Magill, Bn. Frances Beard ve Bn. Eithna Early'ye çok teşekkür ederim. Matbaa provalarını dikkatle okuyan Bay Rüstem Sabit'e, Bn. Sammi Smith ve Bay Paddy O'Mara’ya teşekkür ederim Bu cilt, vaktim az olduğundan ancak evde boş kaldıkça yazdığım için bitmesi uzun sürmüştür.Devamlı destek ve teşviklerinden dolayı eşim Lesley'e şükran borçluyum.
Adib Taherzadeh
ÖNSÖZ
' Hz. Bahaullah'ın Zuhuru ' kitabının ikinci cildi, birinci ciltteki aynı modeli izlemektedir. Amaç, İstanbul ve Edirne'de Hz. Bahaullah'a nazil olan eserlerin bazılarının içeriğini açıklamak olmuştur. Ancak, bu Levihlerin izhar olmasına zemin hazırlayan durumu açıklamak için Hz. Bahaullah'ın yaşam tarihine ve bu iki şehirde beş yıl sürgün bulunduğu sırada O’na eşlik eden dostlarına kısaca değinmenin gerekli olduğu görülmüştür. Hz. Bahaullah'ın Emrini alenen açıklamasından kısa bir zaman sonra olduğu için, O’nun Edirne'de izhar ettikleri Levihlerde farklı bir ruh vardır. Bu Levihlerde, Hz. Bab'ın ahdini bozanların başı Mirza Yahya'nın hain davranışlarını anlatır ve Hz. Bahaullah'ın Vahyi'nin akışı doruk noktaya ulaştığında, Tanrı Günü'nün yaklaşmakta olduğunu insanlara ilân eder, yeryüzündeki Krallara ve Hükümdarlara çağrıda bulunur. Çok zaman yazar, bir Levh'in temel noktalarını özetlemiş olmakla beraber, bazı hallerde, Hz. Bahaullah'ın Emrinin temel ruhani hakikatlerini oluşturan konular üzerinde uzun uzun durmuştur. Yazar bazen esas temayı aydınlatmak için başka konulara girmiştir. Bu konuların, okuyucuların ilgisini çekeceğine inanılmaktadır. Süreklilik ve derinleşme bakımından bu ciltten önce birinci cildin okunması önerilir. Herhangi edebi bir eser ne kadar da derin olsa, Hz. Bahaullah'ın Levihlerini incelemeğe benzemez. Levih, Tanrı Kelâmının hazinesidir ve bunu takdir edebilmek için, insan temiz bir kalbe sahip olmalı ve edindiği bilgi perdesinden kendisini soyutlamalıdır. Hz. Bahaullah yeryüzündeki insanlara şöyle buyurur: " Ey kullarım, Benim kutsal, Benim Allah tarafından Emrolunan Zuhurumu açıklamam, denizin dibinde yatan yüksek değerli ve eşsiz parlaklıktaki sayısız incilere benzer. Her arayıcının görevi, kendisini yoklamak ve bu okyanusun kıyılarına varmaktır. Öyle ki, gayretli araştırmaları ve göstermiş olduğu çabalarla orantılı olarak Tanrının erişilmez ve gizli Levihlerinden bir pay alsın.” Yazar, bu kitabı yazmakla ancak bu büyük Okyanusun yüzeyine dokunmaktan başka bir şey yapamamıştır. Hz. BAHAULLAH İSTANBUL'DA
Hz. Bahaullah'ın İstanbul ve Edirne'de geçirdiği beş yıl, misyonu boyunca olayların en çok olduğu ve en önemli dönemdir denebilir. Bu kısa dönemde O’un Zuhurunun güneşi en yüksek zirveye çıktı ve ihtişamının kemaliyle bütün beşere ışığını saçtı. Bu dönem, aynı zamanda, Hz. Bab'ın ahdini bozan ve bütün dünyanın haksızlık ettiği bu Zat'a karşı ayaklanan sadakatsiz üvey kardeşi Mirza Yahya'nın Kendisine verdiği acılar, ihanet ve sıkıntıları tahammülle karşıladığı çalkantılı bir dönemdir. 16 Ağustos 1863'de, Hz. Bahaullah'ın Osmanlı İmparatorluğunun Başkenti İstanbul'a varışı, O’nun misyonunun açığa çıkmasında önemli bir dönüm noktasını belirler. Hz. Bahaullah Başkentte bulunduğu sırada, İran Sefiri, Muşirud-Devle, Hacı Mirza Hüseyin Han'ın entrika ve düzenlerinin bir sonucu olarak, yetkililerin uysal tavırları düşmanlığa çevrildi. Aynı olaylarla dolu dönemde, Hz. Bahaullah'ın Dünya Krallarına ve Hükümdarlarına Mesajının duyurulmasının ilk aşaması, Sultan Abdulaziz ve Vezirlerinin Allah'ın yeni doğan Dinine ve Kurucusuna karşı gelmelerini ciddi bir şekilde kınayan Levhiyle başlamış oldu. Sevdikleri arasında, belki de sadece bir kaçı bu sürgünü Arz-ı Akdes sürgününe götüren bir sonraki adım olarak görmüşlerdi. Çünkü, kehanetlere göre, Ebedi Peder, Cenab-ı Hakk’ın, İzzetini insanlığa oradan göstermesi beklenmekteydi. Üçbin yıl kadar önce, İsrail Peygamberi Mika, Rabbın gelişini şu sözlerle ifade etmişti:
"O gün, Aşurdan ve Müstahkem şehirlerden ve Kaleden Irmağa ve denizden denize ve dağdan dağa kadar sana gelecekler."( 1)
Bu kehanetin yerine gelmiş olması ne kadar açık bir şekilde doğru! Hz. Bahaullah Aşur'dan geldi; İstanbul ve Akka, her iki şehirde surlarla çevrili bir şehir. Akka bir kaledir, Hz. Bahaullah, Karadeniz ve Akdeniz'den geçti ve Süleymaniye dağlarından Kermil dağına gitti. Bir başka İsrail Peygamberi olan Amos, Hz. Bahaullah'ın İstanbul'a sürgününe ilişkin şöyle der:
" Çünkü, işte, dağlara biçim veren ve yeli yaratan ve düşüncesinin ne olduğunu insana bildiren, ve tan karanlığını yaratan ve dünyanın yüksek yerleri üzerine ayak basanın ismi RAB'dır, orduların Allah'ı." (2)
Hz. Bahaullah, Akka'da nazil olan bir Levhinde,bu beşaretin Kendisi ile ilgili olduğunu (1280 hicri, M.S. 1863) ve 'Arzın yüksek yerleri' nden maksadın İstanbul ve Arz-ı Akdes (Kermil Dağı) olduğunu söyler. Dahası, lâkabı Subh-i Ezel (Ezel'in Sabah'ı) olan Mirza Yahya'yı kastetmektedir. Buyururlar ki O’nun gücüyle, gerçek olmayan sabah tamamen kararmıştır.(3) Hz. Bahaullah, gözle görülür bir haşmetle İstanbul'a vardı. Gemiden indiği zaman, yetkililer tarafından büyük bir saygıyla karşılandı. Hükümet adına misafirleri ağırlamak için tayin edilen Şemsi Bey, Hz. Bahaullah ve ailesini limanda karşılayarak, onları evine götürdü. Hz. Bahaullah ile beraber gelen diğer sürgünler ise, bir başka eve yerleştirildiler. Hırka-i Şerif camiinin yakınındaki Şemsi Beyin iki katlı evinin aile için dar geldiği görüldü ve Fatih Sultan Mehmet camiine yakın üç katlı Veysi Paşanın evine nakledildiler. Bugün, her iki ev de mevcut değildir. O günün bir çok evlerinde olduğu gibi, Veysi Paşanın da dış tarafta Selamlık ve iç tarafta Haremlik denilen ailenin oturduğu ev vardı. Selamlık ve Haremliğin her ikisi de üç katlıydı. Hz. Bahaullah, iç taraftaki binanın birinci katında otururdu. Ailesi ise evin geri kalan kısmını kullanırdı. Dış taraftaki evin birinci katında Hz. Abdülbaha, ikinci katında ahbaplar otururdu. Üçüncü katı ise, mutfak ve kiler olarak kullanılırdı. Şemsi Bey her gün, Hz. Bahaullah ve beraberindeki kimselerin bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını hükümet adına sorardı. Bahçeye, alış veriş yapmaları ve diğer hizmetleri görmek için hükümet tarafından tayin edilen iki Hıristiyan’ın kalabilmesi için bir de çadır kurulmuştu. İçlerinde Vezirlerin de bulunduğu bazı önemli kişiler, Hz. Bahaullah'a saygılarını sunmak için O’nun ziyaretine gittiler. Aralarında Sultanın bakanlarından eski sadrazam Kemal Paşa da vardı. Kemal Paşa bir kaç lisanı çok iyi biliyor ve bundan da büyük bir gurur duyuyordu. Hz. Bahaullah, Kemal Paşayla yaptığı bir konuşmayı şöyle anlatır:
" İstanbul'da bir gün Kemal Paşa Ben Mazlumun yanında bulunuyordu. Konuşma, insanlara yararlı olan konular etrafında yapılıyordu. Bir aralık, birçok diller tahsil etmiş olduğunu söyledi. Cevap olarak kendisine: 'Bütün bir ömrü ziyan etmişsiniz. Size ve sizin gibi devlet büyüklerine yaraşan hareket, bir meclis kurmak, o mecliste görüşüp mevcut dillerden ve yazılardan birini seçmek veya yeni bir dil ve yazı icat etmek ve sonra bu dil ve yazıyı bütün dünya okullarında çocuklara öğretmek yoluna gitmektir. Bu takdirde, her insan yalnız iki dile muhtaç olur: birisi kendi milli dili, öbürü ise bütün yeryüzünde oturanların konuşacağı dil. Böyle yapılacak olursa, dünya tek bir memleket haline gelir, insan böyle çeşitli dil öğrenmek külfetinden azade olur, ' dedik. Aynı fikirde olduğunu söyledi ve bu onun çok hoşuna gitti. Bunun üzerine kendisine, bu meseleyi çeşitli memleketlerde gerçekleştirmek için devlet vezirlerine ve büyüklerine açmasını söyledik. O günkü mülakattan sonra bir kaç defa daha ziyaretimize geldi; fakat bu hususa dair tek bir kelime söylemedi; halbuki, vaki teklif yeryüzü sakinlerinin ittihad ve ittifakına sebep olacak bir teklif idi." (4)
Yüksek makam sahibi kişilerin çoğu, Hz. Bahaullah'ın Kendisi ve kurduğu Din konusunda hükümetin desteğini sağlamak için kendilerinden yardım isteyeceğini beklediler. Fakat, çok geçmeden, insanlar arasında alışagelmiş bu beklentilerden Hz. Bahaullah'ın çok uzak olduğunu gördüler. O’nun standartları, ödün vermeğe ve çoğu zaman yalan ve bencilce davranışlar üzerine kurulu insanların devlet idaresinin çok üstündeydi. Yetkililer, O’nun Allah'tan doğan ruhani güçlerinin bilincine vardılar ve O’nun dürüstlük ve asaletinden son derece etkilendiler. Bu kişilerden bazıları, padişahın ve kabinesinin kafalarındaki şüphelerin dağılabilmesi için durumun tam ve adil bir şekilde araştırılması hususunda Bab-ı Aliye müracaatta bulunmasını Hz. Bahaullah'a önerdiler. Hz. Bahaullah'ın tepkisinin şöyle olduğu söylenmektedir:
" Eğer ülkenizin aydın fikirli insanları akıllı ve gayretli olsalar, elbette bunu araştırırlar ve işin gerçeğini anlarlar; eğer, değillerse, o zaman (onların) gerçeğe ulaşmaları olamaz ve mümkün değildir. Bu koşullarda, devlet adamlarını taciz etmenin ve Saray vezirlerine müracaat etmenin ne gereği var ? Bizim herhangi bir endişemiz yok ve kaderimize razıyız. ' Söyle, her şey Tanrıdandır' yerinde ve yeterli bir sözdür. Ve 'eğer, Tanrı sizi incitirse, onu Tanrıdan başkası gideremez.' sözü tedavi edici ilaçtır." (5)
Hz. Bahaullah İstanbul'a vardıktan hemen sonra nazil olan bir Levhinde, karşılaşmış olduğu insanların Kendinde düş kırıklığı yarattığını ifade eder ve onların Kendisini karşılamalarının bir formaliteden ibaret olduğunu, onları bir buz parçası kadar soğuk, kuru ağaçlar kadar cansız bulduğunu söyler. (6) Müluk Suresinde İstanbul halkına hitap ettiği bir bölümde, Hz. Bahaullah, onların liderlerini ' Bir araya toplanıp çamurla oynayan' çocuklar gibi olduklarını söyler ve şöyle devam eder :
" Tanrı'nın Bize öğrettiği hakikâtlerden feyiz alacak bir seviyeye yükselmiş veya şaşılacak derecede güzel ve hikmetli sözlerimize rağbet gösterecek olgunluğa erişmiş bir kimseye rastlamadık. İç gözümüz onlar için, aşırılıkları için ve yaratılmalarındaki maksat ve gayeye karşı gösterdikleri derin gaflet için acı acı ağladı durdu. " (7)
Hz. Bahaullah, İstanbul'a kadar Kendisi ile beraber gelen, İzzetinin sadık sevgili dostlarına zaman zaman Huzuruna çıkma izni vermişti. Hz. Bahaullah'ın mührünü taşıyan ve anlaşılan, Bağdat’ta O’nun talimatı doğrultusunda yetkililerin hazırladıkları listeye göre (8) ailesi ile birlikte İstanbul'a kadar Kendisine eşlik eden elli dört kişi vardı. Bunlardan bir çocuk yolda öldü ve Mirza Yahya ile birlikte en az iki kişi daha kervana katıldılar. Liste şunlardan ibaretti: Mirza Hüseyin Ali [ Bahaullah] 1, en büyük oğlu 1, erkek kardeşleri 2, hanım aile fertleri 12, her yaştan çocuk 12 (yolda ölen 1 eksiği), hizmetkârlar 20, kendi hesaplarına kendi katırlarıyla iştirak edenler (bunlar geri döneceklerdi) 7, atlar 6. Hz. Bahaullah'ın yolun bir kısmını, kırmızı demir kırı Arap atıyla gitmiş olması ilginçtir, fakat çoğunlukla, mübarek haremleri Asiye hanımla aynı tahtırevanı paylaştılar. Hz. Abdülbaha konvoyun tamamını yönetiyor, görev alan kişilerin işlerini organize ediyor ve onları yönlendiriyordu. Grubun çeşitli üyeleriyle irtibat kurabilmek için sık sık Hz. Bahaullah'ın atını kullanıyordu. Herhangi bir şehre varmazdan yaklaşık bir saat önce, Hz. Bahaullah'ın atla şehre girmesi için atı getirir ve kendisi tahtırevanda otururdu. Kervan şehirden ayrılırken de aynı şeyi yapardı.
HEVDEC LEVHİ
Hz. Bahaullah defalarca dostlarını kaderleri ve ilerde başlarına gelecek olan belalar için uyarmıştı. İstanbul'a giderken Samsun limanında Arapça nazil olan Hevdec Levhinde ( Tahtırevan Levhi ) korkunç musibetlerin vuku bulacağını haber verdi. Sekreteri Mirza Ağa Can’ın isteği üzerine tahtırevanından Karadeniz’i seyrederken bu Levih Kendisine indi. Bildiğimiz kadarıyla, Hz. Bahaullah Bağdat’tan ayrıldıktan sonra O’na nazil olan ilk Levih budur. Bu Levihte, yapacakları deniz yolculuğuna değindi ve 'Kutsal Denizci ' Levhinde de daha önce bundan bahsedildiğini söyledi. Böylece Hevdec ve Kutsal Denizci Levihlerini birbirine bağladı ve bu iki Levhin incelenmesinin, ahbapların Tanrı Emrinin sırlarını anlamalarını sağlayabileceğini, Emirde pekişeceklerini söyledi. Kutsal Denizci Levhinde ima edilmiş olan meşum kehanetlerin yerine geleceğini bildirdi ve kendilerini saracak olan 'keder ve cefa verici kötülüklerin' yaklaşmakta olduğu, bu olayların bir mihenk taşı olacağı, bu vesile ile herkesin imanının ciddi bir şekilde imtihan edileceği, gerçeğin yalandan ayrılacağı konusunda dostlarını uyardı. Dostlarından belki de sadece bir kaçı bu ' elem ve keder verici kötülüklerin,' Hz. Bahaullah'ın üvey kardeşi Mirza Yahya'dan kaynaklanacağını, camia üzerine büyük boyutlarda çökeceğini veya onun insan isyanının timsali, bütün karanlık güçlerin merkezi olacağını, Tanrının Mazharlarının nuruna karşı savaşacağını anlamışlardır. Hz. Bahaullah'a yakın olmaları hasebiyle, dostlarının samimiyetleri sonuna kadar denenmişti. Çünkü, benliğinde Tanrının Ruhunu taşıyan, O’nun bütün Sıfatlarının ve Gücünün odağı olan Biri’ne yakın olmak, en üst düzeyde bir iman ve benlikten feragat gerektirir. En ufak bir bencillik izi iman edenin ruhunu mahvedebilir. Bu yakınlığın bir başka yönü, Hz. Bahaullah'ın huşu verici Haşmetinin O’nunla karşılaşan kimselere yapmış olduğu etkiydi. O’ndan yayılan hakimiyet, Cemalinin nuru ve özellikle gözlerinin çekici gücüyle birlikte bütün varlıkları saran sevgi ve merhameti o anda müritlerini mesteden, canlandıran ve rahatlatan bir etki yaratırdı ve onları ruhlar alemine götürürdü. Çeşitli vesilelerle Edirne ve Akka'da, Hz. Bahaullah'ın Huzuruna müşerref olan O’nun sadık dostlarından İsfahanlı Hacı Mirza Haydar Ali, kendi gözlemlerine dayanan bazı aydınlatıcı tariflerde bulunmuştur. Hz. Bahaullah'ın inanırlar üzerinde bıraktığı etkiye ilişkin şöyle yapar:
" Ruhani deneyimi tarif etmek mümkün değildir. Örneğin, iki veya daha çok kişi O’nun Huzuruna birlikte müşerref olabilirler. O’nun şefkat, merhamet ve lütfunu her biri sadece kendisine yöneltildiği şekilde kabul eder ve 'O benim Rabb’imdir' der. Her ne kadar hepsi aynı mübarek Zat'ın Huzurunda iseler de, O’nun Kelamı sadece bir kişiye hitap etmemekle beraber, O’nun sözleri damarlara, kalplere, zihinlere ve ruhlara nüfuz eder. Her biri kişisel olarak etkilenecek, başkalarına tarif edemeyeceği içine işleyen ruhani deneyimlere sahip olacaktır. Söylenebilecek tek şey, insan arkadaşına şöyle diyebilir: ' sarhoş gibiydim ve büyük bir sevinç içindeydim.' Belki bir zamanlar aynı duyguları yaşayan dostları ise kendi algılamaları derecesinde bunu takdir edebilirler... Demek istediğim şu ki, insanın iç duyguları, ruhani algılaması, iç aleminin aydınlanması ve ruhani dünyalarla ilgili şeyler ne olursa olsun, tabiat, maddi şeyler, zaman, zemin, şekil ve maddeden tamamen uzak ve onların üstündedir. Örneğin, hiç kimse olgunluk çağına erişmemiş bir çocuğa olgunluk halini veya olgun bir kimsenin zihinsel melekelerini anlatamaz, gerçi bunlar tabiat alemiyle ilgili iseler de. Çünkü çocuk henüz bunu anlayacak kapasiteyi elde etmemiştir. O halde, soyut bir durumu, ruhani bir olayı birisine anlatmak çok daha imkan dışıdır. Bir kimse, Allah'ın ve O’nun Mazharlarının yardımıyla böyle ruhani bir deneyim elde edecek olursa,( Hz. Bahaullah'ın huzuruna varmanın bir sonucu olarak) ve geçici bir ışık ya da vehim olarak değil de bütün varlığına nüfuz edecek şekilde ruhuna işleyecek olursa, o zaman böyle bir erişme, onun ruhani dünyalarda gelişmesine yol açar, yeter ki gurur ve egoizm ile karışmasın. Bu sözlerden maksat şu ki O’nun (Hz. Bahaullah) Huzurundayken edinilen inayetlerin akışını tarif etmek veya Hz. Bahaullah'ın göz kamaştırıcı İzzetini anlamak mümkün değildir " (9)
Hz. Bahaullah'ın güç ve hakimiyeti ile ilgi olarak Mirza Haydar Ali şöyle yazmaktadır:
"Ezelin taraftarlarından biri bir gün, ilk inananlardan olan Babi devrinin müritlerinden merhum Hacı Seyyid Cevad Kerbela'i'den Hz. Bab'ın Cemalini ve Güzelliğini tarif etmesini istedi. O şöyle cevap verdi: 'O, güzellik ve sevimlilikte eşsizdi; Yusuf'a atfedilen bütün iyilikleri ve güzelliği O’nda gördüm.' Soruyu soranın Ezeli oluşu ve başka bir kaç Ezelinin de orada bulunduklarını bildiğim için Hacı Seyyid Cevad'ın bu beyanından onun da bir Ezeli olduğu sonucunu çıkarırlar sandım. Bu bakımdan, Kutsal Huzurunda güzellikler hükümdarının secdeye geldiği ve Eşiğinde her şeye kadir olma ve haşmet alemlerinin en yüce övgü ve izzet şarkıları söylediği O kimsenin güzelliğini anlatmasını söyledim. Cevap verdi: ‘ Kesin olarak bilin ki dost olsun düşman olsun, direkt olarak Hz. Bahaullah’ın mübarek yüzüne bakabildiğini iddia eden kimse doğruyu söylemiyordur. Ben bunu defalarca denedim ve tekrar tekrar O’nun Cemaline bakmaya çalıştım fakat başaramadım. Bazen, bir kimse O’nun Huzuruna çıktığı zaman öylesine O’nun etkisi altında kalır ki aptallaşır, O’na hayranlık duyar, kendini kaybeder ve dünyayı unutur. Kendini kaybetmediği zaman O’nun mübarek Cemaline dikkatle bakacak olsa, güneşe bakıyormuş gibi olur. Güneşin parlak ışığından insanın gözleri nasıl kamaşır , gözlerinden yaşlar akarsa, aynı şekilde insan Cemal-i Mübareğin Yüzüne bakmaya devam etmekte ısrar edecek olursa, gözlerini yaşlar bürür ve bu da O’nu görmeği imkânsız kılar. Ben kendim bunu yaşadım. Edirne'de kaldığım yedi ay içinde, kendimi öylesine kaptırmış ve gözlerim öyle kamaşmıştı ki (Onun varlığından ötürü) kendimden ve evrenden tamamen bihaberdim. On dört veya on beş yıl sonra, Melekut-u Ebha'dakilerin hayranlık içinde tavaf ettikleri nurlu Nokta, Musa'ya indirilen vahyin Sinası kutsal şehir Akka'ya vardım. Üç ay Hz. Bahaullah'ın Huzuruna müşerref olmak nasip oldu. Bütün bu zaman içinde, O’nun başına giydiği taç’ın renginin ne olduğunu görmek istedim. Fakat, her seferinde O’nun Huzurunda bulunduğum zaman bakmayı unuttum, ta ki bir gün, mübarek adımlarıyla Rızvan Bahçesini süslediği, rayihalar saçtığı ve aydınlattığı o gün gelinceye kadar. Gizli veya açık, cennetin vaat edilen gerçekleri O Rızvan Bahçesinde secde ede duruyordu. Halen ziyaretçilerin ziyaret ettiği, bir sedir, bir sandalye ve kullandığı bazı eşyaların bulunduğu o odada Hz. Bahaullah öğle yemeği yiyordu. Bir kaç kişi odada ve bir kaç kişi de dışarıda ayakta duruyordu. Hepsi de O’nun eşsiz, bozulmaz ve muhteşem Güzelliğine meftun olmuşlardı. Tacı işte o zaman gördüm... ahbapların ve O’nun dostlarının arkasında duruyordum. Tacının rengi yeşildi... ‘ " (10)
Hz. Bahaullah'ın gözleri kamaştıran Cemalini anlatan bir başka kaydı, 1878 yılında Akka'ya ziyarete giden Hacı Muhammed Tahir Malmiri'nin anılarında bulabiliriz. Malmiri orada dokuz ay kaldı ve Hz. Bahaullah onun gün aşırı Huzuruna çıkmasına izin vermişti. Bu unutulmaz toplantılarda Hz. Bahaullah'ın Cemaline bakmanın özlemini çekti. Fakat O’nun Kutsal Huzuruna her çıkışında O’nun güzelliği karşısında gözleri kamaştı ve O’nun sözlerinin büyüsüne kapıldı; bir gün, O’nun Cemaline gözü ilişti. onun sözlerinin tercümesi şöyle:
" Bir gün, Cemal-i Mübareğin Huzuruna müşerref oldum. Bana nazikçe oturmamı buyurdular. Oturduğum zaman Hadimullah'ı çağırdı ve ' Ağa Tahir'e çay getir, ' dedi. Hadimullah bir bardak çay getirdi ve bana verdi. Çayı alırken gözlerim Cemali Mübareğin yüzüne ilişti ve bir an bilincimi kaybettim. Simasının insan üstü güzelliğinden gözlerimi alamadım. Sonra bana buyurdular: ‘Tanrım,bak ne yaptın ! Çayı döktün ve abanı batırdın ! Bu abanı iyi koru çünkü, İran'a gidinceye kadar tek giysin bu olacak. Süleymaniye'ye giderken bizim de üstümüzde sadece bir iç çamaşırı ve bir mintan vardı ' Cemal-i Mübareğin bu sözlerinden sonra gördüm ki elimde sadece bir çay tabağı vardı, bardağı düşürmüştüm. Sıcak çay dökülmüş ve abadan içime geçmiş fakat ben bunu hissetmemiştim." (11)
Daha önce adı geçen Hacı Mirza Haydar Ali, Akka’da bulunan bazı hükümet yetkililerinin Hz. Bahaullah'ı ilk gördükleri zamanki reaksiyonlarının öyküsünü kısaca Behçetu’ş Sudur'da şöyle yazmaktadır:
" ... Rızvan bayramıydı. Bayram Cenab-ı Kelim'in evinde kutlanıyordu. Evin selamlık bölümündeydim. Bahai olmayanların oturdukları başka daireler de vardı; birisi gümrük ve tekel müdürü olarak Akka'ya gelen bir Bey veya Paşanın ikametgahıydı. Rızvan’ın birinci günü, öğleden sonra Hz. Bahaullah iç taraftaki evden dışarı çıkarak gümrük müdürü ve memurlarının oturduğu odaya geldi. O içeriye girer girmez, hepsi birden ayağa kalktılar ve gelenekleri olmamasına rağmen O’nun önünde eğildiler. Hayret ve hayranlık içinde ayakta durakaldılar. Kalpleri O’nun eşsiz ve güzel Cemalinin tesiri altında kalmıştı. Hz. Bahaullah onlara doğru gitti ve onlara iltifatlarda bulundu. Sonra tekrar kendi ikâmetgahına döndü. Memurlar şaşkınlık içinde, ' Bu mümtaz kişi kim ? O Kutsal Ruh ya da hükümdarlar hükümdarı mı ? ' diye sordular. Cevap verdik, 'O, Abbas Efendi'nin babası ‘ " (12)
Bu hikayeler, Hz. Bahaullah'ın İzzeti ve huşu verici Azameti hakkında biraz olsun fikir verir ve belki de bazı müritlerinin neden O’nu tarif edemediklerini açıklar. O’nun tarifini kaleme alan ilk kimse, Bahai olmayan Şark dilleri tarihçisi Edward Grandville Browne olmuştur. 1890 tarihinde Behçi'ye yapmış olduğu ziyareti ve Hz. Bahaullah ile tanışmasını şöyle anlatır:
" ...Ayakkabılarımı çıkarırken, rehberim bir an durakladı. Elinin seri bir hareketiyle perdeyi çekti ve ben geçer geçmez tekrar kapadı; kendimi geniş bir odada buldum. Odanın üst ucunda alçak bir sedir, kapının karşısında ise iki üç sandalye bulunuyordu. Nereye gittiğimi ve kimi göreceğimi ancak pek müphem seziyordum (çünkü bana açık bir bilgi verilmemişti). Bir iki saniye geçti. Derken, hayret ve huşunun verdiği bir heyecanla odanın boş olmadığının farkına vardım. Sedirin bir ucunda, köşede mehabetli ve vakarlı bir sima oturuyordu. Başında dervişlerin taç tabir ettiği (alışılandan daha yüksek) ince bir sarıkla çevrili bir külah vardı. Gözlerimi ayıramadığım yüzünü asla unutamam fakat, tarif de edemem. Ömrüm oldukça unutamayacağım o nafiz gözler sanki insanın ruhunun derinliklerini okuyordu. O geniş alnında iktidar ve azamet gür kaşlarının üzerine oturmuştu. Hemen hemen beline kadar uzanan o simsiyah gür saç ve sakal, alnında ve yüzünde gözle görülür derin buruşukların ifşa ettiği seçkin yaşı tekzip ediyordu. Kimin Huzurunda bulunduğumu söylemeğe hacet yok! Kralların gıpta ettiği ve İmparatorların beyhude hasret çektiği bir aşk ve merbutiyyetin hedefi olan bu Zat önünde hürmetle eğildim ! Tatlı ve vakur bir sesle oturmamı emretti ve sonra dedi: ' Elhamdülillah nail oldunuz ! ... Siz bir mahpus, bir sürgün görmeğe geldiniz... Bizim yegâne emelimiz dünyanın iyiliği, milletlerin mutluluğudur. Halbuki bizi fitne ve fesat yaratmakla suçlayarak sürgüne ve hapsedilmeğe müstahak görüyorlar...İstiyoruz ki bütün milletler bir Dinde birleşsin, hep insanlar kardeş olsun. İstiyoruz ki insan oğulları arasında birlik ve şefkat bağları kuvvetlensin... İstiyoruz ki din ihtilafları yok olsun, ırk ayrılıkları ortadan kalksın. Bunda ne zarar var ? Gerçi bu böyle olacaktır. Bu verimsiz çekişmeler, bu harap edici savaşlar kalkacak ve <<En Büyük Barış>> kurulacaktır. Siz de Avrupa’da buna muhtaç değil misiniz ? İsa da bunu haber vermemiş miydi ? Bununla beraber biz görüyoruz ki hükümdarlarınız kendi hazinelerini beşeriyetin mutluluğundan çok, onun harap olması uğruna harcıyorlar. Bu çatışmalar, bu kan dökmeler ve bu nifaklar son bulmalı, bütün beşeriyet bir aile, bir millet teşkil etmelidir... İnsan yalnız vatanını sevmekle iftihar etmemeli, bütün alemi sevmekle iftihar etmelidir...' İşte Bahaullah'dan işittiğim sözlerin pek çoğunun yanı sıra hatırımda kalanlar bunlardır. Bu fikirlerin esaret ve ölüme müstahak yaptığını, bunların yayılmasıyla dünyanın kazançlı veya zararlı olacağını artık okuyucu kendisi düşünsün ve kararını versin" (13)
Hz. Bahaullah ile birlikte İstanbul'a gelenlerden birkaçının kalbinin temiz olmadığını biliyoruz. Onların yaptıkları kötülükleri önlemek için Hz. Bahaullah bu insanları yanında tuttu. Sadece Allah'ın inayetiyle Tanrı Mazharının eline kendilerini bırakmış, her türlü nefisten kendilerini soyutlamış, O’nun Emrinde sebat etmiş, tam bir iman ve tevazu göstermiş olan kimseler O’nun dostu olmaya layık kişilerdi. İlerde, Hz. Bahaullah'ın Makamı tam olarak tanındığı zaman beşer, eminlik ve bağlılık timsali bu insanlara övgü ve şükran duygularıyla dönüp bakacaklar. Çünkü onlar derin iman ve aşkları vasıtasıyla Tanrının inayet ve lütfunu bütün insanlık adına alabilmişlerdir. İmtihanlar ve felâketler karşısında onların sadakat ve özverileri olmasaydı, insan ırkı Tanrısına ihanet eder ve bu dünyada vaat edilen Melekut'un kurulmasını ertelemiş olurdu. Hz. Bahaullah'ın yolunda bir çoğu hayatlarını feda eden bu müritler, Hz. Bab'ın Zuhurunun meyveleriydiler. Onları bugün için O yarattı. Gerçek söylüyorum, Hz. Bab'ın misyonunun bütün amacı, eshabını, Hz. Bahaullah ile karşılaşmaya lâyık kimseler olarak hazırlamaktı. Hz. Bab bir Levhinde, (14) bir kimse hazır olduğu ve Kendisinin Zuhurundan sonra bir başka Zuhurun geleceğini anladığı andan itibaren, Tanrı bir an bile ertelemeden Kendini açıklar ve Emrini izhar eder, buyurmuşlar. Hz. Bab aynı zamanda Kendi Zuhurunu örnek gösterdi ve Kendisine ilk iman eden Molla Hüseyin O’na, eğer bir kaç dakika önce iman etmiş olsaydı, Emrini o kadar önce açıklardı , buyurmuşlar. Allah, Hz. Bahaullah'ın Zuhurunu anlama yeteneğinin en yücesini henüz dokuz yaşındayken insiyaki olarak babasının makamını idrak etmiş olan, en büyük oğlu Abdülbaha'ya bahşetmiştir. Hz. Bahaullah, Irak'a vardıktan hemen sonra Tanrının Kendisine verdiği görevi Hz. Abdülbaha'ya bildirdi. Abdülbaha, derhal O’nun Emrini kabul etti ve babasının ayaklarına kapandı, büyük bir tevazu ve istekle hayatını O’nun yolunda feda etmek için yalvardı. Böyle önemli olaylar tesadüfi olamaz. Allah Kendi Zat'ını insanlara açıklayacak araçlar yaratmak için iş başına geçer. Hz. Bahaullah'ın yolunu düzenlemeğe sadece Hz. Bab değil, insanlık adına O’nun Emrini kabul etmek için Hz. Abdülbaha özellikle yaratılmıştır. Böyle Yüce bir Zuhurun aracı olacak olan Hz. Abdülbaha'nın Hz. Bab'ın Emrini Molla Hüseyin'e açıkladığı ve eshabını ‘Tanrının İzhar Edeceği Kimse'nin geleceğine hazırlama sürecini harekete getirdiği gece dünyaya gelmiş olması çok ilginçtir. Bundan başka, Hz. Bab ve Hz. Abdülbaha gibi eşsiz kişileri yaratan ve kutsal görevlerini tayin eden İlâhi Kudretin, aynı zamanda Hz. Bahaullah'a iman eden ve Emrini kucaklayan pek çok ruhları da canlandırdığını Bahai tarihi bize göstermiştir. Her Zuhurda, Allah'ın Mazharını tanıyan ve O’na itaat edenler, yeni bir ruhla bezenmiş yeni bir varlık oldular. Kutsal Kitaplarda adı geçen yeni doğuş işte budur. Daha çok tasvirlerinin güzelliği ile bilinen bir Levhinde (15) Hz. Bahaullah, İlâhi Sırları çok latif bir şekilde tarif eder. İmalı bir lisanla Hz. Bahaullah’ın Zuhurunun açığa çıkmasından önce Tanrının dünyalarında bazı çarpıcı ruhani olayları hikaye eder. Bu büyüleyici sahneleri tarif etmek mümkün değil. Fakat işin özü şu ki bu Zuhuru anlayacak yetenekte bir kimse olmadığı için Allah yeni bir yaradılışı emretti. Hz. Bahaullah Zuhur ettikten sonra insanlara İzzetini açıkladığını buyurur ve bu yeni yaradılışın Yüce karakterini süslü ifadelerle tarif eder. Hz. Bahaullah, dostlarını karşılaşacakları keder verici imtihanlar konusunda uyardıktan sonra, Hevdec Levhinde sevgi dolu sözlerle onlara hitap eder. Kendilerini vehimden kurtaracak, dünyevi arzulardan nefislerini temizleyecek ve Tanrıya yakınlaşacak alemlere girmelerine vasıta olacak Allah'ın inayetlerinin üzerlerine ineceğinden emin olmalarını söyler. Cenab-ı Hakk'ın onları tüm insanların arasından seçtiğini, O’nun Mazharını tanımalarını sağladığını , Kendisinin dostları olma ayrıcalığını bahşettiğini, makamlarını yeryüzünde yaşayanların üstüne yücelttiğini ve isimlerini <Hıfsedilmiş Levih>e yazdığını söyler. Levhin geri kalanının teması, Hz. Bahaullah'ın Zuhurunun Yüceliği hakkındadır. Bütün yaradılışa hitap ederek, insanların sevinmelerini buyurur çünkü, mutluluk gününün geldiğini ve bu günde insanların Allah'ın Huzuruna eriştiklerini söyler. Bir gün insanların Allah'ın Huzuruna vasıl olacakları inancı geçmiş dinlerin Kutsal Kitaplarına dayanmaktadır. Bu konuyla ilgili Kur'an'da pek çok ayet var. Aslında bu, İslam Peygamberi'nin en açık ve en önemli vaadidir. Büyük Bahai bilgini Mirza Ebul Fazıl, Kur'an’ı gerçekten bilen, iç görüş sahibi her hangi bir kimsenin Kitabın üçte birinin Tanrı Günü’nün gelişi ile ilgili olduğuna şahadet edeceğini söyler. Şu ayetler onlardan sadece bir kaçıdır: " Tanrının alâmetlerine inanmayan ve O’nunla yüz yüze geleceklerine ihtimal vermeyen kimseler, Benim rahmetimden ümit kesmiş kimselerdir ve onları ağır bir mücazat bekler.”(16) ve "Rabbın likasına ermek isteyen kimse iyi ameller işlesin " (17) ve gene, " Bunlar (bu içi saygı ile ürperen kimseler) Rablarına kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini iyi bilirler." (18) ve gene, " (Hak Teala) mülkünün her işini tedbir ile idare eder, ayetlerini apaçık gönderir ki Rabbının Huzuruna çıkman için muhkem imanın olsun. " (19) İncil’de de buna benzer birçok beşaretler vardır. Örneğin: " Ve artık hiç bir lânet olmayacak ve Allah'ın ve Kuzunun tahtı onda olacaktır; ve kulları kendisine hizmet edecekler; ve O’nun didarını göreceklerdir; ve isimleri onların alınları üzerinde olacaktır." (20) ve gene, "Ve tahttan büyük bir ses işittim: İşte, Allah'ın çadırı insanlarla beraberdir ve Kendisi onlarla beraber oturacaktır ve onlar kendi kavmları olacaklar ve Allah'ın kendisi onlarla beraber olacaktır; ve gözlerinden bütün yaşlarını silecek; ve artık ölüm olmayacak; ve artık matem ve ağlayış ve acı da olmayacak; çünkü evvelki şeyler geçtiler, dedi." (21) Tevrat da Rablarının gelişi ile ilgili vaadlerle doludur. İşte birkaç örnek: "Bol bol çiçeklenecek ve sevinçle ve terennümle sevinecek; Lübnan’ın İzzeti, Kermil’in ve Şaron’un Haşmeti O’na verilecek; Rabbın İzzetini, Allah'ımızın Haşmetini görecekler. " (22) "Yürekleri korkak olanlara deyin: Kuvvetlenin, korkmayın, işte Allah'ınız ! İntikamla geliyor ve mücazatla geliyor. O kendisi geliyor ve sizi kurtaracak. " ( 23) "Ve Rabb'ın İzzeti İzhar edilecek ve bütün beşer O’nu hep birden görecekler; çünkü, RABB'ın ağzı söyledi." (24) "Çünkü, işte dünyayı karanlık ve ümmetleri koyu karanlık örtecek; fakat senin üzerine Rab doğacak ve İzzeti senin üzerinde görünecek."(25) Hz. Bahaullah Levihlerinin pek çoğunda Allah'ın insanların idraklerinin çok ötesinde olduğunu ve “Bedensel varlık, yükseliş ve alçalış, giriş ve çıkış gibi her türlü beşeri vasfın çok yükseğinde olduğunu .... her türlü ayrılık ve birleşme, her türlü yakınlık ve uzaklığın ötesinde ve üstündeki yücelikte olduğunu “(26) açıklamıştır Tanrının şahsen geleceği görüşü, Allah'ın tabiatına tamamen karşıdır. Böyle bir olay O’nu derhal sonsuzluktan sonluluğa alçaltır. Fakat, insanoğlu O’nun Mazharının Huzuruna varmakla Tanrının Huzuruna varmış olur. Farsça Beyan kitabında Hz. Bab açıkça buyurmuşlar ki Kutsal Kitaplarda Tanrının Huzuruna değinen her türlü atıf <<Allah'ın İzhar Edeceği Kimse>> demektir. Tarihin yazılı olarak kayda geçtiği başlangıçtan itibaren, Allah'ın Mazharları ve Habercileri, insanlar için bir ikmal devrinin geleceğini haber vermişlerdir. Bütün Peygamberlerin görüşü, birçok şairlerin ve kahinlerin düşünceleri, Rabbın gelişine odaklanmış, fakat, O gelince, dünyanın bütün insanları O’nu tanımakta gaflete düşmüşlerdir. Sadece bir kaç kişi O’na inandılar ve Makamını tanıdılar. O halde, geriye baktığımız zaman, altmış kadar erkek, çocuk ve kadının , şahsen Rablarına Bağdat’tan itibaren eşlik etmiş olmaları, Samsun’da bir gemiye dolmaları ve oradan İstanbul'a hareket etmeleri ne muazzam bir şey! Halbuki insanlar, böyle harikulade bir olaydan habersiz idiler. Tanrı onların yanından geçti ve onlar derin uykudaydılar.
SÜBHANİKE - YA - HU
1280 Cemaziyel-Evvel ayının 5'inci akşamı (19 Ekim, 1863) Hz. Bab'ın Emrini açıklamasının yıl dönümü münasebetiyle Hz. Bahaullah'ın Kendi el yazısı ile Arapça lisanında, İstanbul’da güzel bir Levih nazil olmuştu. Bu Levih adını birinci ayetten alarak Nakus Levhi (Çan Levhi) diye bilinmektedir. Aynı zamanda bu Levh'e Subhanike Ya Hu olarak da değinilmektedir. Bu Levih, Hz. Abdülbaha'nın aracılığı ile Hz. Bahaullah'ın dostlarından İsfahanlı Tömbeki tüccarı Ağa Muhammed Ali’nin ricası üzerine inmiştir. Bu Levhin, böyle hayırlı bir münasebetle İzhar oluşu, o tarihi bayramı kutlayanların kalplerini büyük bir sevinçle doldurdu. Hz. Bahaullah Levh'e şöyle başlar:
" Ey eşsiz Tanrının keşişi ! Allah'ın Günü görününceye kadar ve Azametliler Azametlisinin Baha'sı Kutsal ve Haşmetli Tahtının üzerine kuruluncaya kadar çanları çal. " (27)
Bu bir kaç satır bize, Levihin haşmeti ve yüceliği hakkında bir fikir verir. Hz. Bahaullah'ın Kendisini açıklamasına yakın nazil olan diğer Levihler gibi, ancak Tanrının Yüce Mazharının Kaleminden çıkabilen tarif edilmez bir kuvvetle çınlar. Burada, Hz. Bahaullah'ın orijinal ve derin eşsiz sözleri öyle güzellik ve ritme sahiptir ki bunu hiç bir kalem tarif edemez. Ahbapları hep birlikte terennüm etmeğe iten bir üslupla yazılan bu Levih, okunduğu zaman sevinç ve neşe havası yaratmaktadır. Bağdat’tan ayrıldıktan hemen sonra, Zuhur Küresinin yükselişini açık ve haşmetli sözlerle bildirir, gizlilik perdeleri arkasına gizlenmiş olan O’nun artık açığa çıktığını teyit eder, Emrinin Kudret ve İzzetini över, Tanrı Gününün geldiğini ifade eder, en yüce cennet sakinlerinin kendilerini hazırlamalarını ve Tanrının Huzuruna çıkma ehliyetini elde etmek için onları davet eder, aşıklarına, Maşuklarının gelişini kutlamalarını ve sevinmelerini söyler ve bu Zuhurun müjdesini insanlara vermeleri için bütün yaratıklara çağrıda bulunur. Ve nihayet, Kendinden başka her şeyden kesilmeleri, kalplerinin O’nun sevgisi ile tutuşmaları, arzusuz ve temiz olmaları, Emrinin yayılmasına kendilerini adayan dostlarının yeryüzünde yaşayanlara galebe çalmaları için dua eder. Emir tarihi bu duanın gerçekleştiğini bol bol göstermiştir. Gerçi müritleri acı bir şekilde işkence gördüler ve dünya mallarından yoksun kaldılar ama, Allah’ın inayetiyle karanlık güçlere galebe çaldılar ve Rablarının Emrinde unutulmaz başarılar kazandılar. İki despot hükümdar, Nasreddin Şah ve Sultan Abdülaziz, yeni doğan Tanrı Emrinin kökünü kazımak için vazgeçilmez düşmanlık yapmaya kararlıydılar. Devrinde Hz. Bab'ın şehit edildiği ve sayısız inanırların işkence gördüğü Nasreddin Şah, Emrin nurunu söndürmek için ve hatta adını tarih sayfalarından silmek için elinden geleni yaptı. Abdülaziz ise, Dinin Kurucusunu hapsettirdi. O’na ve dostlarına en katı kısıtlamaları uyguladı. Buna rağmen, Hz. Bahaullah'ın Dini bugün dünyanın her yerinde yerleşti, bütün renkleri, ırkları ve milletleri temsil eden inanırları hayret verici bir hızla ve istekle O’nun Emrini her yere yaymaktadırlar. İnançlarını, temel ilkelerini, tarihini, öğretilerini bütün dünyayı kapsayan kurumlarını ve değiştirme gücünü azap çekmekte olan insanlığın dikkatine sunmuş ve sunmaya da devam etmektedirler. Tıpkı bugün olduğu gibi, geçmiş dinlerde de Allah Emrini halim ve mütevazi erkek ve kadınlar vasıtasıyla yüceltmiştir. Kur'an'da belirtildiği gibi, insanlara, "Biz dünyada eziyet görenlere nimetlerimizi ihsan etmek ve onları insanlar arasında ruhani liderler ve Bizim varisimiz kılmak istedik." (28) Buna benzer olarak İncil’de şöyle demektedir: "Ne mutlu o halim olanlara; çünkü, onlar dünyayı miras alacaklar." (29) İnsanlar arasında en düşük derecede olanların yardımı sayesinde Kendi Emrini yüceltmekle, Allah Kendi Mazharlarının nüfuzunu ve gücünü kanıtlamıştır. Hiç kimse Onları dini nüfuzlu insanlar aracılığı ile yücelttiler diye suçlayamaz. Örneğin, Hz. İsa'ya ilk inanan insanlar kalbur üstü kimseler değillerdi. Onlar, nefretle muamele gördüler ve eziyet edildiler. Onların izinden giden diğerleri, aynı kaderi paylaştılar ve pek çoğu şehit edildiler. O zamanlar çaresiz gibi görülmelerine rağmen, İsa'nın Dini dış ülkelere taştı ve oralarda kuruldu. Bu onun misyonunun hakikâtinin kanıtlarındandır. Aynı şekilde, ilk zamanlarda, Hz. Muhammed'e inananlar sade ve camiadan dışlanmış kişilerdi. İşte bu sebepten pek çok kimse, "Biz seni kendimiz gibi insan görüyoruz. İçimizde ancak ayak takımının, düşünmeden sana uydukları gözümüzün önündedir. Sizin bize üstün bir meziyetinizi de görmüyoruz. Belki sizleri yalancı sanıyoruz, " (30) diye alay ettiler. Hz. Muhammed'in bizzat şahsına Mekke halkı tarafından acı bir şekilde karşı gelinmiş, işkence edilmiş ve sonunda selameti için Medine'ye hicret etmişti. Buna rağmen, Allah'ın kudretiyle O ve eshabı, mağdur duruma düşürülmeleri ve aşağılanmalarına rağmen, düşmanlarına üstün gelmişler ve pek çok kimseye ruhani hayat vermişlerdi. Gerçi İslam Dininin kuruluşu Batı tarafından büyük ölçüde kınanmıştır. Bu, hemen hemen tamamen fanatik Hıristiyanların raporları sonucuna bağlıdır. Hıristiyanlar, asırlar boyu İslamiyetin asil ve ruhani öğretilerini ihmal etmiş, doktrinlerini çarpıtmışlar, herkesçe tanınmayan geçmişini abartmışlar ve Kurucusu hakkında büyük iftiralar yaymışlardır. Bunun ilginç bir hikayesi olarak Hacı Muhammed Tahir Malmiri hatıratında, Fars lisanını iyi bilen bir Hıristiyan misyonerle Yezd’de yaptığı uzun bir mülakatın özetini şöyle anlatır. Mülakatın konusu, Hz. Bahaullah'ın Mesajının Hakikâti üzerineydi. Tartışma sırasında İslamiyetten söz açılır. Bu diyalogun kısa bir parçası şöyle:
"( Hıristiyan misyoner) Bana, 'Peki Muhammed için ne buyurursunuz?' dedi. 'Bir bakıma Hz. Muhammed'in sözleri, Hz. İsa'nınkinden daha etkiliydi,' dedim. Hemen, 'Bu nasıl olur ? ' dedi. 'Biliyorsun, Hz. İsa bir şark ülkesi olan Arz-ı Mukaddes'de dünyaya geldi ve orada yetişti. Dinini orada açıkladı. Görev yıllarını orada geçirdi ve orada çarmıha gerildi. Buna rağmen, O’nun dini altı asır kadar, doğu ülkelerinin hiç birinde öyle göze çarpacak boyutlarda yayılmadı. Halbuki, doğuda rastladığın her bir Müslüman, İsa'yı Allah'ın ruhu ve İncil'i Allah Kelâmı olarak kabul eder. İsa'ya olan inanç ve O’nun ilâhi mesajı Hz. Muhammed'in etkisiyle doğudaki insanlara iletilmiştir. Öyle değil mi ? ' 'Evet, öyle fakat bu kılıç gücüyle oldu,' dedi. Bunun üzerine açıkladım, ' Hz. Muhammed Kendisini açıkladıktan sonra, on üç yıl yaşadığı Mekke'de kendisine yapılan bütün aşağılama ve hücumlara rağmen, hiç kılıç kullanmadı. Bu saldırılar bazen o kadar şiddetlendi ki, mağaralarda ve sığınaklarda saklandı ve sonunda canını kurtarmak için Mekke’den kaçmak zorunda kaldı. Hz. Muhammed'in katıldığı çatışmalar ise tamamiyle bir nefsi müdafaa mahiyetindeydi. Haydi, senin iddialarının doğru olduğunu kabul edelim. Farz edelim ki, Hz. Muhammed Dinini kılıç kuvvetiyle kurdu, Hz. İsa ise Dinini Ruhul Kuds vasıtasıyla yaydı. Biliyorsun kılıç öldürücü bir alettir; can alır, tahrip eder, parçalara ayırır. Ama, Hz. Muhammed'in elinde kahır yüzünden lütuf oldu. Üç yüz milyon kadar insana ruhani hayat verdi; savaşan bir çok grupları ve ayrı camiaları birlik ve kardeşlik bağlarıyla birleştirdi; vahşi Arap kabilelerini en yüksek ilim ve irfan seviyesine çıkardı. Şimdi yargında insaflı ol. Hangisi daha zor ve mükemmel , kılıç gücüyle mi hayat vermek yoksa ruhani yollarla mı ? Hangisi daha çok hüner gerektirir, hastasına zehir vererek onu hemen iyi eden doktor mu yoksa onu rahatlayıcı ilaçları yavaş yavaş veren doktor mu ? ' 'Peki ama, Hz. Muhammed çok kişiyle evlenen şehvetli bir kişiydi. Hz. İsa hiç evlenmedi bile,' dedi. 'Hz. İsa evlenmedi diye O’nun ilâhi sıfatlarını artırmak istiyorsan, sanırım bu konuda yanılıyorsun. Çünkü, Hz. İsa'nın bedeni diğer herhangi birisi gibiydi. Evlenmeme olayına gelince, belki de kısa misyonu sırasında devamlı olarak ülkede dolaştığı için bir yerde kalıp yerleşme fırsatı olmadı. Eğer Hz. İsa'ya cinsel yetersiz diyorsan, bu O’nun ruhani bir fazilete sahip olduğunu değil, fiziksel özürlü olduğunu gösterir. Kaldı ki Hz. İsa evliliğe karşı olduğuna dair hiç bir şey söylememiştir. Farz edelim ki senin dediğin doğru. Hiç kimse Hz. Muhammed'in eshabına en yüksek derecede iffet ve ahlâk dürüstlüğü telkin ettiğini ve o günlerde vahşetin ve cehaletin en derinliklerine inmiş bir camiaya namus kavramını ve ruhani bilinç verdiğini inkâr edemez. Bu gün aradan 1300 yıl geçmiş olmasına rağmen, çeşitli ırkları bir arada tutacak olan ruhani gücü her yerde fark edilebilir. Ruhaniyet ve cinsel dürtü, su ve ateş gibi bir birine zıttır. Hz. Muhammed, bu iki zıt gücü kendi nefsinde birleştirir. Siz diyorsunuz ki İsa tamamen ruhaniydi ve bu sıfatla hayat verdi. Hz. Muhammed'in tabiatının daha mı çok ruhani veya şehvetli olduğu konusunu sizin tarafsız muhakemenize bırakıyorum. Bu gibi maddi düşüncelerle yanlış yola sevk edilmemeliyiz. Hz. İsa, Siz ağacı meyvesinden tanıyacaksınız, diye buyurmuşlar.’ Sonra sordu, 'Peki Hz. Bahaullah'ın misyonunun doğruluğuna ne dersiniz ? ' ..."( 31)
Nakus Levhi gibi, İstanbul ve Edirne’de nazil olan pek çok Levihte Hz. Bahaullah eshabına kalplerini dünya arzularından temizlemelerini ve mümin olmayanların sözleri ve kötü fısıltılarının onları Gerçekten ayırmaması için O’nun Emrine sıkı sıkıya yapışmalarını tembihler. Edirne'de Mirza Yahya'yı Hz. Bahaullah'a karşı koymaya iten olayları inceleyecek olursak, bu öğütlerin önemini daha iyi anlarız. İlerde göreceğimiz gibi, Nakus Levhi İzhar olduğu zaman İstanbul’da bulunan önde gelen bir kaç inanır daha sonra, camiayı saran bu krizin pençesine düşmüşlerdi ve onun kötü gücünün kurbanı olmuşlardı. Fakat, bütün bunlara rağmen, Hz. Bahaullah'ın öğütleri aralıksız sürdü. Gerçekten, O’nun hayatının harikulade yönlerinden biri, O’nunla karşılaşan herkese karşı merhametli olmasıydı. O’nun ilâhi ve her şeyi kapsayan merhameti, inananları ve inanmayanları eşit olarak sarardı. Ancak Tanrı Emrine zarar vermek isteyeni Huzurundan uzaklaştırırdı. İnananlarına koruma ve yol gösterici elini uzatırdı. Bu O’nun bütün eserlerinde görülmektedir. Levihleri, hayatın ruhani, ahlaki, sosyal yönleri konusunda öğütler ve yol göstericilikle doludur. Kişisel konularda bile, Hz. Bahaullah her zaman müritlerine yol gösterirdi. İstanbul'a yapacağı yolculukla ilgili bir örneğe bakalım: Bağdat’tan ayrılmadan önce, Hz. Bahaullah, Kendisi ile beraber yolculuk yapacak olanlara, Bektaşilerin yaptığı gibi saçlarını uzatmalarını söyledi. Onlara prestij ve koruma vermek için bu adım atılmıştı. Çünkü, Bektaşilerin Türkiye'de büyük nüfuzu vardı. Bu söz, Hz. Bahaullah'ın erkeklerin saçlarını uzatmalarını onayladığı anlamına gelmez. O günün şartlarına uysunlar ve böylece, güvenlik ve selametlerini temin etsinler diye böyle bir öneride bulunmuştu. İran’da da dervişlere saygı vardı. İnsanlar onları rahatsız etmezler ve de onların inanç ve uygulamalarına karışmazlardı. O günlerde, şehre bir yabancı geldiği zaman, halk, onun kimliğini ve ziyaretinin maksadını öğrenmeğe meraklıydılar. Fakat, şehirden şehre giden dervişler konusunda durum öyle değildi. Halk, dervişlerin uzak yerlerden gelmelerine alışıklardı ve çok zaman onlar hakkında araştırma yapmazlardı. Emrin ilk günlerinde, bu durum İran’da saçlarını uzatıp derviş kıyafetine giren Bahai mübelliğlerin işine yaradı. Böylece, hiç rahatsız edilmeden ve eziyet görmeden ülke çapında serbestçe gezmeği başardılar. Hz. Bab ve Hz. Bahaullah'ın zamanında Emre inanmış bazı gerçek dervişler de vardı. Aralarında, Tahran'ın yedi şehitlerinden Mirza Kurban Ali gibi meşhurlar da vardı. Haliyle bunlar derviş olarak görünmeği sürdürdüler. Keşküllerini taşıdılar. Pazar yerlerinde ve umumi yerlerde Rabbı övücü ilâhiler mırıldanma geleneklerini sürdürdüler. Tanınmış şairlerden alınan bu övgü şarkıları, dervişlerin en heyecan verici gösterileriydi. Her ne kadar Hz. Bahaullah inananlara O’nun Emrini yayarken hikmetli ve dikkatli olmalarını söylemiş ve umumi yerlerde inançlarını açıklamamalarını öğütlemişse de, bu dervişlerin daha atak olan bazıları, çarşı, pazar ve sokaklarda Hz. Bahaullah'ı öven ilâhiler söylemişlerdi. Bu gibi hikmetsiz hareketler, zaman içerisinde kaçınılması mümkün olmayan elem ve keder getirmişti. En sonunda Hz. Bahaullah bir kaç dervişe bu uygulamalarına bir son vermeleri ve hikmetle hareket etmeleri için sert bir mesaj gönderdi. Bahailiği kabul eden bir kaç derviş, dilencilik ve kalender yaşam alışkanlıklarından dolayı, Emrin yasa ve emirlerini kendilerine uyacak şekilde değiştirdiler. Hz. Bahaullah bir Levhinde, bu insanların başkalarından ayrı davranış ve uygulamalarını reddeder, onların yemekten ve uyumaktan başka bir şeye önem vermediklerini söyler.( 32) Hz. Bahaullah içinde insanın en son hedefine varmak için ruhani ön koşullarını özetlediği Yedi Vadi’yi bir Sufi’ye hitaben yazdığı ve bizzat Kendisi bir derviş kıyafetiyle Süleymaniye'ye gittiği için O’nun öğretilerinin Sufi’lerin uygulamalarına uygun olduğu gibi yanlış bir kanıya varılabilir. O’nun dininin incelenmesi bunun böyle olmadığını gösterecektir. Hz. Bahaullah'ın iki yıl Süleymaniye dağlarında bulunmuş olması, O’nun tek başına inzivaya çekilmesinin koşullarına bağlıydı ve Sufi yaşam şeklini onaylamak gibi bir tefsir yapılamaz. Sufiliğin temel prensibine göre, insanın, varlığın ve gerçeğin Kaynağı ile temas kurmaya çalışarak, Tanrıyı direkt olarak hissetmesi mümkündür ve böylece, tam bir ruhani serbestliğe varabilir. Bu ruhani serbestlik içinde sezgisel duyuları en geniş kapsamına ulaşabilir. Fakat, Hz. Bahaullah'ın Dini, Yaratanla yaratılan , Sonsuzla sonlu arasında hiç bir ilişkinin olamayacağını ve " Başlangıcı bulunmayan Zat’ı tanıma kapılarının ...bütün varlıklara kapalı “ (33) olduğunu, insanın Tanrı’yı tanıyacağı tek yolun ancak O’nun Mazharlarını tanımakla olacağını öğretir. İnsanın ruhani gelişmesinin kendi hayatının dürtü ve isteklerine göre değil, Tanrı Mazharlarının öğretilerine itaat etmek ve uygulamasına bağlı olması, temel Bahai inancıdır. Sufilikle Bahailik arasındaki bir başka temel fark, Hz. Bahaullah çilekeşliği ve dilenciliği yasaklamıştır. Eshabına değişik bir soyutluk ve feragat kavramı vermiştir. Bu kavram genelde Sufi görüşlerine taban tabana zıttır. Hz. Abdülbaha bir Levhinde "Yedi Vadi" nin feragat etme yolunda yürürken bize rehberlik ettiğini ifade eder. (34) Maksat, yolcunun Tanrı’yı nasıl seveceğini öğretmektir. Fakat dünyadan el etek çektiklerini iddia eden dervişlerin takındıkları tavrı hiç bir şekilde hoş görmez ve onları haklı çıkarmaz. Bu gibi insanlar serseri gibi dolaşırlar, kafaları karışmış ve tembel, işsiz ve başkalarına yük olan kimselerdirler. Bir önceki ciltte de belirtildiği gibi, Yedi Vadi, Sufi felsefesini iyi bilen bilgin bir insan olan Şeyh Muhyeddin'in sorularına cevap olarak İzhar olmuştur. Hz. Bahaullah bir Levhinde, (35) Yedi Vadi' nin, Emrini açıklamadan önce ilgili kimselerin üslubunda yazıldığını söyler. Hz. Bahaullah, soruyu soran kimse anlasın diye ilâhi hikmetiyle, o günün geçerli Sufi terminolojisini kullanmıştır. Bu Levihte buyuruyorlar ki bu günde Kendisine dönen ve gerçekten O’nun Makamını tanıyan her kişi, o kitapta bahsedilen yedi merhaleye gerçekten varmışlardır. Hz. Bahaullah çilekeşliği, dilenciliği ve inzivayı yasaklamıştır. (36) Bazı adalarda, vahşi hayvanlarla yaşayan, kendilerini beşerden uzak tutan, yemekten kesilmiş ve münzevi bir hayat yaşayan kimselerin var olduğunu ifade eder. Bunlar kendilerini insanların lideri olarak görürler. Fakat, Tanrı nazarında bu davranışların hiç biri makbul değildir. Aynı Levihte Bağdat’ta, Sufi mahallesinde birinin yere baygın düşünceye kadar kendisine şiddetle vurduğu gözlemlerini anlatır. Anlaşılan sözde nefsine hakim olmak için yapılan bu aptalca hareket aynı inanca sahip kişilerce son derece değerli ve insan üstü bir hareketmiş. Hz. Bahaullah, Allah'ın bu insanlardan usandığını ifade etmiştir. Meşhur Bahai alimlerinden Mirza Ebu'l Fazıl, İslamiyetin kaderindeki gerilemeyi dikkatle izlemiş ve bunu Sufizmin yükselmesine atfetmiştir. Tıp, fen, matematik ve astronomi gibi bilim alanlarında İslamiyetin yaptığı büyük katkıları anlattıktan sonra şöyle yazar:
" ...
Doğudan batıya kadar bütün İslam ülkeleri ve şehirleri ilim nuruyla
aydınlanmışlardı. Fakat, ne yazık ki, yeni dikilen öğrenim ve eğitim ağaçları
meyvelerini vermeğe başlamadan önce, bu parlayan ümmetin (İslamiyet) bahçesinde
takva dikenleri büyümeğe başladı. Felç ve çürümeğe benzetilen Sufilik
hastalığı, milletin sağlam organlarını etkilerse, onun neş'esi, üstünlüğü,
ilerlemesi ve etkisi tamamen silinecektir. Bu hastalık, İslam ümmetinin üzerine
çökmüştür. Pek çok kimse koyu sofuluk (çilekeşlik) ve kendisini dünya
bağlarından arıtmak adı altında aşırı dua ve murakebeye daldılar.
MESNEVİ'Yİ MÜBAREK
Hz. Bahaullah'ın İstanbul’da izhar ettikleri en güzel eserlerinden birisi MESNEVİ'dir. Bu eser, İran şiirinin bir şaheseridir ve terkibi, güzelliği ve kudreti ile tanınır ve O’nun şiirleri arasında insanın ruhunu en çok etkileyen bir şiir olarak bilinir. Kendi ana lisanında bile hiç bir kalem bu büyük eserin içeriğini hakkıyla tarif edemez. Bu eserin üç yüz mısra'ının her biri sonsuz derin manası ile başlı başına bir kitaptır. Küçük bir delikten fışkıran büyük bir okyanus gibi, Hz. Bahaullah insanın ruhunu mest eden bir kudretle Allah'ın gücünün ve azametinin bir nebzesini açıklar ve O’nun ilahi vahyinin bir zerresini insanlara ihsan eder. Kalbi temiz olanlara bilgi bahşeder, samimi olanlara sırları çözer, arayıcılara iç görüş ihsan eder, alimlere hikmet ve sevgililerine teselli ve öğüt verir. Bütün bunlar, insanın en sonunda varmak istediği bir son olarak bu ilahi şiirde göze çarpar. Hz. Bahaullah bu şiirde ve fani bir dünyanın sınırları içerisinde muazzam ve sınırsız bir zuhurun sırlarını açmış, beşer dünyasının bazı hakikatlerini ifşa etmiş ve insanın izzet zirvesine nasıl varabileceğini belirtmiştir. Bu eserdeki bazı öğütleri, "Saklı Sözler”dekiyle aynı paralelliktedir. Bu şiirinde, Hz. Bahaullah kendisini, parlaklığını bütün yaratılanların üzerine saçan, Hakikat Güneşine benzetir. Cismani güneş bu gezegende nasıl hayat kaynağı ise Tanrının Yüce Mazharı da bütün insanlar için ruhani hayatın kaynağıdır. İnsanların ilerlemeleri ve gelişmelerine sebep olan ruhani enerjileri beşer dünyasına salar. Bir Levhinde (1) Hz. Bahaullah, İlâhi Zuhurun başlıca amacının sırf beşer camiasında yasaları değiştirmek ve ilim vermek olmadığı;O’nun maksadının daha ziyade İlahi Zuhur sırasında bütün yaradılışın Tanrı lütfunun bir vasıtası olmaları ve taze yetenekler edinmeleri için ilahi inayetleri saçmak olduğu diye buyurmuşlar. Mesnevi izhar olduğunda Hz. Bahaullah’ın Emrini Beyanının haberi ve önemi Babi toplumuna tam olarak ulaşmamıştı. Bu sebeple Hz. Bahaullah bu şiirinde, perdeleri yırtması ve Zuhurunun Güneşini bütün ihtişamıyla yükseltmesi için Kendisine çağrıda bulunur. Bir başka bölümünde gene Kendisinden, bu karanlık dünyaya Kendi ışığından bir nebze saçmasını, Allah bilgisi kapılarını insanlığa açmasını ve onlar üzerinde Kendi mis kokulu meltemlerini estirmesini ve böylece ruhen ölmüş olanları cehalet ve gaflet çukurlarından çıkarıp canlandırmasını ister. Emrinin ışığının Batı dünyasına yayılmasına atıfla Hz. Bahaullah kayda değer bir ifadede bulunur. Güneş Batıdan yükselsin diye izzet perdesini açması için Kendisinde var olan en içteki Tanrı ruhuna ısrar eder. Hz. Bahaullah bir başka yerde, her ne kadar Tanrı Emri Doğudan doğmuşsa da, etkisinin Batıda görüleceğini buyurmuşlardır. Mesnevide, Hz. Bahaullah Zuhurunu Tanrı Gününün gelişi ve Baharın görünmesi olarak tarif eder. Levihlerinin bir çoğunda bu konuya temas etmiştir. Maddi alemde bahar nasıl bütün canlılara yeni bir hayat verirse, Hz. Bahaullah'ın Zuhuru da insanların kalplerinin O’nun sevgisiyle dolmasını, en asil fazilet ve mükemmellik meyvelerini izhar etmesini sağlar. İnanan tarafından gösterilen bu semavi nitelikler tamamiyle o kimseden kaynaklanmaz. Güneşin ışını olmadan göz gereksiz bir araç ve tohum kısır bir organizmadır. Aynı şekilde, eğer Tanrı Mazharları olmasaydı, hiç kimse asalet ve doğruluğa asla erişemezdi. Beşeriyet bu Hakikat Güneşlerinin ışınları sayesinde kademeli olarak karanlıktan aydınlığa doğru yönlendirilmiştir. Mesnevinin konularından biri de insanoğlunun bizzat kendisinin Tanrının bir tecellisi olduğu, varlığında Tanrı sıfat ve gücünün emanet edildiği ve Tanrı nurunun onda yansıdığıdır; fakat o, bu inayetlerden perdelenmiştir ve hayatının kıymetli saatlerini içinde mevcut yüce güçlerden habersiz geçirir. İnsan kalbini temizlemek için çaba gösterirse, ancak o zaman bu sıfatlar ve vasıfların onda tecelli edeceği konusunda Hz. Bahaullah onları uyarmıştır. Hz. Bahaullah Saklı Sözler’de Tanrı sesiyle konuşarak şöyle buyurur: “Ey Varlık Oğlu ! Kandilim sensin ve ışığım Sende. Onunla aydınlan ve Benden başkasını araştırma; çünkü, Ben seni zengin yarattım ve sana verdiğim nimeti eksiksiz verdim.”
Hz. Bahaullah insanoğlunun yeni bir göz sahibi olmadıkça Tanrı nurunu alamayacağını MESNEVİ'de bize öğretir. Bu dünyanın varlıklarına çevrilen gözler O’nun Zuhurunun ihtişamını asla göremez. Tanrısal olmayan seslere ayarlanan kulaklar Melekutun nağmelerini işitemez. "Yeni Gözler" ve "Yeni Kulaklar"'dan maksat ruhani gözler ve ruhani kulaklardır. Hz. Bahaullah, Ruhun gözü, nurunu Tanrıdan aldığına göre onun bir yabancıya çevrilmesine izin vermek yazık olur, diye ifade eder. Tanrının insanda iç göz yaratmasındaki maksadının insanın O’nun Zuhurunun güzelliğini bu dünyada görebilmesidir diye teyit eder. Saklı Sözler'de Hz. Bahaullah şöyle buyuruyor:
“Ey Toprak Oğlu ! Kör ol ki Güzelliğimi göresin; Sağır ol ki tatlı ezgimi ve sesimi işitesin; bilmez ol ki bilgimden pay alasın; yoksul ol ki tükenmez zenginlik denizimden içedurasın. Kör ol: Güzelliğimden başkasını görmeğe; sağır ol: Kelimemden başkasını işitmeğe: bilmez ol: Bilgimden başka bir bilgiye; ta ki temiz bir yürek, aydın bir göz ve iyi bir kulakla Benim mukaddes katıma gelesin.”
Hz. Bahaullah bir Levhinde (4) gözlemcinin gözü kainat kadar büyük olsa ve bir an için O’ndan başkasına çevirecek olsa böyle bir insanın O’nun huzuruna gelmeğe layık bir kimse olmadığını teyit eder. Güneş tam tepede parlarken aydınlanmayı mumda arayan bir kimsenin durumunu düşünecek olursak Hz. Bahaullah'ın bu beyanını takdir edebiliriz. Hz. Bahaullah bir başka Levhinde (5) bu günün Tanrı Günü olduğunu ve başka hiç bir şeyden bahsetmenin değeri olmadığını anlatır. Bu günün gözler, kulaklar ve yürekler günü olduğunu ekler. Sevdiklerine bu üç şeyi benimsemeleri için çağrıda bulunur. Onlara sadece ufak bir zerrenin gözleri görmekten, kulakları işitmekten ve kalpleri anlatmaktan alıkoyabileceğini hatırlatır. Ruhun iç gözü ve Tanrı Mazharı arasına çekilen perdelerin hepsi insanoğlunun dünyasından kaynaklanır. Bugün dünyada pek çok insan Tanrının Yüce Mazharı Hz. Bahaullah'ın İzzetine tanık olmaya henüz muktedir değiller. Çünkü, kalplerini bir çok perdeye sarmışlar. Bu perdelerin en amansızlarından biri, gelenek perdesidir. İnsanlar atalarından gelen geleneklerin içine doğmuşlar ve ömür boyu bunun içinde tutsak kalma eğilimindeler. Tarihte gördüğümüz gibi, her ne zaman Tanrı Kendisini açıklamış, insanlar için yeni ölçüler ve öğretiler getirmişse, bu insanlar babalarının, dini liderlerinin ve halkının arkasından giderek Tanrının yeni Mazharını inkâr etmişlerdir. Bunun en güzel örneği Hz. İsa’nın gelişidir. Sadece bir avuç insan O’na iman ettiler. Geleneklerin esiri olan diğerleri O’nun Emrini inkar ettiler. Hz. Bahaullah'ın en önemli öğretilerinden birisi insanların inanç konusunda dostlarını taklit etmemeleri, gerçeği bağımsızca araştırmaları ve bugünün yeni doğan Tanrı Emrinin azametini anlayabilmeleri için iç gözlerini açmalarıdır. İnsanları Tanrı Mazharlarını tanımaktan alıkoymuş olan bir başka hazin perde de bilgi olmuştur. Bazen farkına varmadan, bilgi sahibi kimseler çok zaman gururlanır ve gözlerini gerçeğe yumarlar. Bu islamiyette ve İkan Kitabı dahil Hz. Bahaullah'ın pek çok levihlerinde bahsettiği "İzzet Perdeleri" dir. Böylece, Tanrının yüce sıfatlarından biri bir engel oluşturmuş oluyor. Her ne kadar ilim insanoğlunun elde etmesi için övgüye değer bir sıfat ise de, ve tıpkı Hz. Muhammed gibi, Hz. Bahaullah da taraftarlarının ilim sahibi olmalarını önermişse de, insanoğlu onu gurur ve bencillik için alet ederse o zaman o, "övünç perdesi" olur. Emrin başlarında Kaşan’lı zengin ve bilgili bir kimse ailesi ile birlikte hac maksadıyla Necef ve Kerbela’ya doğru yola çıkarlar. Şartlar, grubu gideceği yere götürüp getirecek olan Haşim Han adlı bir Babi kervancı ile anlaşmak zorunda bırakır. Bölgede en güvenilir kervancı diye bilinmesine rağmen Haşim Hanla yolculuk etmekteki isteksizliğinin nedeni onun Babi oluşuydu. Haşim Han uzun boylu ve güçlüydü. Çok az eğitim görmüştü, fakat kalbine Tanrının yeni doğan Emrinin ışığı değmişti. Sonuç olarak idrak armağanı ile bezenmişti ve insanları benimsediği Emrin gerçeğine basit bir şekilde ikna edebiliyordu. Haşim Han Babi olarak tanınıyordu. Tüccar ile ailesi, yolculuk boyunca, kendi kanılarınca saçma bir inanca bağlı bir kimseyle görüşmek istemediler. Böyle uzun yolculuklarda dinlenmek ve hayvanları doyurmak için kervan günde birkaç kez durmak zorundaydı. Bir gün gene mola verdikleri bir sırada tacir, Haşim’le konuşup onu tekrar eski dinine döndürmeğe karar verdi. Bunun üzerine onu kendi gruplarına katılması için çağırdı. Karşılıksız hizmetlerinden ve ilgisinden dolayı ona teşekkür ettikten sonra Haşim ile konuşmağa başladı ve şöyle dedi: "Bütün bilgime rağmen nasıl oluyor da ben Bab'ın mesajının doğruluğunu göremedim de neredeyse okur yazar bile olmayan sen O’nun Emrinin gerçek olduğuna inandığını iddia ediyorsun?" Haşim Han bir avuç kum aldı ve "Benim gibi insanların cemiyet içerisinde bir değeri yoktur. Onlar çölün kumu gibi değersizdirler, fakat sabah güneş doğduğu zaman onun ışınlarından ilk aydınlanan bu kumdur. İlim sahibi bir kimse ise değerli bir mücevhere benzer. Onlar bir kutunun içinde odada kilitlidirler. Güneş çıktığı zaman o karanlıktadır." Tacir bu cevaptan duygulandı. Görüşünü perdeleyen perdeler kalkıncaya ve Tanrının yeni doğan Emrinin ışınlarıyla kalbinin cevheri aydınlanıncaya kadar yol boyunca Haşim’den bir şeyler öğrenmeğe devam etti. Haşim’in bu basit cevabı aslında son derece derindir. Bilginin makamını yüceltirken, Hakikat Güneşi yeryüzünde göründüğü zaman, ilim adamlarının kalplerini ve ruhlarını O’nun ışınlarına açmak ve onlarla aydınlanmak için bir gayret sarf etmeleri gerektiğini ortaya koyar. Tanrının yeni Emrini kabul etmeği engelleyen diğer perdeler bugün beşer camiasını sarmış bulunan, tam bir karanlık ve mahrumiyete batıran materyalizm, zenginlik, güç ve pek çok taassubun her çeşididir.
SOYUTLANMAK
Hz. Bahaullah MESNEVİ de Zuhurunun kudretini anlatır ve insanın bununla, faziletin ve ruhaniyetin en yüceliklerine ereceğini teyit eder. Temiz bir kalp ve sadakatle O’na dönmek ve sonra dünya mallarından kendilerini soyutlamak suretiyle bu makama erişmeğe çalışmaları için sevdiklerine çağrıda bulunur. Hz. Bahaullah Levihlerinin pek çoğunda insanlar için en büyük başarının Tanrıdan başka her şeyden kendilerini soyutlamak olduğunu belirtmiştir. İnsan bu dünyaya olan bağlılıklarından arınmanın derecesine göre iman ve Tanrıya doğru ilerleme elde edebilir. Fakat bağlılıktan arınmak çok zaman yanlış anlaşılmakta ve dünyadan el etek çekmek diye değerlendirilmektedir. Pek çok mezhepler ve gruplara bağlı insanlar kendilerini manastır ve benzeri kurumlara kapatma eğiliminde bulunurlar. Böyle bir davranışın ruhani makamlarını yükselteceğini düşünürler. Hz. Bahaullah'ın öğretileri şiddetle buna karşıdır. Örneğin, Hz. Bahaullah III. Napolyon’a hitaben yazdığı ikinci Levhinde keşişlere şu sözlerle hitap eder:
“Ey Papaz ehli! Kendinizi kilise ve manastırlara kapatmayın. Benim yaprağım altına girin. Kendi ruhunuz ve insanların ruhuna yararlı olacak şeylerle meşgul olun. Hesap Gününün Maliki size böyle buyuruyor. Benim Sevgimin kalesine girin. Size yaraşan sığınma işte budur, ne ola anlayabilseniz. Kendini bir eve kapatan gerçek bir ölüden başka bir şey değildir. İnsana yaraşan şey tüm insanlara yararlı olmaktır. Meyve vermeyen bir kimse ateşe atılmaya yarar.” (6)
İnsanlar dünyanın en güzel şeylerine sahip olabilirler, lüks bir hayat yaşayabilirler. Gene de dünya şeylerinden soyutlanabilirler. Tanrı bu dünyayı ve içinde bulunan her şeyi insanların yararlanmaları ve zevkleri için yaratmış, yeter ki Tanrı öğretileri doğrultusunda yaşasınlar. Hz. Bahaullah bir Levhinde,(7) bu dünyanın Tanrının maddi nimetleriyle dolu olduğundan, bütün iyi ve güzel şeylerin O’nun sıfatlarının tecellisi olduğundan ve onlara sahip olmanın bağlılık olmadığından bahseder. Mamafih, bu dünya şeylerinin geçici olduğunu ve insanoğlunun sevgisini bunlar üzerinde toplamamasını ve de onların esiri olmamaları konusunda uyarıda bulunur. Hz. Bahaullah aynı Levihte, dünyaya olan bağlılığı, O’nu inkâr edenlere ve Emrinden yüz çevirenlere gösterilen alâka olarak tarif eder. Hz. Bahaullah bir başka Levhinde (8) Tanrı ile insanoğlu arasında üç engel olduğunu belirtir. O’nun Huzuruna varabilmeleri için inananların bunların ötesine geçmelerini öğütler. Birincisi, biraz önce bahsettiğimiz bu fani dünyaya bağlılık. İkincisi , öteki dünyaya ve bundan sonraki hayatta onlar için mukadder olan her şeye bağlılık. Üçüncüsü ise, "İsimler Melekutu”na olan bağlılıktır. İkinci engelin önemini anlamak için yaşamın maksadının Tanrıyı tanımak ve O’na tapmak olduğunu hatırlayalım. İslam hadislerinin birisinde, başlangıçta Tanrı gizli bir hazineydi; keşfedilmek ve tanınmak istediği için insanı yarattı der. İnsanoğlu gayret ve ruhani içgüdüsü yoluyla Tanrıyı keşfetmekte başarılı olmuştur. Tanrının ona bahşettiği güçler ve sıfatların yanı sıra Peygamberlerin insanoğlunun yolunu aydınlatmaları sayesinde Yaradanını tanıması ve O’na tapması sağlanmış. Hz. Bahaullah Saklı Sözler’de buyuruyorlar:
"Ey insanoğlu ! Yaradılmanı sevdim, seni yarattım. İmdi Beni sev ki,Seni anıp hayat ruhunda berkiştireyim." (9)
Hz. Bahaullah dostlarının okuması için yazdığı bir münacatta buyuruyorlar:
"Ey Tanrım! Seni tanımak ve Sana tapmak için beni yaratmış olduğuna tanıklık ederim..." (10)
İşte yaradılışın maksadı budur. İnsanların yaptıkları işler başka her hangi bir maksatla değil sırf O’na olan sevgilerinden dolayı yapıldığı zaman Tanrının nazarında övgüye değer. Hz. Bahaullah Akdes Kitabı’ nda bunu teyit eder:
"Emirlerimi güzelliğimin aşkı için yerine getirin." (11)
Eğer insanoğlunun davranışlarının saiki öteki dünyada kendisi için bir ödül kazanmaksa, o zaman bu bir bağlılıktır, Soyutlanmak (bağlı olmamak) demek herşeyi Tanrı aşkına yapmak ve karşılık beklememektir. Bu tavır ile içinde yaşadığımız şu zamanda her hareketin kişiyi ödüllendirmek için düzenlendiği beşer camiasında sürüp giden tavır arasında ne büyük bir çelişki var. Çıkar ve bencillik tavrı insanların bugün beyinlerini öylesine şartlandırmış ki Din ve Tanrıya iman gibi ruhani olaylarda dahi insanoğlu öncelikle kendi çıkarlarını tatmin edici şeyler arar. Bugün pek çok kimse ruhani bir çeşit yardım görmek veya iç huzur, kurtuluş bulmak için şu ya da bu dine katılırlar. Bir dine girmek için bu doğru bir sebep değildir. Çünkü her dinin öyküsü sevgi diliyle yazılmıştır. Gerçek bir aşığın, sevgilisi için ihtiraslı sevgiden başka gizli duyguları veya bencil çıkarları yoktur. İnsanoğlunun birinci görevi Tanrı Mazharlarını tanımak ve sevmek, sonra izinden gitmektir. Çünkü bütün yaradılış aleminde sadece O övülmeği ve yüceltilmeği hak eder, övgü ve tapılmağa layıktır. İnsanoğlu, hayvani tabiatı itibariyle bencil bir varlıktır. Hayatta kalma iç güdüsü onu yiyecek aramağa, giyinmeğe ve yaşamın diğer gereksinmelerine iter. Sonra, güvenlik, zenginlik, güç ve benzeri servet arar. Entellektüel, duygusal ve ruhani uğraşıların yanı sıra bütün bunlar kendi benliği çevresinde döner. Onun iyiliği, refahı ve mutluluğuna hizmet etmesine hedeflenmiştir. Onlardan bir menfaat sağladığı sürece daima varlığına varlık katma arayışı içindedir. Tanrı Emriyle karşılaşıp, O’nun İzzetini kabul ettiği zaman, daima olduğu gibi bunu da diğer hazinelerine katmağa yeltenir. Dinini diğer uğraşlarıyla aynı kefeye koyar ve sahip olduğu diğer şeylerde olduğu gibi ondan bencilce yararlanmayı umar. Tanrı Emrinin ona hizmet etmesini, sevinç ve hoşnutluk getirmesini ister. Bu düşünüş ve uygulama dünyaya bağlılıktır ve yaradılışın kuralına aykırıdır. Çünkü Tanrı Emrini, insanoğlunun bencil çıkarlarını tatmin etsin diye getirmemiştir. Aksine, insanoğlunun hayatını, Tanrı Zuhurunun etrafında dönecek ve hizmet edecek bir şekilde, düzenlemesi beklenmektedir. Kişi Tanrı Emrini bencillikten uzak ve saf bir sebeple izlerse hayatı öylesine kutsanır ki Tanrı sıfatları ve güçleri onun ruhunda tecelli eder. Fakat kendi egosunu yükseltmek için bu sıfatları ararsa, böyle bir saik kendisini Tanrının izzet ve inayetinin akmasından mahrum eder. Bugün, Hz. Bahaullah'ın Makamını tam anlamıyla tanıyanlar ve gerçek anlayış ihsanı ile bezenmiş kimseler O’nun Emrinin kendilerine mutluluk getireceği, kişisel sorunlarını çözeceği, sıkıntılarını gidereceği ve ruhani yaşamlarını zenginleştireceği için değil de daha çok, Hz. Bahaullah'ın bu devir için Tanrının Mazharı olduğu ve tıpkı bir demirin mıknatısa cezbedilmesi gibi O’na yaklaştıkları için kabul etmişlerdir. Gözleri O’nun Zuhurunun İzzeti ile kamaşmış, kalpleri O’nun Kelamının kudretiyle kaplanmıştır. Getirdiği Emrin bütün varlık aleminin üstünde olduğunu ve insanoğlunun öncelikle O’na hizmet etmek için yaratılmış olduğunu bilirler. Tanrı Emrine girmek için saik sadece bu olmalı. İman eden kimse Tanrı Mazharına gerçek sevgiyle yöneldiği zaman, kendi menfaat ve arzularını bir yana bırakıp Rabbının memnuniyetini aramaktan kendini alıkoyamaz. Ancak böyle yapmakla Tanrı Mazharına olan sevgisinin ve teslimiyetin yan ürünü olarak semavi fazilet ve güçleri elde eder. Gerçek mutluluğa erenler ve ulaşılmaz ilâhi faziletleri elde edenlerin hiç bir çıkar gözetmeden Tanrı Mazharını tanıyan ve O’na inanan, bu ve öbür dünyanın ödüllerinden kendilerini soyutlamış kimseler olduklarını söylemek doğru olur. Mirza Azizullah Misbah Emirde büyük alimlerdendi. Yaşamı ve bilgisi Hz. Abdülbaha ve Şevki Efendi dönemlerinde Emir tarihine bozulmaz parıltı saçtı. Cevher gibi tefekkür koleksiyonunda bu kısa fakat derin ifadeyi görürüz.
"Yaptığı işler için ödüllenmeği arayana Cennet bahçesi verilecek; Tanrıyı arayan için ise Cennete gerek yok." (12)
Hz. Bahaullah'ın bahsettiği üçüncü engel ise "İsimler Melekutu" na bağlılıktır. Hz. Bahaullah'ın eserlerinde bu Melekuta geniş yer verilmiştir. Örneğin, Hz. Bahaullah bir Levhinde buyuruyorlar:
" Yüceler Yücesinin Kalemi durmadan sesleniyor; bununla beraber O’nun sesine kulak verenler ne kadar az ! İsimler ülkesinin sakinleri bu dünyanın süslü püslü elbiseleriyle oyalanıyorlar. Halbuki her görür göz ve işitir kulak sahibi olan kimse ondaki renklerinin ne kadar fani olduğunu bilir.(13)
Tanrı Kendi Zatında tüm sıfatların üstündedir. Fakat O, ruhani ve cismani bütün mülklerinde ve dünyalarının her birinde sıfatlarının hükümdarlığını izhar eder. Yaradılan her şey Tanrının vasıflarını kendinde gösterir. Ruhani alemde bu vasıflar öyle yoğun bir şekilde tecelli eder ki insanoğlu kendi yaşamında bunu asla idrak edemez. Fakat beşer dünyasında, bu sıfatlar "Esma Melekutu”nda görünür ve genelde, insanoğlu bu isimlere yapışır.
|